KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 412

 26 Aralık 2003 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Yılbaşı meleğiyim!..


Merhabalar,

Siz de benim gibisinizdir eminim. Yılbaşı yaklaştıkça bir garip coşku kaplıyor içimi. Yıllardır bunun nedenini anlayabilmiş değilim. 31 Aralık günü saatler 24:00'ü gösterdiğinde sihirli bir elin sırtıma dokunacağına, 1 Ocak'ı gördüğümde dertlerden sorunlardan arınmış melek olacağıma inanıyorum. Böyle saçma inanışlarım olmasına rağmen saf sayılmam aslında. Beni yoldan çıkaran bu umut dünyası. Geçtiğimiz yıl da aynı durumdaydım. Ama ne oldu? Uma uma döndüm muma. Akıllanmadım, şimdi gene umutlu ve salak gibi mutluyum. 2004 gelecek dertler bitecek diyorum. İçimden tekbir kaka laf söylemek gelmiyor. Yolda beni dürten arabalara yol veriyorum, arkamdan kornaya basan taksiciye gülümsüyorum, su birikintilerinden yavaş geçiyorum, köprüde bozuk para veriyorum, mutluyum ve de ziyadesiyle umutluyum. Yılbaşı gecesi yeni donumu giyip televizyon karşısında sırtıma dokunacak eli bekleyeceğim. Dedim ya umut dünyası.

Yoğun bir hafta geçirdim pekçoğunuz gibi. Yılsonu nedeniyle biriken işlerin üstesinden gelmeye çalışırken uyumayı unuttum. Şu anda gözlerim çakmak çakmak, bakmakla bakmamak arasında gidip geliyor. Parmaklarım klavyeye gitmek yerine klavyenin kalkıp gelmesini bekliyor. Anlayın işte canım, uykum var uykum. Önümde kalan 4 saati uyuyarak geçirebilmek için kalkıp gitmem gerekiyor. Bir ufak haber ve hatırlatma yapıp gidiyorum. Fincanlarımız yola çıktı. Söz verdiğim üzere yılbaşı öncesi yerlerine ulaşmış olacaklar. Gözünüzden kaçmış olabileceği düşüncesiyle tekrarlamakta yarar görüyorum. Pazartesiden itibaren fincanlarda fiyat artışına gitmek zorundayım. Haydi artık verin siparişlerinizi de beni üzmeyin:-)) Hepinize az yağışlı bir haftasonu diliyorum. Kalın sağlıcakla.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Yankı Yazgan

 İnsan'ca : Yankı Yazgan


   Küçük Bir Krizin Anatomisi

Çizgisel Yankı'lar İktisadi kriz yanı sıra bir de günlük hayat krizleri vardır. Yemeğe davet ettiğiniz arkadaşınız taze flörtünü, o da ilk evliliğinden çocuğunu getirmiştir. Flört hanımın bir de vejetaryen olduğu ortaya çıkar, evde ne uygun yemek, ne yeterli iskemle vardır. Neyse ki bu kriz, girilen ve çıkılan bir durumdur.

Hayatı bildik yöntemlerle sürdürmenin zorlaştığı anlarda içimize bir fenalık gelir, feryadı basarız çıldıracak gibi olduğumuz bu dakikalarda. İmdadımıza yetişen bir şeyler hep olduğundan mı ne, çıldırma şansını bir kez daha elden kaçırır, az sonraki krizimize doğru yollanabiliriz.

İnsanların kimisi bu krizli durumları sever; sever derken sevdiğini açıkça ima etmez, sadece zevk alır. Bütün zevkli durumlarda olduğu gibi, "bir daha olsun" diye alkış tutar. Ya da kışkırtır. Öyle ya da böyle, her kriz hali eldeki malzemenin, personelin, şunun bunun, ihtiyaçlara uymadığı bir durumu da temsil eder. Mesela, evinize yemeğe birilerini çağırdığınızı düşünün. İki çift, iki de tek... Siz de iki büyük, bir buçuk çocuk gibi bir şeysiniz. Her türlü önlemi düşünüp, çocuksuz bir yemek olacağını karşınızdakilere belirtmiş olduğunuz için, çocuklara yönelik bir hazırlığımız yok. Sizinkileri de uygun bir markaja aldırmış durumdasınız.

Kriz gelir! Ama tek olan arkadaşınız yanında yeni tanıştığı flörtünü de sürüklediği gibi, onun ilk evliliğinden olma 3 yaşındaki oğlu Fırtına da peşisıra gelmiş. Planlarınız altüst, evdeki sandalye sayısından tutun, çocuk yemeklerine değin hiç bir hazırlığınız yeterli olmadığından, krizdesiniz işte.

Krizle başa çıkmak: Yan komşunuz yıllardır kapısını çalmadığınız, selam bile vermediğiniz, o gün aklınıza gelebilir: "Eeehm, şey iyi akşamlar, fazla iskemle var mıydı? Acaba?" Çocuklarınızdan büyükçe olanı markajdan kurtarıp, arka odaya Fırtına'yı oyalama görevine yollayabilirsiniz. Bakılan çocuk olmaktan çıkıp, bakan çocuk rolüne geçiş onun da hoşuna gidebilir. Flört hanım, içinde yumurta parçaları olan salatalardan bile yemeyecek kadar vejetaryen olduğundan ötürü, biriniz mutfağa geçip ikinci aşçı rolünü üstleniyor. Komşu, suratınıza bakıp, “Ben sizi tanımıyorum ki” dediği anda, arka odadaki dolabın üzerinde duran dededen kalma meşin valizin üstüne de oturulabileceği aklınıza gelebiliyor. Krizinizi daha renklendirip, çeşitlendirebiliriz. Ama burada şöyle bir duralım.

Krize kolay girmek: Yoklukları arttırıp, beklenmeyenleri çoğaltmak, krizlere giden yolun anahtarıdır. Bilinmeyeni bol denklemleri, sayısal puanı düşük bir zihinle çözmeye kalkmak da öyle... Beklentilerinizi oluştururken, sadece hayal ettiğiniz durumlarla kendinizi sınırlamak da kriz çıkarmayı ya da krize girmeyi kolaylaştıracaktır. Hele alternatif planlarını, valizi yolda hazırlamak mantığıyla, bir sorun çıktığında düşünürüz diye, erteleyenler de bilinçli ya da “bilinçdışı” krizden zevk alanlardan sayılabilirler. Krize girme yolları bir yana, krizden çıkmanın yollarını da en "iyi," o krize koşa koşa girenler bilir. Çünkü bir krizden çıkmadan, başka bir krize girmenin imkanı olmadığı gibi, işin en zevkli yanı krize girerkenki zaman dilimidir. Üstelik, kriz aynı tip olsa bile, krizden çıkmanın yolları her defasında başka başka olabilir.

Kriz oynanan rolleri değiştirir. Roller farklılaşır. Kriz öncesindeki rolünü, kriz sürecinde ve sonrasında da oynayacağını sanarak hareket edenler -“uyanamayanlar” diyebiliriz- kendilerini oyun dışında bulabilirler. Kriz yatışırken sizin akşam yemeği davetine dönelim mi? Tek gelmesi beklenen -ama flört getiren- arkadaşınız, kızın vejetaryen olduğunu o akşam öğrenmesiyle birlikte, çok da eski olmayan ilişkisini anında sonlandırır. Flört kendisini kapının önünde bulduğunda, küçük Fırtına da evi ve yeni arkadaşlarını çok sevmiş olmasına rağmen peşinden gitmek zorundadır. Ama, o ikili ilişkide de işler eskisi gibi olamayacaktır.

Sizin çocuk ise yetki ve sorumluluk verildiğinde bu işleri pek âlâ yapabildiğini gösterme fırsatı bulmuş bir birey olarak, masadaki yerini alır. Arka odadaki meşin bavul da, bavul olalı bir işe yarayarak, yedek iskemle, sehpa gibi işlevleri yapabileceğini göstermiştir. Sofradaki yemekler herkese yetecek, grup başka bir krizde tekrar buluşmak üzere dağılana kadar yiyip içecektir.

Yankı Yazgan
yanki@kahveciyiz.biz

Yukarı

Cumhur Aydın

 Ankara'dan : Cumhur Aydın


   Bilimi ve bilgiyi kim koruyacak?

'Tarım Makinaları' konusunda uzmanlaştığını ünvanlarından anladığımız bir Ziraat Profesörünün aynı üniversitenin Tıp Fakültesi'nin 'Hematoloji' Ana Bilim Dalında "İhtisas Proğramı" yürütmesi olası mıdır?

Yanlış okumadınız.. Ziraatçı Hoca, Hematoloji İhtisas Proğramının başında!

"Her şey mümkündür." mü dersiniz? Yoksa "Artık olmaz canım o kadar." diye gülüp geçer misiniz?

Başka bir örnek. Zooloji Profesörü ünvanını almış bir muhterem hocanın üstelikte uluslararası nitelikte bir 'deprem dinamiği' konferansı düzenleyerek davette bulunması kabul edilebilir mi?

Peki 'Kardiyoloji İhtisas Proğramına' bırakınız Tıp Fakültesi'nde altı yıl okumuş olmayı; gazetecilerin, polislerin, fizik lisans mezunlarının alınması olası mıdır?

Düşünebiliyor musunuz, bir finans uzmanını, bir kafeterya yöneticisini iki yıl içinde 'kardiyoloji uzmanı' olarak selamlıyoruz. Dahası onları diplomaları ellerinde "Çok ilgi duyuyorlardı, başardılar." ya da "Oh ne iyi, bu alanda daha fazla kişi bilgi sahibi oluyor." diye alkışlıyoruz..

Bitmedi.. Bu kısa eğitimle kardiyoloji uzmanı olan gazeteciye 'Uluslararası Kardiyoloji Kongresi'nde "Kardiyolojiye katkıları"ndan dolayı ödül versek. O gazeteci de bu proğramı yöneten Elektrik Profesörü'nü televizyon proğramlarına davet etse..

Tekstil Teknolojileri Profesörü "Popüler Bilim Dergileri"nde kendi 'uzmanlık' dalı yerine 'Yapı Mekaniği' üzerine makaleler yayınlatsa.

Şan olsun diye!

Deli saçması değil mi?

Öyle gerçekten.. Saçmanında ötesinde, trajikomik. Dahası gerçekliğinin düşünülmesi bile tehlikeli.

Ancak konu "Trafik Güvenliği" ve yer Türkiye olunca bu örneklediğimize benzer senaryolar bir bir yaşanıyor. Kimsenin de kılı kıpırdamıyor..

Kimsenin..

Kimse yıllardır onbinlerce insanın öldüğü, öldürüldüğü karayolu trafiğinin; onun altyapısının, yönetiminin, güvenliğinin, eğitiminin en az 'deprem dinamiği' ya da 'kardiyoloji' kadar uzmanlık gerektirdiğini, birden fazla bilim alanının konusu olabileceğini dikkate almıyor.
Almadığı için, trafik güvenliği sorunlarının ve çözüm önerilerinin tanımlanıp uygulanmasının mutlaka alan uzmanlarına bırakılması gerektiğini de düşünmüyor.

Ne üniversite, ne kamuoyu; "Karayolu Trafiği Güvenliği" şemsiyesi içindeki bilim alanlarında uzmanlığın birkaç aylık bir bröve proğramıyla asla sağlanamayacağını haykırmıyor..

Kimse aynı ülkenin saygın gazetelerinde üstad köşe yazarlarının hızlı giden canilere nasılsa ceza uygulayan polisleri 'suçlu' ilan edip trafik terörünü açıkça teşvik etmesine, bilim insanlarına danışmak yerine trafik mühendisliği konularında atıp tutmasına da ses çıkarmıyor.

Örneğin gazeteciye,"Çok bilmiş beyefendi, yol güvenliğinin nasıl sağlanacağı konusunda ahkam kesiyorsunda, neden akciğer kanserlerinin sağaltımı konusunda aynı şekilde ulu orta konuşmuyorsun?" diye sormuyor.

Neredeyse her ailede bir trafik ölümü, yaralanması yaşayan ülkenin insanı büyük motorlu araç üreticisinin yeni çıkardığı modelin reklamını "Uçmanın keyfini yolda yaşayın" sloganı ile yapıp, yüksek hızları teşvik etmesine de ses çıkarmıyor.

Kimse bu sloganla ima edilenin "Bombalamanın hazzını Beyoğlu'nda tadın" cümlesindeki ima ile eş tutulabileceğini düşünmüyor.

Çünkü hızlı gitmekle hangi riskleri üzerimize aldığımız ne kurslarda ne de kampanyalarda ifade ediliyor. Çünkü trafiğin eğitimi de, kampanyası da bilime sırt çevirmiş yöneticilerin elinde..

Aynı ülke kentlerinin bilimi dışlayan yöneticilerince yalnız bugününün değil, geleceğinin de trafik çözümsüzlüklerine üstelikte devlet milyar dolarlar borçlandırılarak mahkum edilmesine de tepki gösterilmiyor.

Kimse bir kentin merkezinin otoyola dönüştürecek, çözüm olamayacak düzenlemelerin Başkan, medyatör, mütahhit ve Fen İşleri Müdürü tarafından tartışılıp, karara bağlanmasının; tehlikeli bir beyin ameliyatının, itfayiyeci, fırıncı ve kanalizasyon tamircisi gibi meslek sahiplerinden oluşan bir ekiple tartışılıp yapılmasıyla aynı anlama gelebileceğini aklına bile getirmiyor.

Trafik yönetimi ve güvenliği ile ilgili kararlar komisyonlarda, kurullarda, Mecliste bilim insanlarına danışılmadan, bazen 'bilim tacirleriyle' paslaşılarak güya bir "demokratik oylama" ile alınıyor.

Yine kimsenin aklına, bir termik santralın mekanik işletiminde ya da bir kuduz vakasında aşı uygulaması için mühendisin ve doktorun göstermelik bir oy hakkının bulunduğu ancak simitçiden hastane müdürüne herkesin oy kullanabileceği bir oylama yapılıp yapılmadığını sormak gelmiyor.

Ne üniversitenin.. Ne medyanın.. Ne yöneticinin. Ne de vatandaşın..

Kimsenin aklına trafik güvenliği alanının bir bilimler mozayiği ile kaplanmış olduğu gerçeği gelmiyor.

Onun şüphesi bile düşemiyor beyinciklere..

Trafikte bilime ve bilgiye sahip çıkmayı düşünmüyoruz.

Şimdi Celal Şengör Hoca diyebilir ki, 'Hangi alanda bilimi ve gerçek bilim insanını yeterince sahipleniyoruz ki, Trafik Mühendisliği Uygulamalarının sonu başka türlü olsun '

'Ne zaman şarlatanla, yan gelip yatanla ; uğraşıp didineni 'bilim yapmaya çalışanı' ayırt ediyoruz ki ?'

Haklıdır da..

Ancak Karayolu Trafik Güvenliği'nin bilimsel çekirdeği akademisyeninden, yöneticisine, gazetecesine öylesine ulu orta ayaklar altına alınıyor ki..

Bu vurdumduymazlık her yıl o kadar fazla cana mal oluyor ki..

Sanıyoruz ki, son model araçlarımızla 'Uçmanın keyfini yolda yaşayıp gideceğiz'

Bütün uygar dünya ülkeleri hızın etkileri ve limitleri konusunda yıllardır süregelen bilimsel çalışmalarla insanlarını aydınlatmışken..

Motorlu araç üreticilerine henüz diş geçiremediği halde devlet olarak bilimin güvenlik için emrettiklerini denetime, eğitime, mühendisliğe eksiksiz yansıtmışken..

Biz sözde akademisyeni, şanlı medya mensubu, belediye başkanı, taksicisi tam bir alaturkalıkla 'geyik muhabbeti yapacağız'

Her yere otoyol.. Her yere köprülü kavşak.. Şöyle ağız tadıyla.. Kurulayım arabama, azcık gaza basayım canım.. Telef olanlar kötü kaderin kurbanı..

Uluslarası konferanslar topluyormuş gibi yapalım. Bilim yapıyormuş gibi konuşalım. Bilim adamıymışız gibi davranalım.. Trafiğin, üniversitede tekkeyi beklemenin de azcık rantını toplayalım efendim. Gazetecilere, Başkanlara ödüller verelim. Yöneticilere diplomalar dağıtalım.. Sürücülerin psikolojilerini test edip, avantalanalım.

Bilimi, bilgiyi korumak.. Geçiniz efendim..

2004 'Trafik Yılı' ilan edilecekmiş..

Şimdiden Türk Halkına Kutlu olsun !

Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Çılgın Kahveci : Canan Şenol


SADE YAŞAM I.

Sade Yaşam hakkında yazmayı düşünüyordum nicedir. Aslında ne kadar çok yazsam o oranda tanımlayamadığım, örnekleyemediğim de aklıma gelmiyor değil hani.. Sadeyaşam, göreceli bir kavram, tanımı adı üzerinde fakat kişiler tarafından farklı açıklanabiliyor. Yaşamda sadelik, arkadaşlıklarda sadelik, eşyada sadelik, giyimde sadelik, düşüncelerde sadelik bu örnekleri artırmak mümkün. Çevremdeki arkadaşlarıma "sadeyaşam nedir?" dedim, olumlu olumsuz ifadeler aldım ve virgülüne dokunmadan olduğu gibi yazdım. Olumsuz ifadeleri de koydum:

- "Suni sorumluluklar ve olduğunu savunduğumuz gereklilikleri geride bırakıp olanlarla mutlu olmak ve yaşamımızda fazlalık varsa bu fazlalığı abartmadan ve gerekli yaşamayı bir kenara bırakmadan geçen eski ve şirin yoldur sade yaşam. Otobana girmene gerek yoktur. Çünkü hızlı yaşamazsın. Çok şeride ihtiyacın yoktur. Çünkü şeridinin amacını bilirsin. Yoluna çıkan araçları kornanla rahatsız etmeden geçersin. Kimseye de bir borcun olmaz. Sade yaşamayı herkes başaramaz. İnsanın içinden gelmelidir. Gelmezse o zaman mutlu olamaz. Tutumlu olmakla da alakası yoktur. Bence kişi gerekenle idare etmelidir. Fazlası varsa bunu ihtiyacı olana / olanlara vermelidir. 3 kuruşluk dünyada 5 kuruşluk yaşaman neyi değiştirecek ki?...." (Sevgili arkadaşım bu yalnızca o kişinin egosunu tatmin etmesine yarayacak, haklısın.)

- "Sade Yasamak verimliliktir aynı zamanda çünkü aşırı tüketim, israf, gösteriş gibi unsurlardan arındırılmış ve dolu dolu yaşanmış bir yaşam aynı zamanda Verimli olarak geçirilmiş bir hayattır ama boş geçen anlamsız, karışık, sadece görsünler, desinler diye yaşandığı zaman yaşayan için VERiMSiZ bir hayat demektir."

- "Evinde, işinde, giyiminde, hareketlerinde, ruhunun yansımasında sadelik. Şatafat yok, aşırılık yok."

- "Sade yaşam; bu deyim ya da tamlama her ne ise ilk kez duyuyorum. Sade vatandaş kavramı vardı bir zamanlar; bu da yeni versiyonu herhalde! Sadelikten anladığım; doğallık olmuştur her zaman! Bu şekilde düşündüğüm de de; sade yaşamın içinde hertürlü doğallığı barındıran bir yaşam olduğunu düşünüyorum. Yaşamın içindeki herşeyin sade olması gerekiyor, salt sizin sadelikten yana olmanız yaşamı sade kılmıyor! Beyninizden başlayarak sırasıyla, yaşam biçiminizin, oluşturduğunuz ailenin, ailenin diğer bireylerinin, eğlence - giyim - beslenme tarzınızın, arkadaşlarınızın, ideallerinizin, zevklerinizin vs. aklınıza ne gelirse tamamiyle naturel olması gerek! Tabii ki doğallığıyla yaşanan bir tarzda verimlilikten bahsetmek fazlasiyle mümkündür!"

- "Sadeyaşam, insanın doğal davranarak yaşayabilmesidir. Her türlü süs, gösteriş, rolden uzakta üreterek, israf etmeden ve yardımlaşarak yaşayabilmesidir. Bazıları için uygulaması zor olabilir bazıları ise uygulamak istemeyebilir şatafatlı yaşamı özleyip yaşamak isteyenler çıkabilir fakat insanın dilediği gibi yaşayabilmesi en güzelidir keşke herkes sade fakat mutlu yaşayabilse ve bunu öğrenebilse..."

- "Sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sade yaşamdır. Stressiz ve anlamsız koşuşturmaların olmadığı yaşamdır. para önemli mi? Belki ama nereye kadar ve niçin.. Sade yaşam kendi tarzını yaratmaktır.. Mutluluğu yakalayabilmektir. Kendinle barışık olmak demektir bence :)"

- "Bence sade yaşam tek başına ne ifade eder ki. Hiçbir şey. Her şey ölçülü olduğu zaman iyi olur. İnsan hayatı arada bir renklenmeli ki yaşamaktan zevk alsın. Her gün makarna yenir mi? Heyecan ve değişiklik insanı her zaman yaşama bağlar."

- "Sıradan şeyler içinde kalmış insanlarız bence! En uçlarda yaşayanımız bile her gece ya da günün bir saatinde diğer insanlarla aynı şeyi yapıyor! uyuyor ya da yemek yiyor! İstemesek de bir ucundan tutuyoruz sıradanlığın ama kimse kabul etmiyor içinde bulunduğu durumu:( son bir haftamı gözden geçirdim bu soruyla karşılaştıktan sonra çok sıradan ve birbirinin aynı şeyler yapmışım. Sıkılmadım mı evet ben çok sıkıldım bu durumdan! ama elimden gelenin en iyisini yapmaya ve mutlu olmaya çalışıyorum! her yerde var bir sıradanlık!"

- "Sade yasam bence toplumla birlikte hareket etmektir. Sıra dışı olmamak. Her insan sade yaşamalı. Çünkü insan bulunduğu toplumla yaşar. insan yaşamını kendine yettiği kadar yaşadığı sürece sade bir yaşam yaşıyor demektir. sadelikden kastın ne bilmiyorum ama bence sadelik yapmacıklıktan, gösterişten ve sana ters gelen herşeyden uzak olmak ve kendin olmak demektir. İnsan kendi olduğu sürece ve istediği gibi yaşayabildiği sürece sadedir. yemek, içmek, gezmek ama lükse kaçmadan, mantık çerçevesinde.

- "Herşeyden uzak yaşamak olduğunu düşünüyorum. monoton bi hayat işte.... oldukca sıkıcı hiç bana göre değil."

- "Rezil yaşam; Masum İnsanların çıkar için öldürüldüğü bir dünyada yaşamak. Demokrasi olduğu söylenen bir ülkede Amerika sömürgesi altında yaşamak. Filistinde gencecik bir insanın buldozerle paramparça edilmesine, gencecik bedenlere kurşun girmesine kaza demek ama amerikaya karşı herhangi bir saldırıya katliam demek... Gerçekleri görüp de uyanamamak, uyanıp da birşey yapamamak..."

- "Sadelik? Kendime göre dışarıdan bakıldığı zaman, diğer bireylerin gözüne batmayacak bir görünüşten, bir yaşam tarzından bahsettim. Şöyle ki; İnsanları maddi yönden incelersek, zengin ve yoksul ya da alt, orta ve üst tabaka dediğimiz bazı maddi sınıfların varlığını görürüz. Her tabakanın içinde bulunduğu sınıf itibarı ile belirgin bir yaşam standardı vardır. Mesela; Alt tabaka dediğimiz sınıfta yer alan bir insanın kendi imkanları çerçevesinde yaşarken, gerçekte olduğundan farklı görünmeye çalışması, kendi karakterini bazı ortamlarda farklı göstermeye çalışması sade yaşam tarzına tamamen aykırı bir durum olur. Buradan örnekle diyebiliriz ki GÖRÜNÜM ve KARAKTER, sade yaşam konusunun etken maddesidir. Amaaaaa, Diyelim ki, birey üst tabaka sınıfında yer alan birisi ve bu birey, konumu itibarı ile sahibi olduğu işyerleri vasıtası ile, birtakım hayat standardına sahip olabilir. Bu bireyin zaman zaman yapacağı çeşitli etkinlikleri israf olarak değerlendirmek veya görgü kurallarına göre gösteriş yapıyor olarak yorumlamak da doğru olmaz. Yani buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, İSRAF ve GÖSTERİŞ sade yaşam konusunun etken maddesidir. Sade yaşamak demek çevremizdeki insanların yaşayış ve davranışlarına aldırış etmeden kendi düşlediğimiz gibi hareket etmektir. Nasıl mutlu olduğumuzu hissediyor isek o şekilde yaşarsak hayatın anlamı artar. Sanırım sade yaşayabilmek için kişiliğin de önemi var."

- "Bir çiftçi düşünün, adı Ahmet olsun. Hasat zamanı tarlasında geziyor. Başaklar boyunca uzanmış, tarlası 1'e 50 vermiş bu yıl. Bütün yaz çalışmış tarlasını sürmüş, tohumu atmış, sulamış, ilaçlamış eşi, yüzü güneş yanığı. Ahmet ağaya göre Allah yüzüne bakmış, ödüllendirmiştir onu. Allahı var çalışmıştır Ahmet Ağa. Ama düşünmez çalıştığını. Öyle ya ne kadar çalışsa da toprak gülmese yüzüne ne faydası var. Çalışmaktan elleri nasır tutmuş, çatlamış. Hayalleri de küçüktür Ahmet Ağa'nın. Ne son model bir araba hayali vardır, ne de güzel bir ev. Yıkık dökük fakirhanesi yeter de artar Ahmet Ağa'ya. Küçücük köyde ne yapacak ki arabayı hem de lüksünü. Eh Ahmet ağa da insandır, kendine göre hayalleri de yok değil tabi. Massey Ferguson'u yorulmuştur çalışmaktan, değiştirse yenisini alsa kötü de olmaz. Sonra su motoru da küçüktür koca tarlaya. Son yıllarda yaşlı Ahmet Ağa'yı yağmurlama değiştirmek de yorar olmuştur. Büyük bir motor alsa daha iyi olur. Yok yok onlarla idare ediyor nasılsa, hem ne olur ki biraz çalışsa. Küçücük köyde ne yapacak ki. Tarlasında çabalar durur. Köy kahvesinde okey oynamaktansa çalışmak daha iyidir diye düşünür vazgeçer Ahmet Ağa. Aslında şu satılık olan tarla var ya Kuyu başındaki Mehmet'in tarlası. Orayı alsa daha iyidir. Gelecek sene burayı nadasa bıraksa, orayı ekse güzel olur aslında. Hele bi Mehmet'le konuşsun bakalım, düşünür daha hasada var nasılsa. Oğlunun yaşı da gelmiştir, okumuş devlette memur olarak çalışır. Ama garip kendini zor geçindirir. Onu evlendirmek en hayırlısı. Ne yapacak, traktörü, su motorunu, tarlayı. Oğlu var onu everse dünya gözü ile sonrası boş, olsa da olur olmasa da olur. Hele şu ekini bir kaldırsın, satsın da sonrasını düşünür. Elinden alan yok nasılsa. Ahmet ağa mutludur her daim, mutlu olacak hayalleri vardır her zaman. Başkalarına göre küçük, kendine göre yeterince büyük. Hepimizden zengin, hepimizden verimli, hepimizden tutumlu."

Canan'ın notu: Bana göre sadelik; bilinçli ve verimli olmak koşuluyla, sadece kendi istediğin çerçevede kimseye zarar vermeden sadeliği yüreğinde hissederek yaşamak. Bunu ne kadar başarıyoruz? Kimileri sadeliği tasvip ediyor kimileri etmiyor. Herkesin doğrusu kendine, herkesin ısısı kendine. Öncelikle aileden başlayarak bu bilinçle hareket etmek ve bunu bir çığ gibi büyüterek etrafımıza aşılamak uygulamak. Sade yaşamanın zararı olacağını düşünmüyorum ama faydası olacağına muhakkak gözüyle bakıyorum. Sade yaşam hakkında yazılan her cümlenin açıklanmaya değer olduğunu ve yazılan her cümlenin peşinden yeni yeni cümleler, ifadeler, anlatımlar, paylaşımlar getireceğine inanıyorum. Bir diğer inancım da sade yaşamın mutluluk, iç huzuru, dinginlik, verimlilik getireceğinden yana....

Bu arada önceleri bir iletide yer alan "SAHİP OLDUKLARINIZDAN VAZGEÇEBİLDİĞİNİZ ÖLÇÜDE ÖZGÜRSÜNÜZ!" ifadesi üzerine de yazmak istiyorum. Evet ben de bunu epeydir düşünüyor ve uygulamaya çalışıyorum. Bir eviniz var ya da arabanız ya da az biraz paranız ya da en basit anlatımıyla fazladan eşyanız. Hepsi sizden birşeyler istiyor. O birşeyleri verirken de kendinize ayırmanız gereken zamanınızdan, düşüncenizden, gücünüzden vs. ödün veriyorsunuz. Bir tür maddi manevi kölelik. Ev tadilat istiyor, araba bakım istiyor, para günümüz koşullarına yenilmeden değerlendirilmek istiyor, eşyanız temizlik istiyor, yer istiyor.. Bunları azaltarak sadeliğe gitmek mümkün. Ev ya da araba ya da parada kolay kolay sadeliğe gidilemese de (bunlara sahip olmayı kim istemez:)) ) eşyada sadelik mümkün. Alışverişte sadelik mümkün, yaşam tarzı ya da kredi kartı kullanmada sadelik mümkün. Sağlıkta bile (fazla ve katı yağlı yememek) sadelik mümkün. Dönüp dolaşıp sizlerle hemfikir olduğumuz konular üzerinde yazdığımı farkediyorum bu nedenle bu konudaki paylaşımıma nokta koyuyor başka paylaşımlarda buluşmak üzere sade kalın, huzurlu kalın diyorum.

Canan
canant@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Poplu-yorum : Hakan Güler


YENİ YIL ŞARKISI

Eski ; Adı üstünde
Heyecanı artık yoksun kılınmış, bir zaman birimi.
Oysa yeni olan pek çok şey güzel...
Daha umut yüklü
Heyecanlı,
Bilinmez...
Ve içinde barındırdığı "Umut"la,
Çoğu kez mutlu düşüncelere büründürür insanı.
Hep bir umut yüklemesi
Vagon... vagon...
Olabildiğince fazla.
Herkes için dolu dolu...

...............

Bireysel mutluluk ve yenilik kimi memnun etmiş ki zaten.
Peki eskiyen bir yıl ise?
O zaman ne hissederiz
Kimi zaman; İçimizdeki ateş bir taraftan yeniliğin getireceği bir dalga misali coşarken,
Diğer yandan kaybedilen ve bir daha hiç yaşanılamayacak zamanı,
"Ölüm Duygusunu" çağrıştırmıyor mu ?
Kimbilir ...(?)
Tıpkı hüzünlü bir şarkının sözlerine takılmak,
Ya da; hızlı bir şarkıda soluk soluğa dans etmek gibi...
Şarkılarda bitiyor...
Zamanda...
Ve bir yılı daha tükettik.
Sonlarına geldik.
Tıpkı dinlediğimiz şarkılar gibi...
Tek farkı;
Şarkıların tekrarı var
Ama geçen zamanın... (?)

..............

İşte bu yüzden;
Bu yıl söylediğimiz her şarkıyı daha bir zevk alarak söyleyelim
Daha dolu dolu,
Daha bir coşkuyla,
Olabildiğince içten,
"Solo" olmadan...
Geniş bir vokal grubuyla,
Tüm sevdiklerimizle,
Herkesle...
Tek bir yürek halinde
Sözleri duyumsayarak,
Ama asla çok takılmayarak.
Zira...
O şarkıda bitecek
Tıpkı önceki şarkılar gibi.
Zaman kalmadı...
Sizde ne yapın edin,
Bir an önce kendi şarkınızı seçin,
Ve söylemeye başlayın.
Daha yüksek sesle...
Daha...
Hadi...
HADİ... HADİ... (!)

.................

Kulağınızdan ve Dilinizden Müzik Eksik Olmasın.
Hepinize Mutlu Yıllar...

Hakan Güler
hakanguler@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Kahvecigillerden : Merve Şahin


AŞK MASALI

"Önce resimleri duvardan kaldırdım
Su içtiğin bardağı rafa sakladım
Giydiğin ne varsa bir bir katladım
Bir damla yaş düştü çok ağlamadım

Sertab Erener bu şarkısını söylemeye başladığı zamanlar sebepsiz çok severdim. Nereden bilirdim çok değil kısa bir süre sonra şarkının kaderim olacağını ... "


Bir Aşk Masalı Esas Kız Burada Esas Oğlan Ameliyatla Öldürüldü ...

Haftasonu uzun zamandır yaptığım gibi yine eve kapadım kendimi ... Panjurları açmadım, pijamalarımı çıkarmadım, yatağımı toplamadım ... Yine amaçsızca onu düşünmeye başladım ... Nerede, kiminle, nasıl ? ... O beni kendinden koparıp hayalleriyle bırakalı bugün tam bir sene oldu… Nefessiz kalmamın, bir daha o olmadan nasıl yaşarım dediğim anların vuku bulma sebebi sadece oydu ... Ağlamak gelirdi saatlerce içimden, perdeleri sıkı sıkı kapayıp saatlerce ağlamak, kapıları çarpmak ve bazende başımı alıp bir yerlere gitmek ... Yağan yağmura yada kara inat saatlerce yürümek … Kendime itiraf etmekten korksamda; onu çok özledim... Yağmurlu bir günde aniden bastıran sağanaktan kaçan insanları fiskos köşemizde karşılıklı oturup sıcak çaylarımızı yudumlarken izlemeyi ... Pazar koşularından dönüşte yandaki fırından taze ekmek alıp asansörde yukarı çıkana kadar bitirmeyi ... Gece yarısı Ortaköyden dönerken topuklu ayakkabılarımla yürüyemeyince beni kucağina alıp arabaya kadar taşımasını ... Sarhoş değilim kavgasi yapmayı ... Fener yenilince kudurmasını ... Film izlerken koynunda uyuya kalmayı ... Ama en çok beni sevmesini özledim ...

Aşk tutku bitince bitiyormuş simdi öğrendim ... Karşındakine teslim olmamak lazımmış ... Ve en önemlisi bir erkek kaybedebilecek durumda olduğu fakat kaybetmeyeceği kadınlara sevdalanırmış ... Ögrendim ama neye yarar ... Yine sevsem yine unuturum bunları ... Yine teslim olur yine sadece onsuz yapamadığımı haykırırım ona ...

Ben giden sevgilinin yasını 365 gün tuttum ... Aman siz tutmayın ... Bir sene sonunda elimde kalan ... Ağlamaktan yorgun düşen bir beden, kızarmış bir burun, yıkılan umutlar, kendi kendine geçiren örümün en guzel yıllarından biri ... Benden başka kimin umrunda ? Yaşanan iki senenin izleri geçer mi ? İlk aşk acısı biter mi ? derdim. Meğer bitebiliyormuş ... Kanayan yaralar kabuk bağlayabiliyormuş. Fakat ne kadar unutulursa unutulsun bir ince cizgi misali dipte bir yaracık kalıyormuş yaşananların hatrına ...

Cep telefonum her çaldığında ekranda onun adı yazsın diye beklerdim.... Aylarca telefonda adı yazmadı. Takvimler 2002 yılının Aralık ayının 25. gününü gösterirken aksam saat 8 de ilk ve son kez adı yazdı ... Doğum günümdü… Onun doğum gününden tam 6 gün önce ... Doğum günün kutlu olsun dedi o günlerdir duymayi arzuladığım ses …Ama sözleri bana hiç dokunmadı ... Beni tanımamış gibiydi, hiç öpmemiş , otobüste omzunda uyutmamış gibi ... Meğer sevdalar pamuk ipliğine bağlıymış... Herşey ne çabuk unutuluyormuş …. Kuru bir teşekkür çıktı ağzımdan birde hoşçakal diyebildim ... Sonrasını annem anlattı ... Oracığa yığılıvermişim. Çok telaşlanmışlar. Hastahaneye kaldırmak geçmiş akıllarından ... Kolonya ile ovulunca bileklerim ayılmışım. Tansiyonum düşmüş heyecandan olsa gerek. Sonra annemin kucağında derin bir uykuya daldığımı hatırlıyorum ertesi sabaha dek ... Sabah uyandığımda uyuşturucuyu bırakmak isteyen bağımlılar gibi hissettiğimi anımsıyorum. Ondan ve en önemlisi onu seven kalbimden kurtulmak istiyorum. Duşa girmek ve saatlerce sıcak suyun altinda kalmak, bir kalıp sabunu bitirene dek heryerimi yıkamak. Sahiden böyle yapsam arınabilir miydim ondan ? Mümkün müydü böylesi ? Olabilirliği neydi ? Sonra yeniden ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Veda gözyaşlarımdı onlar. Onun için birdaha da göz pınarlarımdan için bir damla akmasın diye Tanrıya yalvardım. Çok zor bir gündü benim için ondan arınmak. Ama oldu en sonunda başardım. Ondan kur - tul - dum.

Ertesi gün büyük bir çöp torbası aldım ... Sonra ona yazdığım kopyalarını sakladığım tüm mektupları aldım .... Çektiğim tüm resimlerini ... Beraber yaktığımız yarısı bitik mumları ... O cok sevdiği şiir kitaplarını ... Kurumuş gülleri ... Ve yastığını hani her gece kokusunu duyup uyumam için vermişti ya... Hepsini doldurdum torbaya … Sakladığım sinema biletlerini … Gecen üc yılı bir torbaya doldurmak zor oldu elbet … Yılmadım … Ağlamadım … Herşeye yeniden başladım … Umutsuzluklarımı ve gönül kırıklıklarımıda doldurdum torbaya … Anılara yer kalmadı … Varsın onlar da benimle kalsın dedim …

İşte böyle yaptım … Ondan kalan herşeyi çöpe attım … Şimdi iyiyim dindi acım … Nefes alırken zorlanmıyorum … Gökyüzüne bakmak acıtmıyor canımı … Ya da onunla sevdiğimiz bir şarkı çaldıgında saatlerce ağlamıyorum … Bana en sevdiğin insanı kaybedersen altı ay ağlarsın sonra unutursun demişti … Ben onun icin tam bir sene ağladim … Ama anladım ki giden geri dönmüyormuş … Artık varsın dönmesin kimin umrunda …

Yaram mı ? Oda ince küçük bir çizgi halini aldı... Ama bir kerede olmadı. Herşeyin bir süresi var bu hayatta ...

Masal mı ? çoktan bitti meğer prensim arsız bir kurbağaymış ...

Merve Şahin

Yukarı

 Kahvecigillerden : Gündaç


"seks" ile "sevişme" arasındaki farkı biliyor musunuz?

Eşinizle beraber olursunuz. İki taraf da tatmin olduysa sevişmiş sayarsınız kendinizi. Oysa yalnızca seks yapmışsınızdır. Problem yoktur. Herkes mutludur. Günlük hayata dönülür. Cinselliği bildiğini sananların yaşadığı sekstir çoğu zaman. Yanlızca seks.

Evli barklı kadınlar olursunuz, çoluk çocuk sahibi babalar. Yine de konuşmazsınız. Görevlerinizi yerine getirmenin rahatliği içinde geçirirsiniz gecelerinizi. Fazla! doğaldır herşey. Ne emek verirsiniz ne özen gösterirsiniz. Seks yaparsınız sonra mesela iş yerinde olanlar hakkında konuşursunuz. Aldığınız deterjanın içinden çıkan tavadan bahsedersiniz, kedinin birşey yemediğinden, çocuğun matematiğinin zayıf olduğundan vs. Sevişmek hakkında konuşmazsınız ama asla. En fazla "nasıldı?" denir. Seksle ilgilidir 2-3 cümle. Ötesi olmaz.

Kendini tanımakla başlar hersey. Oysa kendi kendimize bile konuşamıyoruz cinsellik hakkında. Önce kendimiz bastırıyoruz kendi sesimizi. Ayıp, yasak, günah... Herşey hakkında konuşabilirsiniz. Sevgiliniz, eşiniz, eski eşiniz/sevgiliniz, bunalımlariniz, sevinçleriniz, dostlarınız, sırlarınız... Dökebilirsiniz gözler önüne. Herşeyi anlatabilirsiniz ama seks hariç. O olmaz. Bunu atlatmayı başaranların adı bellidir. Ahlaksız oluverirsiniz bir anda, utanmaz, edepsiz... Seks/sevişme hakkında konuşulmaz!

Konuşmaya konuşmaya katlanmayı ya da kanıksamayı öğrenirsiniz. Ya nefret edersiniz tanımadığınız seksten, ya kanıksarsınız bildiğinizi sandığınız sevişmeleri. "Zevk alıyoruz ya işte daha ne" değil mi? (Fiziksel) Zevk almaktır amaç. Tekniğiniz kusursuz olmalıdır çünkü duygusal yönünüz zayıftır. Bu yüzden yıllardır g noktası aranır durulur. Erkekler arası santim savaşları, skor yarışları yaşanır...

Yanınızdaki insana bakmazsınız bile çoğu zaman. Canım ne gereği var ki. Daha 15 dakika önce beraber olmadınız mı? Kaç yaşındaki insanlara bu romantizm komik kaçmaz mı? Sokakta yürürken elini tutmazsınız eşinizin. Niye? Çünkü seks ile sevişmenin farkını bilmezsiniz. Sevişmenin nasıl başladığından haberiniz yoktur. Başbaşa yenen bir yemekle başlar sevişmek. Kadın yemeğe giderken, rujunu sürerken başlar. Erkek belki de traş olurken... Farkı bilenler yatağa girmeden çok önce başlar sevişmeye... Mekanı yoktur çünkü sevişmenin ve de zamanı... Oysa seks yatakta olur; alelacele, yarım yamalak...

Günün koşuşturmaları sonrasında gece aralarına sıkıştırılmış görevdir seks...
Günün koşuşturmaları arasındaki kaçamaklardır sevişmek...

Farkı bilenler sevişmeye hazırlansın...

Gündaç

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT


   Muamma : Tuba Çiçek

Zafer pis pis gülerek: "Valla abi 'Mükemmel'in performansını bilmem ama şahsen ben az daha sahalara çıkıp performans şeyedemezsem, spor hayatımın sona ereceğine garanti verebilirim" dedi. "Çıkmadık candan, hadım edilmemiş kuştan ümit kesilmez" diyip Zafer'i evine uğurladım.

Her kasisini, her ağacını, her kaldırım taşını ezberlediğim sokakta yürürken, beynim her gece olduğu gibi günün haber özetlerini geçiyordu.

Elbette günün haberi Zafer'in Suna ile ilgili söyledikleriydi. Gerçekten Suna'yı seviyor muydu? Yoksa "Okul ve askerlik bitti, bir işim de var. Eh artık düzenli bir aile ve düzenli bir seks hayatından başka eksiğim kalmadı" gibi bir bilinçaltı oyunuyla mı karşı karşıyaydı Zafer? Değil mi ki canı her çektiğinde seks yapacak kadar çapkın, yakışıklı ve zengin bir adam değildi, o halde evlenmekten başka çaresi yoktu.

"Sana n'oluyor yahu, ne bok atıyorsun Zafer'e? Sanki bir sen mi bilirsin sevdalanmayı?" dedim kendi kendine. Utandım bu fesat düşünceden.

Tenekeci Mustafa'nın evinin önüne vardığımda, sıcak bir gülümseme yansıdı uykulu gözlerime. "Böyle insanlar kalmadı artık. Bu mahallenin bi ferdi olduğum için, şanslı bir piçim" diye söylendim kendi kendime. "Eğer bizim mahallenin dizisi çekilse, Allah için bir tane kötü adam karakteri çıkmaz şerefsizim. Komşu mahallelerden oyuncu transfer etmek gerekir" diye sürdürdüm iç konuşmamı.

Üç adım sonra köşeyi dönecek ve evimin bulunduğu sokağa girecektim. Uykum gelmişti, gözlerim iflas etmek üzereydi. Köşeyi dönmemle, gözlerimin kamaşması bir oldu.

Ellerimle gözlerime siper yapıp, suratıma doğrultulmuş araba farının ardında olanları anlamaya çalışıyordum. Sersemlemiştim. Ne olduğunu anlayamadan, ızbandut gibi iki adam kollarımdan sürükleyerek beni arabaya bindirdiler. Silahlıydılar. Hoş, silahları olmasa da bu çelimsizliğimle onlara karşı koyacak durumda değildim.

"Neler oluyor, ne istiyorsunuz benden?" dedim. Soğukkanlı görünmeye çalışsam da, sesim tecavüze uğramasına ramak kalmış aciz bi karı gibi çıkıyordu. İt gibi korktuğum aşikardı.

Arabada benden başka 3 kişi daha vardı. İkisi iki yanımda oturuyordu. Sorularıma cevap vermiyorlardı. Arabayı sürenin siması hiç yabancı değildi. Evet, kesinlikle tanıdığım biriydi. Çok yakın bir zamanda gördüğüm, karşılaştığım biriydi. Hafızamı zorladım. Gördüğüm yüzleri asla unutmazdım.

Bingo! Arabayı kullanan dallama, bugün Aysel'in yanında gördüğümüz yandan çarklı it idi. Yalı'nın önünden bir çalımla geçip gitmelerini gözümde canlandırdım. Emindim, oydu. Fakat Aysel'in ya da bu gangster müsveddesinin benimle ne işi olabilirdi ki?

Son bir kez "nereye götürüyorsunuz beni" diye sordum. Sesim biraz daha kararlı ve erkekçe çıkmıştı. Memnundum ses tonumun performansından. Lakin arabadakiler hiç oralı değildi. Sanki başçavuşun eşeği gaz çıkarıyordu.

Arabayı kullanan hanzo: "Bağlayın gözlerini" diye buyurdu. Bağladılar gözlerimi. Yaklaşık 15 dakika öyle seyahat ettik.

Issız bir yerde, kocaman bahçeli, 4 katlı bir villanın önünde gözümü açıp, arabadan indirdiler. Gizemli şatoları andıran bir mimarisi vardı villanın. Izbandutlardan birisi bahçe kapısına doğru itekledi beni.

Bahçe kapısındaki kocaman levhada 'Kırkyama Malikanesi' yazıyordu. Sadece levha değil, her şey kocamandı. Kapı zili, girişteki paspas, portmanto, kilimler, avizeler, kapılar, sehpalar, koltuklar, aksesuarlar... sanki insan evladı değil de bir dev yaşıyordu villada.

İte kaka salondaki kocaman koltuğa, karpuz fırlatır gibi fırlattılar beni. Arabayı kullanan adam "soyun" diye buyurdu. "Villanın sahibi olan dev, bana tecavüz edecek besbelli" dedim kendi kendime. "Eh tecavüz kaçınılmazsa, zevk alacaz mecbur" diye sürdürdüm saçmalamayı. İyice salaklaşmıştım. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi şaşırmıştım.

"Sana soyun dedim ulan" diye kükredi it oğlu it. Salak salak baktım yüzüne. Karşımda kocaman bir ayna vardı. Dev bana tecavüz etmese de, aynaya yansıyan surat ifadem bile intihar sebebiydi. Ben böyle anlamsız, böyle kişiliksiz, böyle aciz bir surat ömrüm boyunca görmemiştim. İfademi biraz sertleştirmeye çalıştım. Mimiklerimle oynadım. Lakin adam karşımda durmuş bana 'soyun' derken en fazla Fatih Ürek kadar erkeksileşebiliyordum.

Yağız delikanlının sabrı tükeniyordu. Silahını bana doğrulttu, tetiği çekti. Davrandım. Yavaş yavaş ceketimi çıkardım. Öyle yavaş hareket ediyordum ki, sanki birazdan Superman gelip beni kurtaracaktı da, zaman kazanmak için ağır çekim soyunuyordum. "Ulan adamların vakti bol işte, ne uyuzlanıyorsun. Ne olacaksa bir an önce olsun da, çekip gidelim" dedim kendime ve gölgeme.

Tam da gömleğimin düğmelerini açarken, bir ayak sesi yankılanmaya başladı duvarlarda. Tık tık tık.. Seslerden anladığım kadarıyla, sivri topuklu ayakkabı giymeye hevesli, 'ibne bir dev'e kaptıracaktık dötü. Arkamdaki kocaman kapı açıldı. Partnerimi karşımdaki aynadan görebiliyordum.. Görebiliyordum da, gördüklerime inanamıyordum.

"Siz çekilebilirsiniz" dedi Aysel. Şapşallığım ayyuka çıkmıştı. Nefes aldığımdan bile şüpheliydim. Kırıta kırıta karşıma geçti. Transparan bi gecelik vardı üstünde. Siyah bi gelinlik gibiydi geceliği. Duvak gibi bir şeyler de vardı başında. Ayağında sivri topuk, tüylü, şuh bi terlik... Baştan ayağa siyahlara bürünmüştü. Suratında buz gibi bir ifade.. Gene de çok dişiydi. Başka zaman olsa, gözümün önündeki manzaranın karikatürü bile beni tahrik ederdi ama tık yoktu. Şaşkınlık ve korku tüm libidomu sömürmüştü.

"Hala soyunmamışsın" dedi Aysel, olanca şuhluğuyla. Saçma sapan bir ses tonuyla: "Tam soyunuyordum ki, yani.. şey.. sen geldin" dedim, kurduğum cümlenin aptallığına inanamayarak. Olan olmuş, cümle ağızdan çıkmıştı bir kere. Başıma gelenlere inanamıyordum. Duvarlarda çınlayan bir kahkaha attı Aysel. "Ne o erkeklerden mi hoşlanıyorsun yoksa? Adamlarımın yanında soyunmaktan utanmıyorsun da benden mi utanıyorsun?" dedi, küstah küstah. Doğru söze ne denirdi ki? Sustum.

"Doğrusu beni hayal kırıklığına uğrattın" dedi Aysel. Beni baştan aşağıya süzerken devam etti konuşmasına: "Seni mahallenin diğer erkeklerinden daha delikanlı, daha serinkanlı sanırdım. O yüzden en sona sakladım seni. Heyhat, en az onlar kadar şaşkın ve korkak çıktın..."

Tuba Çiçek

Devamı varrr...

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi



Uyusun da büyüsün!..

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 3.958 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


GECELERDE

Bir hüzün dolu ay ışığında
Gecenin bir ucunda sen, bir ucunda ben
Rüzgarın esişinden belli zaten
Her şey kendi yalnızlığında

Dalıp gitmişsin pencereden
Anıların tozunu eler yıldızlar
Kadife uykularda beyaz rüyalar
Gecelerde başladı bahar

Soluk almasını duyarsın sanki
Rüzgar değil yaprağı kımıldatan
Gecede kaybolana çoban ateşi sevgi
Ötesi yalan

Hayal etmezsin de neylersin
Gökyüzü yıldızlarla genişledi
Unut o kahır yüklü türküleri gönül
Gecelerde bahar başladı

Mustafa Şerif Onaran

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Bulaşık makinesinin havhav programı, kısa ve etkili!..

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.gamesville.lycos.com/html_dynamic/gigex/demos_main.php
Oynanabilir oyunlar ve oyun demoları bulabileceğiniz sağlam bir web sayfası. Pc, Xbox, Gb, Gc, Mac ve Play Station oyunlarını indirip oynayabilme şansına sahipsiniz. Çoğunlukla DVD formatında olan bu oyunların orjinallerini almadan önce deneyebilmek için faydalanabilirsiniz.

http://www.tomshardware.com.tr/
Bilgisayar donanım sektöründe olup da bu web sayfasını görmeyen yoktur diyebilirim. Eğer varsa onun eksiğidir. Eğer yoksa yoktur. Her türlü donanım parçasını ve kullanım metodlarını bulabileceğiniz kapsamlı bir pc donanım yardımcısı olarak görebilirsiniz. Hatta iddialı bir pc almak veya elinizdekini daha verimli kullanabilmek adına bile danışabilirsiniz.

http://www.gerede.net/
Bolu, Mengen, Gerede sevdiceğim acep nerede. Gerede'yi daha yakından tanımak istermisiniz? İstersiniz istersiniz. Ne bilim belki hafta sonunuzu değerlendirmek için iyi bir alternatif bile olabilir. Yöresel yemeklerin bile tek tek tanıtıldığı web sayfasını özellikle tavsiye ediyorum.

http://www.e-card.gen.tr/main.html
Hani şu e-card konusu var ya... web sayfaları arasında e-card adını alan tamamen Türkçe içerikli bir site. Bir de bunu deneyelim bakalım. Belkide bana bir e-card göndermek istersiniz.

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Damak tadınıza uygun kahveler


K9 v1.18 [106k] W98/2k/XP FREE
http://keir.net/download/k9v1setup.exe
K9 bir spam savar program. Akıllı arayüzü sayesinde sizin hangi adreslerden gelen postaları spam olarak değerlendirdiğinizi kaydedip ona göre filtreleme yapıyor. Outlook Express ile entegre çalışan bu program spam ve junk mail'lerden başını alamayanlar için ideal.
Yalnız Kahve Molası'nı spam olarak algılarsa hemen listeden çıkarın ona göre:-))

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20031226.asp
ISSN: 1303-8923
26 Aralık 2003 - ©2002/03-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri