KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 345

 16 Eylül 2003 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Ya herru Ya merru!...


Merhabalar,

En nihayet anket sorusunu değiştirdim. Ezici üstünlükle(!?) 'Kahverengi Sayfalar' adı birinci olunca anketi değiştirmek farz olmuştu zaten. Hani şu kullanmayı bir türlü sevemediğiniz seri ilan sayfalarımız var ya, işte onun adı 'Kahverengi Sayfalar' olarak tescillendi artık. Neyse benden yapıp koyması, sizden kullanmaması. Eh alacağınız olsun n'apalım.

Yeni soruyu görenler arasında 'Hayda nerden çıktı şimdi bu soru?' diyenler mutlaka olmuştur. Arada bir gürleyen, çokça laf ebeliği yapan editör neden işkillendi acaba diye aklınızdan geçmiştir. Geçmediyse de geçecektir mutlaka. İsterseniz kısaca izah etmeye çalışayım. Kahve Molası yaygınlaştıkça ve hemen her konuda bir iki kelam etmiş yazılarla dolunca, ister istemez vitrinde olmaya başladık. İnternette herhangibir konuda türkçe olarak bir kelimeyi araştırın karşınıza büyük ihtimalle Kahve Molası'ndan bir sayfa çıkacaktır. Hele yazılarda ünlü isimlerden söz edince bu arama bulma işlemi daha bir belirginleşiyor. Sağolsun Goggle bizi saat başı indekslediğinden yayınladığımız sayı ertesi gün arama motorunda yerini alıyor. Bundan için için zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Ancak biz kahvecilerin aramızda dedikodusunu yaptığımız bazı ünlülere referans teşkil etmekte pek işime gelmiyor. O nedenle dikkat etmişsinizdir yazılarımda direkt isim kullanmaktansa uydurma, türetme isimler kullanmayı yeğliyorum. Neyse konuyu dağıtmamayım. Son bir aydır özellikle benim yazılarıma 'Kahve Molası'nı ilk defa gören, genel yapısından bihaber kimselerden bazen kendince haklı, çoğu zaman çizmeyi aşan mailler alıyorum. Düzeyli olanlarla eposta trafiğini mümkün olduğunca sürdürmeye çalışıyorum ama çizmeyi aşanlarla muhatap olmayı içime sindiremiyorum.

Çizmeyi aşan epostaların başında veya ortasında mutlaka, insanlara metazori okuttuğum, direkt empoze ettiğim fikirlerimden dem vurularak, aslında benim tarafsız, objektif, çaktırmadan denetleyici olmam gerektiği vurgulanıyor. Aralarada birkaç güzel söz(!?) serpiştirilip eposta sonlandırılıyor. İnternette herkese açık bir yayını sürdürmekte iseniz bu tür tepkilere de hazırlıklı olmalısınız, bunu gayet iyi biliyor ve gülüp geçmeyi başarabiliyorum. Ancak takıldığım bir nokta var ki bunu sizlerle paylaşmalıyım. Tarafsız olmak gereği. Bunu anlayabilmiş değilim. Hayır, Kahve Molası bir açık oturum olsa ve ben konuklarına önceden hazırladığı soruları yorum katmadan soran bir sunucu olsam neyse. Burası bir iki istisna dışında herkese, her görüşten, her kafadan duyarlı insanlara açık bir platform. Alt tarafı on dakikalık bir kahve molasında okunup tüketilecek bir yayın hazırlıyoruz hepbirlikte. Ve bu birlikteliğin içinde tüm diğer yazarlar gibi ben de varım. Benim de bir dünya görüşüm, hayata bakışım, ilgi alanlarım var. Ve ben bunların paralelinde birkaç laf etmeyi becermeye çalışıyorum. Sayfanın en tepesinde olunca metazori okunan bir yazar olduğumu da sanmıyorum ayrıca. Hele hele fikirlerimi empoze etmek gibi gülünç bir yargıya katılmam mümkün değil. Yaşam hep çiçek, böcek, aşk üzerine kurulu olsaydı benim bazen sertçe yazdıklarım böylesi bir ortamda anlamsız olabilirdi. Oysa etrafımızda olan bitenler öyle yoğun ki, işte bende hasbelkader Kahve Molası'nın gerçek yanı olmaya çalışıyorum. Bundan, diğerleri masal da bir seninki gerçek öyle mi? sorusu çıkmayacağını umarım. Bana bu konuda tepki verenlere bir sözüm daha var. Tepkinizi, düzeyli olmak kaydıyla, özgürce yazıp tekzip hakkını kullanabileceğiniz ender yerlerden biridir Kahve Molası. Beni ya da bir başka kahveci yazarı yerin dibine sokup madara etmek yerine, fikirlerinizi hiç çekinmeden yollayabilir sıcağı sıcağına yayınlanmasını sağlayabilirsiniz. Ya da her yazı için ayrılmış yorum bölümlerinde dilediğiniz tarzda fikir cimnastiği yapabilirsiniz. Son zamanlarda yorumlarda yapılan tartışmaların güzelliği bilmem dikkatiniz çekiyor mu? Örneğin geçen Cuma Sevgili Mehmet Emin Arı'nın 'Evrim Teorisi' başlıklı yazısına yapılan yorumlar, karşılıklı tartışmalar en az o yazı kadar okunmaya değer.

Bir editör olarak tarafsız kalmaya, suya sabuna dokunmamaya, incir çekirdeğini doldurmayacak laflar etmeye hiç niyetim yok. Ama bu konuda sizler ne düşünüyorsunuz diye de merak etmedim değil. İşte o nedenle öyle garip bir soruyla yenilendi anket. Bakalım sonuç ne olacak? Ya herru ya merru...

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Yukarı

 Başüstüne : Em.Piy.Kıd.Alb. Hakkı Mert


Ayak topu mevzu

Efendim jimnastik ve hareket elbette ki gerekli ve zaruridir. Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ulu önder Atatürk'ün belirttiği gibi "Sağlam zihin, sağlam vücutta" bulunur netekim. Şahsım da mutat olarak İsveç Jimnastiği yapmaktadır, kollar yukarı, derin nefes alınacak, bir iki di mi efendim?

Necip Türk milleti her alanda muasır medeniyet seviyesine ulaşmalı ve hatta onu geçmelidir. Filhakika Jimnastiğin her alanında muvaffak olmalıyız. Bakın Süreyya Ayhan hanım kızımıza, göğsümüzü kabarttı netekim. Rüzgar gibi seyr-ü sefer ediyor maşallah. Al yıldızlı bayrağımızı göndere çıkardı ya, bendenizi ziyadesiyle mesut etti.

Asıl mevzuya gelmek istiyorum. Efendim jimnastiğin her alanında muvaffak olmalıyız, alaka göstermeliyiz fakat bu ayak topu mevzuunda kantarın topuzu çok kaçtı netekim.

Efendim tüm neşriyat ayak topu ile ilgili, hangi frekansı açsanız ajanslardan sonra ayak topu mevzuları. Hele Pazar günleri, yer gök ayak topu mevzuu ile dolu. Pazar günü demeyelim efendim, ayak topu günü diyelim. Pazartesi için de ayak toputesi diyelim olsun bitsin bu iş.

Televizyonlardaki frekanslarda akşam vakitleri ayak topu üzerine münazaralar oluyor. Bitmiyor efendim, bitmiyor. Her frekansta kelli felli adamlar saatlerce ayak topu hakkında ahkam kesiyorlar, mülahazarada bulunuyorlar. Bir ciddiyet bir ciddiyet sorma gitsin. Sanırsın ki ordu kumanda ediyorlar. Efendim biz Kıbrıs'a çıkarken bu kadar mülahazarada bulunmadık. Şuradan çıkalım, tayyareler destek olsun, piyade işi halleder dedik yaptık netekim.

Memleketin tek derdi ayak topu efendim, başka bir mevzuu tartışılmıyor. Bu ayak topu mütehassısları fezaya nasıl çıkarız diye düşünseler, şimdiye kadar on kere ay yıldızlı bayrağı aya dikmiştik efendim.

Hadi bu zat-ı muhteremler bu işten para kazanıyorlar, onu anladım da, ayak topu taraftarlarına ne demeli? Cinai vakalar bile olabiliyor netekim. Geçen bir neşriyatta okudum, ayak topu mevzuu yüzünden bir delikanlı bıçaklanmış ve ölmüş. Olacak şey mi efendim? Bunun altı da ayak topu, üstü de ayak topu, bu kadar abartmaya gerek var mı? Gencecik delikanlı, ana kuzusu, yazıktır! Bir de müsabakalardan sonra revolver ve tüfek ile ateş edenler var. Müsabakalarda ağza alınmayacak galiz ifadeler, küfürler. Çapulcu efendim bunlar, derhal derdest edilmeli netekim.

Efendim, tekavite ayrılmadan önce komuta ettiğim alayda ayak topu müsabakası düzenlenmişti. Şahsımdan İzin aldılar,her bölük diğeriyle müsabaka ediyor. Sahada arbede yaşanmış, alay içinde olacak şey değil, disiplin, nizam, tertip. Hemen gittim, "Nedir mevzu asker?" dedim.

"Komutanım hakem golümüzü yedi, 2-1 mağlup olduk, haksızlık oldu" dedi. Efendim, indim sahaya, galip gelen takımın top tutucusuna dedim ki "geç kaleye oğlum, penaltı kullanacağım" dedim.

"Komutanım olmaz, siz diğer takımda değilsiniz" dediler. "Asker!" diye bir bağırdım sustular. Efendim, galip gelen takımın top tutucusu mevki aldı, topu yerleştirdiler önüme. Kaledeki askeri çağırdım yanıma, "Oğlum, ben topu atarken kıpırdarsan, askerliğini burnundan getiririm ona göre, kıpırdama, esas duruşta bekle" dedim. "Emredersiniz komutanım" dedi. Yerine geçti.

Bendeniz de, topu gole çevirdim netekim. "Tamam, şimdi berabere kaldınız, dağılın" dedim, dağıldılar. Olay da tatlıya bağlandı. Kavga gürültüye ne gerek var di mi efendim? Vatan savunması mı bu? Altı üstü ayak topu.

Top yuvarlak ama bu bizim salak ve ayak takımından olmamıza vesile olmamalı. Amacımız ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün belirttiği istikamette muasır medeniyet seviyesi olmalı, ayak topu skoru değil netekim.

Baki kalın muhterem okurlarım.

Hamiş: Kahve molası elektronik mecmuasının mutat yemekli toplantıları oluyormuş. Naşir, "bir muharrir olarak, siz de katılır mısınız komutanım?" dedi. Tabi ki gelirim efendim, davete icap gerektirir. Ankara'dan atlar geliriz netekim. Yalnız istirham ediyorum, resmi kıyafet zorunluluğu konulsun, kravat ve takım elbisesiz yemek olursa ben gelmem, çatal solda bıçak sağda durmalı di mi efendim? Adap-ı muaşeret bunu gerektirir. Ayriyetten şahsımla tanışmak isteyen muhterem okurlar yemeğe gelirlerse, tanışırız netekim.

Hakkı Mert
piyade@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Medyatik : Selcan Lafçı


Minibüste

Minibüste, ayakta duran üç kişiden biriyim. Kapı yanındaki pencereden dışarıyı seyrediyorum. Ağaçların ilkbaharın ilk günlerinde nasıl taptaze bir yeşille dolu olduklarını hayal ediyorum. İnanılmaz bir hızla yaprak üretip, gün be gün nasıl yeşillendiklerini izlediğim, o ilk bahar günleri geliyor aklıma. İyice dalmışken önlerde oturan bir kadının yüksek sesle konuşması çalınıyor kulağıma. Ses beni, ağaçların artık pas rengi olmuş yapraklarından alıyor, içeriye çeviriyor bakışlarımı. Önce kızıyorum; neden bazı insanlar hep yüksek sesle konuşurlar diye. Sonra dinliyorum ister istemez.

Bir anne bu, yanında ayakta duran oğluna askerlikle ilgili birşeyler söylüyor. Artık tamamen içerisi ile ilgiliyim. Yeni beyazlamaya başlamış saçları başörtüsünün önünden biraz dağınıkça dışarıya taşmış kadın, elli yaşlarında. Konuştuğu kişi henüz bir çocuk yüzü taşıyan, onsekiz-yirmi yaşlarında, kısacık kumral saçlı bir genç. Şoförün yanındaki koltukta oturan adamın sadece omuzlarını ve başını görüyorum. Arasıra zayıf bir sesle bir şeyler söylemesinden, bu ailenin bir üyesi olduğunu anlıyorum. Dökük ve beyazlamış saçlarına bakıp, baba veya dayı olduğuna karar veriyorum. Bir de şoförün yanında, motor üstünde oturan on-oniki yaşlarında bir erkek çocuk var. Yüzü yolculara dönük, ama kimseyle gözgöze gelmemeye çalışıyor. Üzgün gibi. Belki annesinden utanıyor diye düşünüyorum. Çünkü annesi büyük oğluyla sanki evlerinin oturma odasındalarmış gibi rahat konuşuyor.

"Aman oğlum sen kimselere uyma, ne derlerse peki de. Kalın giy, bak kış ağzındayız. Yemeğini falan da aksatma..."

Anladığım kadarıyla aile büyük oğullarını askere gönderiyor. Bir iki durak sonra delikanlı inecek. Hepsinde bu ayrılığın heyecanı ve üzüntüsü seziliyor. Hangi bilinmez mecburiyet minibüste ayrılmak zorunda bırakmış bu aileyi merak ediyorum. Birbirlerine öyle bağlı ve sevgi dolu duruyorlar ki, hiç çaba harcamadan duygularına tüm yolcuları ortak etmeyi başarıyorlar.

Derken anne ayaklanıyor, yanındaki yolcu "Dur teyze daha gelmedik, bir durak daha var." diyor. Durağa yaklaşırken, delikanlı önce önde oturan adama uzanıp öpüyor. Sonra motor üstündeki kardeşine sıkı sıkı sarılıyor. Sımsıcak kucaklaşıyorlar, gülümsüyorum. Veda vaktinin geldiğini anlayan annesi, zaten ucuna iliştiği koltuktan ayağa fırlıyor. Artık saçlarının yarısı başörtüsüne isyan etmiş. Oğlu annesinin önce elini öpüyor, sonra sarılıyorlar birbirlerine. Minibüste kimse konuşmuyor. Hepimiz bu veda sahnesini seyrediyoruz.

" Oğlum biz de inelim."
"Yok anne gerek yok, merak etme sen."
Küçük oğlan inmek sözünü duyunca istekle fırlıyor ayağa, sonra yavaşça oturuyor yerine.

Minibüs sağa yanaşıyor, delikanlı iniyor. Anne kapıda tekrar sarılıyor oğluna, sonra arkasından el sallıyor. Oğlunu en iyi görebileceği pencereyi seçiyor. Sağa doğru yürüyen oğluna sesleniyor içerden, "Şuradan şuradan" diye, elleriyle işaret ediyor bir yandan da. Oğlu, elini ağzına götürerek önce bir şeyler yiyeceğini anlatıyor.
"Ye oğlum ye, iyice doyur karnını." diyor kadın.

Kolunu koltuğunun arkasına atmış, başını geriye çevirip bizim gibi vedayı izleyen minibüs şoförü de heyecanlanıyor, kalkarken havalı bir klaksonla selam gönderiyor delikanlıya. Güm diye dalıyor ana caddeye sonra. Ama hiçbirimiz trafiği nasıl altüst ettiğimizi düşünmüyoruz. Hepimiz oğlumuzu askere gönderen anne, baba veya kardeşiz şimdi.

Anne yerine oturuyor. Saçlarını beceriksizce düzeltmeye çalışırken çoktan beri biriken gözyaşlarını salıveriyor. Yüzü pek yaşlı değil, ama kilosu, hafif kamburlaşmış sırtı, elleri hayatın cefasını çekmiş, vaktinden önce yaşlanmış izlenimini uyandırıyor bende. Arkadan bir yolcunun "Teyze, askere mi gidiyor oğlun?" sorusuna başını sallayarak cevap verebiliyor ancak. Sağdan soldan "Allah kavuştursun... Maaşallah... Hayırlı olsun..." gibi kırık dökük sesler duyuluyor.

Bu arada gözüm küçük kardeşe takılıyor. Başını önüne eğmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ön koltuktaki adam kolunu geriye doğru uzatmış, elini tutarak teselliye çalışıyor çocuğu. Oğlan tüm yolcuların karşısında olmaktan huzursuz, dudaklarını ısırıyor, gözlerini sıkıca yumuyor ama yaşların inmesine engel olamıyor.

Oğlana bakarken gözyaşlarımın yanaklarımdan boynuma indiğini farkediyorum. Kendime şaşırıyorum. Ne zaman ağlamaya başladım, ne zamandır akıyor bu yaşlar? Benim durağıma geldim, iniyorum. İkinci bir vasıtaya binmeliyim ama hayır, yürümek istiyorum. Yaşlarım hala akıyor ama aynı zamanda da gülümsüyorum. Mutluyum. Çok hafif hissediyorum.

Ağlamanın bu kadar güzel olduğunu unutmuşum. Daha ağlamak istiyorum ama artık o büyülü ortamda değilim. Küçük çocuk hiç gözümün önünden gitmiyor. Kimbilir kaç ay askerlik yapacak abisini, nasıl özlemle bekleyecek? Hele izne geldiği zaman, ne büyük bir sevinç dolacak evlerine. O an yanlarında olduğumu hayal edip, mutluluklarını ta içimde duyuyorum.

Mutluyum. Ağlamak insanı güzelleştiriyor, insanı ve insan ruhunu.

Selcan Lafçı
selcan@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Rengarenk: Tuba Çiçek


TEMBELLİĞE ALKIŞ

"...hayatın rahatlık ve konforlarına yabancı olmasam da, bütün konforların içinde insanı en rahatlatanı tembelliktir."
Kierkegard

Pervasız yazarınızın fikrini bilin lakin zikrine mesafe koyun. Zira, işverenlerden, akademisyenlerden, kıla yüne hırs yapanlardan, idealizmin doruklarında gezinenlerden önemli 'kritikler' alacağımı umuyorum, haberiniz ola! İhtimal o ki, 'kritiklere' kafa yorma işini bir Pazar miskinliğine denk getirip es geçeceğim. Muhalefeti kızışanların bilgisine...

İlerleme, başarma, kazanma çılgınlığıyla, yaşamı teknik bir mesele gibi görüp, projelerle ömür tüketenlere acırım sıklıkla. Bahsettiğim çılgınlık, kariyer yapma, bir sonraki köşeyi de dönme, okul birincisi olma, vitrindeki bütün kristalleri onbeş günde bir mutfak tezgahına dizip yıkama vb. gibi bedensel çalışma isterisi elbet... Durmadan mal ya da hizmet üretmekten, şilt almaktan, vergi rekortmeni olmaktan, hamarat sıfatını namına eklemekten bitap olanlara sözüm... Az biraz da siz 'boş vakit' tüketin diyorum. Kötü bir şey demiyorum ki!

Hem, işi başından aşkın olanlar daha az çalışırsa, herkese yetecek kadar görev rezervi oluşur ve böylece işsizlik sorunu da ortadan kalkar... Bununla birlikte, üretmekten tüketmeye mecali kalmayanlar tüketime geçerse, yeni tüketicilerin 'hizmetkarlara' ihtiyacı olacaktır. Yani, yeni istihdam olanakları... İşte bu! Küresel dünyanın global sorununa keyifli ve radikal bir çözüm! (Benim bu dahiyane fikirlerim de olmasa insanlığın akıbeti ne olur bilemedim şimdi.)

Tembelliğin, mutat anlamını düşününce, manzara içaçıcı değildir. (Bu da sözlüklerin ve kavrama mana katanların ayıbı). Bu defa üşenmeyip, sizin için bir kaç 'sevimsiz' anlamını yazacağım. Ağırkanlı, atıl, hımbıl, bezgin, uyuntu, ruhsuz, bıkkın, eylemsiz, mızmız, miskin vs. Bana sorarsanız, bu anlamların tamamına da imzamı basar, her birinin başına 'yaşasın' nidasını koyarım hemen. Lakin bana soran yok ki! Tutturmuşlar 'başarı, ilerleme, idealizm...' diye gidiyorlar. Siz gidin anacığım, ben yetişirim...

Tembellik derken, şöyle yan gelip yatın, 'gerinizi' büyütün, tufeyli geçinin gibi şeyleri salık vermiyorum (bana kalsa bunlar da uyar da, bana kalmaz ki). Çalışma tutkunuzun balans ayarını yapın diyorum. Biraz tembellik edin ki, mal ve hizmet üretimi için şuursuzca harcadığınız enerjiyi; fikir, sanat, kültür, eğlence üretimine kaydırın. Zira çalışma hayatının bedensel yorgunluğundan ve stresinden sıyrılmadığınız sürece, bu alanlarda edilgin olmaktan kurtulmanıza da imkan yoktur. Birileri film çeker siz izlersiniz, birileri müzik yapar siz dinlersiniz, birileri düşünce üretir siz kaydedersiniz, eğer işten başınızı alabiliyorsanız tabii...

E hadi ne duruyorsunuz? Alkışlasanıza!

Tuba ÇİÇEK
tuba@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Misafir Kahveci : Ayşe Dikci


"SON"LAR VE YAŞANILANLAR ÜZERİNE

Bir şeyler bitince garip bir burukluk oluşur bende. Her bitiş acımsı bir tat bırakır.
Vedaları hiç sevmedim, beni ele verecekti çünkü. Ben gizli gizli ağlamayı,sessizce göz yaşlarımın süzülüşünü hissetmeyi seviyorum. Kimsecikler bilmeden,görmeden...

Yaşanmışlar hep üzüyor beni. Öyle bir tezat var ki! Geçmişi anımsarken mutluluklar acı veriyor,hüzünler zevk... Belki sebep bu kavrayıştandır bilemiyorum başlangıçları ve yaşamayı değil de hayal etmeyi seviyorum her şeyi... Bir tatili örneğin ya da imkansız bir aşkı. İmkansızlığı platonikliğinden değil,algıların üstünde oluşundan;hem yaşanılanların hem de hissedilen duyguların...( mükemmel aşk modelim :) )
Bir de iltifat etmeyi ya da karşımdakini övmeyi sevmiyorum. Bunu sevmemekten ziyade beceremiyorum,bir eksiklik belki. Duygular rahatça ifade edilebilmeli değil mi?
Belki de kimseyi gerçekten önemsemediğimden. Hayatımın merkezine kendimi koyduğumdan ya da kimseyle ilgilenmediğimden,baktığımda görmediğimden, dinlediğimde duymadığımdan... kim bilir?
Her bitiş hüzün veriyor... canımı acıtıyor, kaçmak, yok olmak istiyorum, bir anda buharlaşmak ve karışmak gökyüzüne...

Hayatı düşünmek, bebekleri, yaşlananları, yaşanmışları... her şey hüzün veriyor. En çok neye sahip olana imreniyorum biliyor musunuz? Çocukluğa... En mutlu olduğum çağ oydu benim, çoğumuz gibi... Bir gününü yaşamak dünyalara bedel olsa gerek... Hala her anımsadığımda bir damla gözyaşı söz dinlemez bir edayla süzülüverir yanaklarımdan... O dönemler (ben çocukken) bir şarkı vardı,yaşayamadıkları çocukluklarından bahsediyorlardı. Bense her dinleyişimde gülümserdim, içimi bir mutluluk kaplardı. Ben çocuktum ya doya doya yaşayacaktım, onlar kadar büyüdüğümde de hiç özlemeyecektim hem de hiç! Kocaman bir yalanmış... Çocukluğumu bir yalan üzerine kurmuşum meğer....

Sahip olamadıklarım vardı, gocunmazdım. Sahip olduklarım yetiyordu bana. Akşamları yatağıma uzandığımda bana yetecek, başka şeyleri aratmayacak hayallerim olurdu. Çocuktum, mutluydum...

Sonra zaman hızla geçmeye başladı, kocaman oldum, farkındalıklarım arttı. Hayat ne kadar güzel yaşanırsa, acı çekmek için o kadar çok anı biriktirildiğini; insanları en çok zorlayanlarınsa büyük bir mutluluktan sonra çekilen acı; imrenilen bir güzelliğin yavaş yavaş solması; sahip olunan göz alıcı bir şatafattan arta kalanlar olduğunu öğrendim, gerçekler canımı acıttı...

Garip değil mi? Mutluluk ve mutsuzluk zamanla yer değiştiriyor, biri acı çektirirken, diğeri gülümsetiyor. Çocukken hep şunu düşünür, hayal ederdim. Ben aslında çok yaşlı biriydim, sallanan koltuğumda otururken çocukluğumu anımsardım, çocukluğumu yaşardım. Bazen oturur o yaşlı kadını iyice görmeye çalışırdım. Nasıldı acaba yüzü, ifadesi mutlu muydu? Yaşadığı yıllar onda nasıl duygular bırakmıştı... Sorular... Sorular... Sorular....

İşte bunları düşünen garip bir çocuktum ben. Garip, yalnız, hayal alemlerinde yaşayan, hep yalnızlığına sığınan, orada güç bulan, kendine gelen...

Hep hayallerimin çıtasını yükselttim ben, hep yükselttim... Öyle ki elde ettiklerim sadece gülümsetti. Gün geldi hiçbir şey tat vermez oldu, yaşamın sıkıcılığıyla baş başa kaldım. Öldürücü bir hisle, yapayalnız... Bir sürü yol buldum kendime. Polyana'yı aratmayacak mutluluk formülleri keşfettim. Ama olmuyordu, mutluluk bir türlü bir bedene bürünemiyordu. Onun varolduğunu biliyordum, sıcaklığını duyuyordum, elimi uzatsam dokunabilecektim sanki, o kadar yakındı ama olmuyordu işte. Bir türlü ona ulaşamıyordum, dokunamıyordum... Uzaktı, yabancıydı, soğuktu...

Gene yıllar geçti,o günler bu günlere taşıdı beni...
Artık kabullenmeye başladım galiba, kabullenmeyi öğrendim; diğerleri gibi olmayı, maskeler oluşturup hepsini doğru zamanda doğru bir şekilde kullanmayı öğrendim.

İçimdeki küçük çocuğu susturmayı öğrendim.

Ayşe Dikci
adikci@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, devamını ve önceki sayılarını aşağıdaki adresten tek tıklamayla okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın...
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_162.asp

Devamı var

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Şeref Bilgi

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası'nın sürekli ve sabit(!?) bir yazar kadrosu yoktur. Gazetemiz, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Bu bölüm sizlerden gelecek minik denemelere ayrılmıştır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir. Siz sevgili kahvecilere önemle duyurulur.
Kahve Molası bugün 3.667 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


Düşsel bir oyun

Tek kişilik oynuyorum
Ben bu hayatı
Düşsel bir dekor
Düşsel bir sahne
Ve seyirciler umarsız
Oyuncu belli
Senaryo belli
Düşsel bir macera
Düşsel bir aşk
Perde açılıyor
Oynuyorum ben
KENDİMİ.............

Burhan KÜÇÜK

<#><#><#><#><#><#><#>

İKİ HECE

"iki hece" idiler
biri diğeri olmadan
"hiç" tiler

sevmek iki hece idi
istemek iki hece
vuslat iki hece idi
ayrılık iki hece

beklemek iki hece idi
görüşmek iki hece
gitmek iki hece idi
kalmak iki hece

sevgi iki hece idi
hasret iki hece
dalmak rüyalara iki hece idi
uyanmak iki hece

bilmek iki hece idi
bilmemek iki hece
konuşmak iki hece idi
susmak iki hece

"iki hece" idiler
biri diğeri olmadan
"hiç" tiler

seni seviyorum "iki hece" m....

Meryem Uçar Kayalı

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Dikkattt.... Hazrolll... Ateşşşş....

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.ptt.gov.tr/tr/postakodu/index.html
Yoksa siz hala posta kodunu öğrenemiyenlerdenmisiniz. ...Ülkemizde uygulamaya konulan posta kodu 5 rakamdan oluşmaktadır. Akılda kalmasını sağlamak bakımından ilk iki rakam, il trafik kodunu, son üç rakam ise o il sınırları içindeki dağıtım grubu yada birimini göstermektedir...

http://www.taners.8m.com/
Org çalanlar veya öğrenme aşamasında olanlar için amatör olsa bile profesyonel fikirler içeren faydalı bir web sayfası. Ayrıca müzik ve müzik aletleriyle ilgilenenler için de faydalı bilgiler mevcut.

http://www.fatihcolor.com/oykuler/oykuhayal.htm
...Dilek bi gün okuldan çıkmış, durakta minibüs bekliyomuş. Yalnız korkunç da yağmur yağıyomuş bu arada. Kızın önüne bi araba yanaşmış. İyi giyimli, temiz yüzlü bi genç, "Yanlış anlamayın n'olur. Ben de yakın zamana kadar öğrenciydim. Islanmayın, gelin ben sizi uygun bi yere kadar bırakayım" demiş. Dilek kız, başta biraz tereddüt etmiş ama...

http://www.showtvnet.com/diyalog/chatline.html
Bu da chat olayının tivi boyutu diyebileceğiniz bişi. ...SHOW TV'yi kullanarak sohbet etmeyi arzu ederseniz televizyonunuzun teletext ekranı üzerinden de bu isteğinizi gerçekleştirebilirsiniz. Bunun için öncelikle ShowTV kanalında iken uzaktan kumandanızın teletext tuşuna basın ve 101 nolu TİVİ CHAT sayfasına gidin. Arkadaş, Sevgi, Muhabbet ve Taraftar konulu sohbet odalarımız Turkcell ve Hazır Kart hatlı tüm cep telefonu kullanıcılarına açıktır...

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Damak tadınıza uygun kahveler


Cobian Backup v5.1.3.0 [4.1M] W9x/2k/XP FREE
http://www2.educ.umu.se/~cobian/cbu5.htm
Oldukça profesyonel bir sitem yedekleyicisi. Tanımladığınız klasörleri belli bir plan dahilinde bir başka klasöre, bir başka harddiske veya network üzerindeki bir baaşka bilgisayara yedekleyebiliyorsunuz. W2K ve XP de servis olarak çalışabilmekte. Önemli bilgileri yedeklemek isteyenlere duyurulur.

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20030916.asp
ISSN: 1303-8923
16 Eylül 2003 - ©2002/03-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri