KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 422

 13 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Firdevs Streisand!..


Merhabalar,

Dün bir yorumdur tutturduk Popstarı unuttuk. Aşkolsun bana. Hatamı telafi ederek gecikmiş haftalık yorumlarıma başlıyorum efendim. Sonlara yaklaştıkça işin duygusal boyutu artıyor. Oyvericiler performans değerlendirmesini birkenara bırakıp yüreklerine kulak veriyorlar. Bize de bu yakışır tabi. Şimdi Bayhan diyeceğim birkaç kişi aavvv diyip başını çevirecek biliyorum ama gene adım gibi eminim ki o baş çevirenler yarışma sırasında içine düşmüşlerdir. Haksız mıyım başçeviriciler? Genç adam eline verilen her ödevi başarıyla yerine getiriyor işte. Katıla katıla gülmeyi bekleyen insanları 'Bravo' diye bağırtıyor. 'Bu adamdan popstar olmaz' diyenlere inat başarıyla sürdürüyor yarışı. Benim primadonnam Firdevs Streisand tabiki. Her hafta 3 oyu var benden, helali hoş olsun. Gün gelecek bu kızın elinden tutmuştum diye böbür böbür böbürleneceğim. Elena gidince üzüldüm ama ciğere çökmüş, itiraf edilemez, ırkçılıktan mıdır nedir, diğerleri gitmedi diye de sevindim. En başarılı olduğu hafta elenmesi de ayrı bir hoşluk yarattı. Yolun açık Elena merak etme sen...

Geçen hafta bizim ankete popstarı koyunca çatlak bir iki ses 'bu ne ya, yakışıyor mu KM'ye' gibi nefaset kokan sözler söylediler. Öyle bir yakışır ki güzel kardeşim. Aydın olmak, entellektüel olmak dünyaya at gözlüğü ile bakmayı gerektirmez. Bu derece ilgi çeken güzel bir şovu yok sayıp komik duruma düşmez. Sürekli belgesel ve haber programları seyreden benim cici entellektüel kardeşlerim(!?) için benim yapabileceğim birşey yok ancak aldığım duyumlara göre TV yapımcıları karar almışlar belgesellerin arasına popstarı parça olarak yerleştireceklermiş. Yandınız, şimdi ne seyredeceksiniz? Birşey daha var. Bu sitenin editörü sıkı bir popstar izleyicisidir. Eğer bu durum, aydın ve entellektüel karizmasına çizik atacaksa seçimini popstardan yana kullanacaktır. Ayrıca kendisi belgeselden ziyade film ve dizilere düşkündür. Film seyrederken çekirdek çitlemeyi, yalnızken yellenmeyi, kimse görmüyor diye düşündüğü anlarda burnunu karıştırmayı sever. Yani kendisi sizin benim gibi sıradan bir insandır. Eee bu adamın editör olduğu sitenin hali de budur be güzelim. Firdevs'e oy atmayanın elleri soğuktan morarsın emi.

Dün bundan böyle Enişteyle birarada olacağımı söyleyince ilginç tepkiler aldım. İlginçliği genel mesajın 'Ohh bundan sonra çok daha güzel KM okuruz.'du. Ama öyle değil ki be canlarım. Eniştemin de benim de para kazanmaya çalıştığımız işlerimiz var. Kahve Molası cep doldurmak için yapılmadığından iş saatlerinde ilgilenilmesi zor oluyor. Bizimkisi diğer işlerde bir işbirliği, ama KM'de gönül birliği. Yani mutfakta birşey değişmedi, Eniştem herzaman olduğu gibi gönülden desteğini sürdürüyor. Bunu söylememin nedeni 'Artık 2 kişi oldunuz, haydi bakalım kuş kondurun' diyebileceklere karşı önlem almak. Sakın yanlış anlaşılmasın. Haydi kalın sağlıcakla...

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Şeref Oğuz

 DuyuYorum : Şeref Oğuz


   Yalnız mı tek başına mı?

Seçme şansın varsa, en azından bir süre için harika bir şey olabilir yalnızlık.
Bundan başka seçenek bırakılmadığı için yalnız isen, çıldırtıcı da...
Duygu ikliminin "ihtişam ile sefaleti arasında bir yerde" salınır yalnızlık. Senin yalnızlığı nasıl algıladığını da "yalnız"laştırmanın hangi tarafında olduğun tayin eder.
Ama sonuçta yalnızsın. Yani tek başına!
Heyyy bir dakika, galiba "yalnız"lıkla "tek başına"lığı karıştırdın!
Tek başına olmak, tercih edilebilir. Oysa yalnızlık, isteğe bağlı bir seçim değildir. İyi düşün; yalnız kalmayı istediğinde, "tek başına" kalmayı kastediyor olmayasın?
Tekbaşınalık, kabul edilir bir şeydir. Tek olmayı seçmiş ya da etrafındaki onca insana rağmen;
kalabalıklar içinde "tekbaşınalığının" farkına varmış olabilirsin.
Oysa yalnızlığı, ancak hissedersin.
Şah damarından daha yakın durur sana. Gel demeden gelir, git dersin gitmez.
Sevdiğinin saçlarını, memleketin kokusunu özlemektir bazen. Bazen de ulaşamadığındır, yanında olmayana biriktirdiğin hasretin hasadıdır.
Buuraya kadar iyi gidiyordu... Galiba ben de karıştırdım! O halde ikisini nasıl ayırt edebilirim? Aslında çok basit bir test önerebilirim;
Çift kişilik yatakta tek yatıyorsan ve huzursuz isen, "yalnızsın" demektir.
Huzurluysan, "tek başına!"
"Döşekler yalnızları; itmese, dürtmeseydi..."
Tekbaşınalık, tercihlerin gerçeğine dayanır, yalnızlık ise hissettiklerine...
Bir yaz akşamında onca kalabalığın arasında ellerin cebinde yürürken "ıslık çalıyorsan" tekbaşınasın, ağlıyorsan yalnız.
Gemi kalktığında rıhtımdakini unutabilmek. Gemideysen artık "tek başına"sın, rıhtımda isen artık "yalnız!"
Köşe bucak kaçsan da inkar etsen de yalnızlık asla seni yalnız bırakmaz.
Yalnız geldiğin bu dünyadan zamanı gelince yalnız göçmeyecek birini tanıyor musun?
Yalnızlık unutulmaz.. Sadece "yeni yalnızlıklarla" kullanışsız hale getirilebilir. Unutma gayreti, yalnızlığın altını çizer, onu daha da gözümüze sokar yalnızca.
Ve yalnızlık en çok, "öteki"ne ihtiyaç duyduğumuzda kanırtır yüreğimizi...
"Öteki" artık yoktur ve bunun için senin yapabileceğin bir şey yoktur.
Ama "öteki" yok fakat onu sen "ötelemişsen", tek başınasın, "yalnız" değil. En azından sen yanındasın sen'in. Eğer kendini de "sen"den ötelememişsen.
Sen! Tek başına olan... Başını alıp gidebilirsin her yere... Başına buyruk.
Sen! Yalnız olan... Kendini ve yaşadıkların kalsın.. Yalnızlığını al ve git.
Tek başına'lığını tercih ettim, yalnızlığın sende kalabilir.

Şeref Oğuz

Yukarı

 Deniz Fenerinin Güncesi: Seyfullah Çalışkan


AYLAK KENTİN TRENLERİ

Bir şiirin dalına tutunup, kendini çok eski zamanlara atmak günahtır. Cümleleri aklına düştüğü gibi yazmak, içindeki sesin dilinden konuşmak zayıflıktır. Yağmurlu bir güne kaçıp saklanmak, trenin penceresinden hızla akıp geçen evlere, sokaklara dalıp her şeyi unutmak yanlıştır. Ne güzel yanlışlıklar, ne güzel zayıflıklardır onlar.

Bizim kaderimiz bütün kitaplara, filmlere inat, bir akşam üzeri karşılaşmakmış. Ona, kuşlar son sözlerini söylerken ve sokaklar yorgunken gitmiştim. Arabaların sivri ışıkları, ağaçlara, kaldırımlara saplanıyordu. Ondan önce bir sevgilim olmamıştı ve beklemelere çok acemiydim. Sabırsız, heyecanlı ve korkaktım. Gecen onca zamana rağmen, o akşam, hala sıkça anılarımdan çıkıp karşıma dikilir. Ellerim terler, dilim tutulur. Hala, kumrular sustuğunda, ezanlar o parkın köşesinden karanlığa dağılır.


Yaz geldiğinde o parka sabahları iki aşığın geldiğini bilirim. Önce gelenin en serin gölgeyi seçtiğini, gazete ya da kitap okurken çay içtiğini de... En geç yarım saat sonra da diğeri gelirdi. "Bir sade kahve lütfen " diye garsona siparişini verirken sigarasını ve çakmağını çantasından çıkarırdı. Ağaçların gölgesi çam, kahve, çiçek, çimen ve sabah kadar güzel o kadın gibi kokardı. Yüksek çamların gölgesindeki salıncaklar ikindi sonrası çocuk kaynardı. Düz saçları parlak çizgiler gibi boynunda oynaşan o küçük kız havuzdan hep su taşırdı. Çimenlere doğru uzanan derenin kıyısında köyleri vardı. Köyler, bütün derelere çok su isterlerdi ve mutlaka köprüler... O küçük kız bunu hepimizden daha iyi bilirdi. Oyun bittiğinde oyuncaklarını toplayıp, dereyi ve köprüyü geceye bırakır, isteksizce evine giderdi.

O kentte, zaman bile trenlerle söylenirdi. Oturay geçtikten sonra öğlen ezanı okunurdu. Ankara Ekspresi vagonlarının peşinden sürükleyerek o kentin akşamını getirirdi. Soma treni istasyona vardığında memurlar mesaiye başlardı. Asker treni istasyondayken sen Uluparkta beni beklerdin. Çocukluğumun her gün bana biraz daha küstüğü, bıyıklarımın terlemeye başladığı ilk gençlik zamanlarımda, ben o kentin sokaklarında geceleri ıslık çalarak kaygısızca gezerdim. Trenler gelip geceyi bölerken Laleli bağlarında üzüm salkımları uykusundan uyanırdı.

Sabah kokulu o kadın sevgilisini kahvaltıya çağırdı. " Kahvaltıya bekliyorum seni, sakın unutma. Sadece ekmek getirsen yeter." dedi. Adam, kendi sesinden bile çekinerek usulca geleceğini söyledi. “Ekmek dışında başka bir şey istemez misin?" diye sordu. Kadın ‘hayır’ anlamında başını salladı. Sabah kokulu o güzel kadın, ekmek ve sevgilisini istiyordu. Sabahı sevgilisiyle bölüşmeyi ve gün batana kadar sevişmeyi...

Uzun zamandır aşkın yoluna hiç çıkmadım. Gördüğümde yolumu değiştirip uzak sokaklara kaçtım. Tanımazdan geldim, yüzüne bile bakmadan selamsız geçtim. Şair “aşkın olduğu yürekte akıl tatile çıkar” diyor. Tepeden tırnağa kadar haklı olduğunu biliyorum. Yine de son günlerde canım yağmur çekiyor. Sokakları göllenmiş, saçakları şarkı söyleyen o kenti özlüyorum. Trenler İzmir'e doğru aksın, ve sokaklar yağmur koksun istiyorum.

Ertesi sabah sevgililer parka gitmediler. Sabah kokulu kadının sevgilisi tren saatinden az sonra evden çıktı. Çarşıya, Beyaz Fil’e kadar yürüyerek çiçekçinin yanındaki dükkandan kıymalı börek aldı. Tarzan heykelinin köşesindeki fırıncıdan aldığı iki ekmeği poşete koyup yürüdü. “Acaba biraz meyva da alsam mı?” diye düşündü. Kendisinden bile gizlenerek, etrafına bakmaya bile utanarak gidip zili çaldı. Otomatik her zamanki gibi tutukluk yaptı, kapı açılmadı. Kadın aşağı inip kapıyı açıncaya kadar heyecanla bekledi. Sanki herkes kendisine bakıyor hissine kapılıp, utandı. Kapıdan dönüp gitmeyi defalarca aklından geçirip, erkekliğine yediremeyip bekledi. Sabah kokulu kadın onun elindeki poşeti alıp, yüzünde cıvıldaşan gülücüklerle, oturduğu daireye çıkardı.


Çocuk zamanlarımdan yırtılan bir akşam üzeri hala o trenin penceresinden pamuk tarlalarına el sallar. Çelik köprüden geçen tekerleklerin sesi, birbiri ardına akan vagonların gölgesi sulara düşer. Köprü altından kiremit rengi Gediz akar. Sazlıklardan, duvar gibi uzayıp giden söğütlerden kuşlar havlanır. Gediz üzerinden terli atlar gibi koşup gelen tren Manisa'ya girer. Alaybey sokaklarına demir tekerleklerin fren çığlıkları dağılır. Küçük çocuklar Nisan ortasında istasyonda taze çağla satar. Aceleyle vagonları dolaşıp su, simit satar.

Parkta hep sabahları buluşan iki aşık o gün ikindiden sonra geldiler. Havuzun etrafındaki yediveren asmasının gölgesine oturdular. Aşağı doğru uzanan üzüm salkımları henüz koruktu ve koyu yeşil renkteydi. Birlikte çay, su içip, sigara telleyip gülüşerek konuştular. İkisinin de gözlerinden tüten bir buğu, yüzlerinde tatlı bir huzur vardı. Çam ağacının dalına asılı hoparlörden parka yayılan şarkılara eşlik ettiler. Erkek bir kaç kere sevgilisinin elini avuçlarının arasına alıp bir şeyler söyledi. O gün olanları biliyorum.

Sabah kokulu güzel kadın oturduğu dairenin kapısını açıp sevgilisini içeri buyur etti. Kapıyı kapatıp ayakkabıları yerine koyduktan sonra sevgilisine sımsıkı sarıldı. Saçlarının, boynunun kokusunu içine çekti, yanağını onun yüzüne yapıştırdı. Biraz geri çekilip sevgilisinin yeşil gözlerinin içine bakarken “Hoş geldin, ne iyi ettin de geldin; ben çaya bakacağım, istersen mutfağa gel.” dedi. Sonra da “Yumurta ister misin?” diye sordu. Erkeğin kendini rahat hissetmediği sorulara verdiği “evet, hayır, olur” gibi kısa yanıtlardan belli oluyordu.

Kahvaltılıkları birlikte salondaki büyük masanın üzerine taşıdılar. Bal, tereyağı, birkaç çeşit peynir, zeytin, domates ve salatalık yediler, fincan fincan çay içtiler. Bütün pencereler açık olmasına rağmen sıcak kendini hissettirmeyi başlayınca kadın vantilatörü çalıştırdı. İçeride tatlı bir esinti gezinmeye başladı. Sohbetle birlikte kahvaltı da öğleye doğru uzadı. Kadın raftan bir kaset seçip müzik setine koydu. Sevgilisine “Burası daha serin, gel kanepeye otur.”dedi. Kendisi de sevgilisinin yanına oturdu. Yeniden birer sigara yaktılar. Kadın sevgilisinin üzerine uzanıp onu öptü. Yeniden, bir daha, bir daha öptü. Ellerini sevgilisinin teninde dolaştırmaya başladı. Kısa süre sonra kendilerini yerdeki halının üzerinde uzanmış buldular. Artık durulacak zaman aşılmıştı. Sırılsıklam ter içinde kaldıklarını ve öğlen sıcağını bile çok sonra fark ettiler. Kadın boynundaki saçlarını başının yukarısında topladı. Göğsü hızla inip kalkarken erkeğinin gözlerine baktı. Çenesinden süzülen ter damlası kadının memelerinin arasındaki çizgiyi izleyerek aşağıya yuvarlandı.


Sıcağı beter bir yazın gölgesinden parkları, dallarda durmadan sevişen kumruları anlatmak kolaycılıktır. Havuzda durmadan yıkanan üç ördeği anlatmakla asfaltın eridiği öğlenleri avutamazsınız. Ama sonra gölgeler sokaklarda uzayıp, güneş Bozköy üzerine çekildiğinde sokaklar kalabalıklaşır. Parkların fıskiyeleri sıcaktan bezmiş çimenleri öğlen uykusundan uyandırır. Bekçilerle havuzda yüzen çocuklar arasında her gün görmeye alıştığımız o bildik kovalamaca başlar. Arada sırada nerden geldiği belli olmayan bir esinti şehri okşar, dallarda oynaşır.

Keşke durup dururken, tam şimdi bir yağmur başlasa. Perşembe pazarı şaşırsa, şehrin dili tutulsa. Ben yine trenin camına yanağını yapıştırmış o küçük çocuk olsam.


Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Misafir Kahveci : Türker Ayyıldız


TUTUNAMAYAN TUTANAKLARI

merhaba.. diyerek başlar söze..Mor Paltolu Makus Kadın..
saat öğle üzeridir.. akrep, yelkovan, zemberek, vesaire
cümle saat parçacıklarının hiçbiri bilmez oysa öyle üzerinin
neyin üzerinde olduğunu.. pazardır.. ve birçok evde hala
kurumayan çamaşırlar asılıdır.. (bu tutanak adı geçen
saygıdeğer şahıslara fark ettirilmeden tutulmuştur..ve aslına bakarsanız bir başucu kitabına imrenilerek yazılmıştır..Karizması ve karakteri sağlam olmayan yazarlarımızdandırlar..iyi saatte bulunsunlar.. )

merhaba nasılsınız..diye cevap vermiştir.. otomatikman.. Sarı Kazaklı Bedbaht Bey..
görmedim geldiğinizi..
yoksa gerçekten geldiniz mi..? burada mısınız..? bugün pazar..
beni hala güneşe çıkarmadılar.. neden çıkarmadınız beni..
benim bir hayal kahramanı olduğumu, (sizin de ) neden bir
önceki paragrafta belirtmediniz..

anladım.. olsun olsun.. ben iyiyim..
yada iyiyim mi demeli..iyiye yakınım mı? Yakın mı olunmalı
iyiye.. boş verin.. Bedbaht Bey.. Siz nasılsınız..?
(belirteceğiz sabırsızlanmayınız.. ne kadar hayal ve ne kadar
kahraman olmadığınızdan acı ile bahsedeceğiz.. )

iyi sayılır, ayılmaya çalışıyorum efendimiz..
(demek siz de içtiniz dün gece..) hem de tüm gece içtim efendim..
tüm gündüz içtim.. tüm içkilerimi başarıyla bitirdim ve fazla meze
kullanmadım kızarsınız, gücenirsiniz diye..
(şüpheniz olmasın ki ; memleketimizin içine düştüğü kötü ekonomik durumlarda ,
tüm alkolikler ve alkolik tutunamayanlar kendilerine düşen
görevlerin bilincindedirler, ve vazifelerinin başındadırlar..)
kolum, gömleğimin kolu yani, ketçaba bulaştı..
hesaba yazmasınlar diye peçete bile kullanmadım..
ketçap lekesi çıkar mı'yı konuştum uzun uzun, tarifler aldım,
tarifler uydurdum kendime, önce emdim sonra tuz döktüm
lekenin üstüne.. garson ve yandaşları Alo Ayşe Teyze servisini
aradı ama o anda tüm Ayşe Teyzelerin kahve ve çimen
lekesi vukuatları sebebiyle meşgul olduğunu öğrendik acıyla..
lakin sabah kafamın üzerinde park etmiş olarak buldum tüm şişeleri..
tüm boş şişelerin meçhul bir damperli kamyon tarafından beynime
yıkılmış buldum.. hayatını sokaklarda geçiren köpeklerinden
başka arkadaşı olmayan bir dilenci gibiydim..
(özür dilerim efendim dilenci yanlış bir isimlendirme oldu..
az önce tasvirini yaptığım saygıdeğer kişilerin dilendiklerini
hiç görmedim.. hiç görmedik efendim..) ve köpeklerimden bir
kısmı sanki sabah kadar havlamışlardı yanı başımda..karanlığa doğru..
kesik kesik..boğuk boğuk..uzaktan yakından havlamışlardı sanki..
bazısı havlamıştı bazısı ürümüştü efendim..uzaktan kervanlar mı geçmişti..
saçmalıyorum sanırım efendim? kendimi saçmalamaktan alamıyorum..

başınıza mı yıkıldılar..
(acı ile gülümsemeyiniz efendim) bat dünya bat demeliyim sanırım
..bat dünya bat.. (tüm boş bira şişeleri.. öyle mi..
bira göbek yapar ayrıca.. hamallık yapar.. kriz yaratır bünyede..
tüm büyük Türk Erkekleri, Rakı içmelidir..
ve bu en azından milli içeceğimiz rakının geleceği için,
birinci sınıf adisyonlardaki tutunabilirliği için yapılmalıdır..
rakının tutunamayanlar üzerindeki bedbaht etkisi de siz ve diğer
sayın tüketiciler tarafından unutulmamalıdır.. yerli malı haftalarında
kurulan çilingir sofralarının haklı gururunu yılın diğer haftalarına da
itinayla yayılması milli bir görev olarak benimsenmelidir..
yerli mallarımız sadece senede bir hafta değil her zaman hatırlanmalıdır..
bu ülkemizin döviz rezervi bakımından hayati önem taşır.Yeni bir
rakı mezesi bulunmalıdır..Patlıcanlı Döviz Rezervi Pilakisi olmalıdır
adı ve kesinlikle bira tüketicilerinin bu lezzetli mezeden tatmaları
engellenmelidir.) aynen öyle efendim..
batsın dünya batsın.. Boyabat da batsın efendim ..bat Boyabat bat..
kulağa hoş geliyor duyuyor musunuz..?
(Lakin rakı içemiyorum desem sayın efendim..
rakıyla suyun kendi renklerini bırakıp ikisinde de olmayan başka
bir beyaza geçmelerine dayanamıyorum desem..Ve bu esas oğlan
beyazın bünyemde oluşturduğu tahrifatı anlatsam da
inanamayacağınızı söylesem sayın satırlarımda..
ve bana ayırdığınız kalbiniz kadar temiz
(saklar mısınız efendim hatıra defterlerinizi)
bu paragrafta sizin alkol durumunuzu sorsam içtenlikle..
lodosunuzu sorsam.. karayelinizi..)

hm mm.. mümkünse..
lütfen.. ben de günlerdir alkol alamadım..
standart haftalık alkol programım bozuldu..
ne kadar muzdaripim bu durumdan anlatamam..
belki siz anlarsınız yine de..

anlarım tabii..
hatta en iyi ben anlarım efendim.. en çok ben
anlarım..ah efendim ..sayamayacağım kadar çok
dalda anlama rekorlarım vardır efendim.. birinciliklerim
,ikinciliklerim,üçüncülüklerim vardır..
(neden içmenizi engelleyen bu vahim şey nedir..?
Tanrı hafta sonlarını tutunamayan kullarım zıbarana
kadar içsinler ve tatil bitimine kadar inlerinde ağnasınlar
diye yaratmamış mıdır..? ve yüce meclisimiz bunu dokuz
günlük tatillerle desteklememişler midir..?)

ne kadar vahim bilemiyorum
...yada buna vahim mi demeliyiz..ama iş çıkış saatleri
(istifa ediniz efendim..alkol işinize engel oluyorsa kati
suretle işinizi bırakınız..) ve eve dönüş saatleri..
ve birlikte alkol alınabilecek arkadaşlarla zaman tutmazlığı
..(içmeyiniz efendim..arkadaşlarınızla alkol almayınız..alkol
arkadaşlıklarından doğan her türlü insan ilişkilerinin normal
olmadığı klinik deneylerce ispatlanmıştır efendim..) terslikler..
bir de bir şeyi ne kadar istersen ne kadar ihtiyacın olursa
o kadar uzağında olur ya.. öyle işte.. tanrım tanrım tanrım..
beni neden böyle yalnız bıraktın bu hafta sonu.. neden unuttun
ben tutunamayan kulunu.. ve tanrım ne korkunç bir pazar günü.
. aslında bir pazar gününe yakışır derecede sessiz ve gri ..

alkol.. sadece bir dönem çok uzağımdaydı..
kahredici günlerdi.. şükür bitti.tanrım.. benim payıma düşen alkol
oranımdan birazcık Makuz kuluna lütfen.. lütfen birazcık da ona..
birazcık ta tuzlu beyaz leblebi..
(lüks çerezimiz bozuldu servise gönderdik efendim..
Bu senenin mahsulü lüks çerezlerde üretim hatası varmış efendim..
ama toprak mahsulleri ofisi onaylamadığı için garanti kapsamına
alınamıyormuş kıymetli çerezlerimiz..ne yazık değil mi..ne kadar
bedbaht bir durum..)

ne kadar iyisiniz..
hakkınızı benimle paylaşmaya razısınız..
ama yukarıdakinin buna yanaşacağını hiç sanmam..
zira.. haklarımızı kullanmakta da yalnız kılınmışız bizler..
bana öyle geliyor..

tanrım tanrım çekil soframızdan..
ben kadehimi ustamla paylaşacağım acımı da.. sen karışma..
Ayşe Teyzem de karışmasın.. ben kendi tarifimi kendi tarihimden
çıkaracağım.. soylu geçmişimden ve kaçınılmaz düşüşümden..
En iyiyken bırakmalıydım tutunamamışlığı..
en zirvedeyken.. haklı şöhretimin zavallı yalnızlığına bir
gün herkesin alışacağını daha önceden tahmin etmeliydim.. hayır hayır..

(sanki nedense bunlar son demlerimmiş
gibi hissediyorum.. son zamanlarda en iyi hissettiğim budur.. neyse ama.. )

bahardandır.. desem.. tehlikelidir çünkü
bahar ayları.. (Bu arada ne kadar sevdik değil mi ustam millet olarak
ikinci baharı.. ne kadar biz oldu ali haydar ve çocukları..
ama ben vakkası daha çok sevdim desem.. sebebini bilmediğim
bir duyguyla onu yüreğimde yücelttiğimi size ifade etsem..
ama isterseniz çıkartalım tutanağımızdan bu bölümü..
yerine başka bir dizi koyalım.. Ali kırca abimin saçlarını koyalım..
haber kuşağı koyalım.. gökkuşağı altında yirmi bin fersahı koyalım..
siz nasıl isterseniz.. onu koyalım)

öyledir.. hatta siz bahardandır da diyin..
ama bilemiyorum.. ben başka bişi söyleyeceğim.. tom waits'in şarkısı..
little drop poison.. bu şarkı.. dinlenilsin.. hatta mümkünse yeterince
yüksek volume'le.. burada hatta.. tutunamayanlarda da dinlenilsin..
(dinlemeyenleri cezalandıralım desem.. yeni bir ceza şekli için
sayın emniyet birimlerimizden yardım istesek diye devam etsem,
ama durun lütfen çok ileri gitmiş olurum sanırım.. çok ileri
gitmek kimseye fayda getirmeyecektir.. kendi adıma biraz önce
kullandığım talihsiz önerim için affınıza sığınıyorum.ayağımızı
yorganımıza göre uzatmalıyız.. çünkü bir milleti millet yapan
değerlerin en başında yorgan boylarının ayaklara olan dağılımı
gelmektedir.. hele hele ayak yıkama alışkanlığının hayli düşük
olduğu (bünyesinde yatılı okul bulunan) illerimizde bu husus
ehemmiyetle dikkate alınmalıdır..

alt yazı lütfen.. dil yetmezliğim vardır
bilirsiniz efendim.. dilim hiçbir şeye yetmez bu saatlerde..
ama açıklarsanız efendim seve seve dinlerim.. dinlettiririm
de tüm tutunamayan gecelerime.. talihsiz önerinize gelince
hiç duymadığımı farz etmenizi temenni ederim..
(bu bölümün tutanağımızdan çıkartılmasını talep ediyorum..)

hangisine alt yazı geçeyim..
şarkının adına mı.. (yada anlamına mı ? ne anlatır..
ne söyler.. bu da bizim haddimize düşen soru olsun..)
şöyle ki.. şöyle başlıyor sözüne: şehrimi küçük bir yudum
zehirle seviyorum.. (yada küçük bir yudum zehriyle..) sonra
şöyle diyor.. çok yalnızım.. bütünüyle.. dostlarımı
filtrelerinin dibine kadar içiyorum..
(sigaralarını kastediyor olmalı..) ama yağmur yağdıktan
sonra bir parça daha temizlenmiş hissediyorum.. (sonra soruyor..)
dünyayı şeytan tanrı uyuklarken mi yarattı ve ekliyor..
biri söylemişti, bir kemikten dilediğin dileğin asla kabul edilmez..
(kemikle ay'ı kastettiğini düşünüyorum.. başka şarkılarına geri
dönüşler yaparak..) ve.. durumu şu ki.. O (kadın yani) kendisini
sonbaharda terk etmiş.. duvardaki onun resmiymiş.. ve her zaman
o küçük bir yudum zehirden varmış O'nda.. bir de bulunduğu bu yerde..
her gün biraz kaybedermişsin..ve diğerleri sana ödetmek için her
zaman bir yolunu bulurmuş.. milyonlarca yolları varmış, sana ödetmek için..
bunun gibi..

teşekkür ederim.. gerçekten güzel..
yada buna güzel mi demeli.. güzel olmayan bir durumu anlatan
(en azından bizler için) bu sayın paragrafınıza nasıl bir
beğenilirlik eklemeli.. yada neyi nasıl beğenmeli..
ortada beğenilecek bir durum olmadığının kati suretle farkındayken..
hem sizin gönlünüzü alacak hem de anlattığınız bu acı
senaryosuna veya bunun gibi nice şiire, öyküye nasıl bir
hitap getirilmeli..? benim içimden başınız sağ olsunla,
allah kurtarsın arası bir şeyler geçiyor.. ama bilmiyorum sayın ustam..
bilmiyorum..''

buna güzel demeli mi diye ben de çok sordum kendime.. sorarım da hala ara sıra.. ama buna denebilecek tek şey: bat dünya bat.. bana öyle geliyor yani.. evet.. biz diyeceğimizi dedik sanırım..

bat dünya bat..
batsın bu dünya batsın..müsaadenizle bende
öyle demek isterim..

ne demek müsaade sizindir..
her zaman..

eyvallah..bir dir tutunamamışlığımız..
bir dir kitabımız ve yangında kurtarılmayacak ezeli ve ebedi tarihimiz..

öyledir.. bu sıkıntılı pazar
kokusu var ya.. boğacak galiba beni bu pazar.. bir de bu
kent var ya bu kent.. batsın bu kent de.. hatta dünya,
batmaya önce bu kentten başlasın..

kötü.. hele bugün..
çok hissettiriyor kendini..
( doğduğum şehirden mektup getiriyor yaz söylenceleri
çocukluğum yine kendini öldürmüş.. üzülüyorum..)

ah evet.. ne yapacağız.. ne yapacağız..

pazarları sevmeyen çocuklar tanıyacağız..
(yatılı okul koridorlarını anımsatıyor sokak lambaları..
ütüsüz mintanlar içinde yalnızlıkların büyütüyor çocuklar..
siz onları hiç bu halde görmediniz.. tren garlarında bir aşina yüz uğruna..
bildikleri tüm oyunları unutuyorlar..
pazar günleri en çok anneleri geliyor akıllarına..
pazar günlerinden nefret ediyorlar..)

ben de çocukken hiç sevmezdim pazarları..
sonra büyüdüm.. ve bu arada.. kendisi pazar günü olan
bir çocukla da tanıştım.. hepsi hepsi.. canıma kastediyordu bunların..
çok soğuk.. üşüyorum.. (suları çekiliyor antik marmaranın..
Bizanssın şiirlerine saldırıyor martılar..
kırmızı gözlerinde parlayan açlık zamansız bir savaş oluyor sur diplerinde..
milyonlarca sevgilinin tırnaklarını unutarak kazıdıkları kalpler..
anlamsız harfler yumağına dönüşüyor kendiliğinden..
Erosu mitoloji kitaplarına gömerken..
gece yarısı cumhuriyetleri kuruyoruz köşe başlarında..
"kral öldü yaşasın kraliçe "çığlıklarıyla.. en zavallı pezevengimize..
kız kulesinin bakire sularını teslim ediyoruz..
ve biz kimseyi sevemiyoruz artık.)

pencereyi açmışsındır belki efendim
havalansın diye..

pencere hep açıktı..
hiç kapamadım ki..(duvarları yoktur odamım.. hepsi penceredir..
kocaman pencereler.. hep açık kalan.. ve kapatmaya cesaret edemediğim..)

sonra pazar girdi odana..
üşüdün.. perdelerinde.. tom waits'in şarkısı.. little drop of poison..
(anladım efendim niçin odanızın kireç tutmadığını..
haddim olmayarak kocaman bir hiçlik duygusuyla anladım..
yüzünüzün nasıl güleç olduğuna anlam veremedim lakin..
affedin beni.. yada değiştirelim size aykırı gelen o
şarkının kireç ve güleç olan kafiyelerini,
değiştirelim tanrının uyukladığı bir saatte..
şeytanla işbirliği öneriyorum size efendim..
başka bir kurtuluşu yoktur şiirlerin..)

öyle sanırım..
hatta perdelerimi de açmadım hiç.. görmedim daha dışarıyı..
yağmur yağmış galiba.. ilk uyandığımda, başımı çıkardım
perdenin altından şöyle bir baktım.. ıslaktı..
daha doğrusu kaldırımlar kararmıştı..

evet yağdı.. ama adam gibi yağmadı..
sinsi çirkin bir yağmur.. İzmir'i çok özledim efendim..
yağmurları çok güzeldir.. adam gibi yağar.. yağmur gibi yağar..
sım sıcak ve eski şarkılar gibi yağar..
insan yalnız kalmak için bahane arar bu yağmurun altında efendim..
ıslanmak için bahane arar..

İzmir'i hiç bilmem ki..
bir parça olsun.. hiç bilmem..

hele serde parasız yatılılık varsa..
direk sana yağar.. direk senin için ıslanır.. sokaklar.. kediler..
(İzmir'i başkentimiz yapalım efendim..
Ankara'nın bahtı karalığı şaibe içindedir..
Ankara'nın taşına bak gözlerimin yaşına bak marşımız ithal
lenslerin reklamında kullanılmış ve tarihsel misyonunu yitirmiştir
sayın tutunamayanım..)

bazılarının kendi yağmuru vardır..

haklısın bazılarının da çalınan yağmurları..
(aslında ahmakça kaybettiği) lakin çalınan birazcık.. avunma biçiminde..

kaybettikten sonra yağmurunu..
bir daha yağmaz mı hiç o kaybedenin üzerine yağmur..

aynı yağmur yağmaz sanırım..
bir başkası belki.. ama ceketinize paltonuza yakışmaz hiç..
kokusu farklıdır, sıcaklığı..
hatta kaldırımlara düşerken çıkardığı ses bile farklıdır..
yüreğinde kağıt gemiler yüzdüren çocuk meselesidir..
giden ne senin yağmurun ne başkasının yağmurudur..
içindeki o çocuğun ölmesi yada öldürülmesi meselesidir..
(şimdi anladınız mı efendim neden yıllardır ağlayan çocuk
resimleri toplarım soysuz lokanta duvarlarından)

ama yine kendi yağmuru değil midir..?

bilmiyorum.. efendim ...

bana kalırsa..
yağmurunu çaldıramazsın.. kaybedemezsin.. yağmur seninle kalır hep..
yalnızca yağmurun ,değişir, değişebilir yada sen değişirsin..
bir şeyleri kaybettikten sonra olur bunlar.. (o zaman bu acı niye..)
bilmem ki.. yağmurun olması her zaman başının üstünde..
sadece sana yağması.. bu acıdır zaten.. ama zamanla bu acıyı benimsersin..
bir yudum zehir gibi.. bazen işte.. bilemiyorum.. zehir..
dozunu ayarlamakta hepsi.. yerine göre zehir yerine göre panzehir..

her şey yerli yerinde sanırım..
herkes hak ettiğini yaşıyor efendim sonbahar şiirlerinde..
kim ne kadar imge doluysa göze aldığı virajlarda o kadar savruluyor..
bizim elimize vermesinler efendim çok tehlikeli bir oyuncak bu..

ve sen sanırım muhtaçsındır bu zehre..
ama bazen titrer ellerin dozunu kaçırırsın..
her şey yerli yerinde evet.. ama en başında yer seçiminin yanlış
yapıldığından şüphe ediyorum ben..

bilmiyorum efendim..
İzmir hala işgal altında.. kurtaralım İzmir'i,
ben Hasan Tahsin olurum.. siz rolünüzü kendiniz seçin efendim..
piyeslere hiç seçmediler beni.. gerçeğinde oynatın mümkünse..
bir de vali konağını ele geçirdiğimizde kocaman
bir şiir okumak istiyorum.. (vaktimiz kalırsa efendim..)
boğazımı yırtarcasına.. gürül gürül.. dinleyenlerin gözleri dolmalı..
boğazları düğüm düğüm olmalı efendim.. içinde re harfi geçmeyen
bir şiir ısmarlamalıyız acilen.. memleketimizin kovulan
şairlerinden rica etmeliyiz vakit kaybetmeden..
efendim duyuyor musunuz beni..?

Türker Ayyıldız

Yukarı

 Misafir Kahveci : Gültekin Gök


TREN ÇIĞLIĞI VE BABAM

İnsanlar gençlikten yavaş yavaş uzaklaşıp yolun yarısı denilen noktaya yaklaştıkça içinde geriye dönük bir burukluk, geçmişe özlem ve o çocukluk yıllarını yad etme isteği beliriyor. "Ne güzel günler ve yıllardı... keşke o günlere tekrar dönebilsem... bana bir fırsat verseler de ilkokula yeniden başlasam" diyesi geliyor içinden insanın. Aslında çocukluğumdan hatırladığım çok enteresan ve çok değişik şeyler yok ama yine de bu belirtiler bu günlerde bende de baş gösterdi.Neydi beni o yıllara tekrar çeken ve bende etki bırakan, özlediğim şeyler...misket oynamak mı,topaç çevirmek mi yoksa farklı bir şey miydi bu.Neden sokakta oynayan çocuklar pek ilgimi çekmiyor da bir çığlık, bir düdük sesi, bir tren beni alıp götürüyor uzaklara...

Babam demiryollarında hareket memuruydu.Yıllarca tren istasyonu olan köylerde, kasabalarda görev yaptı. Her görev yaptığı yerde değişik yerler değişik insanlar değişik bir doğa gördüm. Gerçi aklımda kalan insan sayısı yok denecek kadar az, belki yıllarca yaşadığımız yerlerin adını bile gün gelecek unutacağım. Ama ömrüm boyunca unutamayacağıma emin olduğum bir şey var ki oda babam ve trenler.

Trenler... kimi zaman kısacık kimi zaman upuzun vagonlardan oluşan trenler. Bazen kömür, bazen demir bazen insan taşıyan trenler. Oldum olası tren sesine aşığım ve gerçekten de zamanım olduğu sürece tercih ettiğim, haz aldığım, beni derinlere götüren en sevdiğim ulaşım aracı trenler.Rayların üzerinde yürümeye ve koşmaya çalışmak, vagonları saymak, herhangi bir metal parçasını tekerleklerinin altında kağıt haline getirmesini heyecanla beklemek, tünelden çıktığında dumanında ne yazdığını çözmeye çalışmak, gece karanlığında ise farlarının aydınlattığı yerleri izlemek... Ekspreste seyahat eden yolculara, askerlere, kelepçeli mahkumlara el sallamak unutulmaz şeylerdi benim için.Gün olur su almak için çeşmeye koşan insanlara şişelerle su taşır, gün olur askerlerin bana uzattığı o birbirinden lezzetli konserveleri iştahla yerdim.Ben ve trenler o kadar bütünleşmişiz ki her gördüğümde çocukluğumda duyduğum heyecanı, kıpırtıyı yaşarım. Yoo gece asla ve asla seslerinden rahatsız olmadım. Belki de şu an sese karşı herhangi bir rahatsızlığımın olmaması bir yana, müzikle ve müziğin ritmiyle, ahengiyle olan sımsıkı dostluğumu da yine trenlere borçluyum...Gücü simgelerdi benim için... Hızıyla, ağırlığıyla o kadar ihtişamlı gelirdi ki bana, önünde durulamayacak bir silahtı trenler.Sessizdi gece karanlığında bizim oralar ama ben ilk çığlığı tren sesinde duydum.Özlemeyi, kavuşma isteğini de bilmezdim o yaşta ama onu da heyecanla camlardan varacağı yeri düşünen insanların yüzünde gördüm ilk kez. İlk kelepçeli mahkumu bile trenlerde gördüm. Çok çok sevdiğin bir varlığından bir daha görmemek üzere ayrılmayı dahi ondan öğrendim. Bir keresinde en sevdiğim kedimi elimden almıştı, koparmıştı yüreğimden, parçalanmıştım... Başka bir gün aylarca uğraştığım, zaman harcadığım, eğittiğim atmacamı alıp götürmüştü, bölünmüştü yüreğim.Belki korktuğum gücünü buradan alıyordu... Trenlerin yüzünden okuluma üç kilometre uzakta oturuyorduk ve ben o üç kilometreyi yürümek zorunda kalıyordum ama yine de ona karşı öyle bir sevgim vardı ki yeniyordum karlı ve çamurlu yolları... akşam ona dönüyordum.

Yalnızca ben mi... tüm aile bazı zorluklar yaşıyorduk trenler yüzünden. Babam gece nöbetinde olduğu zamanlarda annem geceleri babamsız geçirmek zorunda kalıyordu. Korktuğumuz, ürperdiğimiz geceler yaşıyorduk birbirimize sarılarak.Tren sesinde bile tımalanmayan kulaklarım, her sabah 6:00'ya kurulu saatin sesiyle irkilirdi, babamın gündüz nöbetinde olduğu hafta boyunca. Başka yerlerde vekaleten görev yaptığı sürelerde ise hasretle beklerdik pencere kenarlarında babamın gelmesini. Trenin bir an önce istasyona yaklaşmasını ve durmasını en çok o zamanlar istiyordum, çünkü o trenden babam iniyordu.Her gelişinde bana mutlaka bir şey getiriyordu.Şimdiki gibi bir atari oyunu veya değişik cep telefonu değildi tabi. Çoğu zaman benimle, lacivert ceketinin cebinden çıkardığı bir elmayı, cevizi veya küçücük bir fındığı paylaştığını çok iyi hatırlıyorum.Belki ilk çocuğu olmamın verdiği heyecandı bu.Neler yapmıyordu ki benim için... birlikte ava, balığa giderdik. Bisikletin arkasına kemeriyle bağlayıp beni, dağ bayır gezdirirdi.Ondan öğrendim çocuk sevgisini, paylaşmayı, saygıyı. Çocukla çocuk , büyükle büyük olmayı, sorumluluğu, görev bilincini her şeyi kısaca. Bu yüzden de ilkokula başladığımda bile yaşıtlarımdan fazlasını biliyordum hiç yadırgamadan.Çok erken yaşta olgun hissettim kendimi.Acımayı ve bir canlıya duyulması gereken sevgiyi öyle bir anlattı ki bana, hala bunu bu derecede anlatan bir kitaba rastlamadım... Anımsıyorum da; o zamanlar çok sevdiğim bir tavuğum vardı o kadar farklıydı ki kocaman tüylere, oldukça kalıplı bir cüsseye sahipti..Bazı günler çift yumurta verirdi bize.Sanırım yumurtayı bu denli sevmek de ondan bana miras kaldı.Bir akşam üstü kümesten bağırtılar yükseldi.Babam tüfeğini kaptığı gibi fırladı. Ne olduğunu anlamadım ama ava gittiğimiz kesindi. Babam tren yollarının arasından koşarak evimizin ikiyüz metre aşağısından geçen ırmağa doğru gidiyordu, ben de peşinden...Irmak kenarına geldiğimizde ilk defa kendini dünyanın en uyanık, en kurnaz hayvanı olarak kabul ettirmiş olan tilkinin düştüğü komik durumla karşılaştım.Ağzında bana ait olan tavuk, suyun birkaç metre içinde öylece donakalmış biçare haliyle gözlerine bakıyordu babamın. Babam ve ben, onu öylece gördüğümüzde deliler gibi gülmeye başladık.Bizimki son derece komik ve şaşkın bir durumdaydı. Babam, ağzında çaldığı tavukla bekleyen zavallı tilkinin elinden bana ait olan tavuğu almakla yetindi. Hiç bir şey olmamıştı tavuğuma ve babam tilkiyi öldürmedi. Gerçekten güzel bir dersti bu, hem tilkiye hem bana... İşte o gün babamdan canlılara olan saygıyı ve affetme duygusunu öğrenmiş oldum...

Ta ki on altı yaşıma kadar trenlerle, raylarla ve istasyonlarla iç içe yaşadım.Hiçbir zaman misket ve topaçla oynadığımı hatırlamam.Raylar üzerinde vagonetlerle bir baştan bir başa gidip gelmek, istasyonda bekleyen vagonların içinde oynadığımız oyunlar daha cazip gelirdi bana. Genelde babaların çocuklarına verdiği gelecekle ilgili iş nasihatları vardır ya... Hani "aman oğlum bu mesleği seçme de ne seçersen seç" ...ileriye dönük bu nasihat benim için de geçerliydi.Belki de doğduğu günden itibaren gençlik yıllarının başlangıcına kadar trenlerle iç içe olmadığı için bunu söylüyordu. Belki benim aldığım hazzı almadığı için bunu söylüyordu ama en azından ben işin zor kısımlarını pek düşünmediğim için bana harika bir meslek gibi geliyordu.

Gerçekten de babamın nasihatına uymuş oldum bu mesleği seçmemekle ama onlara duyduğum sevgi hiçbir zaman azalmadı ve hala bir tren, bir istasyon, bir hareket memuru gördüğümde o yıllara dönüp oralara tatlı bir tebessüm yollama isteği heyecanlandırır beni. Ne zaman bir tren görsem, çığlığını duyarım yüreğimle ve dalıp giderim babamlı çocukluğuma.

Gültekin Gök

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT

   GÖLGELER ZAHİRİDİR BELKİ AMA AKSİDİR GERÇEKLERİN :
   Tamer Soysal

O gün, Tenekeci Mustafa'nın dükkanında Mimar Sinan'dan aldığım haberle, kahveye koşmuş, fakat kimseyi bulamayınca eve yollanmıştım. Acaba Aysel hatıra defterini kaybettiğinin farkında mıydı?Aysel'e sorsam, kızar mı? derken uyuyakalmışım. Annem, "oğlum kalk, yemek hazır" diye uyandırdığında, ter içindeydim. Huzur ve sükunet içindeki mahallemizde son olan olaylar herkes gibi benim de psikolojimi bozmuştu. Sürekli kabuslar görüyordum. "Keşke hepsi böyle rüya olabilseydi" dedim. Hala inanamıyordum bütün olanlara. "Eğer bizim mahallenin dizisi çekilse, Allah için bir tane kötü adam karakteri çıkmaz, başka mahallelerden oyuncu transferi gerekir" diye düşünürdük hep, nerden nereye. En yakın arkadaşım Zafer yoktu artık. Mahallenin sıcacık insanları, Kusto Sami ile Mükemmel Muzaffer'de yoktular. Sıkılıyordum. Elbette kahvede kimseyi bulamazdım. Bu arada içimde bir hoşluk da vardı. Annem tekrar seslendi "Yemek hazır "

"Tamam, anne siz devam edin, ben bir duş alıp geliyorum, uykum dağılsın"
Duştan çıktım ve yalnız yemek yiyordum. En sevdiğim iş buydu. Gidip, gazeteyi aldım ve spor sayfasını açtım. Bir yandan yiyor, bir yandan okuyordum meraklı meraklı. Sonra gazeteyi bıraktım. Sunayı düşündüm. Keşke şimdi masada o da olsaydı, karşımda, yanıbaşımda.. Hayali bile çok güzeldi. Artık yaşım gelmişti. Evlenmek, yuva kurmak istiyordum. Suna da tertemiz, melek gibi bir kızdı. Yemekten kalktım ve odama çekildim. Rüyamdaki Aysel geldi aklıma. Aysel, baştan çıkarıcıydı. Fantezilerimin kadını idi.Ama o kadar işte...

Suna aklına geldi yeniden... Hemen düşüncelerini Sunaya yoğunlaştırdı.
Acaba ailesini gönderse ve istetse ne olurdu. Verirlermiydi, daha önemlisi Suna istermiydi kendisiyle evlenmeyi.. Yaş farkını sorun edermiydi. Ya, üniversiteyi kazanamazsa ne olacaktı. Lise mezunu biriyle evlenmeli miydi?

Suna hayatının en kritik günlerini geçiriyor, üniversiteye hazırlanıyor, böylesi bir zamanda onun kafasını bölmemeliyim.Sonra sonra diye geçirdi içinden.. Mimar Sinan geldi aklına. Kendisinden daha gençti, mesleği de iyiydi. Adı bile kafiyeliydi, Koca Sinan'ı akla getiriyordu hemen. Belki bunun için, mimar oldu salak, diye geçirdi aklından. Kendisi ise 2 aydır işsizdi. Maliye okumuştu. Ama burası Türkiye idi. Kendisine bazen hiçte aldığı eğitimle ilgisiz işler teklif ediliyordu. Tecrübeli de olmasına rağmen oluyordu böyle şeyler yine de. Son işinden de onun için ayrılmıştı. Bir an önce iş bulmalıydı. Birikmiş parası da azalmaya başlamıştı çünkü. Son olayları unutmalı ve kendisini toparlamalıydı. Suna hele bir üniversite sınavına girsin gerisi kolay, diye geçirdi içinden...

Ertesi gün, dışarı çıktı, biraz dolaşıp, geleceğe yönelik planlarını düşünmek istiyordu. Şükrü Ustaya uğrayım, bir hal hatır edeyim diye düşündü. Baktı içeride birisi çorba içiyordu. Şükrü Usta," bak karşıda oturan kişi kim biliyormusun?"
Beklemeden devam etti Şükrü Usta. Be adam sorunun cevabını beklemiycen, ne diye soruyorsun. Belki de şak diye bileceğim kim olduğunu. Gerçi böyle sorularda karşıdakine biçilen rol "Kim" şeklinde pekiştirici bir cevaptır, başka birşey değil.
- "Şu bizim tenekeci Mustafa'nın oğlu.."
- "Haaa!?"
- "Rıdvan canım, hani şu 3 senedir kayıp çocuk"
- "Nerdeymiş hayırsız, bunca senedir, Mustafa amcayı acılar içinde bıraktı."
- "Benim buraya onun için uğramış, burdan çıkmazdı gitmeden, yazları gelir burada harçlığını çıkarırdı. Babası ile de yakınız, biliyorsun. Akıl danışıyor bana. Hapishaneye girmiş, başına kötü olaylar gelmiş, kumar makineleri var ya şu para atıyorsun, denk gelirse, paraları topluyorsun falan.. Onların kolayını bulmuşlar. Kumar makinelerinden para çalıyorlarmış bol bol.. Sonra yakayı ele vermişler. İçeri atmışlar. Sonra çıkmış. Bin pişman olmuş yaptıklarına. Orada bir işe girmiş. Bir Türk'ün yanında, fabrikada çalışıyormuş, bir yandan da üniversiteye kayıt olmuş, okuyacağım diyor. Bakalım, babasıyla arasını yapacağız inşallah"
- "Hayırlısı, Şükrü Amca" dedim. "Benim gitmem gerekiyor, bari gidip bir tanışayım da öyle gideyim" Gittim, biraz oturup sohbet ettim, Rıdvan'la.. İyi bir insana benziyor, ama biraz hareketi ve eğlenceyi seviyor izlenimine kapıldım.
Bir de babama uğrayım, bir isteği var mı diye babama uğradım. Vardığımda babam bir ceketi eline almış, düşünüyordu. "Aaa baba, bu Zafer'in değil mi?" dedim.
- "Evet, rahmetlinin, bana bırakmıştı, ölmeden önce. Alamadı geri rahmetli"
Öldükten sonra bırakacak değil ya, diye düşündüm. "Vay zafer vay, aa bi kağıt düştü cebinden baba" Kağıdı babamdan önce bir hamlede aldım. Kağıtta bir ufak şiir vardı:

Saçlarımın keratinisin
Uykumun melatoninisin
Nezle gibi tutuldum sana
Aşk çiçeğim, nerdesin...


Bir daha okudum. Dizelerin baş harflerine kaydı gözlerim. Duygulandım. Babamın "neymiş kağıt" sorusuna aldırmadan "hiçç, ben çıkıyorum baba, var mı isteğin" dedim ve çıktım.

Yürümeye başladım ki, telefonum çaldı. Arayan bizim Kusto idi. Acilen görüşmeliyiz dedi. Eski Sinemanın oradaki okulun bahçesinde buluşmaya karar verdik, kimseye haber verme , dedi. Hemen okulun bahçesine gittim. Kusto ile mükemmel oradalardı. Kusto ağlamaklıydı. "Abi ne yaptım ben, şeytana uydum, ne olur affet beni" Sustum. Devam etti " abi fazla vaktimiz yok, ben mükemmel ile bir plan yaptım.Polislere yakalanmak, hapislerde çürümek istemiyorum abi. Malum bir topluma kazandırma yasası var."
Mükemmel atladı "Abi müthiş bir plan, ben buldum" dedi.
Müthiş ve mükemmel, irtibat kuramadım." Mükemmel plan demen lazım oğlum" dedim. Kusto devam etti." Abi dağdan inmiş gibi gidip, teslim olacağım ve estetik ameliyat olmak istediğimi söyleyeceğim. Hani isteyene yapıyorlarmış. Sonra kimse tanımaz beni, öyle değil mi abi, ben de yaşantıma devam ederim" Düşündüm... "olabilir, ama ya senin kimlik bilgilerin bildirilmiş ise, senin dağdan inmediğini anlarlarsa..." devam ettim "neticede seni de bir şekilde topluma kazandırmak gerekir, geç bile kaldık." "Şakanın sırası mı abi, neyse ona da birşey bulacağız, bir sahte kimlik falan belki. Bilmiyorum, kesin birşey yapmalıyım, hapse girmek istemiyorum. Birde abi, şu Selim, beni arıyormuş, abisinin intikamı için.. Selim seni sever, kırmaz. İstemeden olmuş diye izah etsen durumu. Hem seni sevmeseler, senin için Aysel'in evine giderlermiydi desen. Selim'in de belaya bulaşmasını istemiyorum abi.."
"tamam bakarız, konuşuruz. Ama Selim'den önce ben sana kızgınım. Bir de mahallede senin Aysel'in hatıra defterini neden alıp kaçtığına dair söylentiler dolaşıyor."
"Ne gibi abi"
"Ne gibi, sen güya Aysel'i de anasını da, hatta planlarına göre, Aysel'in müstakbel kızını da...." cümlenin sonunu Selçuk çok sanatsal bir şekilde pandomim ile bitirmeyi uygun gördü. Esasen çok da zor olmadı bu cümlenin sonunu sadece bir eliyle bitirmek...
"Aman abi, ne diyorsun, namımızı çalanlar var anlaşılan. Ben kim, bunlar kim abi. Başıma şu olaylar gelmese, benim bile uyduramayacağım cinsten ama yok abi küllüyen yalan"
"Zaten senin atmış olabileceğini düşünmüştüm. Yalnız bu atma sendeyken, estetik yaptırıp suratını da değiştirsen, 100 metre öteden tanınırsın aslanım, ona göre"
Hemen ayrıldım oradan. Aklım en baştan beri şiirdeydi. Tekrar okudum şiiri. Helal olsun oğlum zafer dedim. Zafere ulaşamadı, kahraman olamadı, belki o uğurda ölemedi, bir hiç uğruna öldü ama olsun, dedim. Şimdi bir de Suna çıkıyormuş karşıma diye düşündüm . Çıktı. O arada karşıma elinde kitapları ile Suna çıktı. Elimdeki kağıdı kaldırıyordum ki, "elinde ki ne" diye soruverdi. Ne diyeceğim diye düşünüyordum ki merak ettim neymiş diye çekiverdi elimden. Baktı, okudu. Bir de bana baktı. Sonra yine okudu. "Selçuk" dedi. "Sen sen..." Selçuk, onun ismiydi. Ona abi değil, Selçuk demişti.
"Evet, sana yazdım bu şiiri" bir çırpıda dökülüvermişti, bu cümle ağzından. Yalan söylediği, zamanlama hiç aklına gelmeden. Sadece sevdiğini düşünerek.
"Çok güzel, çok güzel olmuş" dedi Suna.. Ve koşarak eve gitti.
Şoklar üst üste geliyordu. "Ulan, ne olacaksa olsun, yalan belki ama bizde seviyoruz kardeşim." Böyle düşüne düşüne yürürken, az ötede bizim Aysel ile Rıdvan konuşurlarken gördüm. Sonra el sıkışıp ayrıldılar. Bir anda, garip bir hisse kapıldım Hani, insan bazen yaşadığı anı, daha önce yaşamış hissine kapılır, öyle bir his kapladı içimi. Silkelendi, kendine geldi. Rıdvan ile merhabalaştılar. Rıdvan, Aysel ile tanıştığını ve gününü onunla geçirdiğini söyledi. Çok hoş bir kız, dedi. "Nasıl, Türkiye'yi özlemişmisin?"

- "Baba yaa, ne olmuş, Türkiye'de, ne yarışmalar başlamış. "Biz çocuk yetiştiriyoruz" diye bir yarışma var ha!"
- "Evet, sen giderken, "Biz evleniyoruz , Pop Star falan vardı. Şimdi gençler eve giriyor. 5 yaşına kadar çocuğu yetiştiriyorlar. En iyi çocuk yetiştiren, ödülleri kapıyor.
- "Bugün yarışmanın sunucusu, anons yapıyordu. Burada ilk amaç sevgi, aşk değil, Çocuk yapmak, diyordu. Onun için tez elden çocuk yapacak eşinizi bulun diye.. Hayret ettim."
- "Daha neler oluyor, rıdvancığım.Herşeyi tüketiyoruz. Duygu, sevgi, aşk gibi güzellikleri hepten tükettik. Bakalım tüketecek şey kalmayınca neyi tüketeceğiz.
- "O zamana zaten herkes tükenmiş olur. Valla , ben giderken, bu işin sonu kaka olur, diye düşünüyordum ama bu kadar olacağını düşünmezdim."

Rıdvanla biraz daha konuştuk ve ayrıldım. Eve gittim. Derin bir nefes aldım, ne gündü... Rıdvan, Zafer'in şiiri, Suna... İçim kıpır kıpır, "Ajdar'ın duygu dolu Nane kaseti"ni koydum ve Suna'yı düşünerek uyudum.

1 hafta sonra bizim Lastikten duydum. Rıdvan 3 hafta sonra izni bitince Amerika'ya Aysel ile birlikte dönme planları yapıyormuş, birbirlerini seviyorlarmış...

Tamer Soysal

Devamı varrr...

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Şeref Bilgi

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 4.052 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


...

I-
Dur durak bilmez bu gönlüm
delidir derim kimse dinlemez
Kimseler inanmaz yüreğimin sesine
Boşunadır tüm çabalar, çırpınışlar

Evliya gibi derin düşünsen ne olacak sanki,
Anlayan, dinleyen, duyan olmadıktan sonra
Kendini parçalasanda boşuna,
Bağırsan, çağırsan da boşuna

Aslında bazen sessiz duruşlar daha çok şey anlatır
Belki İnsanlar daha çok değer verir fikirlerine
Konuşulmayan ifade edilmeyen,
Demek ki onlar böylesinden anlıyorlar,

Konuşmayan, susan, konuştuğu zaman ağzından bal damlayan!!
İnsanlar, insanlar,
Gerçekten zaman zaman hangisine neye inanacağına karar veremezsin,
Durup düşünsen de içinden çıkamazsın

Dipsiz bir kuyu gibi içinde kalırsın
Tüm derinliklerin,
Tüm çırpınışların, çabaların belki birgün,
Ama oda boşunadır aslında
Dünyadaki dostluklar sanki boşuna..
II-
Gün olur yüreğim sıkışır,
An gelir daralır kalbim,
Rahatlamat ister gibi gözlerim
Yardım dilenir sessizce
Yalvarır, haykırır
Ama nafiledir,
Sessiz sesi ile bağırmaktadır
Son çare der
Derdime çare bul der sanki gözlerim
Ahh o gözler
Neler söylemezki,
Anlayan anlarda
Anlamayana nafile....

III-
Kartal gibiydi yüreğim sığmazdı,
Hoş sığsada neye yarardı,
Kimse anlamazdı
Yara alsada, yaraları sarılsada
Da da da
Boşa geçen bir ömürmüdür yoksa
Bunca sene, bunca yıl
Ne yaptın kim için kendin için
Ne ektin, ne biçtin
At istersen bütün kederlerini
Sende kafdağının ardına
Belki rahat bir soluk alırsın
Ciğerlerinin en derinine çek
Çek ki birşeyler hatırlayasın
Yoksa unutulacak çoğu şey
Belki zamansızlıktan
Belki umursamazlıktan
Bir düşün istersen
Geriye dönüp bir bak
Ne yaptın kendin için, kim için
Çaremiydi bütün bu olanlar
Yoksa çaresizlikten mi?
Eğer bir gün yalnız kalmak istersen
Korkma sen zaten şimdi de yalnızsın

Menekşe Arpacı

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Ben bunu popomla bile çalarım, hıh..

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.loglar.com/song.php?id=17431
...Ne yapsan olmuyor gözüm, Terk etmiyor bizi hüzün, Bir macera yaşamak dediğin, Küçük zamanlar harmanı, Sevildiğin, üzüldüğün, Hatırlanmaktan ibaret, Hatıralar nihayet, Tesellisi çok zor sözün, Ne gemiler yaktım, Ne gemiler yaktım, O kadar yandı ki canım, Sonunda karşıdan baktım, Ne göreyim kendime yıldızlardan daha uzaktım...

http://www.otomax.com/production/public/NewsInfo/yb/sr/karbuz_dembuk.cfm
...Soğuk günlerde yol üzerinde görülen ıslak kesimlerin buzlanmış olduğu varsayılmalı ve kuru yüzeydeyken derhal yavaşlamalıdır. Buzda; direksiyon, gaz, fren ve debriyajın bırakılması gibi tüm hareketler çok yumuşak yapılmalıdır. Buzlanmayı önce farkedebilmek için silecek suyuna deterjan koymayın ve sık sık su fıskiyesini çalıştırarak kontrol edin. Su camda donar veya fıskiye çalışmazsa yolda buzlanma beklenmelidir...

http://www.reklamevi.net/kelman/tum_sair_siirleri/baris_manco.htm
Barış Manço'dan Baykoca destanı. ...Turnalardan haberimi aldığın gün sevdiceğim, Gülme sakın gülme ha gülme, Alnıma bir kara yazı yazılmışki yok ilacı, Sevdiceğim gülme ha gülme, Yağmur ince ığıl ığıl ağlar, Her damlası yüreğimi dağlar, Seni bana çok görenler neyler, Karlı dağlar uzun uzun yollar, Hepsi pişman susmuş ağlar, Seni bana çok görenler neyler, Sılada kalan dertli yaşar, Sevişenler dağlar aşar, Sevdiceğim gülme ha gülme, Dağların üstünden doğdu bir yıldız...

http://www.elaziz.net/index2.htm
Elazığ......................

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Damak tadınıza uygun kahveler


Mail Box Dispatcher v1.12 [612k] W98/2k/XP FREE
http://www.mywebattack.com/gnomeapp.php?id=106834
Benzeri birçok program önermiştim. Hala ihtiyacı olanlar için bir tane daha. E-maillerinizi daha sunucudayken kontrol edip, belli kriterlere göre eleyip, silebildiğiniz, sadece istediklerinizi mail programınızla alabileceğiniz bir program. Küçük olması bir avantaj. Kontrol ederken hiçbir mesajınızı silmediği için önemli mesajlarınızın kaybolması gibi bir sorunla karşılaşmazsınız. Herkese tavsiye edilir.

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20040113.asp
ISSN: 1303-8923
13 Ocak 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri