KAHVE MOLASI

ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
kmarsiv.com
Arşivimiz
Yazarlarımız

Manilerimiz

FORUM ALANI

İLETİŞİM PLATFORMU

Sohbet Odası
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri

Kim Bu Editor?


Kahveci Soruyor?


Mynet Arkadaşım


Handspring Treo Communicator
Adrese Teslim Günlük Sanal Gazete - Sayı: 162

 12 Aralık 2002 - Ben pedsizim!?


Merhabalar,

Eee artık dananın kuyruğu kopuyor. Bugün yarın müzakereye tarih verme tarihini alacağız Allahın izniyle. Artık 2004 mü olur, 2005 mi, Avrupalı kardeşlerimizin paşa gönlüne kalmış. Bizim oturup beklemekten başkaca birşey yapacağımız kalmadı. En büyük muhalefetimiz Almanlara bir son dakika golü daha atıp, Lorant'ı da sepetledik. Şimdi adam bizi ne de güzel anlatıyordur dostlarına kimbilir. Neyse canım bugünkü konumuz Lorant değil, Lucescu ve kartallar. Rövanş maçında başarılar hepsine. Biz beceremedik, onlar becersinler bari şu işi.

Bugün bir tarafta Kopenhag'ı izlerken, diğer tarafta Cenevre'de 2008 için UEFA'nın vereceği kararı bekleyeceğiz. Bunca derdin arasında biraz gargaraya geldi ama Avrupa Futbol Şampiyonası için Yunan ve Türk Futbol Federasyonlarının birlikte çalışması gerçekten takdire şayan. Bunca ortak sorun varken böyle bir işbirliğinin gerçekleşmesi, şahinlere atılmış domdom kurşunu gibi olacak, ona seviniyorum. İnşallah karar bizden yana olur da, kurşun içlerinde patlar.

AB'ye girmek için biryerlerimizi yırtıyoruzya, hiç gerek kalmamış yahu, biz zaten Avrupa medeniyetini yakalamışız. Girsek nolur, girmesek nolur? Neden mi? Baksanıza reklamlarda delikanlı kızlar, yoldan çevirdiklerine "Molpediniz var mı?" diye soruyorlar. Hey allahım, ne yaratıcı bir çalışma. Sıkıyorsa o soruyu yoldan çevirecekleri Hatçe Hanım'a sorsunlar. Sonra dua etsinler de kadıncağız anlamasın ne dediklerini. Valla çantayı kafalarına bir geçirir ki, molpedleri kafalarına geçer. Hani kuş misali kanatlıyla idare ediyordukda, bu neyin nesi böyle, alenen pedinin markasını soruyorlar yahu. Allahtan kadın değilim böyle dertlerim yok, ama kadınlarımızın da bu doğal olayın böyle dillendirilmesinden hoşlanacaklarını sanmıyorum. Haksız mıyım hanımlar? Bir tarafta türban sorunuyla boğuşurken, diğer yanda ped-mington oynuyoruz. Alem milletiz ya. Alsınlar bizi AB'ye, hayatları şenlensin şu soğuk nevalelerin.

.........

Efendim Hüsamettin Abime gösterdiğiniz ilgi hem onun hem de benim gözlerimizi yaşartıyor. Kendisi kompitür özürlü olduğundan epostayla falan uğraşma yanlısı değil. Ben de kalkıp ona bir mail hesabı açayım da, ulaşmak isteyenler gönül rahatlığıyla dertlerini döksünler istedim. Yazısının altındaki adrese attığınız mesajlar kendisine güvenle ulaşacaktır, hiç kuşkunuz olmasın.

Bugün aramıza yeni bir gezgin kahveci katıldı. Biraz uzunca olmasına rağmen kesmeye gönlüm razı olmadı ve tamamını yayınladım bugün. Bu güzel gezi yazısını mutlaka okumanızı öneririm. Hem kendisi söz verdi, bundan sonrakileri biraz daha kısa tutacak. Öyle değil mi sevgili Cüneyt?

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

 Delikanlı Yazar Kahveci : Hüsamettin Gezer


Eyvah, dayım geldi

Merhaba dostlar.

Hani insanın akrabaları vardır, atsan atılmaz, satsan satılmaz. Bende de bir dayı var aynen bu cins. Yooo, öyle kötü bir insan değil, aslında dünya iyisi bir adamcağız, bizimkinin tek kusuru patavatsız ve biraz kaçık olması, hatta kaçık bile az tam deli, yok, yok dayım diye torpil yapmayayım, bizimki zır deli.

Bu Hasan dayımı küçüklüğümden beri hem severim, hem de biraz korkarım. O deli cesaretini, iyilikseverliğini, dangıl, dungul halini pek severim ama ne zaman ne yapacağı belli olmadığından biraz da korkarım. Öyle yardımsever bir adamdır ki, git ondan bir şey iste, ortalığı ayağa kaldırır, adamdan don iste, kıçındakini çıkarır verir. Yıllardır ne iş yaptığı da belli değil, dükkanlar açar, kapatır, bir ara pederle birlikte çalıştılar sonra sıkıldı, bir ara Almanya'ya falan gitti, esirikli bir adam işte. Allahtan dededen kalma bir yerlerden kira geliri var da, ölmeden yaşayıp gidiyor. Dede toprağında, Adapazarı'nda oturur, ara sıra da aklına eser, mesela canı iyi boza ister, atlar İstanbul'a gelir. Bazen kimse nerde olduğunu bilmez, kimse de merak etmez, bakarsın bir gün zırt diye çıkar gelir. Öyle nev-i şahsına münhassır bir adam anlayacağınız.

Geçenlerde dükkanda oturuyorum, benim odanın önünde bir gürültü koptu, birisi sis düdüğü gibi bağıra, çağıra konuşuyor. Hemen tanıdım, içimden "anaaamm dayım geldi" dedim, fırladım. Seninki elinde kocaman bir makina dişlisi, kan ter içinde dikiliyor, kimbilir yine neyin peşinde? "Vay, dayıcığım, hoş geldin" diye ellerine sarıldım. Bana "ulan eşşek sıpası, biz gelmesek arayacağınız yok" dedi ve ilk şaplağı enseme indirdi, bu şaplak dayım beni sevdi demek. Gençliğinde boks falan yapmış, elinin ayarı da yok , ensem yandı valla.

Geçti oturdu, kocaman dişlisi de elinde, sanki köstekli saati gibi, hiç bırakmıyor. "Hayrola dayı, hangi rüzgar attı seni?" diye sordum. Sebep tam dayıma göre. Komşunun traktörü arıza yapmış, bunlar iki kafadar, traktörü donuna kadar sökmüşler, sonunda bu dişlinin bozuk olduğuna karar vermişler, orada yenisini bulamamışlar, bizimki de ilk gördüğü otobüse atlamış, dişli de kucağında, çıkmış gelmiş. Ne yengemin haberi var geldiğinden, ne başkasının, o haliyle , o kıyafetle binmiş otobüse gelmiş. Allah akıl dağıtırken bizimki nerelerdeydi kim bilir?.

Dişliyi elinden aldım, ne traktörün markasını biliyor, ne dişliyi nereden söktüğünü, "aha bunun aynısı olacak yiğenim" deyip duruyor, sarı çizmeli Memed ağa yani. Çağırdım bizim çocukları, verdim dişliyi ellerine, gönderdim gidip bulsunlar diye. Onların da arkasından bağırdı "aha bunun aynısı olacak, haaa" diye.

Dişli gidince birden boşta kaldı, tabi kendisine yeni bir mevzu bulması lazım, sağına soluna bakındı, kompitürü gördü "ne bu yiğenim?" diye sordu, "kömpitür" dedim, "türkçesi ne bunun?" dedi, ben de "bilgisayar" dedim, "ne sayıyo yani?" diye tekrar sordu, gel de cevap ver, ciddi, ciddi de suratıma bakıp cevap bekliyor. "Dayı boşver şimdi ne saydığını, gel bak sana göstereyim, yazı yazıyorum ben bunda" diye oturdum. Bizim dayıya ne gösterirsen göster, önce şöyle bir bakar, ne işe yaradığını anladıktan sonra da küçümseyerek "evde ben de yaparım bundan" bakışlarıyla bakar durur. Yine öyle oldu, şöyle bir inceledi, sonra "ey, ne boka yarar bu?" dedi. Dilim döndüğünce anlattım, ben de bir ay önce dayımdan farksız adam şimdi ahkam kesiyorum "şudur, budur" diye.

Hemen Interneti gösterdim, pek beğendi, sonra kahvemolasındaki yazılarımı gösterdim "dayı bak ben yazdım bunları" diye öğündüm. Bizimki ilgilendi, çöktü başına okumaya başladı, bir yandan okuyor, bir yandan gülüyor, diğer yandan da "afferim len, eşşek sıpası" diye enseme şaplağı indiriyor. Dayım yazdıklarımı o kadar beğendi ki ensem tokat yemekten nar gibi oldu. Onun okuması, benim sopa yemem bitince bana "bu adı ne cenabetse pek güzelmiş, ver bunu bana götüreyim" dedi. "Dayı etme eyleme, lazım bu bana, hem senin evde çalışmaz, internet falan lazım" dedim, dinlemedi, bir de kızdı "vay be, dayına bir boktan aleti çok görüyorsun" diye söylendi durdu. Ben bununla boğuşurken, bizimkiler geldi, seninki gelen yeni dişliyi sarraf gibi inceledi, beğendi, yine kucağına aldı, bana "şunu da bi sardırıver" diye kompitürü gösterdi, onu da alıp, hemen şurdan bir otobüse binip gidecekmiş. Hey güzel Allahım yaa, sanki bizim kapının önünden Adapazarı otobüsü geçiyor, bir de bir eşek yükü şeyi sırtlayıp öyle gidecek. Önüne geçtim, gece kalmaya zar, zor ikna ettim "valla Necla gelip eve uğramadığını duyarsa küser" diye, aldım eve götürdüm.

Evde maskaralığın bini bir para, koca adam çocuklarla yerlerde oyuncak mı oynamadı, boru gibi sesiyle apartmanı ayağa mı kaldırmadı, hepsini tam tekmil yaptı. Akşam hanımın da yardımıyla kompitürü alıp götürmemeye ikna ettim, ona yenisini göndermeye söz verdim.

Sabah dişlisini yüklendi, onu garaja bıraktım, geldiği gibi gitti. Giderken "beni de yaz" dedi, "benim dayım var, görmüş geçirmiş adamdır de" dedi. Ben de yazdım, "benim, dayım var, görmüş geçirmiş adamdır ".

Sağlıcakla kalın

Hüsamettin Gezer
husam@polygon.com.tr

 Gencecik Kahveci : Sevil Yaman


HERŞEYE RAĞMEN, HAYAT GÜZELDİR...

BİR KAÇ SENE ÖNCE BİR FİLM İZLEMİŞTİM SİNEMADA. ADI "HAYAT GÜZELDİR" . ASLINDA ONLARA SUNULAN HAYATIN( YAHUDİ SOYKIRIMINI ELE ALAN BİR KONU) GERÇEKLERİNİ KÜÇÜCÜK OĞLUNDAN GİZLEMEYE, SONUNDA BİR ÖDÜL OLDUĞU İÇİN ZORLUKLARLA MÜCADELE ETTİĞİNE VE TÜM BUNLARIN O ÖDÜL İÇİN BİR OYUN OLDUĞUNA İNANDIRMAYA ÇALIŞAN BİR BABAYDI HİKAYEYE KONU OLAN. YAŞADIĞI ÇİRKİNLİKLERİ, UCUNDA ONU ÖLÜMÜN BEKLEDİĞİNİ BİLE BİLE OĞLUNDAN UZAK TUTUP, SONUNDA HAYATI PAHASINA OĞLUNUN KURTULUŞUNA SEBEP OLAN BABA. FEDAKAR BABA.... İZLEDİĞİMDE ÇOK ETKİLENMİŞTİM.

FİLMİ İZLEYENLER DE ANLAMIŞLARDIR Kİ, GÖZÜMÜZÜN BİRİNDE BİR KAMERA İLE GÖRMEK İSTEDİĞİMİZ AÇIYA BAKMAKTAN GEÇİYOR HAYATIN GÜZELLİKLERİ .ELBETTE Kİ HERŞEYE RAĞMEN , HAYAT GÜZELDİR .

YAŞADIĞIMIZ HAYAT ZOR, AĞIR, YIPRATICI.GÜZEL OLAN ŞEYLER HİÇ TE ÖYLE KOLAY DEĞİL. VE KİMSE, ACIKINCA YEDİRİP, ÜŞÜYÜNCE ÜSTÜMÜZÜ ÖRTEN ANNELERİMİZ KADAR ŞEVKATLİ DEĞİL.HAYATLA BAŞBAŞA KALMAK BU. ONA KARŞI SİZ. SİZİN GÜNÜNÜZ,SİZİN YARINLARINIZ. İYİSİYLE DE KÖTÜSÜYLE DE.ONA KARŞI ETKİLENMEMEK NE DERECE MÜMKÜN BİLELEM. ANCAK HERŞEYDEN KENDİMİZE YARAR BİR PAY ÇIKARMAK,MUTLU OLMAYI SAĞLAMAK BİR BAŞARI. MUTLU OLMAYI BAŞARMAK GÜNÜMÜZ ŞARTLARINDA HERŞEYE "RAĞMEN DEMEKTEN" GEÇİYOR BANA KALIRSA. BELKİ DE BİR MECBUR OLUŞ BU, BİR ÇEŞİT KENDİ KENDİMİZİ İYİLEŞTİRME YÖNTEMİ. DENEMEKLE NE KAYBEDİLEBİLİNİR Kİ?

HER BAŞLAYAN GÜNÜN, BİZE NE GİBİ SÜRPRİZLER HAZIRLAYACAĞINI BİLEMEYİZ. AMA BAŞIMIZA GELEN OLUMSUZ OLAYLARI YENMENİN DE BİR FORMÜLÜ VARDIR ELBET.KEYFE HİÇBİR SEBEP YOKKEN, DIŞARDA BİR DİLENCİ GÖRDÜĞÜMÜZDE, İYİ - KÖTÜ İŞİMİZE, KIŞIN ALACA SOĞUNDA KALABALIK BİR CADDEDE HEM SELPAK SATIP HEM DE ÖDEVİNİ YAPAN KÜÇÜK BİR ÇOCUK GÖRDÜĞÜMÜZDE, İMKANLARI DAHA İYİ OLAN KARDEŞİMİZE, HASTALANIP HENÜZ YENİ YENİ İYİLEŞİRKEN SAĞLIĞIMIZA, NE BİLEYİM BEKLENMEDİK ZAMANDA SİZİ ARAYAN DOSTLARIMIZIN HATTA SEVDİĞİMİZİN SESİNE SEVİNMEK SANIRIM BİRAZ DA BİZİM ELİMİZDE. BİZİM ÜRETKENLİĞİMİZE BAĞLI BİRAZ DA MUTLULUK.

HEPİMİZ, HİÇ OLMASAKTA DUYGULARIMIZIN ÜSTÜN GELDİĞİ BİRKAÇ YA DA BİRÇOK YÖNE EĞİLİMLİ OLABİLİRİZ.ÇÜNKÜ DUYGULARIMIZ DA BECERİLERİMİZ GİBİ KİŞİLİĞİMİZİN DİĞER BİR YÜZÜ.İŞTE ÇOĞU ZAMAN SIĞINMAKTAN KAÇINDIĞIMIZ DUYGULARIMIZA BELKİ DE EN ÇOK İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ ZAMANDIR YAŞANAN, BİZİ İYİLEŞTİRİCİ DUYGULARIMIZA.

HERŞEY, BUGÜN BENİ MUTLU EDEN HİÇBİR ŞEY YOK CÜMLESİNİ KURMADAN ÖNCE, YAŞADIKLARIMIZA KENDİMİZDEN BAKMAK YERİNE DİPLERE İNMEKLE KOLAYLAŞIYOR. İŞİMİZİ BİLDİĞİMİZ SÜRECE BİZİ EN MUTLU EDEN BİZE EN YAKIN OLABİLİR,YANİ KENDİMİZ, NE DERSİNİZ?

Sevil Yaman

 Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu


Sonbahar'a Veda.

Ekim ve Kasım aylarında Ankara, Kızılcahamam, Gerede, Ayaş ve çevresinde, Sonbahar'ı uğurlayıp Kışa geçmeden, mevsimin henüz tam olarak dönmediği sırada yaptığım gezilerde aldığım notları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kaletepe ilk gittiğim yerlerden birisi. Daha sonbaharın o ılık, zaman zaman insanın içini ısıtan ama aldananlar için de hemen o soğuk ışınlarını gönderdiği bir havaydı o gün. Sonbaharı neşe içinde karşıladık. Grubumuz yeniydi, birçok yeni katılan arkadaş vardı. Yürüyüşe başlamadan yaptırdığım ısınma hareketlerini artık daha uzun tutmak gerekiyordu. Soğuk kasları, uyuşuk bedenleri canlandırmak için daha çok gerdirdik. Rehberimiz Neşet Abi, Kaletepe'nin yaklaşık 2100 m.'de, kayaların içine oyulmuş mağaraların üzerinde bir yer olduğunu anlattı ve aşağıdaki resimde gördüğünüz yeri, taaa o arkalardaki ormanlık alandan gösterip oraya çıkacağımızı söyledi.



Haydi dedik düstük yola. Yabani elma ve armutlara selam verip, böğürtlenlerle dostluğu epey ilerlettik. Bulduğumuz frambuazlara karşı çok özel konuklara davranır gibiydik. Hele o dağ çileklerine... O kadar az ve sadeydiler ki...

Sevgilinin o dokunmaya kıyamadığınız, öpmeye doyamadığınız dudakları gibi hayranlıkla bakıyorduk onlara her bulduğumuzda...

Hele o armut ve elmalar yok mu... Bazıları abartıp sadece ceplerini değil, çantalarını da dolduruyorlardı.

Zirveye çıktığımızda , aşağıda uçan kartalları izledik bir süre ve dönüş yolunda rastladığımız yabani erikler yolcu etti bizi. Aşağıya baktığımızda, yanlarından geçtiğimiz koyun sürüleri ve köyler oyuncak gibiydi. Hele o koyunlar, pamuk tarlası gibiydi... Öbek öbek...

Bu Kaletepe'ye birde kaya tırmanışı yapmak için gelmemiz lazım diye düşünüp ayrıdık oradan, aklımızda hala o kartallar vardı. Bizde bir süreliğine de onlara çok yaklaşmıştık.

Öğle yemeğinde marifetli arkadaşlarımızın nefis yemeklerinden tattık. Hülya Hanımın ikramı olan şaraplar nefis, Ahmet Bey'in birer kapak kuruyemiş ikramı ise esprili ve tazeydi. Güngör arkadaşımızın doğum gününü de alkışlarla kutladık. Ara molaların birinde rehberimiz Neşet Abinin yediği nesneye takıldı gözümüz; ayakkabısını yediğini sandık, yaklaşınca pestil yediğini anladık. Ayakkabı için çok hoş bir rengi vardı.

Dönüş yolu uzadığından, Kaletepe'nin dibindeki mağaralara gitmek için vakit kalmamıştı fakat buraya kadar gelmişken oraya gitmemekte olmazdı. Rehber'den izin aldım, muhakkak görmem lazımdı, otobüste buluşmak üzere sözleştik ve ayrıldım.

İniş patikasından sonra yeniden Kaletepe'ye yöneldim. Mağaralar ileride başımın üzerinde yükseliyordu fakat sanki ben yaklaştıkça yol hem dikleşiyor, hemde taşlar yürümeyi imkansız kılacak şekilde büyük ve keskin oluyordu. Sırt çantamı çıkardım, çünkü artık yürümüyor adeta emekliyordum. 'Hamburger Tepesi' filmindeki Amerikan Askerleri'ni hatırladım. O çamurdan tepeye çıkışarını... O mağaralarda yaşayan insanları düşünüyordum. Buraya ev yapmanın ne kadar emniyetli olduğu ortada idi.
Artık inat etmiştim. Çıkacaktım...
İlk mağaraya vardığımda ciğerlerim patlayacak gibiydi. Mesafe belki sadece 250-300m idi ama her 2-3 adımda belki ½ adım kayıp ediyordum sürekli kaymıştım. Eğim 350 civarındaydı.

Mağara'ya girdiğimde kendime çok kızdım, çünkü el fenerimi çantamda bırakmıştım. Maalesef çok ilerleyemedim fakat duvardaki şekilleri, bölmeleri farkedebildim. Durdum ve dinledim. O zamanları, seslerini, üzüntülerini, sevinçlerini duymaya çalıştım.

Otobüse döndüğümde yorgundum ama mağarayı gördüğüm için mutluydum.
Kaletepe keşfinden, yeni bir hafta için; enerji, sevgi, yaşama sevinci ve anılar toplayarak geri döndük.

Yeni katılan arkadaşlar güzel, parkur güzel, akşam çayı ve de Yeşilöz'de gecenin bir vakti bakkalı evinden arayıp sigara sormak da güzeldi. Yalnızca doğada olmak, yeni dostlar dostluklar edinmek , insan olmanın bir gereği . Bu duygu ve aktivite kimsenin tekelinde yada himayesinde değil dostlar. Bir bot , bir çanta ve gönlünüzde sevgi bu iş için yeterli.

Bir başka haftasonu Kızılcahamam / Eğerlibaşköy - Karagöl ( EğerliBaşköy Karagölü) keşfini yaptık. Sonbaharın renkleri yavaş yavaş kendini gösteriyor. Sarının, yeşilin, kırmızının bütün tonlarını görmek mümkün. Hepsi bir ressamın elinden çıkmış, içiçe tam bir uyum içinde...

" Uslanma hiç deli kal
Büyüme sakın çocuk kal
Es deli deli hep böyle kal.
Son harmanında sevdanın
Tüken, toz toz savrul kal
Suçüstü bulmalı ölüm
Ölürken de sevdalı kal "

Aziz NESİN 'den bu şiir. Ahmet yürüyüşümüze bu güzel şiir demeti ile başlattı bizi. Yaramaz çocuklar gibiydik önce, ahlat ve alıç ağaçlarının tepelerine tırmanmadığımız kaldı. Deli deli esen rüzgara kardeşimiz gibi davrandık ; ne mızmızlanan oldu ne saklanan. Herkesin kendi öz sevdalarının üstüne , doğa ve dostluk sağlam bir çatı daha ördü. Yiyecekler bölüşüldü ,içecekler paylaşıldı. Konuşulmadık konu kalmadı. Suskunluğumuz ,sonbaharın muhteşem güzelliklerine karşı dilimizin tutulmasındandı.

İlk defa sumak topladım biliyormusunuz. Hiç bilmezdim sumak'ın böyle bişi olduğunu. 1m. Civarında tohum tohum açmış sumaklar. Topladık torbalara doldurduk. Songül Anneye verdik, bize sumaklı dolma yapsın diye. (Canım Annem sakın alınma ama senin yokluğunda Ankara'da Songül anne bize annelik yapıyor) Sumaklı ellerini yalayanları izlerken herkes birbirine gülüyor ama yalanmaya da devam ediyordu.

Yürüyüşümüzün finali muhteşemdi. Kuytuda ; yemyeşil çam ağaçlarının , rengarenk bir kavak ağacı liderliğinde , başında saygıyla bekledikleri sessiz sakin bir göl. Karagöl. Adı gibi kapkara. O sonbaharın güneşi sakındığı akşam daha da bir karamıştı yüzü. Çiseleyen yağmur altında bu görüntüyü ölümsüzleştirmek için toplanan grup elemanları ve tüm yüzlerde mutluluk vardı. Sessizlik içindeki tek ses, yağan yağmurun gölde çıkarığı sesti.

Dayanamadım ve Mat'ımı açıp yere uzandım; o yağan yağmurun sepserin yağmurun, yüzüme, yanaklarıma, dudaklarıma dokunmasını hissediyordum.

Kalkmak için doğrulduğumda, herkesin aynı şeyi yaptığını sevinçle gördüm ve hiç sesimi çıkartmadan, herkesin o özel anına saygı ile otobüse doğru yürüdüm.

Detaylara gelince, Neşet Abinin bir şişe kırmızı şarabı çöp kovasında muhafaza altına alıp Kaptanımızın da onu çöp sanarak atması ilgincti. Şarabın Neşet Abi'nin gençlik dönemlerine - 1800 ler - ait olmaması canını sıkmıştı sanırım. Turgay'ın mantarlarla ilgili ikna edici konuşmalarına rağmen kimsenin mantar yemeye yanaşmaması Turgay'a bir haksızlıktı. Cocukluk günlerini Cuba'da Kastro'nun yanıbaşında geçirmiş olan Havana'nın yırtıcı kuşlarla ilgili gözlem ve açıklamaları da oldukça ilginçti. Bilinmeyen ve anlaşamadığımız tek konu, Çam ağaçlarından sarkan tüyler oldu. Bu konuda uluslararası doğa araştırma kuruluşlarını göreve çağırıyoruz. Hangi hayvanın tüyleri koca bir ağacın üst dallarına kadar takılıp kalabilir. Bu gözden uzak doğa parçasında Dinozor yada benzeri bir hayvan yaşıyor olmalı. Bazı arkadaşlar;
- "Domuzdur, domuz" dediler ama iddialarını ispat edecek bir kanıt gösteremediler.

Kısacası, Ankara'da kalanlara bütün gün acıyarak Karagöle veda ettik.

Gerede - Ağalardağı - Koçumlar Yaylası için yola çıktığımızda renklerin dansı vardı yine. Kollarını yeşile dolamış Sarı'nın, sarının kucağında kışı bekleyen Kırmızı'nın dansı vardı. Küçük bir derenin minicik çağlayanlarından yükselen ise dağların aşk şarkısıydı. Ve bizleri çağırmışlardı bu şölene. Rengarenk yapraklarla dolu dalların üzerini örttüğü daracık bir patikayla başladı sonbahara yolculuğumuz. Sonbahar dolu dolu gelmişti artık. Dağlarda olmanın huzuru, dostluğu paylaşmanın gururu, gönüllerdeki sevgiyi iyice ateşledi. İnsan olmanın, yaşamın değerli olduğunun ve bu güzel doğanın insanlara sunulmuş olduğunu bilmenin ; her adımda bizleri nasıl onurlandığını anlatmak kelimelerle mümkün değil.

Anlatılması zor olan bu olguyu yaşadık. Ellerle yiyecekler, dudaklarla sözler paylaşıldı. Ayaklar yolları, gözler güzellikleri paylaştı. Dünyanın bir günü neşe ve keyifle ve insanca yaşanarak bölüşüldü. Havana yine yaptığı biber dolmasıyla en gözde grup üyesiydi. Dolmaları taşımak için ben gönüllü oldum. :

Koçumlar yaylasında, at sürüleri gördük. Mustang değillerdi ama yine de güzel ve en önemlisi özgür görünüyorlardı.
Günün türküsü Nuri Abi'dendi.

" Emirdağa gitmeyinen yol olmaz
Altın yere düşmeyinen pul olmaz
Fadimeyle bir gecelik yatmaylan
Adı çıkar ama kendi dul olmaz"

Yürüyüşün sonu "Arabasız Çeşmesi'nde" şarap muhabbetiydi. Yürüyüş bitti diye Güneş bize bir dostluk yapmış ve üzerimize sıcak bir battaniye sermişti. Herkes çeşme kenarında çimenlere serildi, ayakkabılar çıktı, şarap eşliğinde, Nazım'lar, Aziz Nesin'ler, Hayyam'lar okunudu.

Bir sonraki hafta geçmişe gittik, Paleozoik zamanda yürüyüş… Şeytan paraları denirmiş çocukken.Yolun başında para kasasına düşmüş gibi hissediyor insan kendini. Alelacele cebinize doldurmaya çalışıyorken yaşama farklı bir bakış, farklı bir pencere açılıyor.Aslında cebinize doldurduklarınız ilkel canlıların fosilleri, yani 70 milyon öncesindeki yaşam serüveninin halkaları. Ben diyeyim 60 milyon yıl, siz deyin 73 milyon yıl öncesine. Ben diyeyim Okyanus dibi, sizler deniz dibi deyin. İnşallah birgün görürsünüz... Bir hafta önce suların çekildiğini sanacaksınız. SÜRSEFA ÇAMLIĞI'na gittik. Fosil mezarlığı (Fosilin mezarlığı, ben daha ne diyim); her adımda her çeşit deniz canlısını (artık cansız) görebilirsiniz.

Dağlardaydık yine. Gelenler için bir de Kanyon hediyemiz vardı. Ne anlatsam bilmem ki... Yabani ahlat, elma ,alıç ağaçlarını mı anlatsam? Her demyeşil ağaçlar arasına serpiştirilmiş, kayın, meşe, kavak ağaçlarının ; sarı, kahverengi ve kırmızının çeşitli tonlarındaki renk cümbüşünü mü? Yemek için mola verdiğimiz tepede, ormanın bize jest yaparcasına birdenbire durdurduğu Sonbahar Rüzgarından mı sözetsem? Neyse umarım hepsinden bahsedebilirim.

" İyi yaşamak için acele et, ve şunu bil ki, her gün başlı başına bir sanattır" demiş, Seneca..

Sanatların en güzeli vardı, Sürsefa Çamlığı' nda..

Anlatmışlardı inanamamıştım. Gittik yine inanamadım ama anlatılanlara değil, bu doğa harikasının var oluşuna inanamadım.

Dağların temiz havasını çekmek için, sabahın kör saatlerinde yola çıkmıştık yine. Nefesimizi kesen manzaraların keyfini çıkardık. Temiz hava ve Sürsefa Çamlığı'nın doyumsuz güzellikleri, hepimizde öyle farklı etkiler yarattı ki, çoğumuz hiperaktifleştik. Sanki bir rüyadaydık ve uyanmak için gözlerimizi kamaştıracak kadar güzel fosillere dokunmak yetiyordu. Neşet abinin keyfine diyecek yoktu. Büyük bir heyecan ve neşe içinde, koşa koşa kah önde kah arkalarda, fosillerle ilgili bilgiler veriyordu.

İnsanın zenginliği geçmişi ile ilintilidir derler, anımsanacak ne kadar güzellikleri varsa o kadar zengindir insan.. Dün ne zenginlikler vardı, milyonlarca yıl önce yaşamış, midyelerin kabukları mı dersiniz, deniz kestaneleri mi ya da mercanlar mı? Herkes bir keşif yapmak ister gibi, bir yerdeki fosillere; bir de sonbaharın güzelliklerini görmek için, yukarıya ve göklere bakıyordu. Bastığımız yerlerde sanki topraklar altımızdan kayıyordu, renk renk, sarı, kırmızı, yeşil.. Ağaçların renk konusunda coştuğu mevsimde..

İnanılmazdı. Şule Hanım, batonu ile bir kayaya çaptı, kaya yarıldı ve bir balık fosili çıktı. Sanki derinlere dalmış, okyanus dibinde geziniyorduk.

Patika bizi gölete doğru götürürken havalanan bir avuç çil keklik, koşarak uzaklaşan tavşan pır ettiriyordu içimi. Çeşmede su karşılıksız akıyor. Setten aşağı doğru yürüyüp rengârenk tepelere bakıp içimdeki griyi artık atsam diye düşünüyorum. Sonra "yeşilin bu kadar hızla yok olduğu bir dünyada zaten bana düşecek olan renk ne ki?" diye düşünüp vazgeçiyorum.

Karşı tepelere doğru tırmanırken gözüme yerdeki taşlar ilişiyor, onlarınbasınçla sıkışmış deniz kabukları olduğunu anlıyorum; dağı sırtlanamam ki!

Kıyıda köşede kalmış meşeliklerden havalanan karatavuklar "cak, cak, cak" çığlıklarıyla çevreyi haberdar ediyor; "buradalar, burada insanlar, kaçmak gerek, kaçmak gerek."

Kılıçlar' dan girip, Döğer ve Güvenç köylerinden geçtik. Gölet' in görüntüsü muhteşem di, sular danslarının en güzelini bize sergilediler. Hele kılçık adı verilen daracık yoldan tek sıra çocuklar gibi sıralanıp geçişimiz görülmeye değerdi. Sarıbaylar köyünün üzerindeki 1430 m rakımlı tepeden, doğa harikalarını seyreyledik. Hülya'nın çeşit çeşit hala tadı damağımızda kalan pastaları ve Petek'in nefis keki ile ağzımız tatlandı. Öğle yemeğinde yağan yağmur, çabuk olun daha görecek çok güzel yerler var gibiydi. Ara sıra söylenen şarkı ve türkülerle devam etti yolculuk.. Hepimiz söz birliği etmişcesine, o an denizaltında dalgıç olduğumuzu düşündük.

Burası ağaçların, hayvanların, bitkilerin ve birçok doğal güzelliğin bir arada kaynaştığı kuytu bir köşe. Sanki mimarlar tarafından inşa edilmeye hazırlanmış mükemmel bir proje.

Bu yer insanı stresten, gürültüden ve hayatın karşı konulamayan endişelerinden uzaklaşıp, kişiye huzur veren sessizliği, serin serin esen rüzgârıyla ve berrak suların insanı alıp götürmesiyle ayrı bir dünya. Düşünün bir kere, gecenin zifiri karanlığında yeryüzünü soluk bir aydınlıkla aydınlatan milyonlarca yıldızın ışıltısı kadar güzel ağaçların arasında olmak ve hayal alemine dalmak. Bence, böyle cennetten bir köşede kendini rüyada zanneder ve hiç uyanmayı istemez, insan...

O kadar güzel o kadar yalın ve o kadar güçlüydü ki, doğaya hayran olmayı ona saygı duymayı ve onun bir parçası olmayı öğrendik. Yavaşça ,derinden ve hiç sezdirmeden yüreğimizin bir parçası oldu o yaylalar, dereler, kanyonlar ve ağaçlar. Bize hayatı, bize "içimizdeki gerçek bizi" öğrettiler. Her yeni yürüyüşte aslında içimizde her şeyi değiştirebilecek gücün ve direncin bulunduğunu da keşfettik.

Biz şanslıydık, çünkü o gücü keşfetmenin belki de en güzel yolunu bulmuştuk. Yürürken attığımız her adım, üstünden atlayarak arkamızda bıraktığımız her taşlar bize ne güzellikler yaşatıyor..

Son söz:

" Ufak şeylerden zevk alabilmek;
lüks yerine zarafet aramak;
saygı istemek yerine değerli olmak;
zengin olmak yerine kimseye muhtaç olmamak;
sıkı çalışmak, sessizce düşünmek, ve dürüst konuşmak;
yıldızları, bebekleri ve bilgeleri açık kalple dinlemek.
İşte benim senfonim.."

(WILLIAM ELLERY CHANNING)

Cüneyt Göksu

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not: Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, devamını ve önceki sayılarını aşağıdaki adresten tek tıklamayla okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın...
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_36.asp

Devamı var

 Dost Meclisi


Kahve Molası'nın sürekli ve sabit(!?) bir yazar kadrosu yoktur. Gazetemiz, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Bu bölüm sizlerden gelecek minik denemelere ayrılmıştır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir. Siz sevgili kahvecilere önemle duyurulur.
Kahve Molası bugün 2.862 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

 Tadımlık Şiirler


MUHABBET KÜPÜNÜN OLSAM ŞARABI

Muhabbet küpünün olsam şarabı
Yâr beni doldurup içer mi bilmem
Mamur olmak için gönül harabı
Bir mimar eline geçer mi bilmem

Aşıkın olmaz mı çile çekmezi
Çilenin olmaz mı boyun bükmezi
Helal süte katan haram pekmezi
Seçmek murad etse seçer mi bilmem

Bülbüle gül yarar deveye diken
Çiledir aşıkın boynunu büken
Tarlasına haram tohumu eken
Helal mahsülünü biçer mi bilmem

Kimi meftasına kefen biçmiyor
Kimi helal rızık yiyip içmiyor
Yavrusundan köpek bile geçmiyor
Hak Seyrani'sinden geçer mi bilmem

Seyrani

<#><#><#><#><#><#><#>

HER GÜZELİN KAHRI ÇEKİLMEZ İMİŞ

Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

Seyrani'nin gözü gamla yaş imiş
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

Seyrani

 Sağlıklı Yaşamın Püf Noktaları


SARMISAK

Sarmısak çok faydalıdır. Başta, tam bir antibiyotik yani, mikrop öldürücüdür. Dizanteri, kabızlık, kanser, bronşit, verem, siyatik, astım, varis vs. hastalıklara çok faydalıdır. Ayrıca;

- Dolaşım bozukluğunu giderir.
- Solucan, tenya, şerit düşürür.
- Mide, bağırsak gazını giderir.
- Kalb rahatsızlığını giderir.
- Eksoz gazına panzehirdir.
- Mesane taşlarını düşürür.
- Böbrek taşına mâni olur.
- Cilt hastalıklarını önler.
- Bağırsakları yumuşatır.
- Damar sertliğini önler.
- Güç ve kuvveti arttırır.
- Romatizmayı hafifletir.
- İnsana canlılık verir.
- Tansiyonu ayarlar.
- Hazmı kolaylaştırır.
- Ateş düşürücüdür.
- Yorgunluğu önler.
- Balgamı söktürür.
- İştah açar.

 Biraz Gülümseyin


Temel Yarışmada

Amerikada düzenlenen büyük bir sürpriz ödülü olan yarışmaya Amerikada yaşayan her milletten binlerce kişi çağrılmış.Bizim Temel de otobüs şöförü olarak çalışıyormuş.(Hani şu açık maviler ön tarafa koyu maviler arka tarafa otursun diyen...)O da yarışmaya davet edilmiş. Yarışmanın bir tek sorusu varmış doğru cevap verenler arasından kura ile seçilecek kişi sürpriz ödülün sahibi olacakmış.Yarışma günü büyük bir salona alınan yarışmacılara soru verilmiş.

SORU:1739 yılında Korsikada doğan Rusya ve Prusya ordularına karşı gösterdiği başarılardan ötürü Yüzbaşılıktan Generalliğe terfi ettirilen,daha sonra ünlü Waterloo meydan muharebesinde yenilerek Elbe adasına sürgüne gönderilen Fransız generali kimdir?

Yarışmacılar büyük bir hızla cevapları yazıp vermeye başlamışlar.Aralarında Temelinde bulunduğu yaklaşık 50 kişilik bir gruba yarım saatin sonunda Jüri on dakikalık bir mola vermiş ve onlara koridordaki buzdolabında soğuk birşeyler içebileceklerini aynı zamanda buzdolabında onlara bir ipucu olduğunu söylemişler.Dolabı açan yarışmacılar buzdolabında kocaman bir Napolyon konyak görmüşler ve molanın sonunda hemen kağıtlarına cevapları yazarak jüriye vermişler.Jüri cevapları okumaya başlamış:Napolyon,napolyon,napolyon......... sıra Temel'in kağıdına gelince yarışmada sürpriz falan kalmamış.
Temel'in cevabı:GENERAL ELECTRIC

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.patentmodel.org
The Rothschild Petersen Patent Model Museum is the largest privately-owned collection of United States patent models in the world. Containing nearly 4,000 patent models and related documents... Patentli icadlar müzesi.

http://www.bizimavrupa.com/
Avrupa'da milyonlarca yurttaşımız yaşıyor. Avrupa'da yaşayan Türklerin gözüyle Türkiye ve Avrupa'yı bu sayfalarda bulabilirsiniz. Ekonomi, Avrupa Birliği, güncel haberler ve medya eleştirilerine kadar geniş bir konu yelpazesi sizi bekliyor. İçerik olarak özgün bir kaynak.

http://earthsky.com/Features/Skywatching/
Ay içinde gün gün Ay ve Mars gezegenlerinin gökyüzündeki konumları. Gökbilim meraklıları için faydalı bir kaynak.

http://www.infeksiyon.org/
Grip nedir? Grip, İnfluenza dediğimiz virüsün, solunum yoluyla insan vücuduna girerek özellikle sonbahar sonu, kış ve ilkbahar başında salgınlar yapan bir infeksiyon hastalığıdır... İnfeksiyon nedir? Buyrun kendiniz öğrenebilirsiniz.

 Damak tadınıza uygun kahveler


POP3 Easy v1.29 [4.5M] W9x/2k/XP FREE
http://www.mywebattack.com/gnomeapp.php?id=105656
Süper bir email kontrol programı. Dilediğiniz kadar POP3 ve Hotmail hesabını tanımlayabiliyorsunuz. Geride çalışarak yeni email olduğunda size haber veriyor. Konu, kimden, tarih ve büyüklük gibi detayları görebiliyorsunuz. Dilerseniz mailin tamamını inceleyebiliyor, isterseniz sunucunuzdan tamammen silebiliyorsunuz. Yani her eve lazım bir program.
http://kmarsiv.com/sayilar/20021212.asp 12 Aralık 2002 - ©2002-kmarsiv.com
istanbullife.com