KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 415

 2 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : İyi yıllar




Merhabalar,

Bugün sizinle fazla kalamayacağım. Nedenini Pazartesi günü uzun uzun anlatırım. Ama bugün beni mazur görün. Hepinize tekrar mutlu ve sağlıklı bir 2004.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Yukarı

Yankı Yazgan

 İnsan'ca : Yankı Yazgan


   Tarihinizdeki İlk Düşünce Suçu

Çizgisel Yankı'lar Hiç olmayacak ve en istemediğiniz türden bir cinsel ilişkiyi hiç olmayacak birisiyle yaşadığınızı aklınıza getirdiniz mi hiç? Eyleme dönüşmese dahi kendinizi bunun için mahkum etmiş, hatta cezalandırmış bile olabilirsiniz. "Çocukluk psikolojisi" işte.

Düşüncenizin eyleme dönüşmesinden ilk korktuğunuz zamanı hatırlar mısınız? Daha Türkçesiyle, akla gelenin başa gelmesinden korkmak da denebilir bu hale. Ya da, düşüncesi bile sizi ürkütebilen, rahatsız edebilen bir şey diyebiliriz. Aklınıza gelmiş ve gelebilecek binbir çeşit acayip, saçma, sapıkça, utanç verici düşünceyi şöyle bir kafanızdan geçirin. Çocuk halinizle o düşüncelerin gidiş-gelişlerini nasıl yaşamış olabileceğinizi bir tasavvur edin. Haydi, düşüncelerin bazılarını açıkça söyleyelim: Çok sevdiğiniz anne-babanıza bir zarar verebileceğiniz, mesela. Hiç olmayacak ve en istemediğiniz türden bir cinsel ilişkiyi hiç olmayacak birisiyle yaşadığınızı aklınıza getirmek, o düşüncenin kapıdan kovsanız bacadan girmesi, gibi... Bu düşüncelerin hiç birisinin gerçekleşmediğini de herhalde aradan geçen zaman göstermiş olsa gerek. Düşünceler eyleme o kadar da kolay dönüşmüyor.

Yine de sadece düşünmüş olmaktan dolayı, çok sevdiğiniz ve değer verdiğiniz bir aile büyüğünü cinsel bir gündüz rüyasına soktuğunuz için, kendinizi suçlayıp mahkum edebilirsiniz. Gerçekleşmemiş eylemlerin düşüncesinin suçlusu olarak kendinize layık göreceğiniz pek çok ceza olacaktır.

Kafanızdan geçenlerin başkaları tarafından farkedildiğini varsayalım. Bu tasavvurlara başkalarının ilk tepkilerinden birisi sizi suçlamak ve mahkum etmek olabilir. “Vay annene böyle böyle yapmak ha” ya da “arkadaşın için nasıl böyle bir kötülüğü aklında geçirirsin” ya da “demek o rafta gördüğün çikolatayı cebe atmayı aklından geçirdin” denilerek ceza yağmuruna tutulan bir çocuk olsanız, haliniz nasıl olurdu? Düşüncenin eyleme dökülmesinde rol alan beyin mekanizmalarınızın mükemmelleşmekte olduğu bir dönemde, düşünce-eylem ayrımı yapmanızı iyice zorlaştırmış olurduk. Suç işlememek için hiç düşünmemeye çalışır, öyle çabaladıkça da o istenmeyen şeyleri daha çok düşünmeye başlardınız. Bu ülkede yaşıyorsanız, böyle olma olasılığınızı beşle ya da onla çarpabilirsiniz.

Bir kolej sınavı sorusu: Çocuklar neredeyse beş yaş civarında düşünce ile eylemi ayırt etmeye başlıyorlar. Biz kaç yaşındayız sizce?

Yankı Yazgan
yanki@kahveciyiz.biz

Yukarı

Cumhur Aydın

 Ankara'dan : Cumhur Aydın


   'Yurttaş'a İş!

Ramazan'da kurulan sayısız iftar çadırları dikkatinizi çekmiştir,anımsayacaksınız. Özellikle büyük kentlerde, çoğunluk belediyeler, bazen ünlü şarkıcılar, bazen de adı bilinen ya da saklı tutulan zenginlerce masrafları karşılanan aş evleri.

İzlendiği kadarıyla fakirlerin, evsizlerin, yoksulların yalnız iftar değil ancak belki de aylardır doyurucu bir sıcak yemeğe muhtaç insanların birkaç günlüğüne de olsa açlıklarını giderdikleri çadırlardı bunlar. Yine akıllarda kalmıştır, yöneticilerin yıldızlı oteller yerine bu çadırlarda iftar yapmaları da alkışlanmıştı.

Dinlerin önermesinin ötesinde insan olmanın da gerekli kıldığı bir tavır değil midir 'açı doyurmak', 'yoksula el uzatmak'?

Kuşkusuz evet.. Ancak ülke nufusunun yarısından fazlası sürgit yoksulluk, açlık sınırında yaşıyorsa, yıllardır ve bugün izlenen politikalar dar bir zengin kesimin daha zenginleşmesi, geniş yoksul yığınlarının daha da yoksullaşması sonucunu doğuruyorsa.

Büyük çoğunluğumuz bunun ayırdında olduğumuz halde bu politikaların uygulanması sürüyorsa. Gemisini kurtaranlar üzülüyor görünselerde sonunda tepkisizlikle, tavırsızlıkla bu durumu gözlüyor, dahası yıllardır destek veriyorlarsa....

Bir süre aş dağıtarak dini yükümlülüklerimizi yerine getirsekte, bırakınız yönetici olmanın, vatandaş olmanın temel ve gerçek sorumluluğunu yerine getirmiş olur muyuz?

Son günlerde basına yansıyan haberler daha da ilginç.. Yoksullara bedava kömür dağıtımının ardından, Eneji Bakanlığı TEDAŞ eliyle 1.5 milyon yoksul aileye 50 kilovat saat bedelsiz elektrik vermeye hazırlanıyormuş.

Bakar mısınız ? Aç insanlardan ulaşabildiklerimize, gücümüzün yettiğine bir aylığına da olsa aş. Kış kıyamette ısınamayan evlere yine imkanlar elverdiğince kömür.. Yoksul ailelere elektrik..

Müthiş değil mi ? Dahası var. Geçen Pazar, Sabah Gazetesinin yere göğe sığdıramayarak tam sayfa manşete taşıdığı habere göre, bir iktidar partisi milletvekilinin öncülüğünde Tariş'in de destekleriyle yoksullara hizmet verecek süpermarketler hazırlanıyormuş. Lüks otellerden, lokantalardan artan gıda maddeleri hijyenik koşullarda yoksullara iletilecekmiş.

Dayanışma. Fakire yardım. Garibanları unutmama..

Bırakınız eleştiriyi, yürekten alkışlanacak adımlar gibi duruyorlar.

Yıllar yılı ağırlaştırılan gelir adeletsizliklerini uzun vade de olsa sistemli bir biçimde yumuşatacak, daha fazla insana iş, daha fazla üretim ve vergi adaletinin sağlanması gibi unsurları içeren bir topyekun ulusal kalkınma planını uygulamaya başlamışız da, geçecek sürede mağduriyetleri azcık hafifletmek için çaba gösteriyor olsak.

Ya da.

IMF politikalarını terketmeye karar vermişiz, dış politikada, ekonomide yabancı müdahalelerden mümkün olduğunca uzak durmayı, gerekirse bunun bedellerini ödemeyi yönetimce, ulusca benimsemişiz de, bu geçiş döneminde aynı zamanda kanayan yaralara, yüreklere sarılıyor olsak. Kursağımızdakini, cebimizdekini üleşiyor olsak..

Heyecandan, kıvançtan zıp zıp zıplayacağım.

Oysa..

Ne egemen ülkeler ne de onların yönlendirdiği kuruluşların önerdiği ekonomik proğramları uygulamayı bırakmışız. Bu proğramlar eliyle, zengin-fakir uçurumunu körükleme sürüyor. Yalnızca dış ve büyük iç sermaye lehine, yoksulların sayısını arttıran türlü düzenlemeler de yapılmaya devam ediliyor.

Ne daha adaletli bir gelir dağılımı, ne de vergi sistemi peşindeyiz.. Dahası aflarla, kazıklayanın, ormana, toprağa, paraya el koyanın, koyduğunun yanına kar kaldığı yapı ayakta duruyor.

Ne proğramlı, sistemli bir üretim artışı, ne de işsizlik azaltımı gündemde. Bunların hiç umurunda olmadığı yabancı ülkelerin zorladığı dış politikalara tutunmaya çalışıyoruz.

O zaman bu yardımların başka anlamları olabilir mi diye düşünüyor insan.

Bir sadakat, minnet duygusu yaratmak.. Sistemin, izlenen politikaların yoksulluğun, gelir adaletsizliğinin baş sorumlusu olduğunu mümkün olduğunca düşündürtmemek.

Mümkün olduğunca kul, teba zihniyetinde; yüksek katlardan, zenginlerden gelecek yardımlara, sadakalara muhtaç bir 'Buna da şükür' kabullenmişliği yaratmak..

Zaten egemen ülkelerin öngördüğü sınırları muğlak, ulusal yapısı kırılmış, ses çıkarmazlarsa, aç bırakılmayacak insanların yaşadığı bir yapıya doğru gidildiğinden endişe ediyoruz. Bunu, farkında olarak ya da olmayarak dinsel motifler ve yardım duyguları ile katlanılabilir kılmak..

Bunlar olmasın, en azından sonuç itibariyle ortaya çıkan.

Ne diyelim. Allah bu yardımlarınızdan dolayı sizden razı olsun.

Memlekete ve zenginlere zeval vermesin.

Ancak unutmayın ve unutmayalım:

Anadolu, bu toprağın insanları 'eşit yurttaş'lar olarak yaşasınlar diye kurtarıldı.

Biz başı dik, eğitilmiş, üretken, üretileni hakça bölüşmeye çalışan "yurttaş" olarak yaşamak istemeliyiz. Bu ülkenin tüm insanları için bunları istemeliyiz.

Onurlu bir birey olarak yaşamak istemeliyiz. Kişilikli, ulusal bir dış politika, işsizliği azaltıcı bir ulusal ekonomi politikası istemeliyiz. Tüm yurttaşlar bunu istemeliyiz..

Bunları sağlamaya, bunlar için uğraş vermeye

Var mısınız?

Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz

Yukarı

Leyla Ayyıldız

 Yazı-Yorum : Leyla Ayyıldız


   ILKI

Bahar geldiğinde köyün çobanı, küçük baş hayvanları toplar, Algayda Dağının eteklerinde otlatırdı. Hayvanlar bahar boyunca Algayda'da kalırdı. Her gün öğleden sonra, güneş kızgınlığını azaltıp, serin serin gülümserken çoban tüm hayvanları sürer, köyün yakınındaki 'ılkı' denilen alana indirirdi, sağılmaları için...

Hayvanların köye kadar yorulması istenmezdi. Bunun yerine hayvan sahipleri ellerinde helkelerle ılkıya gelir, onları sağar, ılık taze sütleri ile köye geri dönerlerdi. Hayvanlar ise sütlerini verdikten sonra, dağın eteklerine doğru, kendilerini bekleyen ve besleyen Algayda'nın kutsal kucağına doğru giderlerdi...

Rüzgarın Algayda'dan alıp, dağıttığı kekik kokusu arasında, helkelerin içinden süt beyazı dalgalar yayılırdı. Genellikle süt beyazı umutlar besleyen genç kızlar sağardı hayvanları. Baharın renklerini kıskanmış rengarenk şalvarlarıyla...

Algayda'nın doruğundaki karlardan serin bir coşku getiren ırmağın kenarından, ılık, reyhan kokulu bir gün, köyün kızları toplanmış, ılkıya kadar yürümüşlerdi... Algayda'ya yüzlerini dönüp, gülümseyerek... Vardıklarında çoban ve hayvanların ılkıya henüz gelmediklerini gördüler. Çimenlere oturup, beklediler bir süre... Ne çan, ne de çoban köpeği sesi vardı uzaktan gelen.... Uzun süre beklediler... Köye dönmeyi düşündüler önce, ancak merakları onları Algayda'ya gitmeye zorladı... Karar verdiler, Algayda'ya hayvanların otladığı yere gideceklerdi, tam olarak bilmeseler de koyunların yerini, deneyeceklerdi şanslarını...

Dağa doğru yola çıktılar. Dağa yaklaşışları, köyden uzaklaşışları demekti. Her adımları belirsizliğe doğru ilerleyişti. Algayda kutsaldı, Algayda bereketliydi, ancak bir o kadar da bilinmezdi. Hava serinlemeye, güneş batmaya başladığında köyden çok uzaklaşmışlardı artık, dönüş yolunu bulamayacak kadar çok... Gökyüzünde karanlık bulutlar kümelenmeye başlamış, korku; göğüslerinde bir kuş olup, kanat çırpıyordu. Çoban ve hayvanları bulmaktan umutlarını kesmiş, kendilerini geri götürebilecek ırmağı aramaya başlamışlardı. Bir süre dinlenmeye karar verdiler, yakacakları ateşin birileri tarafından görüleceğini umut ederek, ateş yaktılar. Ateşin etrafına toplanıp, saatlerce konuştular. Yorgun ve bitaplardı, nöbet tutarak, sabaha kadar sırayla uyudular. Karınları acıkmıştı...

O korkulu gece ardına gizlenmiş güneş, öyle güzel gösterdi ki sabah olduğunda yüzünü. Kuş sesleriyle uyandılar. Çevreyi dolaştılar bir süre. Irmağın çağıltısını duyduklarında, hepsi çok sevindi. Sese doğru koştular. Irmağa çok yakın bir yerde olduklarını anlayarak rahatladılar. Irmağa ulaşacaklar ve onu takip ederek köye döneceklerdi...

Birden ağaçların arasından o muhteşem manzarayı gördüler. Algayda'nın doruklarından gelen, güneşe teslim olmuş kar suları, çağıldayarak köye doğru saflık, duruluk, bereket götürüyordu. Büyük bir şelalenin yanındaydılar az sonra... Yüce bir ilahi mırıldanıyordu sanki doğa...

Kızlar gece yaşadıkları korkularını unutmuş, dünden beri tüm olanların bu manzarayı görmeleri için düzenlenmiş bir tören olduğunu düşünerek dua etmeye başlamışlardı. Algayda'nın güzelliğini biliyorlardı, ama güzelin bu kadar güzel olabileceğini tahmin etmemişlerdi. Uzun süre şelaleyi izlediler... Hepsinin gözlerinden sarı, parlak bir ışık geçerek...

Şelalenin göllendiği alana doğru yaklaştılar. Her şey su ferahlığındaydı... İçlerinden biri yol sürmemiş, bulanmamış suya doğru eğildi. Eline bir avuç su alıp, yüzünü yıkamak istedi. Birden tüm arkadaşlarını sarsan bir çığlık attı... Suya doğru bakıyor, kımıldamıyordu. Tüm diğer kızlar onun yanına koştu. Arkadaşlarının baktığı yere doğru eğildiler. Suyun üzerinde onlar da arkadaşlarının gördüğünü gördüler... Hepsi benzer bir çığlık attı aynı anda. Algayda da tüm bu çığlıkları yineledi...

Baktıkları yerden gözlerini alamıyordu hiçbiri... Köpükler arasında hepsi kendi siluetlerini görüyordu. Güzelliklerine hayran kaldılar, gözlerini alamayacak güzellikteydi her biri. Cenneti andıracak güzellikteki bu eşsiz yer içinde, eşsiz güzellikleri başlarını döndürmüştü... Şelale çağıldıyor, şarkısına devam ediyordu. Hepsinin yüzünden dalga dalga hoş bir gülümseme yayıldı. Dakikalarca kendilerini izlediler.

İçlerinden biri şöyle dedi; 'Çok zordur böylesi güzellikleri bırakıp gitmek. Yaşamın içinde neyin hayal, neyin gerçek olduğunu ayrımsamak da öyle, evimize geri dönelim'...

Irmağın çağıltısına bir türkü ezgisi ekleyerek köylerine geri döndüler...

Gördüklerini bir daha hiç konuşmadılar...

Leyla Ayyıldız
ayyildiz@kahveciyiz.biz

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT

   BAZEN DE GÖLGELER AYDINLATIR SOKAKLARI :
  Tarkan İkizler

"Sunaaaa!…"

Ben Suna, Suna diye bağırıp duruyorum ama kapıdan Aysel başını uzatıp geri çekiyor görüyorum, benden kaçmaz… Zorla ayağa kalkıyorum, evet Aysel burada, onu bulup hesap sormam lâzım…

"Sen kendini ne sanıyorsun? İnsanların hayatını böyle basit yalanlarla nasıl karartırsın? Suna güzel bir kız ama ne yatması, nasıl böyle adice davranabiliyorsun?"

Evet bağırıp çağıracağım, hesap soracağım ama Aysel bir türlü durmuyor ve dar koridorlarda koşuyor… Bir yakalasam, herşeyin yalan olduğunu itiraf ettireceğim…

Aysel koridorun sonuna geldiğinde arkamdan koşan işkencecilere, doktorlara, hastabakıcı kıyafetli adamlara aldırmadan koşmaya devam ediyorum. Fakat birden her yer kararıyor… Ne olduysa peşimdekiler yok artık ve Aysel bugün villasındaki karşılaştığımız seksi kıyafetleriyle, sırtı bana doğru dönük, öylece duvarın dibinde duruyor…

Aysel durunca ben de duruyorum ve merakla ne yapacak diye beklemeye başlıyorum. Aysel üzerindeki transparan geceliği çıkartmaya başlarken arkasını dönüyor. Tekrar yüzünü bana dönmeye başlarken de nasıl oluyorsa, üzerindeki kıyafet birden Noel baba kıyafeti... Hayır, hayır, İtfaiyeci kıyafeti oluyor, elinde de yüzüme doğru tuttuğu kocaman bir hortum, ve birden her yeri sular kaplıyor...

"Hişt! Hişt! Abi... Hişt... "
"Ne?"
"Abi, sen beni bırakıp eve gitmedin mi?"
"Zafer?"
"Evet abi."
"Ulan beni niye ıslattın?"

"E! Ödümü kopardın abi. Valla sana kötü birşeyler oluyor sandım. Önce bir kaç kez kapı çalındı gibi geldi, bir açtım ki, sen kapıya yaslanıp uyumuşsun. İtip kakıyorum, bana mısın demiyorsun, korktum. Ayılman için en sonunda dayanamadım tokat attım. 'Beni nereye götürüyorsunuz lan? Ben kim suikast kim, bırakın beni' diye bağırıyordun. Bir an bu kâbustan hiç kalkamayacakmışsın gibi geldi, gecede içkiyi çok kaçırdığını biliyorum, korkudan ne yapacağımı şaşırıp doğruca mutfağa gittim, kaptım bir tas suyu...."

"Ya, Zafer valla ne kâbustu bir bilsen, artık televizyondaki uyduruk Hollywood dizilerinde ne varsa gördüm. Beni mafya mı kaçırmıyor, gözlerimi mi bağlamıyorlar... Yok efendim dev gibi adamlar, villalar mı istersin, büyük avizeler, tablolar mı?"

"Gel abi, önce bir benimkilerden birşeyler giyip üstünü değiştir, sonra biraz dolaşalım senle. Şöyle iyice bir kendine gel."

Zaferlerin evinden çıkalı yarım saat kadar olmuştu, kafamı anca toparlamıştım. Mahallenin ara sokaklarında boş boş, dolaşıp duruyorduk. Ben hâlâ gördüğüm rüyanın etkisiyle Ayseli düşünüyorum, zihnim bulanık. Bir yandan da birşeyler oluyor ama, bir türlü dikkatimi verip neler olduğunu anlayamıyorum.

Sadece etrafımızda bir hareket, bir kıpırtı var, bunu hissediyorum.

Hissediyorum ama kendimi toparlayıp "Sen de farkında mısın?" diye bir türlü Zafer'e soramıyorum. Hâlâ rüyanın etkisi mi var bilemiyorum.

Artık eminim, biri, hatta birileri, bizi takip ediyor... Bir yandan Zafer'i dinleyip, bir yandan da arkamızda kıpırdayıp duran sabırsız gölgelere dikkat etmeye çalışıyorum.

Zafer'in koluna girip onu ileri doğru yürümeye zorlayınca, böyle bir şeye alışık olmayan Zafer, durup dikkatle yüzüme bakıyor... Normal olmayan birşeylerin döndüğünü artık o da anlayınca yavaşça kulağına eğilip "Peşimizde birileri var." diye fısıldıyorum.

Bakmaya niyetlendiğini anlayınca arkasına dönmesini engellemek için koluna sıkıca sarılıyorum. Köşeyi dönünce onu sağa itip, kendimi sola atıyorum. Sırtlarımızı karşılıklı iki duvara verip beklemeye başlıyoruz... Kendi kendime "Ulan aynı filmlerdeki gibi, başımıza gelmedik bir bu kalmıştı, haydi hayırlısı." diyorum.

Korkak ve ihtiyatlı, ama bir o kadar da hızlı adımlarla, ayaklarının uçlarına basıp ilerlemeye çalışan iki kişiyi sokağın başında farkettiğim anda 'Haydi!" diye bağırıyorum. Zafer'le aynı anda adamların üstüne atlıyoruz ama atlarken de bir yanlış yaptığımızı farkediyorum adamlar zenci...

Zencilerin bizim peşimizde ne işi var?
Adamlar turist mi acaba falan diye düşünmeye kalmadan, bir itiş kakış içinde birbirimize girdiğimiz anda biri "Abi dur! Benim, Lastik Osman" diyor. Öylece elimiz havada kalıyoruz...
Çocuk esastan da bizim Lastik.
Toparlanıp yerden kalkarken, şaşkınlıkla "Ulan sen Lastik Osman değil misin? Ya sen, Cabbar niye böyle zenci oldunuz oğlum?" diyorum.
"Abi bende onu diyorum. Evet ben Lastik Osman'ım, bu da Cabbar."

Üstümüzü başımızı silkeliyoruz ama, bizim de sağımız solumuz çoktan siyah lekelerle dolmuş...

Lastik Osman "Abi biz seni takip ediyorduk. Zafer abinin yanından ayrılırsın diye bekledik ama..." diyor.
Zafer adı geçince "Benimle ne alakanız var?" diye soruyor.
Kafasını titretip, kaşını gözünü kaldıra kaldıra devam ediyor "Ha? Size soruyorum lan... Ben size demedim mi oğlum? Olmaz o iş... Ulan birşey değil kardeşimin de başını yakacaksınız."
Çocuklar sessiz başlarını öne eğince, Zafer iyice kızıp, bağırıp-çağırmaya başlıyor.
"Bıktım ulan bu mahalleden de, sizin gibi delilerinden de... Ne halt yerseniz yiyin."
Zafer bir sigara yaktıktan sonra yanımızdan hızla, söylene söylene uzaklaşıyor.

Lastik Osman'a soruyorum "Ne var da böyle manyak manyak şeyler yapıyorsunuz oğlum?
Deli misiniz siz? Niye zenci gibi sağınızı solunuzu boyadınız?
Benim bilmediğim birşeyler var ama, dur bakalım...
Nedir bu Zaferin bahsettiği 'Olmayacak iş'?"
Lastik Osman "Abi..." diye lafa başlarken, Cabbar'da benle beraber kaldırıma oturuyor.
"Bu Zafer'in kardeşi Selim, hepimizin kardeşi sayılır...
O'na iyi bir şey olsa sevinir, kötü bir şey olsa hepimiz üzülürüz değil mi?
Şimdi ben sana herşeyi anlatacağım."

"Yaa, Lastiğim bırak bu ekstra açıklamalı, pazarlamacı ağızlarını, direk konuya gir..."

"Zaten Zafer yanından gidince sana seslenecektik, ama sizde de bir muhabbet, bir muhabbet bitmek bilmedi be abi. Biz de takip etmek zorunda kaldık... Herşeyden önce şunu söyleyeyim ki bizi senden başkası kurtaramaz."

"Lastiiik. Gir oğlum şu konuya artık..."

"Abi uzun lafın kısası şu: Bu Zafer'in kardeşi Selim, Aysel'e abayı yakmış, ama bir iki kez Aysel'le konuştuğunda Aysel bunu 'Senin maaşın benim makyaj parama bile yetmez oğlum. On milyarı denkleştir öyle gel' diye terslemiş. Çocuğunda bir erkeklik gururu var değil mi abi. Ne yapsın gariban, belki bir akıl verir diye gidip kahvede bizim Kusto Sami'ye durumu anlatıyor. Kusto Sami de bunu dinleyince 'Yeter artık bu Aysel karısının mahalleye ettiği' diyip kahvedeki çocuklarla bir plan yapıyorlar."

Lastik Osman anlatmaya devam ederken saatine baktıktan sonra, "Abi gel gerisini yolda anlatırım, acelemiz var" diyerek ayağa kalkıp elini bana uzatıyor. Hep beraber yürümeye, hatta hızlı adımlarla yavaş yavaş koşmaya başlıyoruz Lastik tekrar anlatıyor...

"Abi Kızma ama senin dünyadan haberin yok. Kahveye gelince bu Kusto Sami'nin son bir aydır ikidebir anlattığı askerlik anılarından da mı durumu çakozlamadın be abi? Bu askerlik muhabbeti falan var ya, hepsi dümen, sırf sen gelince anlatacak koftiden birşeyler olsun da, millet ağzından birşeyler kaçırırsa işi bozmayasın diye."
"Ne işi oğlum? Ben niye milletin işini bozayım?"
"Öyle deme abi, Zaferin en yakın arkadaşısın, ne yapar eder vazgeçirirdin bizi..."

Cabbar sessizliğini bozup araya giriyor:
"Keşke işe uyansaydı da vaz geçirseydi. Şimdi daha mı iyi oldu sanki."
Lastik Osman "Sen karışma lan!" diyince, Cabbar yine susuyor.
"Oğlum şu işi başından adam gibi anlat, hiç birşey anlamadım ben..."
"Anlamayacak ne var abi... Mahalledeki her genç gibi Zaferin kardeşi Selim de Aysel'i seviyor.
Aysel Selim'i istemiyor ama açık açık 'On milyarı getir, malı götür' diye, kendisinin ne mal olduğunu da belli ediyor. Selim'de de bu para yok, Kusto'ya dert yanıyor. Kusto da ulan bu herkese böyle yapıyor gelin bu Aysel karısından hiç değilse birimiz mahalle gençleri adına intikam alsın diye fikrini söylüyor ve kahvede başlıyor her türlü plan çevrilmeye... En sonunda yazlığa gittiklerinde Aysellerin evine girip, yükte hafif, pahada ağır ne bulunursa alınmasına karar veriliyor. Senin anlayacağın Ayselin parasıyla Ayseli..."

"Valla ben bizim mahallenin gençlerinden böyle birşeyi beklemezdim... Ama ne diyeyim işin içinde şu Aysel olmasa eyvallah denecek iş değil ya hani neyse... İyi güzel de siz niye yüzünüzü böyle boyadınız onu anlamadım..."
"Sadece biz değil ki kahvedeki herkes boyadı."
"Herkes mi?"
"Evet abi, eve girerken görünmemek için."
"Madem eve girerken diye yüzünüzü boyadınız, burada ne işiniz var?"
"Biz içeri giremedik ki abi, biliyorsun bahçede özel eğitim almış köpekler var. Nah böyle, bu boyda kurt köpekleri..."

Cabbar yine lafa karışıyor.
"Hem de eğitimlinin de eğitimlisi, Ayselin babası bu kurtları inönü stadında görev yapan polis arkadaşından zorla, binbir dereden su getirip, rüşvetle almış... Adamcağız kurtulmak için 'Abicim ben bunları verirsem, stada neyle girerim?' diyormuş da, Ayselin babası durumu idare etsin diye, yerine iki tane sıradan kırma kurt alıp adama vermiş..."

"Ulan Cabbar her lafa da atlıyorsun be oğlum. Dur da şurda meramımızı anlatalım. Millet orada yangın vaziyette bizi bekliyor zaten...Nerede kalmıştım abi? Hah... Yarımız içerde yarımız dışarda kaldık. Kusto Sami kendini köpeklerden zor kurtardı. Şimdi bahçenin yakınlarında bir yerde gizlenip nöbet tutuyor. Selim içerde mahsur kaldı. İkimizi de seni bulmamız için Kusto gönderdi... Aman abi gel de şu Selimi kurtaralım..."

"İyi güzel de oğlum, nasıl kurtaralım?..."

Aldı mı beni bir düşünce, hem düşünüyorum, hem kendi kendime konuşuyorum. Bir yandan olayı çözüp, Selimi nasıl kurtaracağımı bir yandan da bu işi becerirsem artık mahallede ölünceye kadar sırtımın yere gelmeyeceğini düşünüyorum.

Cevabı bulmaya çok yakınım biliyorum.

Başladım sesli sesli düşünmeye...
"Canavar gibi köpekler var diyorsuuuuuun, eğitimli diyorsuuuuuuun..."

"ULAN CABBAR!"

"Sen demin anlattıklarını nereden biliyorsun? Eğer doğruysa yırttık."

"Ayselin kardeşi kahvenin önünde, öbür çocuklara hava atmak için anlatırken duymuştum..."

"Buldum ulan buldum!!!"

"Şu Selimi bir kurtarayım da....
Gerçeğine tahammül edilemezken dümenden askerlik anısı neymiş gösteririm ben size..."

Çocuklar benden umutlu ben yardım edeceğim için hafiften havalı bir vaziyette neredeyse mahallenin dışına geldik ev görünüyor. Uzaktan sakat bir şey yok gibi. Ama durum tam tiyatro...
Eski partici Memduh beyin, yani Aysel hanımın babasının bahçeli evi.
Selim balkonda eğilmiş ara sıra kalkıp asmadan kopardığı korukları bahçedeki köpeklere atıyor.
Kusto Sami duvarın yanında tam siper yatmış. Askılı pantolon olmasa yüzü simsiyah boyalı, kim olduğunu anlamayacağım.
Çevrede bizden başka kimse yok. Yavaşça yanına gidip "Hişt kardeş Afrikanın içinden misiniz?" diye takılıyorum...
Kusto delirmiş gibi bana bakıp "Allahıma şükürler olsun" diyerek ayağa kalkıyor. Hareketleri hala yarı deli gibi hesapta ikide bir etrafı kolaçan ediyor. Selime sesleniyorum "Selim biz köpekleri bu tarafa çekince, sen öbür taraftan atla, kaç kurtar kendini, sakın yanına da birşey alayım deme." "Gelin sizde şimdi benle. Ben ne dersem bütün gücünüzle bağırıp aynen tekrarlıyorsunuz tamam mı?" Hepsi iyice aptallaştı, Cabbar "Abi hırsızlık yaptığımız evin önünde bağıracak mıyız, doğru mu anladım?" diye soruyor.
"Evet ulan bağıra bağıra kurtaracağız Selimi başka yolu yok..."

Önce duvara iyice yaklaşıyoruz başlıyorum bağırmaya...

"La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!"

Bizimkiler aptal aptal bana bakıyor ama, bu sırada köpekler stadlarda geçen eski günlerini yadetmek için duvarın dibine, aldıkları eğitim gereği tam yanımıza gelip oturunca, durumu anlayıp onlarda bana katılıyor.

"La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!"
Bir dakika boyunca böyle devam ediyoruz,

Selim kurtulup yanımıza gelince işin suyunu çıkarıp sevinçten, alkışlarla üçlü çekiyoruz...
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
"Beşiktaş!!!"

Oradan uzaklaşırken Kusto Sami bir yandan yüzünü silip bir yandan da bu sıkıcı durumu atlatmanın sevinciyle Lastik Osman'a yetişemeyen yavaş tekmeler savuruyor...
"Ben size demedim mi oğlum çözerse bu işi o çözer"...

Taşkın durumumuzu yavaş yavaş dizginleyipte kahveye yaklaştığımız sırada, Selim
"Abi sen hiç birşey alma demiştin ama bir kere almış bulundum. Bir daha da geri koyamadım, artık bunu sen hakkediyorsun" diyerek gömleğinin altına sakladığı bir defteri bana uzattı.

Sanırım Ayselin iyi kötü bütün yaşadıklarını, tüm detaylarıyla anlatacak hatıra defterini elimde tutuyordum...

Tarkan İkizler

Devamı varrr...

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 2004 ÖZEL - ASLAN VE BAŞAK


  Ailenizin Yıldız Falcısı : Nurettin Özdemir


ASLAN   (23 Temmuz-22 Ağustos)
( Gerçekçi olabilmek- Olayları kavrayış kabiliyeti - Manevi güç )
Sevgili arslanlarım çok önemli manevi değişiklikleri yaşayacağınız yeni bir yıla girmektesiniz.. 19 ocaktan itibaren ve şubat- mart ayları içinde uzun zamandır sizleri canlarınızdan bezdiren bir konu nihayet çözümlenecek.. Ve nitekim yeniden doğmuş gibi hissedeceksiniz kendinizi.. Kış aylarında aşklarda bir yenilik veya gelişme gözükmüyor. Bunun için eylül- ekim ve aralık aylarını beklemeniz gerekmekte ama bekar arslanlarımız daha ilkbahardan çıtır çıtır sevgileri ve çapkınlıkları yaşayacaklar.. Aslında 2005 yılında yaşanacaklar gerçek aşklar.. Profesyonel uğraşlarınızda 2004 yılının ilk yarısı kendinize bitmek tükenmek bilmeyen soruları sormakla geçecek ve ikinci yarısın da ise çareleri bulmakla meşgul olacaksınız... Ocak ve mart ayları arası sakın kendinizi melankolilere kaptırmayın, ortamlar her ne kadar bunlara elverişli olsalarda.. Bu devrelerde bilhassa sevgililerden kaynaklanacak karamsarlıkları derinden hissedeceksiniz. Mayıs ayından itibaren ve ekim sonuna kadar bazı şeylerden yoksun bırakılmış olmanın vereceği hissiyatları yaşatmayın içlerinizde. Hemen bir yerlere kaçış programları yapın. Hobilerinize öncelikle ağırlık verin.. Kasım ve aralık aylarında para konularında çekişmelere ağız dalaşlarına hazırlıklı olun. Eski sevgililerle aranızda çıkabilecek, çocuklar ve mal mülk konularında olabilecek bu can sıkıcı meseleleri fazla hak kayıplarına uğramadan halledeceksiniz.. Zaten ekim ayından itibaren Jüpiter'in sayesinde hakikaten sevindirici sonuçlara ulaşacaksınız.. Arslanlar sizler genellikle her işi başarmayı ve on işi birden görmeyi seversiniz değilmi ? Ama bu sene her şey başka olacak, bu sefer kararları sevgilileriniz alacaklar sizlerde onaylıyacaksınız yalnızca !.. Hey gidi arslanlar bunun ismi ne ola ki ? Siz bulun… 2004 yılında olağanüstü gerçekleşmeler beklemeyin. Yine de ideallerinize olan sarsılmaz inançlarınızın sayesinde yılın ikinci yarısından sonra arslanmı arslan olduğunuzu çevrenize yeniden kabul ettireceksiniz.. Sebatlı ve anlayışlı olun, gecikmelerden ve sevgililerin olası çaresizliklerinden huylanmayın. Sevgiler şüphe yok bu sene ailevi ortamlarda müthiş hissedilecekler.. Tek tavsiyem isyanları oynamayın arslanlar, bazen herşey dayanılamaz şekilde sıkıcı gelse bile.. 2004 senesinden çıkarılacak çok dersler var. Kükremeler ya dinmeliler ya dinmeliler… Kararlar elbette sizin.. 2005 yılında Jüpiter sizin burcunuzda konuklanacak.. Yüreklerinizi ve sosyal yaşamlarınızı hoplatmaya müthiş kararlı, benden söylemesi..

BAŞAK   (23 Ağustos-22 Eylül)
( Jüpiter - Başarılar- Jüpiter )
Jüpiter gezegeni burcunuzda sevgili başaklar ve sizleri müthiş enerjilere kavuşturacaklar bu sene. Geçen sene olduğu gibi yeni yılda da isteklerinize ulaşabilmeniz için Jüpiter ve Satürn gezegenleri sizlerle olacaklar.. 2003 yılında gerçekleştirilemeyen hedeflere bu yeni yılda merhabalar diyeceksiniz.. Ciddiyet ve sorumluluk gerektiren konularda Satürn gezegeni sizleri kollayacak ve emellerinize, bazen bıktırıcı şartlarda da olsa, ulaşabilmenizi sağlayacaktır.. Karmakarışık ortamlara, olayların beklenmedik şekilde gelişmelerine 2003' te alışmıştınız zaten değilmi ! O halde yeni yılda oluşabilecek sürpriz gelişmelere pozitif bir yaklaşım göstermeniz kuvvetle muhtemel başaklar.. Jüpiter olası karizmalarınızı daha bir güçlü kılacak.. Enerjileriniz pozitif akımlarda olduğundan bazen kendinizi yorgun hissedebileceksiniz, kanalize edin bu güzelim enerji nimetlerini oldumu başaklar..Aşklar da yine Jüpiter'e minnettar olun çünkü sevdalarda ortamlar cümbüşlümü cümbüşlü.. Duygular daha güzel dile getirilecekler, alışılmıştan daha bir deli dolu olacaksınız yeni yılda !… İlkbahar dan başlamak üzere projelere hız verecek, evlilikleri, çoluk çocuklara kavuşmaları , yeni mekanlara taşınmaları gerçekleştireceksiniz.. Mayıs ve haziran aylarının getirecekleri mini krizlere rağmen.. Panik yok başaklar meseleler yine kıskançlıklar etrafında dönecekler !.. Muhtemelen özel geçmişlerden kalan izlerin etkisiyle bu şüphe dolu anları yinede aşacak ve uzun vadeli birlikteliklere, mutluluklara uzanacaksınız.. Uranus (etkileri hızlı ama süper değişken bir gezegen olduğundan) bu yeni yılda her türlü sürprizleri ayaklarınıza getirecek ama bunları kullanmasını bilmelisiniz, yoksa reformlar kendiliklerinden gerçekleşemezler bunu da unutmayın başaklar.. Mart, mayıs, ağustos ve ekim aylarını kırmızı kalemle yazın bir köşeye.. Gelecek senelerin eşsiz nimetlerle yoğrulmalarını istiyorsanız içinde bulunduğunuz ve beklenmedik hoşluklara açık 2003 senenizi sakın es geçmeyin. 25 eylül tarihinde Jüpiter burcunuzdan yolcu ama olumlu etkilerinden yine yararlanmaya devam edeceksiniz.. Vallahi böylesine ballı bir seneyi nasıl olsa şansım var boşveer diyerek tarumar ederseniz sonradan kafalarınızı duvarlara vurmanız bile yetmeyebilir… Siz bilirsiniz başaklar..Yoksa bir oniki sene daha beklemeniz gerekecek !… Çarkı felek dönecek ya…

Nurettin Özdemir
nozdemir@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi


Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 3.958 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


MENEKŞELİ ACILAR

Özen'e

Bir kadın... karda kışta
Yürüyordu gizli düşte
Bir yakada açık görüş
Öbür yaka direnişte.

Bir kadın... düşleri karabasan
Çıkıyor merdivenlerinden acının
Çok ince bir hüznü menekşeliyor
Soğuk gölgesinde darağacının.

Bir kadın... yaşamın terkisinde
Ardı sıra doludizgin atlılar
Ceylanlar gezinir gözlerinde
Heybesinde menekşeli acılar.

Attila Aşut

Yukarı

 Biraz Gülümseyin



Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://games.zeeks.com/games.php?category=0&keywords=Hugo
Online Hugo oyunarı oynayabileceğiniz güzel bir mekan. Yılbaşını PC başında geçirecekler için bir alternatif.

http://mypostcards.com/search/?qt=f&cat=h&val=xmas
Yeni yıl ekartları için geniş bir arşiv. Birçok ekart sitesine ulaşmanız mümkün. Haydi yeni yıl kutlamalarında geç kalmayın.

http://www.earthcam.com/newyears/
Dünyanın en büyük meydanlarındaki yılbaşı kutlamaları izlemek için tıklayın. Hoş vakit geçireceğinizi iddia ediyorum.

http://www.kmarsiv.com/postcard/step11.asp?cat_fldAuto=7
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerine, hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak, birbirinden hareketli yeni yıl kartları kop...hazırladı. Yollamazsanız hatırım kalır vallahi.

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Damak tadınıza uygun kahveler


Santa's Workshop Screensaver [1.5M] W9x/2k/XP FREE
http://www.screensaver.com/download.cfm?id=251
Noel Baba'nın dükkanı. Güzel bir yeni yıl ekran koruyucu isterseniz. Buyrun, yükleyin.

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20040102.asp
ISSN: 1303-8923
2 Ocak 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri