KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 450

 27 Şubat 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : İzimi buldular!..


Merhabalar,

Yok kardeşim benim gözüm korktu. Dün 2 laf edelim dedik, şak gitti elektrik. Bugün 1 laf etmeye bile zaman bırakmadan gene şak gitti sayın elektrik hazretleri. Anlaşıldı yerim tespit edildi. Gerekli mercilere talimat verildi. Yanında çalarsaat olan bir bekçi saat 2 de kalkıp şalteri indiriyor. Olur mu olur. Bundan böyle 2 düşünüp 1 yazmalı... dermişimmm. Şaka bir yana, maçlar, İstanbul masalı derken biraz geciktim matbaanın başına oturmakta. Üstüne üstlük bir de 45 dakikalık enerji tasarrufu. Oldum mu size bir hoşaf. O nedenle bugün bana müsade edin de saatler üçbuçuğa dayanmışken gideyim yatayım. Bu arada merak edenler için bir haberim var. 1 hafta önce başladığım diyete, dünkü saldırı haberinden sonra bir süreliğine ara verdim. Başladım göbeğimi seve seve sıvazlamaya. Baksanıza çelik yelek etkisi yapmış, Çakar'ı korumuş göbecik. Nolurum ne olmam maazallah. Bakarsınız bana da lazım olur benim bel çevresinde yoğunlaşmış yağlarım. Hepinize harika bir haftasonu diliyorum. Kalın sağlıcakla.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Cumhur Aydın

 Ankara'dan : Cumhur Aydın


   Dostlukların gıdası alışkanlıklardır (*)

İnsanları birbirlerine çeken nedir? Birçok unsurdan sözedebiliriz ancak çercevesini yaşadıkça çizdiğimiz, temellerini sonradan algıladığımız bir 'ortak bakış açısını' anmadan geçebilir miyiz?

Onsekiz, kırksekiz, hatta yetmişsekizinde. Umarım hala kendilerini çevrenizdeki onlarca insan içinden ayırıp, daha fazla birlikte olma istediğiniz eski, yeni dostlarınız vardır. Eğer varsa, onlarla aynı telden bir keyfin, çoğunluk dünya görüşü temelli ortak bir anlayışın, hatta benzer bir kaygı temelinizin varlığını yadsımak olası mıdır? Böyle beraberliklerde geçen yıllarla, yaş ortaklığımızın önemsizleştiğini, derinliğin ise kendiliğinden geliştiğini çoğunluk gözlemişizdir.

Eğer dostluğa şans ve zaman tanırsak....

Dostluklara şans ve zaman tanımak. Bir telaş, bir koşturma içindeyiz ki sormayın gitsin. Kaç zamandır kendi el yazımızla bir küçücük kart atmıyoruz dostlara, dostluklara? Kaç zamandır şöyle karşı karşı doyasıya laflamıyoruz?

Ve bunu tekrarlamıyoruz...

"Aramasaydım unutacaktık birbirimizi. Hiç karşı çıkma. Bana birazcık israrlı davet ediyorum, çünkü ben de kendimi bu ziyarete karşılık vermeye zorlayacağım!"

Oysa arkadaşlıkların, dostlukların, yaşanmışlıkların birikmesiyle zenginleştiğini, kalıcı hale geldiğini zaten bilmez miyiz?

Aylar, yılları kovalarken, eksikleri ve hataları olsa da bir alışkanlık değil midir dostlarla paylaşılan saatler, anılar?

O alışkanlıklar değil midir, bazen sıkılsakta, dostlukları yaşar kılan?

Neredeyse benim 'bütün eserleri yazarlarımdan' biri olan Alain de Botton bizde son çevrilen kitabında (**) Epikuros'tan alıntıyla 'mutluluk getiren şeyler'i üç başlıkta sıralamış: Dostluk, özgürlük ve kendi yaşamı üzerine düşünmek.

Yıllar öncesiyle kıyasla daha mutlumuyuz acaba?

Ekonomik varsıllığın giderek daha da küçük bir grubun elinde toplandığını unutmayarak yine de yanıtlamaya çalışalım bu soruyu ?

Özgürlük. Güya ideolojilerin ölümüyle bireylerin daha da özgürleşmekte oldukları savlana geliyor. Gerçekten öyle mi? Tek tipleşen düşünce ve idare sistemlerinin insanları hangi cenderelere mahkum ettiği son dönemlerde daha iyi anlaşılmaya başlandı.

Düşünmek. Yalnızca tüketmeye ve ne pahasına olursa olsun başkalarını tepelemeye şartlandırılmış insanların 'yaşamın ve yaşamlarının anlamı üzerine' düşünmeyi ıskaladıkları bir yana birçoğunun bundan haberdar bile olmadığını söylesek abartmış olur muyuz?

Dostluğa gelince. Son yıllarda birçok güzelliğin, anlamın örselenmesi gibi dostluklara da bir şeyler olmadı mı? Eskilerin üzerleri tozlanırken, yenileri es geçilmedi mi, nicedir? Öylesine hızlı, öylesine yoğun yaşanır oldu ki zaman; hep, hemencecik bitiverdi süreler.

Günlerin yirmidört saatleri, ayların günleri, yılların ayları geçiverdi.

Dostlukları yeşertmeye, korumaya kalmayıverdi zaman!

Sıklıkla işittiklerimiz oldu 'Ah zamanım olsa'lar. Gürhan Uçkan'ın yıllar öncesinden kopup gelen dostluk üzerine şu dizelerini (***) anımsamanın zamanı değil midir?

"biliyorum vazondaki kasımpatılar kışkırttı seni
bir sevecenlik ayında bir özlem gününde
kaptın kalemi yazdın gece yağmurlarını
bir telaş içinde geçen bol çaylı günleri
hiç olmadık zamanda başladığın sigarayı
bir kasım gününde açtırtın o koca çiçekleri

bir süredir anlamını yitirmiş sanardım
dostluğun kardeşliğin arkadaşlığın
derdin ya en çok bacım diyenden çekin diye
ben de demedim hiçbirini sana, gurbetlik işte
kalmış aklımda dostluk kardeşlik arkadaşlık
sözcüğün gerçek anlamına sığan haliyle

şimdi oturmuşsam bir akşamüstü burada
karlı penceremin ardındaki göle karşı
demişse bir ses bana yaz diye, yaz şimdi
o çıkarsız ve küçük hesapsız dostluklar üzerine
ölürdüm şimdi yazmasaydım eğer sait gibi
senin ve gerçek dostluğun üzerine "

Cumhur

(*) Kusma Kulübü; Mehmet Eroğlu, Şubat 2004, Agora Kitaplığı
(**) Felsefenin Tesellisi; Alain de Botton, Ocak 2004, Sel Yayıncılık
(***) Bir Demet Özlem; Şiirler, Gürhan Uçkan, Mart 1990, Kavram Yayınları

cumhur@kahveciyiz.biz

Yukarı

Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


   Planınız Yoksa Verelim

Düşündüm, taşındım, bir planı olmayanlar için bozdurup bozdurup harcayabilecekleri planlar yaptım. Bizim yetkililer daha C Planı'nın üzerine çıkamadılar ama ( Allah doğal afet göstermesin de çıkamasınlar inşallah ) ben yine de tüm harfleri planlayıp, altından girip üstünden çıktım. Size de lazım olursa elinizin altında bulunsun, hem de plansız kalmayın, sorarlarsa "Çok şükür bir planımız var !" dersiniz...

A : Aslında "Aaaaaaa !" gibi hayret ifadesi, üstelik "Anaaaaa !" biçiminde vurgusu arttırılabilen bir plandır. Anlamsız gibi ifade edilir ama yine de ekranlardan kısa bir Altyazı ile geçiştirilir...

B : Bu planda; "Bize Bi Bok olmaz, Bekleyin Bakalım, Beheyt Babalar Biz Burdayız, Binanaleyh Birimlerimiz... Başlatma Babanın Bacağına.. !" gibi hem Belirsizlik, hem Bilinçsizlik hem de Böbürlenme Biçiminde sergilenir...

C : Adı üstünde; "Ceeeeee" biçiminde okunur, "Canım, Cicim, Cümbür, Cemaat" ayaklarına yatılır. Gerçekten yapılması gerekenler yapılmadığında ( ki çoğu zaman öyle olur : Bknz.Kar yağdı böyle oldu ) elde kalan sadece koca bir Cehalet'in Cüce bir C'sidir...

D : Bu plan; "Deee bana De bana !" biçiminde işlenir. Dalgaya Devam, Daha Duralım, Derin Düşünelim, Denize Dalalım, Durumu sözkonusudur. Sonuçta bu fevkalade plan karşısında Dibiniz Düşecektir Demedi Demeyin...

E : "Eeee ne olmuş ki ?" biçiminde Epey Eğlencelidir. "Efendim En alasından Emrinizdeyiz, Endişelenmeyin, Encümenimiz Emin adımlarla konuya Eğildi, Epey zaman var Elimizde" gibi Eveleme üzerine kurulu, Ertesi gün hallederiz yaklaşımıyla Ele alınır. Elde kalansa Elbette kocaman sıfırdır, Eh bundan Eyisi...

F : Kısaca Falan Filan biçiminde özetlenebilir. "Feşmekan inceliyor, Filbaki duruma hakimiz, Fasa Fiso" gibi Fasulyeden Fuzuli demeçlerle Falso verilir Fütursuzca. İnsanlar; yetkililerin olaylara Fazlaca Fransız kaldıklarını Farketmekte gecikmezler ve Fesüpanallah derler bir kez daha...

G : Eveleme bölümüyle senkronize Geveleme'ye yatay Geçiş yapılır. Genellikle; Gece Gündüz Gazetelerdeki Gazellerle Geçer. Gözlerde Gerisi Allah'a kalmış bir ifade Gözlemlenir... Günaydınız... Gülünüz Güldürünüz hatta Gıdı Gıdı...

H : Bu planda Hemen Hissiyat sazı eline alır; "Hazırız, Hızırız, Her Halükarda Hallederiz, Haklarız ey Halkım..." şeklinde burnu büyük demeçler Hakimdir. Haklı mı çıktılar ? Hadi canım sende, Havanda su dövüldü Heyhat. Sonuç : Hava-cıva ..!

K : "Kırk yılın Karı yağdı, Kırın ..çınızı oturun evinizde, Kader Kardeşim" biçiminde Kepaze bir Konumunda sergilenir. Kalk gidelim Küheylan, Kara bahtım Kör talihim, hele hele Konya'm... Kasım Kasım pozlar verilir ama aslında Kasımpaşa'dan Kuş bakışı da baksan aynıdır Köprünün Karşısından da...

L : Plandan ziyade Lale Devri gibidir. Laleler açmıştır, Lakayt, Laubali bir tavırla Laflarlar. Leyleğin ömrü Laklakla geçer Lafı akla gelir kafalara Lütfedip...

M : Maalesef kelimesi ilk kez kullanılmayan başlanır. Mazallah demeye başlarız Merak içinde. Metropol Metreyle satılmıştır her devirde yandaş Müteahhitlere. Mantık aranır Memlekette ama ne Mümkünse bulunmaz...

N : Ne, Nasıl, Nerede, Niçin, Nereye kadar, Nooluyos yahu ? soruları sorulmaz Nasılsa... Nazikçe Nanik yapılır insanlara...

P : Panik, Paranoya, Particilik, Para-Para-Para,... Pişmiş kellecilik...

R : Rehavet, Rezalet ve ölenlere Rahmet.. Gelsin yeni Rantlar, uçuşsun Rüşvetler...

S : Suistimal, Sabır, Selamet, Samimiyetsizlik, Sefaletin Son Saatleri...

T : Telaş, Tedbirsizlik, Talan, Takıyye, Al Takke ver külah, varsa yoksa Ticaret...

U : Uyuzluk, Uyuşukluk, Umursamazlık, Uganda benzetmeleri...

V : Vurdumduymazlık, sorunsa Ver-kurtul, Velvele, Vesvese, Vs.. Vs.. Vs...

Y : Yalan, varsa Yoksa Yalakalık, sonuç yine Yandık ki ne Yandık...

Z : Zavallılık...

X planı mı ? Yoktur öyle bir plan... x biçiminde çarpı atılmıştır üzerine, alfabemizde olmayan bir plandır zaten ve X..tir edilmiştir yetkililerce.. Dostlar alışverişte görsün hesabı televizyonlarda; "İstanbul'daki kar yağışı nedeniyle X planına geçilmiştir" türünden bir altyazı olarak geçmiştir sadece... İstanbul, Konya, Ankara halkı mı ? Onlar da tıbbi açıdan X olduğundan bir kez daha bölünmüşlüğün faturasını bahşişle birlikte ödeyip bildik yöneticilerini seçerler... Hem de ilk seçimlerde...

asesen@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Arap olayım ben de kahveciyim... : Beyhan Duffey


Ahlan Bkum Fee Al Sudeh

Sabah el hayr.

Günaydın

Bay Ahmet Mahfuz'la görüşebilir miyim lütfen ? ( Hitap şeklimden de anlaşılacağı üzere gayet kibar ve sakinim. Şimdilik... )

Buyrun benim.

Efendim ben site sakinlerinden Dilbaz Dilidurmaz.

Buyrun.

Şey için aramıştım. Hani araya on günlük bayram tatili girmişti ve siz bize "inşallah bayramdan sonra" diye söz vermiştiniz. Arefe günü 113 numaradan 16 numaralı eve taşındık. Hatta yerleştik. Alıştık falan. Ama gelin görün ki telefon hattımız çalıştığı halde internet baglantısı kuramıyoruz iki haftadır. Bir teknisyen gönderebilir misiniz lütfen.

Hanımefendi, size daha önce izah ettim. Telefon hattınız yağ gibi çalışıyor. Hiç bir problem yok.

Biliyorum ama bir arkadaşımız telefonun çalışabileceği ama aynı hatla bazen internet bağlantısı kurulamayabileceğini ve bunun da bilmemneden kaynaklandığını açıkladı.

O zaman onun dediği şekilde yapın, bir de öyle deneyin efendim. Madem o daha iyi anlatıyor.

Rica ederim Mahfuz Bey, teknisyen değilim. Ben ne anlarım bu işlerden. Anlasam zaten sizi aramazdım.

Hanımefendi size daha önce de söyledim, mutlaka bilgisayarınızda bir problem vardır diye.

Beyefendi size daha önce de açıkladım, sözünüzü dinledik, iş tecrübenize güvendik ve bilgisayarımızı kucaklayıp bir tamirciye gittik ve makinamızı bir güzel muayeneden geçirdik...

Eee...

Eeesi şu, üç dakika sonra bilgisayarımız kutusunda hazır ve nazır, sağlıklı ve gayet iyi çalışır durumda bizi beklerken, biz kasaya 250 Riyal ödemekle meşguldük... Çalışır durumdaki bilgisayarımıza sayenizde bu kadar para bayılıp geldik.

Hanımefendi benim yapabileceğim başka birşey yok.

O zaman bana kim yapabilecekse onun adını ve telefonunu veriniz.

Bu işin şefi ve birim başkanı benim. Başka sorumlusu yok.

O zaman gelin ve problem neden kaynaklanıyor bir daha bakın.

Dışardan bir adam çağırın o baksın efendim.

Evimizin her türlü problemi ödediğimiz kiraya dahildir ve bu kira da azımsanacak bir miktar değildir. Sizin yapmanız gereken bir iş için dışardan adam çağırıp para verecek kadar da zengin değiliz, üzgünüm.

Bu benim problemim değil hanımefendi. İster zengin olun ister olmayın. Bu iş de artık benim sorumluluğumdan çıktı. Kimi arayacaksanız onu arayın.

İşte sorun da burada. Sorumlu şef siz görünüyorsunuz ve bu yüzden biz de sizi arıyoruz.

Şu andan itibaren değilim efendim. Artık bu sitede çalışmıyorum ben.

O halde neden o masada oturuyorsunuz ve ben neden bu işin sorumlusu dahili numarayı çevirdiğimde neden karşıma siz çıkıyorsunuz ?

Orası sizi ilgilendirmez hanımefendi.

İlgilendiririr beyefendi. Siz bu iş için o masada şef sıfatıyla oturup, bizim ödediğimiz yüklü kiralarla da maaş almıyor musunuz ?

Orası da sizi ilgilendirmez efendim.

Bal gibi de ilgilendiririr efendim. Bir şeyin bedelini ödüyorsam karşılığını almayı beklemem en doğal hakkım.

Maaşlarımızdan kesinti yapıyorlar ve daha çok çalışmamızı istiyorlar hanımefendi. Bu konuda da bir fikriniz var mı ?

İşin bu tarafı da beni ilgilendirmez efendim. Çalışmayın o zaman. Üstelik sizin maaşınızdan kesinti yapılıyor diye ben daha az kira ödüyor değilim. Sorununuzun muhatabı asla ve katiyen ben değilim. Patronlarınızla görüşün. Gelecek ay kira oranım artacak ve kimse bana "işçilerin maaşından kesinti yaptık, doğal olarak giderlerimiz azaldı. Kiranızı artırmanıza gerek yok. Hatta daha az ödeyin" falan demedi henüz...

Peki efendim, iyi günler diliyorum.

Hayır dilemiyorsunuz. Benim sorunuma cevap verinceye kadar bu telefonu açık tutacaksınız ve kapattığınız anda da ben sizi tekrar ve hiç bıkmadan ve gerekiyorsa hayatımın sonuna kadar aramaya devam edeceğim.

Size söyledim. Dışardan uzman bir teknisyen çağırın o bulsun size çözümü.

Peki ona ödediğim parayı ve daha önce hiç gereksiz yere bize ödettiğiniz sözde tamir parasını bize ödeyecek misiniz kendi cebinizden ?

Ne münasebetle ?

Hani akıl veriyorsunuz ya. Bana bakın, benim bilgisayarım tıkır tıkır çalışıyor. Kocam üç gün önce kucaklayıp bütün makinayı tekrar götürdü 113 numaralı eski evimize. Fişi prize taktı, anında görüntü. Hiçbir problem olmaksızın çalışıyor bilgisayarımız da internet bağlantımız da. Ama artık biz bu evde oturmuyoruz ve bilgisayarımızı bu boş evde ne kullanmak ne de bırakmak istiyoruz. Sizce de mahsuru yoksa, makinamızı şimdi yaşadığımiz evde, masasının üzerinde ve götümüz koltuğa değerek kullanmak istiyoruz.

O zaman bir sandalye götürün altınıza.

Götüremeyiz.

'Nedenmiş ?

Çünkü iki hafta önce bu evi boşalttık ve anahtarı artık teslim etmemiz gerekiyor. Üstelik başka birileri taşınıyor olacak ki, dün akşam evimize döndüğümüzde gördük ki, eski evimize başkalarına ait özel eşyalar yığılmış.

O zaman anahtarı hemen bize teslim etmeniz ve o evdeki bütün özel eşyalarınızı bir an evvel almanız gerekiyor.

Konuşmamızın başından beri ilk defa kafanız doğru bir şekilde çalıştı. Tebrik ederim sizi. Biz de aynen öyle yaptık, bilgisayarımızı tekrar söküp şimdiki evimize taşıdık. Ama sanırım yolda bir bermuda şeytan üçgenivari bir durum sözkonusu. O çizgiyi geçince, güzel güzel çalışan bilgisayarımızın inadı tutuyor ve bizim duymadığımız bir şekilde isyan ederek yeni evimizde çalışmak istemiyor.

"Bilgisayarınızın ne isteyip istemedigi beni ilgilendirmiyor hanımefendi.

Artık bu cümleden sonra iki tarafın da ses tonu high volumde. Avazımız çıktığı kadar ve birbirimizi asla dinlemeden... Aynı anda konuşup, aynı anda yorulup, aynı anda nefes almak icin susuşlar...

Beni de o koca arap kıçınızı, o koltuğa hiçbir sıfatiniz olmaksızın koyuyor oluşunuz ilgilendirmiyor. İki haftadır sizi her gün arıyor olmaktan ve "inşallah yarın" lafını duymaktan bıktım. Bir daha o kelimeyi kullanırsanız üzgünüm size hakaret edeceğim.

Çizmeyi aşıyorsunuz.

Şimdi yanınıza gelirsem aşılmadık tarafınız kalmayacak.

Artık size hizmet etmediğimi bildirip, telefonu kapatıyorum...

Hayır kapatmıyorsunuz. Benim sorunuma cevabı derhal, şimdi buluyorsunuz. Ya da maaşınızı ödeyen biri olarak artık sizi o koltukta oturmaktan men ediyorum...

Bir teknisyen çağırın o baksın. Ben söyleyeceğimi söyledim. Telefon hattınızda bir problem yok.

Bilgisayarımızda bir problem yok. Problem bu evin telefon hattında. Dün aksam 113 numaralı evde çalışan ve ( daha önce de bir yıldan fazla çalıştı aynı evde ) şimdi bu evde iki haftadır çalıştıramadığımız bilgisayarımıza kusur bulamazsınız. Problem sizin evinizde ve bu problemi gidermek sizin en birinci vazifeniz. Bana akıl veremezsiniz.

Sende akıl olsa ne dediğimi anlardın.

Sende fikir olsa oturduğun koltuğa yakışırdın.

Burnun bir karış havalarda. Sanki internet bağlantısıyla doğdun anandan.

Allahın belası bu memlekette dünyayla tek bağlantım bu alet. Neyi nasıl kullanacağımı senden mi öğreneceğim ? Çabuk özür dile benden.

Bir kadından özür dilemek bir eşeğe selam vermekle eşdeğer bizim için....

Bırrrr......

İyi günler.

İki hafta önce yani bayram arefesinde, eski evimizin karşısındaki yeni evimize biz taşındık dostlar. Dedim ya hatta çok alıştık, yerleştik bile. Ama eşimize dostumuza bir türlü ulaşıp da "iyiyiz" diyemedik. Evimizi de bahçemizi de sevdik diyemedik. Yine bir yatak odalı ama nispeten büyükçe bu evimiz diyemedik. Artık veledimizin yatağını koyacak küçük bir metrekaremiz de var yatak odamızın sınırları içinde diyemedik. Bizi merak eden dostlarımıza, bayram bahane tatil şahane diyemedik. Keyfimiz de sağlığımız da, bebişimiz de çok iyi şimdilik diyemedik. Zira ne keyif kaldı ne de moral...

Yukardaki telefon görüşmesi bu sabah, az önce cümlesi cümlesine site elektrik işleri menejerimiz ve aramda geçmistir. Elim ayağım henüz titremeye devam etmektedir. Güler yüzlü tatlı dilli bir doktor hanıma, pembe düşlü güzellik perisi bir dost afetin güzel dileklerine, beni ters yüz edecek bir akıllı terse ve tatlı dillerini birbirinden çok sevdiğim pek çok terapist dostuma acilen ihtiyacım vardır. Bir de Enişte'me itiraf edecek bir iki cümlem. Sevgili Enişte, her ne kadar kendimi mutlu etmeye ve herşeye pembe gözlüklerle bakmaya çalışsam da burada ve sen haklı olarak kızsan da buna, ben artık dayanamıyorum ve itiraf ediyorum; sen haklısın. Baştan beri haklıydın. Ben yaklaşık iki yıldır yukarıdaki telefon görüşmesinin değişik konulardaki versiyonunu burnumu her evimin kapısından dışarı çıkarışımda yaşıyorum burada.... Sana öngörün, sağduyun için teşekkür etmekten öte ne gelir elimden ? Cidden. Ama birşey için, o kelimeyi ömrüm oldukça bir daha kullanmamak üzere söz veriyorum kendime. Bundan sonra asla "inşallah" demeyeceğim inşallah. Halas.

Ruh sağlığı henüz yerinde arabınız, Dilbaz Dilidurmaz...

Not : Ahlan Bkum Fee Al Sudeh - Türkçe me'ali - Suudi Arabistan'a Hoşgeldiniz

Beyhan DUFFEY - Cidde / Suudi Arabistan
duffey@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Kahvecigillerden : Fatma Toprak Gök


SUDA YANAN ATEŞ

Hepimiz birer kibrit çöpü parçalarıydık. Kimimiz kırık, kimimiz eğik, binlerce kibrit çöpü... Oysa yola çıkarken hepimiz aynı görünüyorduk. Bazıları yarı yoldan başlasa da görünüşlerimiz aynıydı. Hepimiz aynı boyda, rengimiz açık, kafamız ise kahverengi. Gideceğimiz yol bizi koca bir akarsuya getirdiğinde içimizden bazıları karada kalmayı tercih etmişti. Su ürkütmüştü onları. Ben de dahil olmak üzere yollarına devam etmek isteyenler, hep beraber atladık o koca suya...

Rüzgarın da etkisiyle akıntıya kapılmış gidiyorduk. Kimimiz bir yerlere takılıp kalıyor, kimimiz takılmak için bir yer arıyor, kimimiz o güçlü akıntıya karşı koymak için direniyor kendinden emin, kimimiz karşı koyamayacağından emin, kimimiz ise bırakmış kendini akıntının kollarına, savruluyor bir o yana, bir bu yana...

Suya değmesin diye kaldırıyorduk başlarımızı, ıslanırsa başımız nasıl yanarız bir daha. Kurumamız uzun sürer. O yüzden mümkün olduğu kadar ıslatmamalıyız kafalarımızı. Her an bir aleve ihtiyaç duyulabilir. Malum, bir kibritin alevidir onu nitelikli kılan! Alev ne kadar çok ve parlak olursa, o kadar güzel aydınlatır. Bilindiğinin aksine yanarak yok olmuyor, çoğalıyoruz. Etrafımıza yaydığımız alevden sonra yenileniyoruz, bir sonraki alev daha da güçlü oluyor... Bazıları ise bilerek ve isteyerek ıslatıyorlar kafalarını. Kuru kalmasına gerek yok diyorlar başlarımızın. "Gideceğimiz yere gidelim, orada kurur ve yanmak istediğimiz zaman yanarız" diye düşünüyorlar...

Yolun başlangıcından beri kıyı boyu uzanan bir ağacın dalına sığınmışım. Ben ona tutunuyorum sımsıkı, o beni tutuyor bırakmamacasına. İlk zamanlar akıntıya alışmam kolay olmadı. Bu daldı beni ayakta tutan. O bana kurtarıcı, ben ona can yoldaşı... Bulunduğum yer sığ, etrafım kalabalık. Biraz ileriye gitmem lazım ama iyice gürlüyor su. Beklemeliyim. Doğru zamanı beklemem gerekli. Akıntı buradan alamaz beni diye düşünüyorum. Bakıyorum etrafıma, seyre dalıyorum. O da ne! Kırık bir kibrit çöpü suyun altından sadece kafasının küçük bir bölümü gözüken bir taş bulmuş, ona tutunmuş. Nasıl da direniyor, nasıl da karşı geliyor o koca suya... Üstelik onun bile zor sığdığı yere diğerlerini de çağırıyor. Umursayanlar, o küçük kırık kibrit çöpünü yok saymayanlar geliyorlar ve dinleniyorlar orada bir müddet. Akıntının şiddeti hafifleyince de yollarına devam ediyorlar.

İleride şelale var. Yolumuzun üstünde. Şelaleden sonra yol ayrımları başlıyor. Her kibrit çöpü başka bir yola yönelecek... Yan tarafıma bakıyorum... Şelaleyle karşılaşmak istemeyenler burada kalmak için yer ayarlıyorlar kendilerine, şelaleden sonraki yol ayrımlarının nerelere gittiğini bilmeden, merak etmeden. Merak edenler var elbet aralarında ama onlar da merak etmeyenlerin etkisiyle istemeye istemeye orada kalmaya razı oluyorlar.

Epey oyalanmışım. Akıntının şiddeti azaldı. Yola koyulma vakti geldi demek ki. Aslında rüzgarın hızına bakılacak olursa birazdan tekrar şiddetlenecek gibi. Ama iyice durulmasını bekleyemem. Zaman daralıyor. Akıntı hiçbir zaman en hafif olmayacak, bu yüzden bu riski göze almalıyım. Toparlanıyorum. Ama tereddütlerim de tam olarak geçmiş değil. Yola çıkıyorum yavaş yavaş. Dalı hala bırakmış değilim, temkinliyim. Ama yapamıyorum, hareket edemiyorum. Ben o dalla beraber yola çıkmak istiyorum, dal ise sabit. Kımıldayamıyorum, kımıldatamıyorum... Kımıldatmalı mıyım!!... Yoo, bırakmalıyım (galiba). Bırakıyorum. Tam hareketlenecekken, dalın üst taraflarında birşey fark ediyorum. Kırılacak bu dal! Ne yapmalıyım şimdi! Tutuyorum dalı. Kırılması an meselesi. Ağacın diğer dalları ve ben, hep birlikte tutuyoruz şimdi.. Peki ya nerden çıktı şimdi bu kırık... Neden daha önce bu kadar yakından bakmadık ki ona! Nasıl bu kadar derin olduğunu fark etmedik. Hep birlikte tutarken dalı, elimden kaydığını görüyorum. Tutmak istiyorum tekrar bu kez kurtulmak için değil, kurtarmak için! Yapamıyorum, gücüm yetmiyor. Az ileride bir girdap! Yöneliyorum, tutmak istiyorum tekrar... Nafile... Gidiyor dönülmeze, girdabın içinde bir müddet döndükten sonra kapılıp gidiyor, derinlere, en derinlere. Sendeleniyorum bir an. Girdaba ben de kapılmak istiyorum, gitmek istiyorum ben de... Ağacın diğer dalları tutuyor beni. Bağırıyorum : Bırakın beni ! Bırakın beniii !

..........

Zaman... Ağılı bir ilaç sanki... Ne zaman o girdaptan kurtulmuşum... Ne zaman harap bitap olmuş, sonra ne zaman toparlanmışım... Ne zaman kapılmışım tekrar akıntıya... Ne zaman şelaleye gelmişim... Ne zaman kurtulmuşum o dev, azgın sulardan... Ne zaman tepetaklak olmuş, sonra ne zaman kurtulmuşum... Ne zaman kendimi o azgın sulara bırakmış, sonra ne zaman başlamışım tekrar direnmeye... Ne zaman açılmışım bu engin denize...

Şimdi geriye dönüp baktığımda girdaba kapılan o dalı düşünüyorum hep... Şelaleyi geçip engin denizlere gelmek istemeseydim acaba o olağanüstü dal kırılır mıydı yine... Orada, onun yanındayken yaptığım gelgitler beni sonunda buraya yöneltmişti, fakat orada birazcık daha kalsaydım, dal kırılmadan da bu denize ulaşabilir miydim... Aslında ben geç kalmışken yola çıkmaya, o dal için yola çıkmam henüz erken miydi...

Şimdi mi? Şimdi etrafımda bir sürü kibrit çöpü ile birlikte bu engin denizde yol alıyoruz. Peki şimdi bu denizde mi kalmalıyım, yoksa yola devam edip, okyanusa mı açılmalıyım. Ne zaman açılmalıyım... Doğru zaman ne zaman? Doğru zaman var mı?

Yitirmiştim o dalı bir girdapta, kökü ulu bir çınar,
Bu engin denizde yaşıyorum işte, aklımda ise okyanuslar...


Fatma Toprak Gök

Yukarı

 KONTRA MİZANA : Tamer Soysal


KISA BİR ÖYKÜ - KAVRAMLAŞTIRMADAN ANLAMLANDIRMAYA

Zeki, hızlı hızlı yürüyordu. Hava soğuktu. Ama bu onun için monotonlaşan hayatından zevk almasını sağlayacak bir değişiklik olacaktı. Sesi fena sayılmazdı evvelden beri. En azından Ajdar'dan iyiydi. Sonunda ön elemelerin yapılacağı yere gelmişti. Amma sıra vardı. Herkes gibi sıraya öfkelendi. Oysa sırayı oluşturanlardan birisi de kendisiydi. Hemen önünde bir bayan vardı sırada bekleyen..
- Acayip soğuk hava , dedi ona bakarak, hani konuşmayı başlatmak için.
Bayan hiç oralı olmadı. "Hava diyorum soğuk, hem de çok soğuk" dedi. Bayan baktı ve güldü.
- Sizde mi elemeye gireceksiniz
- Farkındamısınız bilmem ama, deminden beri boş konuşuyorsunuz.
- Heyecandan, özür dilerim. Merhaba, benim adım Zeki.
Hep böyle olur, herşey mahvoldu derken, bir toparlama cümlemesi ile olay geçiştirilir. Zeki de bunu değerlendirmişti.
- Siz heyecanlanınca hep boş mu konuşursunuz.
- Yok aslında genelde böyleyimdir.
- Yani?
- Heyecanlı..
- Neyse, önemli değil. Benim adım da Nuran. Memnun oldum.

Biraz konuştular. İkisi de eğitimli idi ama Pop Star ön eleme sırasında buz gibi havada tanışmışlardı. Soğuk havadan pek sohbet edemiyorlardı. Ama elemeden sonra birbirlerini bekleyeceklerdi. İlk önce Nuran girdi. Sonra Zeki girdi. İkisinin de akıbeti aynıydı. Ön elemeyi geçememişlerdi. Çıkışta bir yerde oturdular. Gülüyorlardı hallerine.

"Sahi niye katıldım ki ben" dedi Nuran. "Aslında hayatımdan sıkılmıştım, değişiklik olsun diye." Zeki atladı hemen. "Benim ki de yüzde elli değişiklik olsun diye aslında. Yoksa ne işim var ki benim burada." devam etti.

"Aslında, ne biliyormusun, bize altın tepside sunulan bir hayata ulaşabilmek için bir deneme. Cazip, pırıltılı ve ideal olarak gösterilen bir hayata ulaşmak. Hani ben deneyim de, sonra aman denemedim, demeyeyim diye. İçim rahat olsun meselesi yani."

Zeki, öykünün sonunda söylüyeceğini başta söylemişti. Dayanamamıştı belki de. Derin bir laf edivermişti. Olayın psikolojik tahlilini de yapıverdi böylece.
- Ne meselesi?
- İçim rahat olsun meselesi canım.
- Ne mesele ama. Aslında haklısın. Ama hayatta karşı umudu olmayan, bir umut diyen bunca insan ve biz.
Aslında suç onların değil. Herşeyin. Bir tek onlar suçlu değil belki. Herşey onlara öyle takdim ediliyor. Oralara ulaşmak, ne bileyim bize bile çekici geliyor, değil mi?
- Evet, hepimiz istemeden bir yerlere yönlendiriliyoruz, özendiriliyoruz. Hep birşeyler bize hedef gösteriliyor. İnsanoğlu hep bir şeylere, bir yerlere ulaşmaya çalışıyor. Sürekli çabalama. Ne uğruna, mutluluk, makam, şan, şöhret...
- Sanırım mutluluk uğruna. Ama bu çabalama arasında hayatımız geçiyor, farkında değiliz. Yoksa mutluluk yok mu?
- Belki de, bütün bu olanların kendisidir, mutluluk. Yani hayatın ta kendisi. Ne bileyim, niye çabalarken, anı kaçıralım ki. Yani yaşadığımız anı değerlendirebilsek belki de.
- Hiçbirine gerek kalmayacak. Sistemin içinde birer çark oluyoruz. Eğlenenler, eğlence olanlar, eğlence arayanlar.. Oysa bizim bu çarka girmek yerine, çarklar ne yöne hareket ettiriyor bizi, ona bakmamız gerekmez mi?

İki bunalımlı hayat yaşayan, ama derinliklerinde hep bir entellektüel kişilik barındıran insan, adeta birbirlerine karşı konuşarak rahatlıyorlardı.
Zeki devam etti.
- Nurdan
- Nuran..
- Pardon, Nuran, aslında hepimiz esir olduk bu sisteme. Ben aşkı bulamaz oldum bu dünyada artık. En özel anlarımız bile satlık artık. Ekranlarda kopan fırtınaya baksana. Tülin ile Caner milli davamız oldu. Ne gariptir, toplumumuz reel hayatta tersi bir rolü oynarken burada birleştirici rol oynamaya çalışıyor. Aslında kendilerine biçilen rolü yerine getiriyorlar. Herşeyi tükettik, ama hayır aşkı, en özel anları ekranlar önünde tüketmemeliydik.
- Evlimisin?
- Evet, çocuğum da var. Sen?
- Hayır
- Ne oldu ki?
- Evli bir insana göre daha hassas duyguların var da.
- Şimdi buldum. Bütün mesele ne biliyormusun. Mutluluk konusunda. Biz herşeyi kavramlaştırıyoruz. Oysa anlamlandırmalıyız. Evet, anlamlandırabilirsek, o zaman herşey daha farklı olacak. Hayatın her anı da anlamlanacak ve yaşanırken değerlenecek.
- Belki de. Anlamlandırmak. Tüketmekten, anlamlandırmaya vakit kalmıyor ki. Tüm Dünya'da insanların ortak problemi bunlar aslında. Kavramları insanlar koyuyorlar, sonra da ömürlerini bu kavramlar peşine takılarak geçiriyorlar. Oysa, anlamlandırılan bir hayat, bizim yaşantımızı aydınlatabilir. Yol gösterici olabilir. Belki o zaman mutluluğu aramak yerine, yaşamaya başlarız. Çarkın dişlileri olmak yerine, makinenin tasarımcıları oluruz. Uff! Vakit geç olmuş. Benim gitmem gerek.

Birbirlerine telefonlarını verdiler ve sohbete kaldıkları yerden devam etmek üzere sözleştiler. Nuran eve gittiğinde, pop starı mı, yoksa Zekiyi mi, düşüneceğini şaşırdı. İkisini de düşündü.
Ve hayatını kavramlara hapsetmek yerine, anlamlandırmaya çalıştı.

Tamer Soysal
tsoysal@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Şifacı Kahveci : Ayşe Nur Doksat


DONDUM KALDIM

İster inan ister inama, dondum kaldım.

İrili ufaklı buzdan sarkıtlar arasında yerimi aldım nizamda. Dikitler yok bu manzarada. Kardan adam aşağıda.

Hoş, kardan adam dediğin bizim buralarda kelinden görünüyor ya. Havucu olmasa, adam olduğunu bile anlamazsın.

Burun mühim, anlayacağın.

Burnu olmayan adamdan değil, yığından sayılıyor. Burnu olan bir yığın gösterin bana, gözüm kömür olsun!

'İlerleme' dediğin bile burnunun ne tarafa baktığına bağlı değil mi bu hayatta?

Adam olan ilerliyor her nasıl olsa.

Burunsuz ilerlenmiyor.

Sarkıtın sonu mu, yoksa dikitin yolu mu, bilemedim ben şimdi.

Sarkıt boyundan soyundan damlaya damlaya yok olurken, dikit çapından sapından incele incele yok oluyor. Yani sarkıtın damlaya damlaya göl etme ihtimali var da, ki bu faydalı bir ihtimaldir, dikitin incele incele ne etme ihtimali olduğu hakkında derin mevzulu araştırmalar gerekiyor.

Bizim buralarda dikitler kelinden görünüyor, sarkıtlar ise tepe taklak boyundan.

Buzdan sarkıtlar mevsimine göre olağan doğa olaylarında ortaya çıkabiliyor, ama dikitler için olağanüstü insan eli gerekiyor bu mevsimde.. Yani, dikitler gökten hasır saplı torba ile inmiyor. Lütfen, telaş etme.

Ancak, bir dikitte bulunan havuç burnun durumu biraz karışık. Meret burun, ne sarkıt ne de dikit! Bir tuhaf serzeniş işte. Yatay desen değil, dikey desen hiç değil.

Tamam, şunu bunu ediyorumları kes. Ben uzaydan, uzlam ve düzlemden, eğri ve doğru ile yatay ve dikeyden hiç anlamam. İki nokta arasındaki şu doğrunun bir çizgi, şu çizginin bir doğru edip etmediğini de bilemem. Üçgen denilenin üç kenarlı mı yoksa üç köşeli mi olduğunu esasında, hiçbir zaman çözemedim. Çember ile daireyi hiç ayırt edemedim. Geometri ile coğrafyanın akrabalığından hep şüphe ettim. Hadi bir sırrımı daha vereyim sana, bu 'yer'denen "cehenette", bildiğimiz taşın bile bildik fenni işlemlere göre düşmeyebileceğinden şüphe ettim.

Dondum kaldım işte bu durumumda bizim buralarda sarkıtların damlalarıyla bakış bakışa.

Sarkıt olsam eriyorum, dikit olsam ömrüm yetmez.

Herşeye rağmen, benim havuç burnum ile senin kömür gözlerinden bir kardelen mi beklesek ne?

Hem, el emeği göz nuru halis mulis yün örgü atkıyla sararız o kocaburunlunun boynunu.

Ben dondum kaldım, tek umudum senin erimen.

ANur
anur@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Arthur'un Atelyesi : Ahmet Öztürk


Parça parça edilmemiş bir bahçenin gülleriydik

Parça parça edilmemiş bir bahçenin gülleriydik. Susup yıllarca bekledik ve o suskunluğu uzun uzun yaşadık büyük bir keyifle. Dünya hızla ve gürültüyle dönüyordu ve biz hala bekliyorduk sus pus. Sonbaharlar yıllarca sarı eyledi, yazlar kavurdu,ilkbaharlar yemyeşil yağdırdı, kışlar gri bir çamur,beyaz bir örtü örttü hep ama şimdi olamaz. Şimdi olmalı fakat olmuyor işte.

Bülbülleri dost bildik, gülleri sırdaş eyledik ve durduk bahçelerde. Toplumsal ormanlar birer birer kesildi ve sıra bizlere geldi. Talan edilmeliyiz ve bekleyen susan hiç bir gül kalmamalı deniliyor bahçemizin dışında. Peki biz ne yapıyoruz? Solmadan toprakta en güzel renklerimizle dirilmiş susup bekliyoruz.

Bizleri budayacak bahçıvana minnettar oluruz. Talan edilmek kaderse, güllerin ölümü gene sessiz ve bekleşme içerisinde olur. Sadece ne kalır geriye derseniz; güzellik kalmaz onu derim.

Her sabah güneşi görmek bizleri yeni bir hayatın kollarında gibi yapardı. Toprağa ihanet etmedik hiç. Koklandıkça nazlandık ama dallarımızda büyüdükçe büyüdük, sonunda da koparılmaktan beter bir kaderi yaşamamız isteniyor. Bin bir emek ve birikimle oluşan bahçeyi de yıkmaya geliyorlar. Aşklar, güzellikler ve zarafet tarih boyunca akmadı mı üzerimizden. İşte ne varsa bahçeye kalan onları da kesip atacaklar ve tarih en nakışlı hatıralarıyla son bulacak artık. Boynumuzu bükmemize bile tahammül gösterilmeyecek hatta kurutmak için kopartmayacaklar. Yok olmalıyız. Olacağız da. Bize sahip çıkacak hiçbir rüzgar, hiçbir yağmur, hiçbir deprem ve hiçbir yıldırım kalmadı.

Ahmet Öztürk

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT

   Gidiş - Dönüş :    Belgin Ayhan

Sunanın gidişiyle keskinleşen acı çınlıyordu beynimde; "Aysel gelecek, Aysel geliyor, Aysel geldi, Aysel geldi..."

Geldi. Burada. Şimdi yürüsem birazdan yanındayım. Beklesem kapının önünden geçecek sabaha. Pencereyi aralasam kokusu yayılacak eve, içimi sızlatacak, beyin hücrelerimi arşınlayacak eski zamanlar, nefes aldıkça Aysel'le dolacak her yerim, ciğerlerim, kadehim, odam...
Benim odam, Suna'nın odası...
Suna...
Gitti...

Aysel'in gidişi Suna'nın gelişiydi, Suna'nın gidişi Aysel'in gelişi, her dönen bir hasreti getiriyordu beraberinde, kendi özlemini alıyor, bir başkasını bırakıyordu ellerime.
Yıllar önce gitmekle ne iyi yapmıştı Aysel, yıllar sonra dönmesi ne kadar güzeldi.
Ne çok yakışmıştı beyaz gelinlik Suna'ya, ne tatlı kızdı o çocukluğundan beri.
Kimdi Suna? Karım.
Ya Aysel? Ne derler diye kimselere anlatamadığım, çocukken beraber top oynadığım, büyüyünce rüyalarda gördüğüm beyaz giysilerle, sonra çekip giden, şimdi geri dönen, beni paramparça eden, tüketen, sevdalım, aşkım.
Mahallenin aşüftesi falan değildi o. Biz öyle koymuştuk adını. Güzel olması, saçlarının içimizi yakması, kirpiklerinin kıvrımları, endamı, duruşu, dudaklarının kırmızı kırmızı olması onun suçu değildi. Kimseyi koynuna almadığından bu çirkin sıfatı yakıştırmıştık belki ona, hiçbirimiz ona ulaşamadığımızdan. Artık söylemem gerekiyordu bazı şeyleri kendime. Suna yalnızca Aysel'in hayaliydi aklımda.Gözlerimi kapatarak öperdim onu, Aysel'i hayal ederek. Sunayı seviyordum, Aysel'e aşıktım.

Ne büyük hatalardı yaptıklarım. Keşke hiç seni seviyorum demeseydim Suna'ya. Keşke bir kez olsun deneseydim Aysel'e içimde olup bitenleri söylemeyi. Belki, belki o da...
Hayır, sevseydi gitmezdi...

Birden yıllar önce penceremden gelen bir mektubu hatırladım, Aysel'di yazan, sonunu okuyamamıştım, ve bir daha da cesaret edememiştim yeniden bakmaya. Kağıdı buldum defterlerimin birinin arasından. Ellerim titriyordu. Tekrar okudum.
"Mükemmeli bilmem ama tekerine taş gelmeyen bir sen vardın içimizde ve yine sen olacaksın. Belki içimizde bir tek senin mutlu bir yuvan olacak. İşte bu yüzden sana yazıyorum. Ve senden ilk ve son kez bir şey istiyorum.

Günlüğümde yazanların hepsi doğrudur, ama onlar yalnız benim rüyalarımdan ibarettir. Seninle gittiğimiz tüm parklar, arşınladığımız köşe başları, yatağın başına oturup saçlarını okşamam sen uyurken, öpüşmelerimiz, tenimin teninde eriyişi, gözlerimin sönüşü gözlerinde ve seninle yaşadığım o kara sevda, hepsi gerçekti düşlerimde.
Mahallenin ben yaştaki tüm erkekleri düş kurdular üstüme. Avuçlarının içine alıp hayalimi istediklerini yaptılar. Ama sen...
Sevseydin gelirdin biliyorum, kim ne der diye korkmaz gelip beni sevdiğini söylerdin. Ama sen, hiç kimsenin rüyalarında milyon kere sevişmediği birisine layıksın belki. Elimde olsa, başka türlü gelirdim dünyaya, senin olabilmek için, seninle olabilmek için...

Ve senden son bir şey istiyorum.
Bir kez olsun elimi tut ne olur. Bir kez olsun diğer erkekler gibi bak yüzüme. Belki de,

gitme dersin..."

İnanamıyordum. Tüm bu olanların tek suçlusu bendim öyleyse, susuşumla, sessizliğimle yapmıştım her şeyi. Demek günlüğün içine yalnız beni sevdiğini yazdığından hala ortaya çıkmamıştı o kağıt yığını. Demek ben değiştirebilirdim artık her şeyi.

Şimdi gitmeliydim Aysel'e, şimdi söylemeliydim onu sevdiğimi. Yıktığım her şeyi yeniden yapmalıydım.

Ya Suna?
Hala Aysel'e aşıkken onunla aynı evde yaşamam daha büyük bir acı olmaz mıydı ona!

Sabah erkenden kalkıp pastanenin yolunu tuttum. Büyükçe bir çikolatalı pasta alıp Suna'ya gittim. Kapıyı kendisi açtı. Gülümseyişini saklamaya çalışırken içeri aldı beni. Yüreğim sızlıyordu. Masanın başına oturduk. "Hatırlıyor musun Suna" dedim, " bir keresinde doğum günü pastanı kaçırmıştım da bir daha konuşmamıştın benimle, büyüyene kadar." Bu kez koydu yüzüne en derin gülüşünü. "Unutur muyum!" dedi. Paketi açıp pastayı çıkardım. Daha da ışıklandı gözleri. Onu öyle gördükçe zorlaşıyordu her şey. Sol elini, iki elimin arasına aldım. "Seni çok sevdim Suna, Suna'm. Bugüne kadar yaptığım her şey için özür diliyorum. Seni bir daha asla üzmeyeceğim." dedim. Ellerimin arasındaki eline bir öpücük kondurdum, ellerimi çekerken ellerimin arasındaki elinden parmağından nişan yüzüğünü çıkarıp aldım. "Seni çok sevdim Suna ama, gitmeliyim." Kendi yüzüğümü de çıkarıp masanın üstüne bıraktım. Yanakları elma elma şiş, şaşkın, hevesi kursağında, ağladı ağlayacak öylece kalakaldı, yıllar önce de yaşatmıştım ona böyle bir acı. "Aysel'e mi?" dedi. Başımı salladım. Konuşamıyordum. Ağladığını duydum sonra. Gözyaşları gözlerinin altındaki çizgi kılıklı oluklardan yüreğine akıyordu. Bir ırmak oluyor, kayalara çarpıyor, elma yanaklarında çağlayana dönüşüyordu. Bakamadım. Yıllar sonra bu anı hatırladığımda kulaklarımı yalanlayabilecektim belki. Ama görürsem, gözlerimle birlik olup beni suçlu çıkaracaktı duyduklarım. Yapamadım, bir daha yüzüne bakamadım.
Suna'm, nazlı ceylanım, tatlı kızım... Gelmeyeceğim artık doğum gününe, öyle istemiştin ya hani!

Aysel'e gidiyordum. Aysel beni seviyordu. Aysel dönmüştü. Rıdvan'ın çocuğunu taşıyordu, ve onun karısıydı üstelik. Beni seviyordu. Çocukluğundan beri. Aysel hastaydı, ağır hasta. Rıdvan'ın karısı Aysel beni severek hastaydı, hamileydi bir de üstüne..
Rıdvan, karısı, Selçuk, Aysel, ben, Aysel'in kocası, Aysel'in çocukluk aşkı, Aysel'in çocukluğu, Aysel'in çocuğu, Rıdvan'ın çocuğu, ikisinin çocukları...
Rıdvan'ın karısı Aysel beni severek hastaydı, hamileydi bir de üstüne...

Dokuz ay, on gün. Yeterdi bir çocuğun doğmasına. Peki ya Aysel'in ölmesine?

Aysel'e gidiyordum, Aysel beni seviyordu, ben Aysel'i seviyordum...

Aysel'e gidiyordum, Aysel'e dönüyordum...

Belgin Ayhan

Devamı varrr...

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.

http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Berrin Cerrahoğlu

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 4.203 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


el yazması aşk

bak ilk yaprak düştü dalından
günah ağacının dibine yorgun düş
müş yalan kendi kendine
ballandıra ballandıra anlattığın
öyküleri bırak okumayı dene
bende aşkın el yazması var

delikanlı çepkenini çek eynine
en kestirme yoldan gidilir aşka
topu topu bir ömür yürüyerek
dikkat et yara izini yüz taşır
taşımaz ambarları kor yüklü yürek
gemisi en sığ denizde batar

bozulduysa dans ritmini değiş
ateş tenden bölünsün ses uğultudan
emzirsin gök yeri sis dağı sarsın
iç içe geçmiş iki öznedir özgürlük
kendin kadar sevdiğin olmalısın
aşkı en çok ben yorar

sözden ince korkular üretmeden
avuçta tutulan kar tanesidir aşk
kaç tin taşır kaç tende bereketlenir
ayakta durmaz yeni şeyler üretmezsen
en kolay duyguları tiftiklendirir
zaman denen barbar

Emre Gümüşdoğan

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Mühendislik dehası!...

Yukarı

 Kıraathane Panosu


Berrin CerrahoğluANKARA'NIN KÜLTÜR VE SANAT İNSANLARI BİR ARADA...

Fotoğrafçı Berrin Cerrahoğlu'nun ikinci kişisel sergisi 'CUMARTESİ PORTRELERİ/ANKARA', sanatseverler ile buluşuyor.

28 Şubat - 12 Mart 2004 tarihleri arasında Fotografevi Koç-Allianz Galerisi'nde devam edecek sergide, yolu Ankara'da kesişen, şiir, edebiyat, resim, müzik, tiyatro ve bilim dünyasından 52 ünlü sanatçının siyah beyaz portreleri yer alıyor.

Karikatürist Nezih Danyal, ressam Nuri Abaç,şair Şükrü Erbaş, yazar Vus'at o Bener, Baskın Oran, Müşfik Kenter, Neyran Fişek, Selva Erdener, kendi evlerinde ve doğal ışıkta fotoğraflanan 52 isimden sadece bir kaçı.



Berrin Cerrahoğlu,

'CUMARTESİ PORTRELERİ/ANKARA'
sergisini onurlandırmanızı diler.

Açılış Kokteyli: 28 Şubat 2004, 18:30
Sergi: 28 Şubat - 12 Mart 2004
Fotografevi - Koç ALLIANZ Sanat Galerisi
Tütüncü Çıkmazı Sokak No 4
Galatasaray / İstanbul

Bilgi İçin : Berrin Cerrahoğlu
Telefon : 0312 255 78 57
e-mail : info@berrincerrahoglu.com



Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.mrpicassohead.com/create.html
Artık hepimiz Picasso gibi resim yapabilirim dersem şaşırmayın. Desem demiyorum, hatta diyorum bile. İnanmayan varsa tıklasın ekteki kısayolu görsün bakalım, pikasso gibi resim yapabilmek mümkün mü?

http://www.maui.net/~liam/nudecarrot/nudemancarrot.html
"Nude Man Carrot". ...This is how I found him - standing by the side of the road with a small bag. The evening darkness was setting in and I couldn't really make out much of the figure, but I knew that his chances of getting a ride in the dark were fairly slim. I had recently been forced to hitchike myself...

http://www.kutman.com.tr/gerekenler.htm
...Temel olarak bilinmesi gereken odur ki, beyaz şaraplar beyaz üzümlerden, kırmızı ve roze şaraplar kırmızı ve siyah üzümlerden yapılırlar. Roze şaraplar, genel kanının aksine, kırmızı ve beyaz şarapların karıştırılmasıyla elde edilmezler. Kırmızı şarap, rengini üzümün kabuğundan alır. Kırmızı üzümün de sıkıldığında şırası beyazdır, ancak alkol fermantasyonunu posası ile geçirdiğinden fermantasyon sırasındaki kabuğun boyası çeşitli enzimler yoluyla çözülerek şaraba geçer...

http://www.rathergood.com/laibach/
Şirin kediciklerin müzikal isyanı. Flash animasyon. Lütfen sesi dikkatli ve en azından başlangıç için az açınız. Daha sonra müzik tarzı hoşunuza giderse ve ortan uygunsa daha yüksek sesle dinleyebilirsiniz.

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20040227.asp
ISSN: 1303-8923
27 Şubat 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri