KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 427

 20 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Paslı neşter mikrop saçıyor!..


Merhabalar,

Neşterler pas tutmuş. Operasyona gelmiyorlar. Gelselerde mikrop saçıyorlar. Neşterler tutanın elini kesiyor ama tutanın bundan haberi yok. Neştere 2. neşter vuracaklardı, 12 tane ademi derdest edip yakaladılar. Hukuku guguk, hukukçuyu tavuk yerine koyup gene meslektaşlarına havale ettiler ama sonuç sıfır. Yılın yolsuzluğu, yüzyılın fiyaskosu oldu. 12 ademin tamamı serbest kaldı. İnsan ne düşüneceğini şaşırıyor. Savcı mı haklıydı yoksa SSK'yı soyup soğana çevirenler mi? Şimdi savcı hakkında soruşturma da açar bunlar. Tabi kılıfı hazırlamadan minareyi çalmaya çalışmakta her kula nasip olmaz. Sayın savcı dövünüyordur ama sonuç bir başka bahara kaldı bile.

Hukuk hakkında ahkam kesmek değil amacım. Zaten üstüme de vazife değil. Ancak gazetedeki fotoğrafı görünce insan öyle bir off çekiyor ki değme gitsin. Hakim adliyeye belediye otobüsü ile geliyor. Kısıtlı maaşıyla trilyonluk davalara bakıyor. Ve herkese eşit adalet dağıtıyor. Bu hikayenin bir yerinde terslik var. Tersyüz etmekte zor iş. Paslı neşterler çöpe giderken bir medya grubu hukuksal yaşam kavgası veriyor. Sahipleri hakkında iddialar dışında elle tutulur birşey bulunamamış olmasına rağmen suçlamalar sürüyor ve hukuk mücadelesinden bir sonuç alınamıyor. Binlerce çalışanı, milyarlarca dolarlık yatırımı olan şirketler yokedilmeye çalışılıyor. İstanbul yaklaşımını adıyla birsürü hortumcunun düze çıkması sağlanırken, çalışan ve yardıma ihtiyacı olmayan kuruluşları yok etmeye çalışmanın amacını anlamakta güçlük çekmekteyim. Bir zaman sonra 'tüh yahu yanılmışız' denebilecek bir durum ortaya çıktığında, ki bu hiçte sürpriz olmaz, bunca insanın vebalini kim çekecek acaba?

Birşeyler yanlış arkadaşlarım. Hukuk zamanında uygulanmazsa bu tür sonuçlar kaçınılmaz. Eşikteki, beşikteki Türk malı herkesi maddi anlamda ilgilendiren bir konuda ve rakamda geciken adalet acı verir, veriyor. 7 ay geçmiş hala mahkemeye gidip geliniyor, çalışmakta olan şirketlerin herkuruşuna el konuyor, tuvalet kağıdı almalarına bile müsade edilmiyor. Biryerde yanlış yapılıyor. Amacın dışına çıkılıyor. Amaç, yalanıp yutulduğu varsayılan paraları tahsil etmek mi yoksa adamları yerin dibine sokarken etraflarındaki herkesi birlikte çukura çekmelerine seyirci kalmak mı? Anlayabilen beri gelsin...

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

 Kahvecigillerden : Fatma Toprak Gök


AĞAÇ YAŞKEN EĞİLDİ

Küçük bedeni yine yenik düşmüştü işte, yorgundu fazlasıyla. Uyumak istiyordu ama uyumaması gerekiyordu. Biliyordu ki uyuduğu zaman yine o kabus dolu anlar başlayacaktı ve minik kız yine kahrolacaktı. Ne yapacağını bilemiyordu açıkçası ve uyumamaya çalışmak onun için tek yol gibi görünüyordu. Bunu ne kadar başarabilirdi ki... Gözkapakları gittikçe ağırlaşıyor, minik gözleri kapanıyordu yavaş yavaş. Evin içi de, o kadar sessiz ve karanlıktı ki uyumaması mümkün değildi. Artık tüm bedeni hareketsiz, tamamiyle uyku haline geçmişti. Sessizdi, karanlıktı gece. Üşüdü, direndi ama dayanamadı daha fazla. Uzaklardan, çok uzaklardan bir ninni sesi geliyordu, hışırdayan yapraklarla beraber.

Birden açıldı gözleri minik kızın. Ne zaman uyumuştu, ne kadar zaman geçmişti... Neden direnememişti, neden uyumuştu... Çok kızıyordu yine kendisine. Hemen döndü yatağında uyandığı belli olsun diye. Hareketlenmesiyle birlikte yorganın içindeki el de kaçmıştı. Biraz daha zaman kazanmıştı minik kız. Hala karanlıktı, hala geceydi... Hala uykusuzdu. Çok geçmedi, yine uyudu ninni eşliğinde yaprak hışırtılarının arasında. Uyumasıyla birlikte dışarıdaki el yine canavarlığını sürdürmek için harekete geçti. Usulca yorganın altına girdi önce. Durdu biraz, kızın uyuduğundan emin olmak için. Minik bedenin üstünde dolaşmaya başladı sonra. Hedef belliydi. Hemen oraya doğru yöneldi. Çok yavaş hareket ediyordu el kız uyanmasın diye. Kız irkilerek uyandı bacak arasındaki eli hissedince. Lanet okudu yine, korktu yine. Hemen döndü uyandığını belli etmek için. Ve bu böyle sabaha dek sürdü. Kime söyleyebilirdi ki minik kız...

Bu ilk değildi, nasıl son bulacağı da meçhuldü. Kime ne söyleyebilirdi ki, ayıptı çünkü, utanç verici bir olaydı. Öyle öğretilmişti ona. Bu tür şeylerden bahsedilmezdi. Ne yapsındı minik kız. Kime ne söylesindi. Öyle öğretilmişti işte. Bu nedenle anlatamazdı kimseye. Tek yol uyumamak ve o elin sahibiyle yalnız kalmamaktı. Ya da... Ya da...

Yine uykusuz gecelerden birinin ardından güpegündüz minik beden dayanamamış ve yatmış yatağa, uyuyakalmıştı. Hiç tasalanmadan, mışıl mışıl uyuyacaktı kız. Çok mutluydu, o yoktu çünkü. Deliksiz uyumayalı uzun zaman olmuştu. Uzaklardan bir ninni sesi geldi yine, hışırdadı yapraklar. Ağırlaştı minik kızın minik bedeni. Ve uyudu, tatlı rüyalar görmek isteyerek... Bir tepenin başındaydı şimdi. Ağaçlar, rengarenk çiçekler vardı. Hava çok güzeldi. Gökyüzü ve güneş o kadar mükemmel görünüyordu ki. Kanatları vardı minik kızın, uçmaya başladı. Süzülüyordu gökyüzünde özgürce. Uçmak, daha da uçmak istiyordu hiç dönmemecesine. Melekler gibiydi. Gökkuşağını gördü sonra. Hızla uçmaya başladı ona doğru. Bulutların içinden geçiyordu. O kadar mutluydu ki, uçtu daha da hızlı... Sonra birden fırtına koptu. Çok güçlü esiyordu, minik kız fırtınaya direnmek istedi, uçmaya çalıştı ama yapamadı. Fırtına sanki ona inat tüm hızıyla, tüm gücüyle esmeye devam ediyordu. Daha fazla dayanamadı kız, kırıldı kanatları. Hızla yere doğru düşmeye başladı. Hızla düşüyordu. Çok korkuyordu, aşağısı kayalıktı. Birden bir el tuttu onu sımsıkı. Minik kız tanıdı bu eli ve sahibini. Tuttu kızı ve hırpalarcasına çekti kayalıklara doğru. Yağan yağmura, kopan fırtınaya aldırmadan yine minik kızın minik bacaklarının arasına gitti el. Kız durdurmaya çalışıyordu ama yetişemiyordu onun gücüne. Direnmek istiyordu, elinden bir şey gelemeyeceğini bilerek. El ve elin sahibi dur durak bilmeden minik kızın minik bedenini hırpalamaya devam etti. Canı yanıyordu kızın. Kan ter içinde uyandı sonra. Kimse yoktu yanında, yalnızdı. Kalktı yatağından, tüm bedeni ağrıyordu. Onun sesini duydu. Evdeydi işte. Ama yanında değildi. Neler oluyordu böyle. Ağrıyordu minik bedeni. Başı döndü kızın. Yığıldı yere. Bacak arsında bir sıcaklık hissetti. Baktı. Kandı bu. Çok korktu. Kapattı gözlerini önce. Durdu bir süre, ninni sesini duymak istercesine. Ama duyamadı kız ninni sesini ve hışırdamıyordu yapraklar...

Doğruldu yerinden minik kız. Evin terasına çıktı. Baktı aşağı doğru. İrkildi biraz, ağladı sonra. Daha çok ağladı. Minik bedeni titriyordu. Korkuyordu hala. Ağladı... Daha çok ağladı... Minik gözleri iyice küçüldü ağladıkça. Minik gözleri küçüldükçe yüreği büyüdü. Baktı aşağı doğru. Ve bıraktı kendini boşluğa ... Öyle ya... Kime ne söylesindi. 'Ayıp' olurdu birine anlatırsa, utanç kaynağıydı yaşananlar. Ona öyle öğretilmişti çünkü. Tek yol buydu işte. Suçluydu minik kız... Daha ilkokul beşinci sınıfa gidiyordu, minikti bedeni. Ama olsun, kadın olacaktı ya ileride. Daha ne... Ve bu yüzden tüm ayıplar, tüm günahlar, tüm utançlar ona mal edilmişti. Öyle öğretilmişti. Suçluydu işte. Ne söylesindi. Hiç utanmayacak mıydı birine anlatırken... Hiç yüzü kızarmayacak mıydı... Evet, evet... Tek yol buydu ve uçtu minik beden, bir daha dönmemecesine.

***

Bir haber programında duyup da irkildiğim, çok etkilendiğim, unutamadığım bir haber için yazıldı bu hikaye. Bu sadece bir örnek, buna benzer o kadar çok olay var ki yaşanan. 'İlkokul beşinci sınıfa giden kız, üvey babasının tecavüzüne uğradı'...'Öğretmeni, ortaokul öğrencisine tacizde bulundu.'...'Abisinin tacizine uğrayan küçük kız psikolojik tedavi görüyor.' 'Lise öğrencisi genç kızın okul müdürü tarafından tecavüze uğradığı öğrenildi' vs... vs...

En kötüsü paylaşamamak. En kötüsü içinde tutmak. Bu olayları yaşayanların birçoğu, içinde bulundukları durumu, utandıkları için ailelerine anlatamıyor. Bu bağlamda ailelerin, çocuklarına ilk eğitimlerini verirken, önce kendileri eğitilmeleri gerekiyor. Ayıp, yasak, utanmak, korku, endişe, güven, inanmak, savunmak... gibi kavramları çocuklarımıza aşılarken, önce bu kavramların bizdeki anlamlarını gözden geçirip, çocuklarımıza en doğru şekilde nasıl verebiliriz, bunun arayışı içinde olmalıyız. Onlara çok küçük yaşta doğru bir şekilde öğretilen bu kavramlar sayesinde hayat karşısında daha dik durabileceklerdir.

Bu olaylara maruz kalan minik bedenlerin başlarını hep dik tutması dileğiyle...

Fatma Toprak Gök

Yukarı

 Kahvecigillerden : Merve Şahin


Vaz-geçti

Ocak 2004

Öyle bir havada gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın...
Orhan Veli

Dönmeyecek biliyordum...

Geldiği gibi sessiz ve aniden gideceğini de ...

Arabaya binip camdan son kez el sallayışı ve benim bardaktaki suyu yere boca edişim sırasında da biliyordum dönmeyeceğini. Yolun açık olsun sevgilim kuş gibi git .... dedim ama devamını getiremedim -kuş gibi dön-. Çünkü benim ellerimle besleyip büyüttüğüm yemini - suyunu eksik etmediğim kuşum dönmeyecekti. Ellerimle bavulunu hazırlarken -bahar kokulu yumuşatıcılarla yıkadığım- temiz çamaşırlarını, -ütüsünü kimselere bırakmadan yaptığım- gömleklerini kırıştırmadan valizine yerleştirirken de biliyordum dönmeyeceğini. Taaa en başından alışmamalıydım ona. Yatağın yatmayı sevdiğim sağ yanını, yumurtanın sarısını ve ekmeğin köşesini ona vermemeliydim. Onu kendimden çok sevmemeliydim. Belki de sadece sevgiliyi değil kimseyi kendinden çok sevmemeli insan. Ne anasını, ne babasını ne de yavrusunu günün birinde yitirebileceği ihtimalini ara ara beyninden geçirmeli. Uzun yıllar önce beyaz tüylü kırmızı gözlü tavşanım "Kartopu" öldüğünde altın saçlarımı okşayan anneannem "Herşeyin bir ömrü var" demişti. Bu minik tavşancığında ömrü bu kadarmış. O zaman anlam verememiştim. Hatta benim gibi ağlamadığı ve ölümüne karşı çıkmadığı için ona küsmüştüm. Ölümün ne olduğunu bilmiyordum. Dahası belki onlar da ağlasa, benim gibi karşı çıksa Allah baba tavşanımı yeniden canlandırır sanıyordum. Beni birkaç saat kendi halimle bırakıp ardında kocaman bir dilim çilekli pasta ile odama gelip bana ölümü anlattığında önce bir anlam veremeyip üzülsem de ölümü öğrenen her çocuk gibi komik sorularım oldu benim de. Annane peki cennette bisiklet de var mı ? Ya hayvanlar ? Peki kartopu şimdi cennette ne yapıyordur ? Hani dedin ya hayal edince yemek istediklerin midende oluyormuş, ya Kartopu da çok yemek yemeği hayal eder ve çok yemek hayal etmekten tekrar ölürse o zaman nereye gider ? Anneannem sıkılmadan benim bütün sorularıma yanıt vermişti. Yıllar sonra ben anneanne olduğumda torunuma ölümü böyle güzel açıklayabilir miyim bilmiyorum. Keşke bana söylediği tüm cümleleri bir kenara not edebilseydim. Hala onun bana mini mini bir kızken ördüğü eldiven, bere ve atkıyı saklıyorum. Günün birinde benim de altın saçlı bir kızım olduğunda o da annesinin annanesini tanısın diye. Şimdi anneannem ve kartopu cennet bahçelerinde beni izliyor olmalılar. Her gece uyumadan tavana bakıp öpücük yollayışım hep bundan. Onunla yatarken bile çaktırmadan yapardım bunu. Bir keresinde yakalandım ona ;

- Hayatım sen ne yaptın öyle ? Havaya öpücük mü yolladın ?
- Yok canım sana öyle gelmiş
- Yok yok ben gördüm dudaklarınla bir işaret yaptın.
- Ha onu mu diyorsun ? O dudak kenarlarında kırışık olmasın diye yapılan bir hareket. Her gece uyumadan önce 10 kez yaparsan dudak kenarların kırışmıyor.
- Hııı demek öyle. Peki hayatım. İyi uykular sana.
- Sana da canım.

Böyle toparlamıştım. Ama bundan böyle beraber uyuduğumuz tüm gecelerde onun önünde 10'ar kez öpücük yollamak durumunda kaldım anneannemlere. Benim bir kez öpücük yolladığım gecelerde beni hep uyardı. Hadi 9 kez daha yapman lazım yoksa dudak kenarların kırışır. Ben kırışık - buruşuk sevgili istemem...

Anneannemle tanışmasını çok isterdim. Benim hayatımdaki iki en kıymetlinin birbirlerini tanımalarını. Ama kısmet olmadı. Üniversite birinci sınıfa başladığım sene kaybettik anneannemi. Ardından ona söz verdiğim için elimden geldiğince ağlamamaya çalıştım. Güzel gözlü anneannemin ardından büyük bir olgunlukla "Herşeyin bir ömrü varmış" dedim... Nur yüzlü güzel gözlü anneannem seni öyle çok özledim ki...

Belki de mezarına gitmeliyim bugün. Onunla konuşmak, kabrinin kenarında çıkan yabani otları temizlemek, gül ağacını sulamak ve yan kabirdeki kimsesiz mezarlara birer Fatiha okumak ruhuma çok iyi gelecek. Ama önce bir mektup yazmalıyım ona. Hayır hayır veda mektubu değil. Ben vedaları sevmem. Beni tanıyan herkes bilir. Okumak için şehirden ayrılırken de, tatile gidişlerim de de kimse ile vedalaşmam. Bir mektup yazmalıyım. Herşeyi bildiğime dair. En azından bana nasıl anlatacağını düşünüp daha da kıvranmasın garip.

"Sevdiğim,

Vedaları sevmem bilirsin. Bunu bir veda mektubu olarak zihinde kalmasına müsaade etme. Beni hep en güzel halimle hatırla aynı benim yaptığım gibi. Aklına geldiğim anda hep o en sevdiğim - senin sevdirdiğin şarkıyı söyle benim için.

Biliyorsun elimde olsa ömrümün bundan sonraki tüm zamanlarında seninle olmayi dilerdim. Hani bir nine olsam sallanan sandalyemde tıngır mıngır sallanırken senden olan çocuklarımın çocukları yamacımda olsun isterdim. Ama olmadı. Herşeyin bir ömrü var biliyorsun. Bizim ömrümüz bu kadarmış. Ama başkalarında başlayıp bizde biten, ama bizde başlayıp başkalarında biten bir ömür.

Günün birinde döneceksen bana Orhan Veli'nin de dediği gibi öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın ...

Sevdiğin"


Mezarlığa giderken mektubuda postaya vermeli. Belki iyice kendime gelebilmek için ardından da yeni bir yola gitmeli ...

Merve Şahin

Yukarı

 Kahvecigillerden : Deniz Umut Dereli


Bir seni özledim,birde özlemleri.

Bir seni özledim,birde özlemleri. Seni sevmekti umut bağlarım hayata. Ve bir kar akşamında yaramaz çocuktu, üstü başı kir içinde sonrasını düşünmeden beklemek.

Görüyormusun şu caddenin ortasındaki adamı.Elleri kir,gözleri nefret akşamları.Kirli bir palto örtmüş yalnızlığını,içine sinmiş ,geceyi aydınlatan direğin altında , kimbilir ne ümitleri vardı. Dedim ya solgun bitkin bir bahar sabahı yada karlı bir akşamdı seni sevmek, ömür bu pimi çekilmiş bomba gibi patlaması kati gelecek bizi bekliyor.

Onca yıl , onca sene , ümitler yeşerttim gözlerimde.Sen bilmezsin ,adını koydum bakonumdaki çiçeklere sensiz günlerde.Dertleştim, ağladım onlara , hergün sıra sıra anlattım anılarımızı ,gülmelerimizi , hep acı bir hüzünle.

Sen gittin gideli, gözüm o hep beni hapsettiğin kirişte.Odamı bilirsin , dört duvar bir pencere, eskide bir karyola.Harabe sayılır aslında.Ama bunu sende bilirsin ki , o odayı sevmemin sebebi , kireci çatlamış , tel tel olmuş duvarı süsleyen suretinle senin gülmen. Baktıkça anıyorum seni , ama inan bugünlerde daha da zor anımsıyorum seni.

Kimbilir belki evlenmişsindir şimdi.Bir başka adamla yeni bir hayat kurmuşsundur. Yani ben , bizim sandığım dünyamızda aslında tek hayal kuranımdır. Öyle olsada ne çıkar ki , bunu ben bilmiyorum. Gerçeği bilmekte istemiyorum. O sensizliğinde, gelişine duyduğum ümitle kurduğum hayat temellerim ne olur sonra? Hayır, hayır, istemem böyle birşeyi.

Dedim ya sana ey gözleri elam , benimdi gözler mavi soldu , aşkın divaneyle hapsetti beni , anlatamadım , anlayamadım , bir ömür kaç kelimeydi. Uzundu yollar aştım , hergünümde sana kucak açtım, ben aşkı böyle bildim böyle yaşadım. Ne gururdu ne öfke , sadece sen ve bendik gerçek olan.

Yıllar geçti , uzun bir kaşkolla gördüm seni , hani o dizlerine kadar olan. Kırmızıydı , yarıyordu aydınlığı , tek hüzmeye çekiyordu ihtişamı , ve ben gibi herkes biran sen odaklıydı. Mutluydum ,mutsuzdun. Mutsuzdum, mutluydum.

Ellerin benim kadar eskiydi şimdi, aynı kulvarın iki yenik atletiydik biz ve tek gövde aynı bedende. Dönmüştün sende benim gibi , birtek farkla ; artık biraz daha kirlenerek.

Öğrenmekse hayatı kirlenerek, aşk nedir ki? Umut nedir ki? Yaşamak nedir ki?

Gözleri kapalı dinleyenlerdensin İstanbul'u sende , yaşamadan bilemezsin.

Aşk bence üç kelime ;
A ile diyebildiklerim.
Ş ile diyebildiklerim.
K ile diyebildiklerim.

Deniz Umut Dereli
denizumut@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Kahvecigillerden : Gülcan Talay


İlk Böğürtlen Mevsiminde Gülümsedim

Ağustosun 16' ında doğmuşum ben... Çilek mevsiminin tükendiği, böğürtlen vaktinde. Tabi anneme sorarsanız " ekinler biçilirken doğdu" diyecektir. Ama Allah'tan babam akıl etmiş de kayıt etmiş doğduğum günü ve saati. Maazallah sonra ekin vakti mi, yoksa çiçekler eriğe keserken mi doğduğundan emin olamayan bir çok kişi gibi yükselen burcumdan bir haber bir ömür geçirecektim.

Doğmuşum da ne olmuşsa sanki... Yedi vagonlu bir trenin, sekizinci vagonu olarak eklenmişim demir yollarına, yani hayata. Anneme sormuştum bir keresinde " hadi yedi tane doğurdun, bir ben eksikmişim, niye? " diye. Annem de " dünyada çekeceğin çile varmış demek ki" diyerek geçiştirmişti. Ama babam " çocukları çok sevdiğim için" demişti.

Ben doğduğumda babam 32 yaşındaymış. Diğer kardeşlerim doğduğunda, hayat uğraşısı yüzünden onlarla çok ilgilenip, dizine oturtup sevme fırsatı bulamamış bir türlü. Ama ben, biliyorum yüzsüzüm : ... Daha 2.5 yaşımdayken paçasına dolanıp, işe gitmesine engel olmaya başlamışım. Babam da benimle ilgilenmek, şeker, sakız vererek kandırmak zorunda kalırmış her sabah.

Bebekliğimde de anneme az çektirmemişim. Önce ağlamaya başlayıp, avazım çıktığı kadar bağırdıktan sonra, nedense ağzımdan köpükler çıkartıp, momarmaya başlıyormuşum... Yaşları annemden büyük komşu kadınlar da " Kız Havva, o kadar çocuğun var. Bu sununcusu sakat oldu galiba." diyorlarmış. Annem çok korkmuş önceleri. Tabi köyde doğmuş bir kadın olunca insan önceleri oda gerçekten özürlü filan olduğumu sanmış. Babam durumu farkedince doktora götürmüş ve doktor da havale geçirdiğimi söylemiş. Ne var ki bir insan 5 kere havale geçirmez. Sonunda cahil insanların aklına uyup, bir de hocaya götürmeye karar vermişler. Okumuş, üflemiş... Sonra da "7 yaşına kadar yaşadı yaşadı, sonra geçecek" demiş. Elbette bir şey olmadı ve sağlıklı bir şekilde büyüdüm.

1985 senesinde babam Kastamonu' nun Karadere beldesinde görev yapıyordu. Akşamları işletmenin lokalinde arkadaşları ile kağıt oynardı çoğu zaman. Yemek saati gelince babamı kim çağıracak telaşı sarardı ev halkını. Benden büyük iki abim de kortukları için gitmezlerdi çağırmaya. Lokale gidebilmek için; bizim evin 50 mt ilerisinde azgın sularla dolu derenin üstündeki ahşap köprüden geçmek gerekiyordu çünki. Üstüne üstlük köprüden geçtikten sonra; karanlık iki tarafı tomruk ( ormandan kesilen ağaç gövdeleri ) yığılı dar yoldan geçip, caminin yanından yukarı gitmek gerekiyordu. Ben nedense deli cersaretimle ortaya atılıp " ben çağırırım" derdim henüz altı yaşında olmama reğmen. Annem elime küçük bir el feneri tutturup, dikkatli olmamı tembihledikten sonra arkamdan gözcülük ederdi. Babamın yanına vardığımda oyunun ortasına denk geldiğim için elime balık kraker, yada pizza kraker tutturur dizinde beklememi söylerdi. Sanırım o deli cesaretini bana aldığı krakerler ve şekerlerden alıyordum.

Sekiz yaşımdayken Sinop ilinin Ayancık ilçesine tayini çıkmıştı babamın. Babam ormancıydı. Oraya vardığımızda lojman olmadığı için kiralık bir ev aramak zorunda kaldık tabi. Ama bizim on kişilik aile olduğumuzu görenler evlerini kiraya vermek istemediler elbette. Bir gece komyonda yatmak sorunda kaldık böylece. Ertesi gün belediyenin katibi olan Hikmet amca " buyrun evim size açık" dedi... Ak saçlı, pos bıyıklı Hikmet amca. Sonraları daha da çok sevdi bizi. Hikmet amca ayaklarından çok gıdıklanırdı ve ablamlar onu kızdırmak için yanından geçerken, daldığı bir sırada ayaklarına yönelip, her seferinde adamcığazı ikimetre havaya sıçratırlardı. Hala da çok gıdıklanır.

Büyük abimler henüz biz orda otururken İstanbul'a yerleşmişlerdi...Sonra Sevim ablam da onların yanına gitmişti. Ardından Nuran ablam Lise öğrenimi için gitmişti... Diğer ablam da evlenip göçmüştü kalabalık ailesinden. Ömer abim de askere gittikten sonra, annem-babam-abim başbaşa kalakaldık. Ne kadar zor gelmişti bana. Orta okulu bitirdikten sonra babam "seni de İstanbul' da okula vereceğim" dediğinde içimi buruk bir sevinç kaplamıştı. Bir taraftan anne ve babamdan ayrılmak, diğer tarafta kardeşlerime kavuşmak vardı.

İstanbul' a geldiğimde önceleri çok zorlandım. Geçen zaman içinde kardeşlerimin bana ne kadar yabancılaştığını anlamıştım. Bayramdan bayrama görmek yetmemişti bize. Bir süre bir birimize alışmak için çok çaba harcadık. Nuran ablam ergenliğinde verdiği bulanımlar sonucu, yırtık blue jean şortlarla dolaşan, on parmağında on yüzük olan, saçları jole kovasına sokulmuş bir ucubeye dönmüştü. Nedeni ni sorduğumde ise, kendisini o şekilde güçlü gösterdiğini söylemişti. Çevresine bu şekilde kalın duvarlar örmüş ve kimse ona yaklaşamıyormuş. Zamanla benimde desteğimle bu durumundan kurtuldu.

12.09.1994 kara bir haber geldi acı acı inleyen telefonla birlikte. Abam rahatsızlanmış Sinop Devlet Hastanesine kaldırılmıştı. Büyük abim ve ablam gidebildi sadece. Şeker krizi geçirmişti... Oysa o güne kadar babamın nezle olduğunu bile hatırlamazdım. Biraz kendini toparladıktan sonra tayinini İstanbul' a aldırıp yanımıza yerleşmişti. Eski babam değildi artık. O sakin, güler yüzü gitmiş, yerine asabi bir adam gelmişti. Doktorun verdiği perhizlerde tonton göbeğini eritmiş, yüzüne on yaş daha katmıştı. Bir sene sonra 27.03.1996 yılında yeniden kriz geçirdi. Bu babamın son hastalanmasıydı. Pazar günü işe gitmişti, Kanlıca tarafında bir ormanda yangın çıktığı için. Ogün yorgun ve morali bozuk gelmişti eve. Anlamıştım ki yanan ağaçlara çok üzülmüştü. Zaten babam yaşayan her canlının yok oluşuna oldum olası çok üzülen, hassas bir adamdı. Bu yüzden şeker hastalığından miras tansiyonu nüksetmiş, gece yarısı üçe doğru kısmi bir felç geçirmişti. Annemin feryadıyla fırlamıştım yatağımdan. Acilen hastaneye yetiştirilip, ameliyata alındı.

Ertesi gün okula gitmek zorunda olduğum için babamın yanında olamadım. Okul dönüşü koşa koşa hastaneye gitmiştim. Odasına girdiğimde kafasının kazınmış olduğunu gördüm. O tonton göbeğinden de eser kalmamıştı hiç. Meğer tansiyonu düşüremedikleri için beyin kanaması geçirmiş. Ardından soğuk hastanenin, soğuk ameliyat odasında üç kere beyin ameliyatına alınmış. Ne yazık ki kanamayı durduramamışlar. Ne bilirdim 6 nolu odasında bebekler gibi nurlu yüzüyle yatarken benden yitip gittiğini, ne bilirdim bu onu son görüşüm olduğunu, nerden bilirdim bir daha başımı okşayamayacağını, sarılamayacağını. Öğrendiğimde önce donup kalmıştım, sonra koşa koşa arabada bekleyen abim ve yengemin yanına koştum. Abim koşa koşa geldiğimi gördüğünde kendine geldiğini sanmıştı. "Keşke yanılmasaydın abi...keşke". Bir süre konuşmadan öylece dikilmiştim abimin karşısında. O tokadı yemesem yıllarca da sürendi sessizliğim. Abimin zorlamasıyla dökülmüştü dudaklarımdan, söylemesi yüreklere kızgın korlar bırakan o dört harfli kelimeyi. Söyledim... Koskoca bir çınar devrilmişti işte hayatımda.

Hayat devam ediyordu, babamda olsa kendimiz için yaşamamız gerektiğini söylerdi eminim. Birbirimize verdiğimiz destekle toparlandık zorda olsa yokluğunda. Sonra herkes bir bir evlenip uçtu yuvadan. Geriye kalan sadece annem, abim ve ben.

Hayat bana hayatı kovalamayı, hiçbir üzüntüde yıkılmamayı, fırtınalara karşı koşmayı ve her durumda bir nebze olsun gülümsemeyi öğretti bana. İlk kez kaçırdığım çilek mevsiminden sonra gelen, böğürtlen mevsiminde gülümsemiştim hayata. O günden beri hayatta en çok yaptığım şey gülümsemek, gülümsetmek. Ben nasıl biriyim biliyor musunuz ? Biraz deli, çoğu zaman akıllı... Ailenin en küçüğü olmanın verdiği hediyeler yüzünden fazlaca şımarık. Ama hayatı, insanları, çiçekleri, böcekleri ve sevilmeye değer herşeyi çok seven biriyim. Tıpkı babam gibi.

Hayatınızdan mutluluk, yüzünüzden tebessüm eksik olmasın...

Gülcan Talay

Yukarı

 Kahvecigillerden : Doğan Sovuksu


ZORUNLU İZİN

Sevgili Tayberk,

Öncelikle sana teşekkür etmek istiyorum.
Çocuğumuzu kaybettiğimizin ertesi günü bizi ilk sen ziyaret ettin.
Daha sonra gelememe nedenlerini anlıyorum ve sana kızmıyorum.
Şirketin durumunu biliyorum; en azından mesaj attın sağ olasın.
İşler birikmiştir, gelip sana yardım etmek isterdim ama elim kolum bağlı, çıkamıyorum.
Zor işmiş babalık be Tayberk!!
Karımın yaptığı hata bize pahalıya patladı.
Eğer bir işi olsaydı, oğlumu eve servis getirecekti ve çocuğumuz ölmeyecekti...
Daha 5 yaşındaydı. Ne planlarım vardı oysa.
Hafta sonu piknik yapacak, futbol oynayacaktık, onu sinemaya, çocuk tiyatrolarına, balık tutmaya, doğduğum şehre götürecektim.
Yapamadım......Yapacaktım.....
Oysa çocukluğumda babamsız geçen bir gün hatırlamıyorum.
Tüm gün evde oturur televizyon izlerdi. Disiplinliydi ama... Ders çalışmadığımı görünce çok kızardı. Çalıştım. Çok çalıştım. Ve başardım.
Ondan farklı biri oldum. Çok para kazandım ve kazanıyorum.....
Oğlum çocukluğumuz boyunca yaşadığımız fakirliği hissetmesin istedim.
Terfi etmeme ne kadar az kalmıştı oysa....Terfi ettiğim günün haftasonu onu balığa götürecektim.
Bekliyordu zavallı çocuk 3 aydır...
Bilirsin işten en son ben çıkar, sabahları ilk parkeden araba benimki olurdu.
Az kalmıştı, çok az.......
Karım...
Düzenli bir işi olsa ve çalışsaydı başımıza bu felaket gelmeyecekti....
Kendi rahatı için, çok başarılı olacak bir adamın hayatını başlamadan bitirdi!!
Benim oğlum ekonomist olacaktı.....Üniversiteyi Amerika'da okuyacak, masterını da orda bitirip babasının emeklerine değerli diplomalarıyla cevap verecekti. Şimdiden gideceği okulları belirlemiştim. Ben o zamana kadar daha da yükselecek, tanıdıklarım aracılığıyla onu bakanlığa sokacaktım. Belki de ekonomi bakanı olacaktı. Benim oğlum bakan olabilirdi. Çok zekiydi. Ve hareketliydi. Minik bir göbeği bile vardı....Politikacıydı, daha 5 yaşında.....
Karım....
Nasıl evlendim bu kadınla bilmiyorum.
Neye elini atsa başarısız oldu. Konservatuvar mezunu olmasına rağmen işe yaramaz bir kadın olup çıktı. Ne doğru dürüst yemek yapabildi oğluma 5 yıl, ne de doğru dürüst para kazanabildi.
Şirket yemeklerinde güzelliğiyle patronlarımı etkilese de MBA yapmış kadınların ortasında çok kötü hissederdim kendimi. Belki de geç yükselmemin tek sebebi onun yemeklerde habire tartışma başlatması ve hiç susmamasıydı. Beni küçük düşürürdü. Oysa güzel kadındır o bilirsin. Kendini hala öğrenci olduğu yıllardaki gibi hissetmeseydi ailemizin tüm planları alt üst olmayacaktı. Herşeyden şikayet etti sohbetlerde. Hükümetten, televizyondaki dizilerden, müziklerden, yarışma programlarından, evliliğimizden, kapitalizmden, para kazanma hırsımdan....... Patronlarımı ürküttü hep... Oysa zam aldığım günün akşamı ne de parlıyordu gözleri.
Çocuğumuzu kaybetmemize neden olmanın vicdan azabıyla perişan olmasaydı onu çoktan terketmiştim. Hem ilerde olması muhtemel çocuğumuzun rahatı açısından yükselmem gerekiyor ve boşanmanın zamanı değil. Büyük bir hata yaptı ama herşeyi berbat etmemeliyiz değil mi??
Tamam çocuğumuzu kaybettik, üzgünüm ama eve başsağlığına gelip giden ölülere hizmet etmek için 2 haftadır evde hapsolmama gerek yoktu! Saçmasapan konuşmalar, yaşlı başlı, kaderci insanlar.....Ölüm korkusu sarmış ruhlarını, bizim eve gelip rahatlıyorlar küçük bir ölüyü görünce..Vampirler!! Neyseki yatak odasından Notebook'umu açıp sana yazabiliyorum Tayberkçiğim.
Bu insanlar çalışmanın önemini bilmezler.....Bunlar iki şiir okur, sana yaşamın sırrını vermeye çalışırlar...
Bi de karımın sanatçı arkadaşları yok mu!!
Asıl onlar beni çıldırtıyor Tayberk...!
Bana bir üstten bakışları var ki görsen adamları başbakan zannedersin..
Ağzı şarap kokan sakallı pislikler.....
Karım üzgün olmasa hepsini kovardım ama dayanıyorum bir şekilde.
4 sene resim okurlar sonra gider zenginlerin evlerinin duvarına resim yapar, akşamları içerken bizim gibi adamları eleştirirler.....Oysa bilirler onlar da paranın kıymetini..........
Satış yapmanın anlamını....
Amerika'dan gelen Maul Oney'in dediğini hatırlarsın: "EN BÜYÜK SANAT SATIŞTIR" demişti..
Biz sanatçıyız Tayberk bunu hep söylerim......Bu pisliklerden çok daha fazla sanatçıyız.....
Seni de takdir ettiğimi de bilmeni isterim...
Şunu unutma, şirketin lokomotifleri biziz...
Deprem sonrası herkes çocuğunu okuldan almaya gitme bahanesiyle şirketten ayrıldığında, ihaleye teklif yetiştirmek için beni kalmaya ikna etmiştin.
O gün anlamıştım senin farkını ve dedim ki bu adam benden de zeki.....
Beni yanıltmadın hiç!!
Yarın dua okumaya 2-3 imam gelecek.
Gelirsen sevinirim.
Gelemezsen anlarım. Nasıl olsa ertesi gün şirkete geleceğim, görüşürüz. Belki biraz çalışmak oğlumun üzüntüsünü unutturur.
Amerika'da okuyacaktı o Tayberk!! Ekonomi bakanı olacaktı.....

Not: 2003 satış primleri yatırıldı mı? Hesabıma baktım birşey göremedim?? Normalde sormazdım ama biraz masrafa girdik de bugünlerde.......

Doğan Sovuksu

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT

   BAZEN DE GÖLGESİDİR POTİNİMİN BAĞIN DÜŞEN :
  Hüseyin Alparslan

Sanki hiç koşmamışım bugüne değin. Hele şu gece maçlarımızda santrfor değil de tazı yerine kullanırlardı beni , gıkım çıkmazdı. Bir an Selim'in gömleğinin altında siyah karaltıyı görünce, olanca gücümü kullanıp havalarda uçmaya başladım. Kartalın avını yakalayışında bile görülmeyecek bir maharetle iki elimi omuzlarına bastırıp yüzüstü yere yapıştık.

Selim'den küfür resmi geçidini dinlemeye hazırlanırken , sokağın karşısında sakallı iki adam çullanırvedi Kusto'nun üzerine. Kelepçeler... Bir hengamedir gidiyor ortalık. Kusto uzun zamandır aranıyormuş. Mahalleye de bir gün geleceğini akıl etmişler elbet!

Selim yüzüme baktı ;
-İçim yanıyor abi , içim yanıyor dedi, hıçkırarak.
Benim de yanıyordu !
-Selim , kandan kına yakılmaz aslanım. Bırak artık Kusto'da hesabını versin. O belindekini de ne cehennemden bulduysan hemen geri ver . Gözüm görmesin!
Selim şaşkın şakın yüzüme bakıp başını salladı.
Cep telefonum çalıyordu. Aklıma Aysel'in notu geldi. "Eh be Aysel kaçıncı yüzyıldasın kızım! Ne gereği vardı camdan cama taş atmaca oynamaya! Arasan olmaz mıydı şu mereti ! bak işte sıfır beşyüz..." Enişte'mdi arayan. Kontorü bitmiş, verdiğim şu numaradan ara beni diyordu. Yine aynı kabus başlıyordu. İçim buruldu.
- Psikiyatri Kliniğini istiyorum efendim ! 132 , dahili 132 !
- Anladım !
- ...
- Durumu nasıl enişte ?
- ...

Taksi Dicle Nehri'nin üzerinden geçerken , tepenin ardındaki fakülte binası göründü. Merdivenleri hızla tırmanıp , eniştemi buldum. Yorgunluk ve umutsuzluk kaplamıştı yüzünü.
- Yok dedi.
- Doktorlar uyutuyorlar sadece. Çıkış yolu yok ! Zamana bırakın diyorlar.
İskender'i bir yumrukta yere devirecek adam , o yağız kabadayı yürekli adam, sanki bir sözcükle yıkılacak gibiydi.
- Çok yorulmuşsun . Git artık !
Yanıtını bile beklemeden , bayat kavun rengi bir taksiyi yoldan çevirip, akşamın alacasına uğurladım. Kliniğe girdiğimde demir parmaklıklar ardımdan kilitlenmişti. Flouresant ampullerin balastlarından çıkan vınlama sesleri ve erkekler tuvaletindeki adamın opera havi gaz çıkarma seremonisi dışında ortalık oldukça sessizdi. Usulca kardeşimin yatağına yanaştım . Uyuyordu.

Gündüzleri tababet talebelerinin ders gördüğü , geceleri ise televizyon izlenen salona geçtim. İçeride hummalı bir tartışma yapılıyormuş gibi gürültülüydü. Kimi televizyondaki haberlere bakıp bakıp kahkaha savuruyor , kimide matlada volta atan mahkum edasıyla turluyordu , küçücük salonu. Hafif bir öksürük savurarak içeri daldım. Kırk yıllık ahbaplarını görmüşler gibi şalap lap öpmeye başladılar yanaklarımı.

- Çok sigara içersen ahan işte böylen öksürürsün !
Sigaradan değil diyecek oldum . Vazgeçtim. Hemen bir sandalye bulup bir köşeye iliştim. Ağzı sarımsak ocağı gibi kokan yeni yetmelerden biri yanıma yaklaşıp;
- Üzülme , iyi olacak biliyorum.
Kısa bir duraksamadan sonra kızgın bir sesle bana dönüp ;
- Biliyorum dediysek , vardır elbet bildiğim, yukarıdakiyle konuştum anlasana ! Minnettar bir ifadeyle bakmaya çalıştım. Olmadı.
Ardından sandalyesine tavuk gibi tünemiş olan atıldı ;
- Eğer buradan kalkarsam ne olur biliyon ha ? Biliyon ?
Okkalı bir küfür savurmayı içimden geçirdiysem de , bunu gerçekleştirecek cesareti kendimde bulamadım . Sandalyenin tepesinde beş virgül beş büyüklüğünde depreme uğramış gibi sallanmaya devam etti ;
- Biliyon biliyoooon, buradan kalkarsam dünyanın dengesi bozulacak biliyoooon.

Kaşlarımı çatarak Deprem Dede'nin yüzüne baktım ! O an karla kaplı ormanda aç kurtla göz göze gelmiş gibi hissettim kendimi. Zafer'e , mahallede olan biten her şeye , kardeşimin başına gelenlere müsebbip tutmuştum Deprem Dede'yi. Deprem Dede , beklemediği bu tepkiyle bir an duraladı. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Gözlerini benden kaçırarak sandalyesinden indi. Daha bir adım atmamıştı ki , yere boylu boyunca uzandı. Vicdan Muhasebecimin sırtıma indirdiği kırbaçların acısını hafifletebilmek için olsa gerek hemen yanına koştum. Elimi uzattım. Kahverengi katarakt sarısı gözleriyle ürkerek elime baktı. Gözlerinin kenarında birikmiş iki damlayı görünce , Vicdan Muhasebecimin kırbaçlarının acısını daha da hisseder olmuştum. Biraz önce sandalyenin tepesinde depremleri önlemeye çalışırken etrafa saçtığı o pür neşe halleri çoktan kaybolmuştu. Sıkıca ve kararlılıkla kavradım elini.
-Hep bağlıyorlar. Ne zaman ayağa kalksam , bağlıyorlar.
Diyerek botlarını gösterdi. Botlarından biri kundura kahverengisi tonunda bağcıkla , diğeri ise inşaat teli ile bağlanmıştı.
-Tel diğer botuna takılmış , ondandır herhal dedim gülümseyerek.
Elindeki titreme kaybolmuş, yeniden neşelenmeye başlamıştı. Ezgileri belli belirsiz duyulan bir şarkıyı mırıldanarak , iki botunu birbirine değdirmemeye dikkat edercesine odasına doğru gitti.

Nöbetçi hemşire , elinde çay tepsisine benzeyen bir tablayla gülümseyerek içeri girdi. İsmini söylediği kişiye tablasındaki renkli küçük hapları vererek ;
-Hadiii Hasan, Nuriş'im yutacaksın değil mi canım benim ?
Bana döndü.
-Bunlar kardeşinizin. İsterseniz siz verin.
Yanıt bile beklemeden iki küçük hapta benim elime tutuşturdu.
Kardeşimin yattığı odaya gittim. Etajerindeki minesi aşınmış bardağa su doldurup , "hadi canım ilaçların !" diye kulağına fısıldadım. O uzun saatlerin ölü uykusundan sıyrılan kardeşim ; "Abi..." diyerek boynuma sarıldı. "Ne zaman geldin? Ali nereye gitti?" Sorular peş peşe geliyordu. Çok yorulduğunu ve eve gönderdiğimi söyledim. İlaçları uzattım. Şakaklarındaki ter damlacıkları loş ışıkta yakamozun suya vuruşu gibi parıldıyordu.

Nöbetçi hemşire boş ilaç tablasını iki eliyle kavramış ve hasta koğuşunun kapısına yaslanarak kardeşime seslendi;
-Küçük hanım gözleriniz parıldıyor. Gözün aydın!
Kardeşim gülümseyerek bana göz kırptı.

İlaçlarını içtikten sonra yeniden uykuya daldı. Ortalık yeniden sessizleşmişti. Koridordaki flouresant ampullerin vınlamasını yeniden duyulmaya başladı. Televizyon adasına geçtim. İçerisi boşalmıştı. Bir sigara yakıp dumanını ciğerlerime öyle çok çektim ki öksürmemek için kendimi zor tuttum. Aklım İstanbul'daydı. Kusto'yu götürmüşlerdi. Aysel ne yapıyordu acaba ? Ne söylecekti bana ? Ya Suna ah Suna... Nöbetçi hemşire içeri girdi. Sessizce masaya oturup cebinden bir sigara çıkardı.

-Yarın taburcu olacak kardeşiniz. Üzülmeyin . Zamanla düzelecek dedi.

Gülümsedim. Ne çok severdi babamı kardeşim. Babamın da en gözde çocuğuydu. Kıskanmıyor da değildim bu durumu. "prensesim" derdi ona. Ali'yle tanışmışlar . Ali'de Tuzla'da Asteğmen öğrenciymiş. Haber vermeden kaçmışlardı. Babam çok üzülmüştü."Hem isteseler de vermez di babam! Ayrılmaz Prensesinden" diye mırıldandım.
Hemşire yüzüme baktı.
-Hani şu sallanan biri vardı az önce o kim ,diye sordum hemşireye.
-Selçuk bey , adınız Selçuk değil mi ?
Hafifçe başımı salladım.
-Hastaların geçmişlerini anlatmamız yasaktır aslında ! Ama çok acı bir hikayesi var onun da , diğerleri gibi. Kendisi Sismologmuş. Canımızı yakan o onyedi ağustos var ya bir terslikler sezmiş , Doğu Anadolu fayını incelemeye gelmiş apar topar. Çoluk çocuk Sakarya'da ... Ve o acı gece ... Böyle bir yanılgıya düştüğü için affedememiş kendini.

Tuhaf bir his kapladı içimi , o katarakt sarısı gözlerinde Zafer'i görmüş gibi oldum. Kim bilir ...Belki de o gece yıkıntılar arasından beni hayata çeken Zafer'in eli olduğu için.

Aysel geldi aklıma. Taşa sardığı o notlar . O görmekten korktuğum Aysel'i anlatan notlar... Benden son kez isteği olduğunu söylemişti. Fantezi dünyamın başrol oyuncusu Aysel ... Karmaşık duygular içindeydim. Biz mi mutsuz ettik Aysel'i? Biz mi uzak diyarlara gitmesine sebep olacaktık ? Kaç Aysel daha kaçacaktı. Kal desem kalır mıydı? On yedi ağustosta tıpkı Zafer'in eli gibi , uzatsam elimi çıkarabilir miydim hayata ?

Hüseyin Alparslan

Devamı varrr...

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Şeref Bilgi

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 4.052 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


Yanma...

Yanma, yanma kızgın demirler gibi,
İç, iç çılgın şelaleler gibi aşkı serinle..
Kilit vur yangınına ..
İsyanda akrep misali kendini yaksın..
Aç, aç nur ışıltılı gözlerini,
Sevdiğine dikensiz baksın..
Uzat, uzat sıcak kollarını..
Dostlarını şefkatle sarsın..
Yanma, yanma için için..
Aç yüreğini, tatlı dilin konuşsun..
Nağmeler yaksın..
Aş kendini kendinde..
Öyle bir aşki..
Ne yan..Nede yak...
Her dem insanlık ..
Sana Gıptayla baksın.....

Osman Taplamacı

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Yok devenin bale pabucu!...

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://regman.freeze.com/screensavers/welcome.asp
Bunların hepsi dondurucudan yeni çıkmış ve tazeliği henüz bozulmamış malzemeler. Sadece mikrodalgaya koyup 2 dakika içerisinde servise hazır hale getiriyorsunuz. Ondan sonra değmesinler keyfinize, dokunmasınlar seyrine. 3 boyutlu ekran koruyucular ve orjinal duvar kağıtları.

http://www.mikser.com/sakagibi/241103.php
...Aşağı indim, bağladığım ipin ucunu çözdüm. İpi çözmemle birlikte birden kendimi havalarda buldum. Nasıl bulmayayım? Ben yaklaşık 70 kiloyum. 250 kilogramlık varil süratle asağıya düşerken beni yukarı cekti. Heyecan ve şaşkınlıktan ipi bırakmayı akıl edemedim. Yolun yarısında dolu varille çarpıştık. Sağ iki kaburgamın bu sırada kırıldığını sanıyorum. Tam yukarı çıkınca, iki parmağım iple beraber çıkrığa sıkıştı. Parmaklarım da bu sırada kırıldı...

http://www.gemimodelcileri.org/index.htm
...geçici anlık hevese kapılıp bende bir tekne kiti alayım yapayım demekle vaktinizi ve nakitinizi çöpe atmayın. Bu iş hem sabır ister hem emek. Yeteneğiniz de yoksa, yani evdeki musluğun contasını değiştiremiyorsanız da bu işten vazgeçin. Yakında modeli yüzdürecek bir yer veya otomobiliniz yoksa da bayağı problemleriniz olacak...

http://www.evdekiler.com/index.asp
Sadece hanımlara özel olarak tanımlanmış bir web sayfası. Evdekiler diyerek çalışmayan bayanları hedef aldıklarını tanımlamış olsalar bile hemen hemen her yaştan ve her kesimden bayan için kapsamlı bilgiler içeren hoş bir çalışma yapmışlar. Tebrikler...

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Damak tadınıza uygun kahveler


SetNameToTime v2.1.5 [476KB] W98/2k/XP 30 gün deneme(15$)
http://storcksoftware.com/setnametotime/
Dijital fotoğraf makineleri genellikle resimleri artan sayılar ve anlamsız harflerden oluşan isimlerle kaydederler. Bu programla tüm isimleri tarih ve saat olarak değiştirmek mümkün oluyor. Dijital fotoğraf makinanız varsa deneyin seveceksiniz.

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20040120.asp
ISSN: 1303-8923
20 Ocak 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri