KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 414

 30-31 Aralık 2003 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : EN şanslı kim?


Merhabalar,

Adettendir, her yeniyıl karşılanırken bir önceki yılın muhasebesi yapılır. 'EN'ler seçilir, ödüller verilir, iltifatlar edilir. Bugün için benim de planım buydu. Küçük küçük notlar almıştım biryerlere. Biraz geyik yaparız, 2004'e 1 kala dalgamızı geçer neşemizi buluruz demiştim ama sonra vazgeçtim. Gerek yok ki, benim 'EN'im de boyum da belli değil mi? 'EN' iyi kararı verip 'EN' iyi işi yapmışım, 'EN' kral Kahve Molası'nı vermişim. 'EN' harika insanları kahveci, 'EN' yetenekli kahvecileri yazar yapmışım. 'EN' şahanesinden dostlarım olmuş, 'EN' güzel dostluklara vesile olmuşum. 'EN'gel tanımamış, 'EN' hoş duygulara ç'EN'gel atmışım. 'EN' kötü günleri birlikte yaşamış, 'EN' duyarlı insanları çevremde bulmuşum. Kendimce 'EN' doğru bildiklerimi göğsümü gere gere söylemiş, 'EN' takdir dolu mesajları almışım. Gerisinden bana ne, bu dünyanın 'EN' şanslısı benim. Sizleri seviyorum. İyi ki sizleri tanımışım. Hepinize 'EN' gerçek duygularımla yürekten teşekkür ediyorum.

2003'ü aratmayacak, umutlarınızı, hayallerinizi gerçeğe dönüştürebileceğiniz, sevdiklerinizle mutlu, huzurlu, sağlık ve neş'e ile bezeli bir 2004 yılı diliyorum hepinize.

.........

Tatil ve iş yoğunluğu nedeniyle geri dönmesi muhtemel yüzlerce posta olacağı düşüncesiyle, zorunlu olarak, 31 Aralık ve 1 Ocak günlerinde KM yayınlanmayacak. Cuma günü tekrar biraraya gelene kadar kendinize iyi bakın. Kısa donlu günlerimin standart esprisiyle 'Seneye görüşmek üzere hoşçakalın!'

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

 Kahvecigillerden : Ayşen Tekşen Kapkın


TOPAL MARTIYLA ZORBA DANSI

Bugüne dek sizlere aşkın biçimlendirdiği öyküler aktardım. Çocuğa aşkın, aşık kadınlara aşkın, aşık olamayan kadınlara aşkın, aşkları sayesinde uçurtma ipinin ucundan yakalayan erkeklerin, çiçeğe, böceğe aşkın biçimlendirdiği öyküler. Ama tıpkı Moonstruct filminde Nicholas Cage'in tanımladığı gibi "Aşk karmaşadır, aşk düzensizliktir, huzursuzluktur. Aşkın mükemmellikle, dinginlikle hiçbir ilintisi olamaz. Çünkü mükemmel olan yalnızca yıldızlar; bizler değiliz. O nedenle de yıldızlar değil biz aşık oluruz." Ve galiba da birer yıldız olmadığımız için aşklardan yoruluruz. İşte bu da aşkın, ama en çok da yorgun, kırgın bedeninin içinde sevdalı bir çocuk barındıran bir Giritliye aşkın biçimlendirdiği başka bir öykü. Bir 31 Aralık öyküsü, belki benim, belki sizin öykünüz... Hüzünsüz bir 31 Aralık dileğiyle....

Oldum bittim bedenini ikiye bölen bir çekiştirmeceydi 31 Aralıklar. Bir yanı, yaşamın çağrısına uyup "avazeyi cihana Davut gibi salmak" için sokağa fırlamak ister diğer yanı ise yaşlı ve terkedilmişliğin hüznüyle koltukta oturan babasını yalnız koymaya kıyamazdı. Bazı yıllar yaşamın çağrısına kulak tıkayamayıp sokağa fırladığında çocuk yüreğinin yarısını evde babasıyla bırakıp avazını "Davut gibi salamadan" döner; bazılarında ise hüznün sesine kulak verip evde kalır ama bu kez de sokağın davetini kulaklarından silemezdi. 31 Aralıklar hep yarımdı; o ise bunu aşk sanıyordu.

Yaşlı adamı evinde yalnız bırakıp kendi dünyasının yolunu tuttuktan sonra bir yanda genç evlilerin bebekleriyle birlikte planladığı programlar diğer yanda ise o programlara yaşlı adamın münasip bir dille dahil edilmesi gerekliliği kadının körpe bedenini çekiştirip durdu. Oysa artık yorgundu. Bir koltuğa çöküp kıpırdamadan kalmaktı dileği ama bu kez de sokakların değil yüreğinin çağrısına kulak tıkayarak, kocasını, çocuklarını, babasını koluna takıp üç-beş 31 Aralık yaşadı. Bunu aşk sanıyordu.

Sokağın sesine de kendi iç sesine de kulak tıkayanların hüzünlerinden başka hiçbir şeyleri uzun ömürlü olamayacağından kısa sürede bitti evlilik masalı ama 31 Aralık çekiştirmeceleri daha acımasızca sürüp gitti. Kendi çocukluğunun gözbebeklerine kazınan o hüzünlü ebeveyin resmi çocukları görmesin diye abartılı coşkularla kutladı 31 Aralıkları. Henüz öğrenmemişti Dr. Harriet Lerner'ın "Ebeveynleri gibi olmamak için yaşayanlar hiçbir şey olamazlar" dediğini. "Ağzında bal gibi tatlı bir türküyle" yokuşu tırmanıp, yorgunluğunu bir palto gibi askıya asarak çocuklarıyla şen kahkahalar atıyordu. Bunu aşk sanıyordu.

1985'in 31 Aralığında telaşla adamın odasına girdi. Uzunca bir zamandır tanıyordu onu. O sıralar yalnızca bilgeliğine, insan ruhunu biçimlendirişindeki ustalığa hayrandı. Ondan öğrenmişti "Tırtılın yolun sonu dediğine ustanın kelebek" dediğini. Kelebek olmuştu. Hem öyle bildiğiniz kelebeklerden değil; Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ındaki kelebek yağmurlarından olmuştu. O yıl 31 Aralık hiçbir yanından çekiştirmiyor, arkadaşlarıyla davul dernek bir kutlamaya yetişmek için acele ediyordu. Ona armağanını verip kapıya yönelirken ustanın, bilgenin aniden dudaklarına kondurduğu Girit'in tuzunu, iğdenin tozunu taşıyan öpücükle sersemledi. Sersemliğine sıkı sıkı sarınıp çıktı odadan. Sersemliğini baston edinip ilerledi kafeye kadar. Ortalık çok ama çok sessizdi. Yüreğinden, sokaktan, yaşlı adamın evinden çıt çıkmıyordu. Bunu aşk sanmadı.

Oysa aşktı. Eni konu aşktı, kelli felli aşktı. Çünkü sokağın, yüreğin, yaşlı adamın evinin sessizliği sürüp giderken yalnızca ikisinin sesi çınlıyordu ortada. Sevgi-Nefret sözcükleri, kahkahalar-gözyaşları, kutsamalar-lanetlemeler, sarmalar-itmeler. Çünkü aşk buydu: karmaşaydı, çelişkiydi, kaostu. Aşk Zorba'nın dansıydı. Böğrüne bıçağı soktuğun biriyle ertesi gün damda çıplak havai fişek gösterisi izlemekti. İkisi de yılmaz savaşçılardı. Bilek güreşinde 31 Aralığı on yedi kez yendiler... Günün birinde savaşı bastonlarıyla sürdürmeyi düşlüyorlardı.

Bugün Karşıyaka iskelesinden kalkan 15:35 vapuruna binerken gördüm kadını. Baştan ayağa hüzün kesmiş bir bedenle ilerleyip vapurun açık kısmında bir banka yerleşerek -belki de hiçbir şey görmemek için- başını yukarıya kaldırdı. Selamlamak için arkasından gittiğimde "bu mevsimde, üstelik bu fırtınada begonvillerin burada ne iş var?" diye mırıldandığını duyunca olduğum yerde durup baktığı yere çevirdim kafamı. Gerçekten de açık alanın üstünü kaplayan naylonların üzeri begonvil yaprağı dolu gibiydi. Uzunca bir süre o manzarayı izledik. Beni fark etmemişti. İnanılmaz bir dikkatle begonvil yapraklarını izliyordu. Sonra aniden "bunlar begonvil değil martı patisi" diye haykırarak vapurun arkasına doğru koştu. O deli soğukta açık alanı seçmiş olan üç beş kişi "la havle"lerini çekip aldırmazlıklarına büründüler.

Vapurun hareket etmesiyle birlikte tutunduğu parmaklıklara topal bir martı yerleşti ve yolculuk boyunca arasıra havalanıp sonra tekrar aynı noktaya geri gelerek söyleşti kadınla. Arkadan ise yüzlercesi uçarak onlara eşlik ediyordu. Aldırmazlıklarına bürünenler teker teker soyundu: "Kadından yarım metre bile uzaklaşmıyorlar", "ne biçim iş bu" "birazdan yorulup dönerler", "dönmüyorlar beyefendi baksanıza, bir tanesi bile geri dönmediği gibi bir metre uzağa da gitmiyorlar" "büyücü mü acaba". Yüzünü görmek için biraz eğildiğimde gözlerinden dere gibi akan yaşları ve yüzünün hüznünün ortasında açmış bir gül gibi duran gülümseyişini gördüm. Anladım ki dostum topal martıyla zorba'nın dansını yapmakta. Adamın aşkın karmaşasından yorulduğunu, dinginlik bulmak üzere gittiğini duymuştum. Ama kadın topal martıyla da olsa dansını sürdürüyordu.

Gözyaşlarını ve gülüşünü bir savaş madalyası gibi gururla taşıyarak Pasaport iskelesinde indikten sonra kalan yolcular aralarında iddialaşmayı sürdürdü. "Göreceksiniz vapur kalkınca martılar gene peşimize takılacak" "Tabi canım, kadın büyücü falan değildi"

Peşimizden bir tek martı bile gelmedi... Dilerim 31 Aralık gecesi koltuğunda hüzünle oturan kadının balkonunu bulabilirler.

Ayşen Tekşen Kapkın
aysen@kahveciyiz.biz

Yukarı

Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


   ZAMAN

Hiç düşündünüz mü ZAMAN kelimesini ? Elbette hepiniz zamanın ne olup olmadığını çok iyi bilmektesiniz, yok yok sözünü etmek istediğim zamanın anlamı değil, sadece zaman kelimesi.. Yalın halde.. ZAMAN.. Beş harften oluşan sözcük ! Ben incelemeye başladım bu sözcüğü ve epey ilginç geldi, nedense, bakın neler buldum...

Özünde anlamına tam oturmuş bir kelime bir defa. Nedir ZAMAN ile anlatılmak istenen ? Kısaca : AN.. İnanılmaz değil mi ? Yaşanan AN'ların oluşturduğu yapıya ZAMAN demişler, yani birden fazla AN. Ölçmüşler bazı AN'lar bir salise belki de bir saniye... Kimi AN'lar bir dakika, kimi bir saat, kimi bir gün, bir ay, bir yıl... Hangi AN'lar olursa olsun, hepsine bir bütün gözüyle bakıp ZAMAN demişiz, doğrusu pek de iyi etmişiz. Biliyorum ki hiçbir AN fiyatlandırılamaz. Ama diyelim ki; bir etiket fiyatı belirledik 3 kuruş, 5 kuruş her neyse ! Ve baktık ki hayat pahalılığı belimizi büküyor, enflasyon, petrol fiyatlarındaki artışlar vs.vs. derhal ZAM yaptık, oldu sana ZAMAN..

Dikkat ediyoruz veya etmiyoruz ama su gibi akıp gidiyor ya ZAMAN, hani hep hayıflanırız ya, işte bu anlamda da çok ilginç geldi bana. Akıp gidiyor ZAMAN, dikkat etmeli AMAN. Peki, Z nerede ? O da uyuyor işte, ZZZ gibi... Kısaca ZAMAN'ın Z bölümünü uykuya yatırırsak ( yani her dakikasına altmış saniye değer veremezsek ) yandı gülüm keten helva, of AMAN.. AMAN dikkat edelim, AMAN AMAN önem vermesek bile olsa Z'ye dikkat etmezsek şayet, kayıp gidiverecek şu ZAMAN...

Bazen hem başını hem de sonunu uyuturuz, biri ZZZ uyku hali demiştik, biri de bu uykuya uygun olsun diye Ninni'nin N'si yapalım. İkisini de gönderince sinirleniriz ZAMAN için; "Söz yapacam walla AMA yetmiyor şu körolasıca ZAMAN" diye serzenişte bulunuruz. Gelin bir de yer değiştirelim, harfleri bozalım. Nasıl görünür başlangıçta ZAMAN gözümüze ? "Oooo ! Daha çok ZAMAN var, hallederiz ya !" biçiminde başlamaz mıyız çoğu ZAMAN ? Yani zamanı önce bir AZMAN hale getirmez miyiz ? Sonra bu AZMAN halindeki ZAMAN, çabuk tükenen zamanla birlikte MAN bölümünü alıp, MAN marka kamyona yüklediği gibi çekip gidivermiş. Kaldı mı elimize kuru bir AZ bölümü ? Başlarız bu kez söylenmeye; "Zaman AZ, yetiştiremiyorum..!"... Kimse sormaz bize; "AMA çooook ZAMAN var idi hatta AZMAN gibi bir ZAMAN, sen dikkat etmedin el AMAN, sonra uyudular ve AMA yetmedi şimdi ZAMAN, şu AN bize çok AZ, yetişir belki yetişmesine AMA, ne yazık AMAN AMAN bir ZAMAN yok ki elimizde ! Z'yi uyutunca kalmıştı ya AMAN; evirelim, çevirelim of AMAN, uy ANAM ..! Ters çevirince uy ANAM'ı, anlıyorsun işin önemini, yani MANA'sını ! Böyle bir kelime işte bu ZAMAN..

Eskiden bir oyun oynardık arkadaşlarla, geçen gün bir gazetede de benzerine rastladım. Bir kelime yazardık, saati kurardık. Diyelim 3 dakika.. Ve başlardık yazılan kelimenin harflerinden en az 3 harfli kelimeler türetmeye. Sonra süre biterdi ve başlardık türettiğimiz kelimeleri birbirimize okumaya. Bulunamayan kelimeleri harf sayısına göre puanlardık, bakın oynayınca tek başıma neler oldu ? Kelimeler ve puanlama :
AZMAN-5, NAMAZ-5, AMAN-4, MANA-4, ANMA-4, AZAM-4, ZAM-3, AMA-3, ANA-3, NAZ-3, ZAN-3, AZA-3, NAM-3.. Toplam 47 puan !


ZAMAN, bir AZMAN gibi görünse de başlangıçta, AN be AN tükeniyor, AMAN dikkat sevgili dostlar, şu ZAMAN, çok AZ, bakmayın NAZ ettiğine, bakın kum saatine :

Akıp gidiyor işte su gibi ZAMAN..! Suyun damlaları olan AN'larınızın kıymetini bilin, sevgiyle yaşayın, tüm kahvecilere mutlu AN'lar ve bol köpüklü keyifle yaşanacak ZAMAN'lar...

asesen@kahveciyiz.biz

Yukarı

Kamuran Bulgurcuoğlu

 Arabesk : Kamuran Bulgurcuoğlu


   Buhuru Hala Üzerlerinde Eski Yılbaşı Gecelerinin

Yılbaşı geldi... Bu yılkini de, kendiliğinden geldiği haliyle yaşayacağım. Onu yönlendirmek ile ilgili bir çabam olmayacak. Son yıllarda böyle yapıyorum. En iyi böyle geçiyormuş yılbaşları, anladım.

...
Çocukluğumun hatırladığım ilk yılbaşı gecesini getirdim kalemimin ucuna. Yetmişli yıllarin ilk yarısındayız... Sanırım 6. yaşımdaydım. Almanya'dayız. Oradaki işçi ailelerden birisi, kendi gibi diğer birkaç işçi aileyi evinde toplamış; biz de davetliler arasındayız. Büyük oda sigara ve alkol kokuyor. Pikapta ara ara Santana, bazan Neşe Karaböcek, bazen de Selda'nın plakları çaluyor. Çocuklar 'kuduruyor !' büyükler tombala oynuyor. Şamatayla birşeyler anlatılıyor, gülünüyor, arada dans ediliyor. Pastalar, börekler, meyveler, çerezler, cipsler, kolalar, çaylar, biralar, viskiler...

Bir süre sonra yaşıtım çocuklar teker teker biryerlerde uyuyakalıyorlar. Ama ben uyumamayı başarmışım, buna karşılık canım sıkılmış. Can sıkıntımı giderecek birşeyler düşünürken, aklıma, o dönem çok moda olan kalın tığlarla ve rengarenk iplerle yapılan örgüleri öğrenmek geliyor. Kimse bana örgü öğretmeye yanaşmıyor doğal olarak. Annem de "Sadece zincir çekmeyi öğretirim, daha fazlası için bu gece pek uygun bir zaman değil" diye pazarlık ediyor. Biliyor benden kurtuluş olmaz. Evsahibinden bir tığ ve biraz ip rica ediyor, nihayet zincir çekmeyi öğretmeye başlıyor. Çok kolaymış, çabuk öğreniyorum. Zincir asıl örgüye başlamak için, ipin tığa dolanarak, bir önceki hareketle oluşturulmuş, gevşek bir düğüme benzeyen ilmeğin içinden, birbiri ardına geçirilmesiyle oluşuyor. İlk öğrenceliğim, güzel zincirimin ilmeklerinin kimisi fazla sıkı, kimisi fazla gevşek belki, fakat benim gözüme çok güzel görünüyorlar. İlmek ilmek peşine çektiğim zincirlerin sayısı arttıkça, ürünüm uzadıkça uzuyor. Beni bir endişedir alıyor. Ne yapacaktım bu kadar uzun zinciri şimdi ?

Çocuk yaşların büyülü güzelliği işte; onların altından olduğunu düşlemek çok kolay oldu. Boynumu süsledim, kollarımı süsledim onlarla, saçlarımı da. Hatta belime ve parmaklarıma bile doladım. Bir süre sonra kulağıma yabancı melodiler gelmeye başladı, gözlerime de renk renk ışıklar. İşte o zaman zincirlerime dolanmış olarak döne döne dans etmeye de başladım, göldeki nilüfer yapraklarının üzerlerinde.

Sonra annemin öpücükleriyle uyandırıldığımı hatırlıyorum. Eve gidilecekti, yerdeki karlar buz tutmuştu, taksiye binmek için acele ediliyordu.

...
Şimdi de ilk gençlik yıllarımda kalan bir yılbaşı gecesine uzanıyorum. Bodrum'dayız. Sevgilimle ve onun arkadaşlarıylayım. Ora Bar'ın önünde 1 saat beklediysek de içeri girememiştik. Zaten barlar sokağının kendisi de tıkabasa doluydu. Herbir bardan dışarı taşan müzik ve insan sesi, dışarıya artık gürültü patırtı olarak yansıyorduysa da, kimselerin bundan bir şikayeti yoktu. Saat 12'yi vurduğunda, ahmak ıslatan yağmurunun altında nasıl da hep beraber akıllı akıllı ıslandığımıza gülüyorduk. Bir taraftan katıla katıla olur olmaz şeylere gülüyor, diğer taraftan da zilzurna sarhoş hep bir ağızdan şarkılar söylemeye çalışıyorduk. Gençliğin hafifliği ne güzel şeymiş, şimdi ne kadar ağırlaşmış herşey. Ertesi sabah ekşimik suratlarımıza vuran güneşle ayıla bayıla uyandığımızda, evin yolunu bulmuş ve hatta şömineyi yakmaya uğraşmış olduğumuzu farkedince bayağı sevinmiştik.

...
Evlendikten sonraki ilk yılbaşı gecesinde Antalya'daydım. Eşimle, elimizde bir şise şampanya ve kadehlerle, saat 12'ye doğru, bu yıl dünya turu yapalım diye diye dolaşmıştık bütün bahçesini otelin. Burası Niagara Çağlayanı olsun, şurası San Francisco'nun kızıl köprüsü, işte orada da Eyfel Kulesi, şurası Kızıldeniz kıyısında bir Mısır kenti, burası Taklamakan Çölü, en son da Zambia'daki bir savana. Bugün hala o yerlerin hiçbirisine gidilemedi tabii ki. Ne iyi ki hayal kurmak çok zahmetsiz ve masrafsız birşey.

Kızım dünyaya geldikten sonraki bir yılbaşı gecesinde 'Güzelim Sarıgerme'deydik. Sonradan gerisin geri alacağım fazla kilolarımın hepsini vermiş iyi bir forma girmiştim. Eşim de, ben de aman ne çok şıktık. Yanımızda kızımız olmadığı halde, hiç yorgun degilmişiz de çok eğleniyormuşuz gibi yapıyorduk. Aslında canımız bir an önce bebeğimizin yanına dönerek, onu aramıza alarak derin derin uyumayı çekiyordu. Saat 12'yi iple çekip, yılın ilk dansını yapar yapmaz, salondaki tanıdıklarla tebrikleştikten sonra, doğru odamıza, kızımızın yanına koşmuştuk.Yüzü pespembe, elleri yumuk yumuk, ne kadar huzurlu uyuyordu. Hemen yatağa girip onu da aramıza yerleştirmiş ve mışıl mışıl uyuyan yüzüne baka baka, biz de deriiiin bir uykuya dalmıştık.

Yaşayarak eskittiğim, ama buhuru hala üzerlerinde olan kırka yakın yeni yılda, evde birikmiş olan ve iyi ki atmamışım dediğim gazete ile dergileri eskiciye satıp ekmeğimi ancak öyle alabildiğim günlerim de oldu. İşsiz kaldığım bir dönemde param ve sigortam olmadığı için çocuğum ateşler içinde yanarken, gözyaşları içinde dua etmekten başka birşey yapamadığım günlerim de oldu. Ailemden ve sevgilimden çok uzaklarda, hasta yatağımdan bir bardak su alabilmek için ayağa kalkamayacak kadar güçsüz hissettiğimde yalnızlığın buz kesen yüzüyle çok yakından tanıştığım günlerim de oldu. Dilini bilmediğim ülkelerde kör döğüşü yaptığım günlerin ardından, hasretimden vatanıma döndüğümde havaalanındaki duvarları öptüğüm günlerim de oldu.

Yeni yılları huzurlu ve mutlu geçirmeyi öğrenmek için bütün bu evrimleri geçirmek gerekiyordu diye düşünüyorum. İşin sırrı, yaşanılanların buhurunu hep üzerlerinde tutabilmekmiş. Eskilerde kalmış 'yeniyıl'larda öğrendiğim şeyler üzerinde düşünmek için arada sırada zaman ayırmak gerekiyor.

Örnekse, ben neler öğrenmişim ? İyi ki hem polenta pişirmeyi, hem de yufka açmayı öğrenmişim. İyi ki hem Freud'cu yaklaşımları, hem de Kur'anın yorumlarını okumuşum. İyi ki hem gitar çalmayı, hem de karate yapmayı öğrenmişim. İyi ki hem ikebana sanatını, hem de iğne oyası yapmayı öğrenmişim. İyi ki hem yemeniden elbise biçmeyi, hem de Windows'u yalayıp yutmayı öğrenmişim.

Örnekse, ben neler yapmışım ? İyi ki ailemi birleştirmek uğruna, çok sevdiğim işimi bırakmışım ve tüm kişilik haklarımdan vazgeçmek pahasına da olsa bu ilginç ülkeye gelmişim. İyi ki birçok evlilikteki ben de 7.yılda boşanmanın eşiğine gelip, son anda karar değiştirmişim. İlk aşk acısını tattığımda ölürüm sanmıştım, iyi ki yaşamayı seçmişim. Sevemeyeceğimi anladığım fakülteden diploma almam gerekiyordu ama, iyi ki okulu bırakmışım. İyi ki bana Almanya'da pis Türk diyen o çocuğun dişlerini kırmışım, iyi ki Türkiye'de bana salak Almancı diyen çocuğun da gözünü morartmışım ve iyi ki bu yüzden disiplin kurulunda onlardan özür dilememişim.

Neler yaptığımızı veya yapmadığımızı, nelerden vazgeçtiğimizi, neleri kazandığımızı, neler öğrendiğimizi kağıdın üzerinde listelenmiş görmek şaşırtıyor insanı. Umutsuzlukla ilgili değil ama, geleceğe dair birşey yazmıyorum artık listeme. Kendiliğinden gelenler yetiyor da artıyor bile. Bu raylarla trenin uyumuyla ilgili birşey. İşte böyle böyle, yeni yıllar giderek daha anlamlı ve beklenilir oluyorlar.

Hayata, kötülükleri ve zorlukları hiç tanımamış bir bebeğin kayıtsızlığıyla, delikanlılık çağının kirlenmemiş duyguları ve kırılmamış umutlarıyla bakabilmek herzaman iyi birşey. O zaman hayattan yeni dersler kotaracak bol malzemeniz oluyor. Hayatın tadı tuzu da, her kavganızın sonunda yeniden aşık olduğunuz biriyle birlikte, en insanca ve doğal emeğinizin, yavrunuzun ılık soluğunu içinize çekebilmek, yüreğinizi onun uyuyan pembe yüzüyle ısıtabilmek.

Ama :)) ... Ama... Bu seferki yeniyıl son yılların en ayrıcalıkli olanı. Onu böyle yapan, ondan bir beklentimin oluşu. Yeniyilda Kahve Molası fincanlarıma dokunmayı bekleyeceğim. Şimdiden onlarla içeceğim lezzet lezzet kahvelerin hayalini kuruyorum. Onlardan kahvemi yudum yudum içerken, taze ellerle, taze çekilmiş, taze Kahve Molası yazılarıyla tazelenmeyi hedefliyorum. :))))))

Bir de yeniyıl dileğim var, paylaşmak istiyorum: Yeni yılda sevgiyle, sevdiklerimizle ve sevdiğimiz yerde kalalım...

Kamuran Bulgurcuoğlu
Cidde - Suudi Arabistan

Yukarı

 Deniz Fenerinin Güncesi: Seyfullah Çalışkan


ESKİ BİR YILBAŞI GECESİNİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR...

Sanırım beni yanlış anladınız. Size “yeni yılınız kutlu olsun”, demedim. Ben sadece şu elimdeki adresi soracaktım. Lütfen, bir kez daha okuyun. Çok anlamsız mı buldunuz? Adresin anlamlısı veya anlamsızı olur mu? “Bu sokakta değil” de, “adresi bilmiyorum” de. “Sorduğunuz adresi bilmiyorum” de... Ardından da laf olsun diye “üzgünüm “ de bana...

Ben anılarımın arasında sessizce unutulmayı bekleyen bir geceyi arıyorum. Fotoğraflara yakalanmamış, benden her gün biraz daha uzağa kaçan bir geceyi... Zihnimden iyice silinmeden, bütün çizgileri susmadan, çekip gitmeden önce bulmam gerek. Ne olur adrese bir daha bakın. Kerpiç odanın kireç beyazlığına yansıyan cansız bir gaz lambası aydınlığı, kuzine üzerinde kaynayan bir tencere, bıkmadan usanmadan didişip duran üç çocuk, çok şükür bir yıl daha sağ salim geçti diye sevinen bir babayı arıyorum.

Bütün anılar zamanın rüzgardan kanatlarına binip gidermiş. Ben işte o anıların gizlendiği sokağı arıyorum. Siz anıların gizlendiği o sokağı biliyor musunuz? Yazık, oysa siz okumuş birine benziyorsunuz. Biraz düşünün lütfen. Sizin anılarınızla mutlaka komşu evlerde oturuyor olmalı, aynı sokakta...

Üzgünüm, ne söylediğinizi anlayamadım. Fısıldar gibi söylediklerinizi biraz daha yüksek sesle söyleyebilir misiniz? Neyse, demek yardımcı olamıyorsunuz? Sıkmayın canınızı, iyi akşamlar. Hiç çekinmeyin, evinize gidince bir deliden söz edebilirsiniz. Neriman, bu akşam sokakta tuhaf bir adamla karşılaştım. Aklını yitirmiş olmalı. Elinde küçük bir kağıt parçasıyla sokakta dolaşıyordu. Gelip geçenlere elindeki kağıdı gösterip adres soruyordu. Kağıtta ne bir sokak, ne cadde, ne de bir numara vardı. Şu iki cümle yazıyordu. “Çocukluğumda kalan eski bir yılbaşı gecesinin anısını arıyorum. Nerede oturduğunu biliyor musunuz?

Neden diğer insanlar gibi sende bir hindi alıp fırına sürmüyorsun kardeşim? Neden iki piyango bileti alıp televizyon karşısına geçmiyorsun? Nasılsa dansözler çıkar gece yarısına yakın. Sen de keyifle rakını yudumlarsın. Eşin, yada sevgilin şans getirsin diye kırmızı çamaşırlar giyer. Umut bu, bakarsın yeni yılda şans hem sana hem de ona güler. Sen gerçekten delisin. Telaşla evlerine giden insanların önünü kesip böyle saçma soruları niye soruyorsun? Mecbur musun kardeşim? Sana bunun için maaş mı veriyorlar. Yoksa Sosyal Psikoloji hakkında bir araştırma mı yapıyorsun? Başka işin gücün de mi yok? Baksana hava buz gibi. Bu havada ne sana zaman ayıracak, ne de sorularını yanıtlayacak birini bulabilirsin.

Senin gibi bir delinin yüzünden ben de istemeden eski yılbaşı akşamlarını düşünmek zorunda kaldım. Yazık değil mi bana güzel kardeşim. Günah değil mi?

Siyah beyaz televizyonlar henüz bir çok yere uğramamıştı. Televizyonlu komşu evlerin mahalle sinemasına bile dönmediği zamanlardan söz ediyorum. O zamanlar yılbaşı akşamları televizyona dansöz çıksın mı, yoksa çıkmasın mı, dansözlü eğlence Türk töresine, adabına , örf ve adetlerine uygun mu değil mi tartışmalarından bile beş yıl kadar önceydi. O yıl okula daha yeni başlamıştım. Anlatacaklarım annemin deyişiyle bir bocuk gecesine ait. Öğretmenimiz sınıfta bize günleri, haftaları, ayları, mevsimleri ve takvimi öğretmeye çalışıyor. Belki ayların adını ezberleyemedim ama yaklaşık bir haftadır yeni yıla kaç gün kaldığını sınıfça sayıyoruz. Çünkü yılbaşı gecesinin sabahı bir yaş daha büyümüş olacakmışız. Yılın son günü derste yılbaşı kutlamaları, evlerdeki hazırlıklar falan konuşuluyor. Sokaklarda, evlerde, dükkan vitrinlerinde göze çarpan yılbaşı hazırlıklarını tartışıyoruz. Arkadaşlarımın anlattıkları ağzımı iki karış açık bıraktı. Hindiler kesilmiş, mısırlar patlatılmış, tombala, kuru yemiş gibi bir sürü şey anlatıyorlar. Bizim evde günler önceden başlamış bir hazırlık falan da yok. Bu konuşmalara katılmak için parmağımı o derste hiç kaldırmadım.

Etkilenmiş olmalıyım, ben de yılbaşı akşamı tavuk veya hindi yemek istiyorum. Akşam yemeğe oturduğumuzda sofraya karnabahar geldi. Karnabaharın peşinden ise ise evde kesilmiş makarna gelecek. Sofradan hışımla kalktım “ben bunu yemem”, dedim.

“Bu akşam tavuk yenir, karnabahar yenmez. Nerden çıktı şimdi karnabahar falan?” Karnım da çok aç ama inadım tuttu. Evdekiler ne kadar konuşsalar boşuna. Tavuk, ille de tavuk. İnat değil mi? Tavuk olmadığı için yemek yemedim. Oysa ben tavuğu da çok sevmezdim. Herkesin keyfini kaçırmayı da başardım. Oysa o akşam annem yılbaşı gecesi olduğu için kabak tatlısı yapmıştı. Soba üstünde kestane bile patlattı. Tavuk inadı yüzünden hiçbir şey yemedim. Somurtup, herkese öfkeli öfkeli bakıp durdum. Sonra da sıkılıp erkenden yattım, uyudum.

Sokaktaki deli adamın sayesinde ben kaybolan yılbaşı anılarımdan birini buldum. Söylediklerinin içinde doğru bir şey var. Eski yılbaşı anıları aynı sokakta oturuyorlar. Soba üstünde patlatılan kestane, kaynamış bal kabağı gibi kokuyorlar.

Herkese iyi yıllar.

Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Rengarenk: Tuba Çiçek


KÜLÜSTÜR YAZI

Üşüdüm üşüdüm a benim canım üşüdüm
Kürkünü giy kürkünü giy a benim canım kürkünü giy
Kürküm yok kürküm yok a benim canım kürküm yok
Alsana alsana a benim canım alsana
Param yok param yok a benim canım param yok
Çalsana çalsana a benim canım çalsana
Nereden nereden a benim canım nereden
Saraydan saraydan a benim canım saraydan
Ekerler biçerler en güzelini seçerler...

(Budur yazının özeti! Yeterince zekiyseniz, devamını okumanıza gerek yok.)

* * *

Roman Polanski'nin 'Piyanist' filminin finaline doğru Yahudi piyanist, bir Alman askerinin kendisine verdiği paltoyla dışarı çıkar. O sırada Yahudiler, Alman avındadır ve kahramanımızı üzerindeki paltodan dolayı Alman sanıp ateş açarlar. Piyanist bağırır:

"Durun ben Polonyalıyım!"

Kahramanımız kimvurduya gitmeden Polonyalı olduğu anlaşılır ve asker sorar:

"Neden giydin o pis paltoyu?"
"Üşüdüm.. çok üşüdüm.."

Olay ne kadar trajik ya da komplike olursa olsun, bazı soruların cevabı bu kadar basittir: Üşümüştür sadece. O kadar işte!

* * *

Üşüyorsanız, kalkıp paltonuzu giyeceksiniz. Bu kadar basittir yaşam. 'Üşüyorum ama, paltomu almak için yerimden kalkacak halim de yok!'
E donarak geber o zaman!

Hem rahatınız, düzeniniz, huzurunuz bozulmayacak, hem de tutkularınız, hayalleriniz gerçek olacak. Tutkularınız ayağınıza gelecek. Hayalleriniz kapınıza varacak. Huzur köpeğiniz olacak. Düzen kulunuz kalacak. Hem de siz kılınıza hiç egzersiz yaptırmadan.

Yok o kadar basit değil öyle. Milli Piyango idaresi kadar cömert değil yaşam; talih kuşlarını salıverip bol bol ikramiye dağıtmıyor.

Bir tek Türk filmlerinde, ebleh jönlere ve budala esas kızlara gülüyor talih kuşu, ama orada bile film bitene kadar bir sürü cefa çekiliyor.

Yaşamdan haz almak için bedelini ödeyeceksin, çaresi yok. Tıpkı üşüdüğünüzde paltonuzu giymeyi akıl edip, portmantodan almak üzere kıçınızı bulunduğu yerden kaldırmak zorunda olduğunuz gibi..

Aksi takdirde, yarım yamalak keyifler, yarım yamalak huzurlar ve nihayetinde yarım yamalak bir yaşam sizi bekliyor, bilesiniz.

Ben buna 'külüstür yaşam' diyorum.

Sorular belli, cevaplar biliniyor ama pratiğe dökecek babayiğit meydanda yok. Ne o? Üşeniyor.

Sonra ne oluyor peki?

Külüstür sevgiler, külüstür saygılar, külüstür sevinçler, külüstür hüzünler, külüstür hazlar, külüstür anlamlar, külüstür ilişkiler, külüstür işler, külüstür zamanlar, külüstür adamlar, külüstür kadınlar ve bittabi külüstür yaşamlar.

Bakın size klasik bir külüstür yaşam kesiti:

Bir insan evladı hasbelkader dünyaya geliyor. Önce ailede, sonra da okulda külüstür bir eğitim sisteminin çarkından geçiyor (Türkiye standartlarından bahsediyorum elbette).

Sonra hayata atılıyor. Zevk almadığı ama hayatın onu sürüklediği külüstür bir işte çalışıyor. Zaten cesareti de külüstür olduğundan sürüklenmekten yakasını kurtaramayıp, akıntıya kapılıyor.

Bu insan evladının "insanlar çift çift yaşar" diye külüstür bir de inancı oluyor muhtemelen. Sonra kendine, kendi gibi külüstür bir partner buluyor. Ve külüstür yaşam tam da burada tavan yapıyor.

Bundan sonra senkronize bir külüstürlük söz konusu oluyor. Bir nevi külüstür çift'lik durumu yani.

Külüstür çiftimiz -özellikle cicim aylarında-, neredeyse tuvalete bile çift'ler halinde gidip, tek'lerde yaşamı ıskalıyor. Bööööyle birbirlerini bir tamamlama, bir bütünleme, bir kelepçeleme, bir çift'leşme hali içinde yaşayıp gidiyorlar.

Efendim bu çiftlerin bir başka özelliği de, el içinde birbirlerine 'mutlu çift' muamelesi çekerek ve dahi kavga ederken bile 'aşkım' sıfatını dillerinden hiç düşürmeyerek, akıllara ziyan vermeleridir.

"Saçmalama aşkım."

O meşum kelime, nokta gibi bir şey olmuştur artık onlar için. Aşkım demeden cümleyi bitiremezler.

Salaksın aşkım.
Sen de manyaksın o zaman aşkım. Nokta.

Tabii ki zevk meselesi ama bana itici gelir bu tür "mmmm"li kelimeler. Canımmm, cicimmm, sevgilimmm, bebeğimmm, böceğimmm, çiçeğimmm ve en beteri de aşkımmmm.. Yani mesela bana sorsalar, bir erkeğin 'aşkım'cı olmasındansa akşamcı olmasını tercih ederim. Her akşam eve gelmeden önce iki tek atsın razıyım, ama bana aşkımmm demesin kurban olayım. Noolur!

Aşkım kelimesi, külüstür bir ilişkiye yapılmış yamadır zannımca. Bir şeylerin üstünü örtme, açıkta kalan yerleri kapama telaşı gibi bir şey. Tabii bu yamalama durumları fazla uzun sürmüyor. Bir zaman sonra 'aşkım' kelimesi bile şiddetli geçimsizlikten kurtaramıyor külüstür çiftleri.

Sonrasını biliyorsunuz zaten: Kangren ilişkiler, kerhen birliktelikler, mutsuz 'aşkım'lar, ihanetler, boşanmalar ve saire..

Bu tipler yaşamları boyunca külüstür düşünüp, külüstür hayaller kurup, külüstür bir hayat sürerler ve birçoğu da mutludur aslında halinden. Farkında değildir çünkü. Kapasitesi, düş gücü, izanı, derinliği o kadardır.

Bir de, külüstür bir yaşam içinde debelendiğinin bilincinde olan ve durmaksızın bundan şikayet edip zırlayan ama gidişatı değiştirmek için de hiçbir şey yapmayan tipler vardır ki, bunlar tam sopalıktır işte. "Üşüyorum ama paltomu giymeye de üşeniyorum" diyen patlayasıcalar bunlardır.

"Madem mutsuzsun, bir üst modelini al bu külüstür yaşamın" diye akıl verdiğinizde de: "Çok zor mi'rim, herkes senin kadar cesur olamıyor işte" diye bir gerekçe ileri sürerler. Yazgılarına vurgundurlar. Tevekkül halinde rıza gösterirler olan bitene. Hep üşürler ve üşenirler.

Üşenmeyin! Üşüdüyseniz paltonuzu giymeyi ertelemeyin. Sonra grip olursunuz vallahi. Benden söylemesi.

Ya da bana ne yaaa! Ayazlarda kalın. Külüstür külüstür yaşayın. Ölene kadar zırlayın. Elalemin derdi beni mi gerdi sanki?

* * *

Külüstür bir yazı mı oldu dersiniz? Üşüdüm, ondandır. Ben gidip üstüme kalın bir şeyler alayım, siz de burada böyle dona dona oturun. Pis miskinler!

Tuba ÇİÇEK
tuba@kahveciyiz.biz

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT


   Gölgelerde aranır umutlar : Cüneyt Göksu

Bütün cesaretimi toplayıp, yüksek sesle, kendimden emin,

"Yok ondan değil ama seninle hiç bir zaman yatmayacağım, yatmam!" dedim.

Şaşırma sırası ondaydı, istediği adamı istediği zaman elde etmeye alışmıştı, kimse de reddetmemişti bu zamana dek.

"Benimle olmazsan seni kimseye yar etmem!" diye bağırdı, çıldırmıştı. Bir yandan bana tokat atmaya çalışıyor bir yandan da azmanlarına sesleniyordu, hepsi geldiler, üzerime çullanmış, acımasızca vuruyorlardı. Başıma bir çuval geçirdiler, Aysel'in çığlıkları geliyordu uzaklardan, yeniden arabaya bindik, bir yandan gidiyoruz bir yandan da "Sen bittin oğlum" diye tehdit ediyorlardı. Yediğim dayaklardan en sonunda bayılmışım.

Gözlerimi açtığımda bulunduğum yer hiçde tanıdık gelmemişti. Kapalı, zifiri karanlık bir yerdeydim, çırıl çıplaktım, üşümüyor, terlemiyordum, aç da değildim, tok ta. Ne kapı, ne de bir pencere vardı. Çıkmak için davrandım, vurdum, yumrukladım, boşluğu tekmeledim, I'ııh yok, olmuyordu, çıkamıyordum. Kolum da acı içindeydi, göremiyordum ama dirseğimde ki bandajı farkedebiliyordum.


Kaç gündür buradaydım, gece mi, yoksa gündüz müydü hiç birşeyin farkında değildim. Panik olmakla, olmamak arasındaydım, korkuyordum ama bilincimi kaybetmemem gerekiyordu, düşündüm, hemde çok düşündüm buraya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalıştım ama olmuyordu birtürlü, sanki hafızamı silmişlerdi. Bir süre sonra sakinleştim ve dinlemeye başladım sessizliği. Ölüm sessizliği vardı ortalıkta, neredeydim?!



Bir tıkırtı mı duymuştum ne! Evet, evet bir ayak sesiydi bu yaklaşan, gittikçe yaklaştı, yaklaştı... Musluğun gıcırtıyla, ağır ağır, açılan sesinini duydum, arkasından da gürül gürül boşalan bir su sesi...

Birden her yer apaydınlık oldu, gözlerimi açamıyordum bile, ellerimi siper edip bakmaya çalıştım ama ışık her yerdeydi ve nereye bakacağımı bile bilemiyordum ki.
Aynı anda kulakları sağır edercesine tiz bir ses de duyulmaya başladı.
Işık o kadar fazlaydı ki, gözlerimi kapatsam bile delercesine giriyordu aralardan, Gözümü mü, kulağımı mı kapatacağımı şaşırdım.
Buz gibi su, çıplak tenime çarptığında canım öyle bir yandı ki, üşümemi bile hissetmiyordum artık, dört bir yandan büyük bir basınçla geliyordu, kalkmaya çalışıyor, yeniden devriliyordum. Bir türlü göremiyordum ki nereden, nasıl geldiğini ve daha da önemlisi kimin bunu yaptığını, düşünmeye bile fırsat vermiyordu bu lanet su.

Aydınlık birden karanlığa döndü, su kesildi, ses de, karabasan da.
Titremeye başladım, beynim patlayacak gibiydi, burada ne işim vardı, kime ne yapmış olabilirdim ki, bunlar başına gelsindi, olanları düşünerek yığıldığım yerde uyudum kaldım.

Uyandığımda, sanki bir çuvalın içinde, günlerdir sopa yemiş gibiydim. Doğrulmaya çalıştım, bütün kemiklerim sızlıyordu. Sesler duydum, hatırlamaya başlamıştım yavaştan, karanlık odayı, soğuk suyu, o beynimi kopartan sesi. Kolumdaki iğne izlerini farkettim. Hatırlıyordum...

Zafer'le yürüyüşümüz, Suna hakkında ki konuşmalar ve Aysel'de başıma gelenler...

Evet en son hatırladıklarım buydu, sonra gözümü bu karabasanda açmıştım. Yıllar sonra, tekrar burada ne işim olabilirdi ki, yıllar önce yaşananların bedeli çoktan ödenmiş ve hesap kapanmıştı bile.

Kapı açıldı, yüzü maskeli, iri adam giymem için birşeyler fırlattı ve hemen çıktı. Giyinmemle birlikte, kapı hemen yeniden açıldı, koluma girdiler, çıkarttılar, yürüyemiyor sürünüyordum adeta. Evet burayı çok iyi tanıyordum. Kahrolası Sorgu Odası!

- "Sen!" dedi, bağırarak, "Uslu durmuyormuşsun, lan akıllanmadın mı yediğin onca dayaktan, kaç yıl geçti bak yine geldin yanımıza, özledin mi bizi ha!"

Aynalı camın diğer tarafında bizi kim izliyordu acaba, yıllar öncesinde kalmış bu işkence odalarını yeniden yaşamak için birşey yapmamıştım ki, tek yaptığım Aysel kaltağını reddetmekti. Kendi halimde bir hayatım vardı artık, cezamı çekmiştim, daha ne istiyorlardı ki? Bunları düşünürken, yediğim tokat beni kendime getirdi.

- "Lan sana söylüyorum eşek herif, duymuyomusun?" dedi, sonra cama dönerek, "İğnenin etkisi geçmemiş, bu hala ayakta uyuyor" diye bağırdı.

Eskilerden sorular soruyor, isimler sayıyordu, geçenlerde Başbakana yapılan suikastı anlatıyor, aralarında kurduğu ilişkileri de bana bağlıyordu. Aradığı ben değildim ama nasıl inandırabilirdim ki onu, yeni hayatım onları hiç ilgilendirmiyordu, hayatında beyaz sayfa açan ben olmama rağmen, geçmişe takılmış olan onlardı.

Kaç saat geçti bilmiyorum, artık söylediklerini duyamayacak kadar yorgundum, gözlerim kapanıyordu ama her defasında yediğim tekme, tokat beni kendime getiriyordu. Biz Zafer'le vakit geçirirken, bambaşka bir yerde yapılmış suikastın, bütün yolları bana çıkıyordu. Onları inandıracak tek kişi vardı,

- "Sen daha konuşma, bak şimdi sana kimi getireceğiz." dedi işkenceci..

Açılan kapıdan giren Zafer'i görünce çok sevindim, beni almaya gelmişti kesinlikle, kardeşimdi, can yoldaşımdı benim. Herşeyi paylaşmıştık bir zamanlar, bu lanet odaları bile, bir şekilde çıkardık buradan, beraber.

Yavaşça yaklaştı, gözleri günlerdir uyumamış gibi kan içindeydi, işkenceci duymayacak şekilde kulağıma eğildi,

- "Suna'yla yatmayacaktın, alçak herif!, arkamdan vurdun beni, iyiki Aysel herşeyi anlattı" dedi.

Yaşadığı aşk sadece gözlerini değil, benliğini ve düşüncelerini de kör etmişti. Ben eski ben değildim onun için artık. Muzaffer'in evinin önünden ayrıldıktan sonra herhalde benim Suna ile buluşmaya gittiğimi sanıyordu veya ona birileri öyle anlatmıştı?

Doğruldu ve işkenceciye dönerek:

- "Evet, evet bu muhakkak o'dur, suikastı yapan kesin bu, üç gece önce benimle beraber olduğu falan hepsi yalan!" dedi ve çıktı gitti.

- "Biliyorduk zaten, huylu huyundan vazgeçer mi, sizi devlet düşmanları!" diye tamamladı diğeri.

- "Çağırın doktoru, konuştursun bu hayvanı!"

Vücuduma yayılan ilaç beni bayıltmadan tek bir kelime ağzımdan dökülüverdi,

- "Suna..."

Cüneyt Göksu

Devamı varrr...

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 Şifacı Kahveci : Ayşe Nur Doksat


BİR ALANA BEDAVA

31 Aralık son gün.

Ticareti Kolaylaştırma Merkezi sunar!

Türkiye'nin Lider firması FALANCA FEŞMEKAN'da yılbaşı fırsatı!

Bir adet SINIRSIZ ALANa bir yıllık sınırsız alay hanı bedava!

5 liraya alacağınız alay hanının size maliyeti sadece 1,72 lira!

Bu eşsiz ve size özel fırsatı kaçırmayın!

İstediğiniz kadar alanı kullanabileceğiniz tek adres FALANCA FEŞMEKAN. Şu kadar hosting müşteri ile Lider olan firmamız hızlı, güvenli, kaliteli hosting hizmeti sunmaktadır.

www.falancafesmekan.com.TR.

Garibine göre, www.falancafesmekan.net olabilir. Bizce sakıncası yok.

FALANCAFESMEKAN.dot.vs.dot.com.dot.or.dot.org.dot.tr

TİCARETİ KOLAYLAŞTIRMA MERKEZİ cümleye teşekkür eder.

Kazançlarımız az değil, ama kayıplarımız çok.

En kısa vadede kayıplarımız az olmayacak, ama kazançlarımız çok ola dileklerim ile.

Her daim İYİ BAYRAMLAR sizlere.

ANur
anur@kahveciyiz.biz

Yukarı

 2004 ÖZEL - İKİZLER ve YENGEÇ


  Ailenizin Yıldız Falcısı : Nurettin Özdemir


İKİZLER   (21 Mayıs-21 Haziran)
( Altıncı hissi dinlemek - Düşünceli hareket etmek - Sabırlı olmak )
Yaşasın hürriyetler ! Bu sene ikizlerin parolası olacak bu kelimeler yinede sizlere bazı gerçekleri unutturmamalılar..

On adet işi bir anda görmeye çalışarak ve yine aynı anda fırıldak gibi oynaşmalarla hayatın tadını çıkarıyorum illüzyonlarına dalarsanız uyanışlar hayli sancılı olacaklardır demektir. İlkbahar ve gelecek yaz mevsimlerinde daldan dala konacaksınız ikizler, hatta birkaç aşk hikayesini bir arada yaşamanız bile muhtemel.. Ocak ayında ısınmalara başlıyorsunuz.

Şubat ayından itibaren uçuşlara hazırlanın. Ekim ayında ise aklın yolu birdir sözünün doğruluğunu bir kez daha hatırlarcasına yeniden normal hayatlara dönüşleri yaşayacak ve nihayet evlilik, bebek, yeni mekanlara dair konuşmalara başlıyacaksınız...

Aralarınızdan birçokları ise boşanılamıyan yaşamlara, evliliklere devam edecekler, çaresiz (!) Bu bereketli çaresizliklerin en olumlu yanı sizleri kendi kendinizi sorgulamalara kadar götürmeleri olacaktır.. Kelebek ruhlu ikizler ve evlenmiş olanlarınız için de 2005 senesi tam bir yeniden yapılanma yılı olacağından, filozofik refleksiyonları kendilerinizden sakın esirgemeyin ikizlerim...

Sabırsız ikizler, zaptedilemeyen içgüdülerinizle bu yeni yılı bile çok kısa zamanda eskiteceksiniz !.. Geçici başarılara kanarak kendilerinizi bulunmaz hint kumaşları yerine koymanız işten bile olmayacak.. Jüpiter gezegeninin getireceği buhardan menşeli bu sükselerinizin yüzünden değil, deli dolu oluşunuzun yüzünden yıldırım çarpmışa dönebilirsiniz ikizler.. Sizin için aslında esas değişimler 2005 yılında ikizler. Yeni yılda ani kararlardan kaçının, yaşamlarınızda muazzam değişiklikler oluşacaklar ama herşeyden önce kendinizi, isteklerinizi kontrol edin. Yaşamları sevmek ile zevkten, sefadan habire uçuşmaları birbirlerine karıştırmayın benden söylemesi... Parasal konularda ve özellikle harcamalarda fazla açılmayın. Geri borç ödemekten nefes alacak haliniz kalmayabilir.. Harcamaları seversiniz de... Bu senenin bana göre siz ikizlere en yararlı yönü müthiş enerjiler getirmesi sizlere.. Ama bu hazineleri çarçur ederseniz hakikaten yazık olur en iyisi siz bu manevi ve zihni güçlerinizi akıllıca kullanmaya gayret gösterin..

2004 senesinin son dört ayı tam birer sinyal olarak algılanmalı hepinizce. Bu aylardan itibaren 2005'e geçişlerin provaları yapılacak.. Sağa sola serpilerek ve enerjilerinizi hoyratça harcayarak senenizi geçirdiyseniz unutmayın sırtlarınıza yüklediğiniz fuzuli ağırlıklar yüzünden kamburlaşarak gireceksiniz 2005'e..

Yaşayın, çoşun, sevin sonsuzca, sevilin delice ama ayaklarınız yerlerden kesilmeden ne olursa olsun... Yeni yılınız müthiş hareketli olmaya aday, sizlerde biraz uysal ve itidallı olmaya karar verirseniz 2004 senenizi uzun zaman unutmayacaksınız. 2005 yılını ise kalbinize yazacaksınız.. Daha ne istiyorsunuz sevgili ikizlerim..

YENGEÇ   (22 Haziran-22 Temmuz)
( Ciddiyet - Sebatkarlık - Keskin Görüşle İlerleme )
Yengeçler bu sene aheste aheste devam edeceksiniz derinden oluşan değişikliklere.. 2003'te mayıs- haziran dönemlerinden beri hissettiğiniz ve kişiliğinizi yakından ilgilendiren bu oluşumlar 2005 senesi sonlarına kadar devam edecekler.. Bu ise demek oluyor ki ateşten çemberlerden geçeceksiniz. Bazen hayıflanacak, kadere ve bütün dünyaya savaşlar ilan edeceksiniz...Bazen de deli dolu olarak, kendinizle iftihar ederek ve hatta kendinizi dünyanın göbeği addederek!... Hep böyle uçlardasınız işte yengeçler, ortalar sizlere hep fazla yavan ve monoton gelir ya... Sabırlı olursanız en nihayetinde kazanan sizler olacaksınız, elbette ağırbaşlılığınız ve elde edeceğiniz eşsiz tecrübeler ışığında.. Yaşınız kaç olursa olsun yengeçler, biliyorsunuz öğrenmenin yaşı olmaz..

Jüpiter hemen hemen sene sonuna kadar azminizi ateşleyecek.. Gecikmeler hasıl olsalar bile sabırla beklemeyi ve bilhassa iletişimlerde daha bir hevesli olmanızı sizlere öğretecektir atılımlar ve fırsatlar yıldızı.. Bu sene yeniden stajlara katılmayı düşünecek ve her türlü bilgi ve öğrenim organizasyonlarında yer alarak bambaşka değerlere sahip olma savaşları vereceksiniz.. Annelik veya babalığın hürriyetlerinizi kısıtladığı düşüncelerinden nihayet sıyrılacak ve bir hayli daha kişiliğinize olumluluk katacaksınız.

Aile yaşamlarınızda mekan değişikliklerini gerçekleştirebilir beklenmedik projelere imzalar atabilirsiniz.. Yinede fazla uçmayın yengeçler, yıldızınıza aşırı güvenerek.. Ben herşeyi yaparım ve öylede olur gibisinden zihniyetlerle 2004 yılının bitişini ayan beyan ancak seçebilirsiniz!.. Felekten yiyeceğiniz muhtemel zılgıtların yüzü suyu hürmetine... Evet duygusal ve geleneksel aşırılıklarınıza yenilirseniz hem iş yerlerinizde hemde ailelerinizde hengameli ortamları sürpriz kabul etmeyin..

Mayıs ile haziran aylarında imzalayacağınız projeler uzun ömürlü olacaklar. Yine mayıs ayından ağustos ayına kadar iş kurmak, ortaklaşa çalışmalar gerçekleştirmek gibi niyetleriniz varsa tam sırası.. Yeni yılınızın son üç ayları istediğiniz gibi hareketli geçmeyebilirler. Normaldir bu.. Jüpiter ilkbahardan beri sizlere enerji ve kısmet pompalamaktan vazgeçmiyor, sizlere ise gereken atılımları ve çalışmaları yerine getirmek kalıyor.. Bariz yorgunluklar baş gösterebilirler, sizde hemen parlamayın sabırsızlıktan..

Düşünün, bir ev inşaa ediyorsunuz çatısını bitiriyorsunuz, duvarlarda bitmiş, teknik döşemelere geçmek gerekirken, siz bir an evvel dekorasyonlara geçmek istiyorsunuz ! oldumu yani şimdi... 2003 sizlere çok şeyleri yenilemeniz gerektiğini anlatmak istedi.. 2004 ise artık uzun vadeye yayılı projelerinizin temellerinin atılacakları bir yıl olacak ve mutlaka olmalı yengeçlerim. Yavaş yavaş ta olsalar hayatınızda bu sene gerçekleşecek yenilikler geleceğinizin harcını teşkil edeceklerdir.. Harç sağlam olamazsa gerisini siz düşünün artık.. Yücelik yolunda sağlam adımlarla ilerleyin, korkmayın içinizde ki çocuğa birşey olmaz. Yengeçlerimi ve korkularını bilirim ben !.. Anlaştık değilmi canlarım...

Nurettin Özdemir
nozdemir@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Berrin Cerrahoğlu

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 3.958 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


Bir Yılbaşı Gecesi

Niye geldin 47 senesi?
Sanki geçen yıldan memnun muyduk?
Uzak düştük bütün ahbaplardan,
Ne ısındık, Ne doyduk.

Çocuğumun elindeki ekmek
Ben laf söyledikçe azaldı,
Bu yüzden şiirler ceplerimde
Her zaman yarım kaldı.

Gün geçtikçe zayıfladı karım,
Gün geçtikçe işimden soğudum.
Öyle zamanlar oldu ki
Yaşadığımı unuttum.

Hey sokaklar uçup giden sokaklar
Bir zaman bende gezerdim.
Çarşı Pazar kalabalık gördüm mü
Korsan gibi dalıp girerdim.

İnanılmaz genişlikte çayırlar görmüştüm
İnanılmaz mavilikte denizler.
Kızlar vardı diri, pırıl pırıl
Sudan yeni çıkmış balığa benzer.

Öyle kadınlar gördümki koy başını göğsüne
Yaz günlerini yaşa.
Hey hovardalık günlerim benim
Geri gelmez bir daha.

Arkadaşlarım da oldu zaman zaman,
Çoğu hergele çıktı.
Öylesini gördüm ki bazen
Altın gibi çocuktu.

Boş ver filan oğlu filan
Yılbaşı gecelerinde tasalara boşver!
Bilmezmisin rüzgar estikçe
Çiçeklerin kokusu uçar gider.

Bilmez misin ağaçlar sallandıkça
Meyveler dökülür yere,
Gün olur yeniden bahar gelir
Dünyamız yeşerir birden bire.

Hoş geldin yılbaşı gecesi
Geçen yıllardan da memnunduk,
Gelecek günleri düşündük de
Hem ısındık, hem doyduk

Cahit Külebi

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Başına geleceklerden haberdar garip!..

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://games.zeeks.com/games.php?category=0&keywords=Hugo
Online Hugo oyunarı oynayabileceğiniz güzel bir mekan. Yılbaşını PC başında geçirecekler için bir alternatif.

http://mypostcards.com/search/?qt=f&cat=h&val=xmas
Yeni yıl ekartları için geniş bir arşiv. Birçok ekart sitesine ulaşmanız mümkün. Haydi yeni yıl kutlamalarında geç kalmayın.

http://www.earthcam.com/newyears/
Dünyanın en büyük meydanlarındaki yılbaşı kutlamaları izlemek için tıklayın. Hoş vakit geçireceğinizi iddia ediyorum.

http://www.kmarsiv.com/postcard/step11.asp?cat_fldAuto=7
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerine, hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak, birbirinden hareketli yeni yıl kartları kop...hazırladı. Yollamazsanız hatırım kalır vallahi.

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Damak tadınıza uygun kahveler


Santa's Workshop Screensaver [1.5M] W9x/2k/XP FREE
http://www.screensaver.com/download.cfm?id=251
Noel Baba'nın dükkanı. Güzel bir yeni yıl ekran koruyucu isterseniz. Buyrun, yükleyin.

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20031230.asp
ISSN: 1303-8923
30-31 Aralık 2003 - ©2002/03-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri