KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 460

 12 Mart 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Susun gürültü etmeyin!..


Merhabalar,

Yeni Yunan Parlamentosunun 300 üyesinden 39'u kadın. Kimisi sanatçı, kimisi manken, hepsi karizmalarının yanına ekledikleri 'presantabl' sıfatının hakkını veriyorlar. Güzel, genç ve akıllı insanların yeraldığı bir parlamentonun başarılı olma olasılığı da oldukça yüksek olsa gerek. Bize de komşuya bakıp yutkunmak düşüyor. Şu anda büyükşehirin akça pakça adayı Topbaş'ı tek gözüm kapalı seyrediyorum. Tek gözle biraz daha albenili görünüyor, bir de etrafındaki şakşakçı şürekasını görmezden gelebiliyorum. Bu partide sihirli bir şey var anlaşıldı. Yönetim hevesi mahalle kahvesinden başlıyor, sınıf başkanlığı, muhtarlık, belediye başkanlığı derken başbakanlığa kadar gidiyor. Hem de öyle sıra falan beklemeleri de gerekmiyor. Arkalarında yürü ya kulum diyen sağlam bir destek olunca yürüyorlar, yürüdükçe burundan başlayarak büyüyorlar. Küçük dağları ben yarattım bakışıyla, alırım ayağımın altına yürüyüşü birbirine, sesini çıkarmak isteyenin ödü b.kuna karışıyor. Cesuryürek başbakanımız Erdoğan'ımız yeni bir taktik deniyor. 'Bugüne kadar yalvarıp oy istedik elimize ne geçti, bırakalım bu işleri binelim tepelerine binebildiğimiz kadar.' diyor sayın yöneticimiz. Pankart açana, 'al onu cebine koy, almıyım ayağımın altına', bankazedeye 'ben mi seni bu hale koydum, git koyandan iste', iş isteyene 'bre utanmaz iş isteyeceğine ekmeğini taştan çıkartmayı dene, bak ben simit sattım, çay sattım, limon sattım, çalıştım çabaladım, kimselere muhtaç olmadım, tırnaklarımla kazıdım buralara geldim. Yan bakanın gözünü oyarım. Nazar etme ne olur çalış seninde olur.' diye höykürüyor.

Bu adam bu gücü nereden buluyor? Neye güveniyor? Demeye dilim varmıyor ama bana biraz 'Eceli gelen cami duvarına işer' darbımeselini hatırlatıyor. Güvendiği üç beş tane ankete göre böyle davranıyorsa yanlış yapıyor. O sandığa güvenenlerin hevesleri hep kursaklarında kalmıştır unutmamalı. Neyse lafı uzattıkça dilimin ayarı kaçacak, ben bu işi burada keseyim en iyisi.

Dün İspanya'da olanlar bizi pek etkilemedi. Bu hissiyatı anlatmak için 'Alıştık' tan başka bir kelime bulamıyorum. Bize pek yabancı olmayan sahnelerdi gördüklerimiz. Alışıldık ya da alışılmadık, menşei oradan ya da buradan, bize ya da onlara, tek cümleyle terörün hepsine lanet olsun. Bu konunun bizi yakından ilgilendiren bir başka yanı da var. UEFA kupasında İspanya'ya gideceğiz. Daha önce bizi tarafsız sahaya gönderen UEFA'nın bu sefer ne tavır alacağı merak konusu. Heyecana kapılmadan, abuk subuk intikam yeminleri etmeden Şenes Erzik gibi bir değeri akıllıca kullanarak işin üstesinden gelmeli ve bu işten alnımızın akıyla çıkmalıyız. UEFA'nın böyle bir başvuru karşısında kayıtsız kalabileceğini sanmıyorum. İpe ipe maçı tarafsız sahaya alacaklardır diye düşünüyorum. Ve son deyip, huzurlarınızdan saygı ve sevgiyle ayrılıyorum. Hepimize mutlu ve huzurlu bir haftasonu olsun. Kalın sağlıcakla.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Cumhur Aydın

 Ankara'dan : Cumhur Aydın


   Yerel ve Genel Seçimler

Yerel seçimlere yalnızca iki haftalık bir süre kaldı. Bu seçimin sonucunun ülke kaderini etkileyeceğini düşünenler var! Bundan yalnızca bir buçuk yıl önce de bir genel seçim yaşamıştık.

AKP'nin genel seçimi kazanmasının nedenlerini siyasiler, sosyologlar o günden bu yana değerlendiregeldiler. 28 Şubat'ın sentezi, ABD desteğinin alınması, mevcut partilerin ekonomik ve siyasi tükenişleriyle konjektürde benzersiz bir şansın ortaya çıkması, Irak saldırısına, Türkiye'de uygun ortam yaratılması falan filan.

İyi de şu sorunun yanıtı yine de aklımı kurcalamıştır benim. Nasıl olupta AKP seçimden önce çok kısa bir zaman içinde kurulup, ülke çapında bu kadar etkin bir biçimde örgütlenebilmiştir? Dahası aralarında birçok deneyimli politikacı bulunan bu parti hangi gerekçelerle Tayyip Erdoğan'i tartışmasız lider olarak kabullenmiştir?

Bu soruların yanıtlarını bulabilmiş değilim. Ancak bu konuyu açmışken yani genel seçimlerle yerel seçimleri bağlamışken geçenlerde kesip sakladığım kısa bir haber küpürünü sizlerle paylaşmak isterim. Okuyalım.

'İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın AKP'den adaylık için onay çıkmamasının gerekçesi, İstanbul DGM Başsavcılığı'nın "Temiz Kent" operasyonuna uzanıyor. Yeni Şafak gazetesinden Ahmet Kekeç tarafından dikkat çekilen ifadeler, Gürtuna'nın Genel Sekreter Yardımcısı Mahmut Kuş'un anlatımıydı.

AKP yöneticilerinin "Gürtuna'ya güvenimiz tam değil" masajı, Erdoğan dönemiyle ilgili yolsuzluk dosyalarına dayanıyor. İtiraflarıyla Erdoğan hakkındaki soruşturmaya dayanak olan eski Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mahmut Kuş, Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren'e kendi isteğiyle konuşmuştu. Yazılı ifade vermek istemeyen Kuş şu bilgileri iletmişti:

"Belediyeden Albayraklar'a para pompalanması için kullanılan en basit ve en önemli yol ağaç işidir. Erdoğan'ın şu anda elindeki nakitin 1 milyar dolar olduğu söyleniyor. Bu paranın önemli bölümünün kaynağı ağaç işidir. Ağaç işindeki yolsuzluğu yakalamak imkansızdır." Bu işleri organize edenler, Allah rızası için, cihat için çalışıyoruz şeklinde bir mantık içindedir."

Erdoğan'ın o zamanki avukatı, şimdi partinin teşkilat başkanı Hayati Yazıcı'da Gürtuna'nın bürokratlarınca yöneltilen suçlamalara karşı "Bedelini ödeyerek öğreneceklerdir." açıklamasını yapmıştı. Yeni Şafak yazarı Kekeç 'de Gürtuna'ya dönük tavrın bu sürece uzandığına dikkat çekti. Kekeç, Kuş'un belediye ile ilişiği kesildikten sonra da Gürtuna tarafından tahsis edilen İSKİ lojmanını kullanmaya devam ettiğini vurguladı.'

Haber burada bitiyor. Yine anımsayacaksınız. Ankara'nın son iki dönemdir Belediye Başkanlığını yürüten ve 3. dönem için bu kez AKP'den aday gösterilen Melih Gökçek son genel seçimler öncesinde Demokrat Parti Genel Başkanlığı'na seçilmiş ve ülke yönetimine soyunmuştu. Sonradan anket sonuçlarına bakarak vazgeçti.

Tıpkı AKP'nin kurulup, kısa zamanda genel seçimlere yetişmesi gibi Melih Gökçek'in de son derece dar bir zaman diliminde küçücük bir partiyi ülke çapında yeniden örgütlemeye kalkışması inanılacak gibi değildi. İnanç, hırs, vatandaşa güven, siyasi ortamı değerlendirme. Bunların hepsi doğru olabilirdi.

Ancak yine sorup durdum kendime? Nasıl oluyor da bu kadar büyük bir hareketlenme göze alınabiliyor? Ankara'da başarılı olduğuna inananlar, hangi güçle seksen kusur ilde örgütlenmeyi düşünebiliyor, hem de üç beş ay içinde!

Bu soruların da yanıtlarını bulmuş değilim.

Bugün gazetelerden açıldı. Sizlerle paylaşmak istediğim birkaç gazete haberi daha var, geçmiş günlerden. Göz atalım.

'Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Faruk Güçlü'nün yaptığı bir araştırmaya göre 30 Eylül 2003 tarihi itibariyle Hazine'nin belediyelerden 11 katrilyon 440 trilyon 662 milyar TL. alacağı bulunuyor. Bunun 1 katrilyon 618 trilyon 79 milyar TL.sı Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne, 437 trilyon 913 milyar lirası ASKİ'ye, 768 trilyon 913 milyar lirası da EGO'ya ait.,

Bu durumda Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ASKİ ve EGO ile birlikte toplam hazine borcu 2 katrilyon 824 trilyon 355 milyar TL.sına ulaşıyor. Bu değer 81 ilin toplam borcunun yaklasik %25'ne eşit. Bir başka ifade ile hazineye tüm ülke belediyelerinin ve bağlantılı kuruluslarının toplam borcunun yaklaşık 1/4'ü Ankara Büyükşehir Belediyesine ait. Bunun ülke borç stoğundaki yeri sizlerin dikkatine kalmış. Haberden izlemeyi sürdürelim.

'Devlet, hazine garantisi nedeniyle belediyelerin 5 milyar 212 milyon 469 bin dolar dış borcunu da üstlenmiş durumda. Bunun 1 milyar 433 milyon 939 bin doları Ankara Büyuksehir Belediyesi'ne, 91 milyon 866 bin dolari'da ASKİ'ye ait bulunuyor.'

Bu durumda Ankara Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ'nin devlete yüklediği dış borç toplamı 1 milyar 525 milyon 805 bin dolar. Turkiye Genelinde toplam 3 bin 215 Belediye bulunduğu düşünülürse, hazinenin üstlendigi belediyelerin toplam dış borcunun yine yaklaşık 1/4'u Ankara Büyükşehir Belediye'sine ait. Eski günlerden gazete sayfalarını okumayı sürdürelim.

'BOTAŞ Genel Müdürü Mehmet Bilgiç, Melih Gökcek yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi Elektrik Gaz Otobüs (EGO) işletmelerinin kuruma borçlarının 204 milyon dolara ulaştığını söyleyerek "EGO'nun bu borcu, öyle 15 yılda, 20 yılda tasfiye edebilme şansı yoktur." dedi. EGO'ya sağlanan dogalgazın kesilmesinin de söz konusu olmadığını söyleyen Bilgiç, "Düsünülebilecek bir yol, bu gaz şirketinin şirketlestirilmesi, BOTAŞ'ın bu şirketin önemli bir paydası haline getirilip o payları elden çıkarması suretiyle alacağını tahsil edebilmesidir.'( TBMM KIT Komisyonunda 8 Ocak 2004 tarihinde basına kapalı yapılan BOTAŞ görüşmelerinin tutanaklarından.)

Nihayet son bir haber daha.

'Yurttas'tan 'peşin' alan Melih Gokçek, devlete veresiye yazdırıyor. Ankara'da maliyeti 869 bin lira olan su, 3 milyon 925 bin liraya satılıyor. Buna karşın Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin DSİ'YE 13 trilyon lira borcu bulunuyor.'

Bu haberlerin doğruluğunu araştırabilecek durumda değilim. Ancak izleyebildiğim kadarı ile tekzip edilmediler.

Borçlar, hazine garantileri, ertelenen ödemeler ve devasa ihaleler.

Sonuçlanamayan yargı süreçleri ve hukuki geçerliliği tartışılır kimi savları bir yana bırakalım.

Gerek İstanbul'da ve gerekse Ankara'da yıllardır gerçekleşen, teknik gereklilik ve öncelikleri tartışılsa da onca yapı ve onca 'hizmet' meydanda.

Yetkililerin kişisel varlıklarında en ufacık bir artış olmadığına ise içtenlikle söylüyorum benim gerçekten şüphem yok. Bunun dedikodusu bile çirkin.

Merakım şuydu: Bu partilerin kısa zamanda ülke çapında örgütlenebilmesi ya da bunun göze alınabilmesi nasıl olanaklı olabildi?

Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Arap olayım ben de kahveciyim... : Beyhan Duffey


Kulaklarında Dünyayı Taşıyan Kadın

- Sana bir şey soracağım.
- Sor bakalım.
- Ama kimseye söylemeyeceğine söz ver.
- Söz. Söylemem.
- ....
- Annemin ölüsünü öpeyim söylersem...
- Dünya ne demek ?

Anadolu'nun ortasında bir yerde, kimselerin haberdar olmadığı 12 haneli bir köyde yaşıyoruz. Köyümüze elektrik geçen kış geldi. Daha önce gaz lambalarımız vardı. Gölgesinde beştaş oynadığımız, tasarruf hesapları gereği ışığından da çokça yararlanamayıp, marş marş yataklarımıza gönderildiğimiz, lambalarımız. Şimdi her evde bir elektrik düğmesi var. Babalardan başka kimsenin dokunması da yasak. Açılacağı ve kapanacağı zamana onlar karar veriyorlar. Emektar gaz lambalarımız da duvardaki çivilerinde öylesine boyunları bükük, artık birer süs eşyası bile olamayacakları günleri bekleyerek asılı duruyorlar.

Bütün gelirimiz bir babamın maaşı bir de tarlalarımız. Bu yüzden her yaz okullar tatil olur olmaz tası tarağı toplayıp köyümüze geliyoruz. Ben ne kadar çok seviyorum köyümüzü, hangi kelimeler ifade için yeterli olur ki ? Her şeyden önce köy okuldan kurtulmak demek. Matematik dersinden bir kaç aylığına da olsa sıyrılmak demek. Araba korkusu olmaksızın bütün alanlar bizim oyun yerimiz demek. Saklambaç, çelik-çomak, beştaş, evcilik en sevdiğimiz oyunlar. Kışın ölüm sessizliğine bürünen köyümüz yazın gelmesiyle birlikte kuş ve çocuk seslerinden geçilmez oluyor. Taa ki sonbahar yaklaşıp da kavak ağaçları bir bir çıplak kalmaya başlayıncaya kadar...

Nazlı en yakın arkadaşım. Tarlaları bizim tarlalarımızla yan yana. Sabahın kör vakti aynı vakitlerde uyanıyor, çıkınımızı alıyor çoluk çocuk yola koyuluyoruz. Ben hep Nazlı'nın yanındayım. Ne konuşuyoruz her seferinde bilmiyorum ama hiç susmuyoruz. İkimiz de. Öğlen sıcağı tepemize iyice vuruncaya kadar çalışıyoruz. Açlıktan da iflahımız kesilmiş. Öğle yemeği molası veriliyor. Ya Nazlı ya da ben hemen fırsattan yararlanıp buluşuyoruz. O bir kaç saat içinde konuşacaklarımız, birbirimize anlatacaklarımız o kadar birikmiş ki... Bir yandan azıklarımızı yiyor bir yandan da ha bire konuşuyoruz. Büyükler söğüt ağaçları altında siesta yapıyor. Biz de kapıp tava tenceremizi su kaynaklarında nevruz otlarıyla bulaşık yıkıyoruz. Akşam olup da köye dönüş yoluna düşmeye bile mecalimiz kalmadığında ikimizi de atıyorlar eşeğin semeri üzerine, yarı uyur yarı uyanık, yorgunluktan gıkımızı bile çıkaramadan yataklarımıza zor atıyoruz kendimizi.

Nazlı köylü kızı. Alışık bunca yorgunluğa. Yaz kış bu köyde yaşıyor. 9 yaşındayız ikimiz de ama o köyde okul olmadığından okula gidemiyor. Büyük köy buradan eşekle yarım saat kırk beş dakika uzak ama kız çocukları değil de yalnızca erkek çocukları gidebiliyor okula. Ben ilkokul 3. sınıftayım. Nazlı hep kitaplarımı soruyor. İçinde neler olduğunu, neler anlattığını. Bu soruları o kadar şaşırtıyor ki beni Nazlı'nın o yaşımda, Nazlı başka bir dünyadan gelmiş gibi. Bire bin katarak anlatıyorum. Elime bir çöp alıp yere matematik işlemleri çiziyorum. Çarpıyorum, bölüyorum, topluyorum. Nazlı şaşkın izliyor beni. Ben de matematik dersinde yapamadığım her soru için ellerime yediğim cetvellerin acısına inat ha bire matematik anlatıyorum. Hem de anlamadığı için Nazlı'ya öfkelene öfkelene...

Nazlı'yı kıskanmıyor değilim. İnekleri var, koyunları, bostanları ve bostanda tavukları var. Bütün günü onlarla uğraşan annesine yardım etmekle geçiyor. Tavukların altından taze yumurta topluyor her sabah. İnek sağıyor. Koyun ve kuzuları birleştiriyor. Annesini bile ememeyecek kadar kuzuları kucağına alıp annesinin memesi altına taşıyor... Bizim bir evimiz bile yok köyümüzde. Tarlalarımızdan başka hiçbir şeyimiz yok. Allah'ın her günü tarlaya gitmek artık çok zor gelmeye başlıyor. Yüzüm, ensem ve boynum güneş yanığından kömür karasına dönüşüyor. Kimse çocuk olduğumuza aldırmıyor, bütün gün herkesle aynı hızla tarlada çalışıyoruz. Zaman daralıyor, sonbahar geliyor. Harman yerinin buğdaydan arınması gerekiyor. Sonra dere kenarlarına kurulan koca koca kazanlarda buğday kaynatılıyor. Toprak evlerin düz damlarına kurutulmak üzere serilen buğdayların yanında uyuyoruz. Börtü böcek gelmesin diye. Gökyüzü yıldız kaynıyor. Herkes birbirine korku hikayeleri anlatıyor. Küçük çocuklar anlatılan bu öyküler yüzünden geceleri karabasanlar görerek evlerin damlarından yuvarlanıp aşağı düşüveriyorlar. Neyse ki evlerin hemen altı ahır ve kurutulup da tezek yapılmak üzere biriktirilmiş inek boklarının yumuşacık tepesine düşüveriyorlar da onlara bir şey olmuyor. Sonra kuruyan bu buğdaylar öğütülüp bulgura dönüştürülüyor. Reçeller, marmelatlar, turşular yapılıyor. Bütün bu işler bütün ailenin elinden geçiyor. Artık o kadar sıkılıyorum ki bir an evvel şehre, evimize dönmek istiyorum. Yatağımda uyumak, hikaye kitapları okumak, Şeker Kız Kendi'yi izlemek istiyorum. Köyü de Nazlı'yı da artık sevmiyorum. Matematik öğretmenimi daha çok seviyorum. Dayak yemeye bile razıyım, ama artık evimize dönelim....

Dedim ya elektrik köyümüze bir kaç ay önce geldi. Bir tek de muhtarın evinde siyah beyaz bir televizyon var. Televizyon kapaklı ve kilidi olan bir dolabın içinde duruyor. Üzerine muhtarın gelininin çeyizinden en nadide parça el işi bir dantel üçgen seklinde örtülmüş. Her fırsatta televizyonun camının ve dolabın tozu alınıyor. Muhtarın kızı akranlarına göstere göstere, bir endam bir hava ile yapıyor bütün bu işleri. Televizyon akşam yedide açılıyor. Bu vakte kadar evlerde bütün işler tamamlanıyor. En son yer yatakları da hazırlanıp bütün köylü muhtarın evinin önünde toplanıyor. Oturma odasının penceresi önüne konan televizyon, evin önünü doldurmuş köylü kalabalığı tarafından ilgiyle izleniyor. Önceleri bu küçük kutunun içinde dolaşan miniminnacık insanlara bir anlam verememiş köylüler ama zamanla alışmışlar gibi görünüyor. Tek kanallı televizyonda erkekler tarafından en çok izlenen şey " ajanslar ". Kızlar ve kadınlar daha çok reklamları ve dizileri seviyorlar. Bir de herkesin merakla izlediği belgesel programlar var. Deniz altındaki canlılardan tutun da, gökte uçan aletlere, vahşi hayvanların yaşamlarına, Afrika yağmur ormanlarına kadar her şey ama her şey... O güne kadar dünyadan bihaber köylü afyon çekmişçesine izliyor bu küçük kutuda olanı biteni. İşte o akşamlardan birinin sabahı Nazlı bu soruyu soruyor bana ;

- Dünya ne demek ?

Araya yıllar girdi, köyümüzle bizim ailenin bağları koptu. Öğrendik ki pılısını pırtısını toplayan büyük şehirlerin yolunu tutmuş, kalanlar da büyük köye göç etmiş. Evler yıkılmış geriye harabe kalmış. Ne muhtarın evinin kapısı önünde televizyon izlenilen günler, ne de damdan düşen çocuklar kalmış. Bizim gibi herkesler terk etmiş güzelim köyümüzü. Anıları bizde saklı ama varlığı çoktan silinmiş köyümüzün...

İstanbul'da bir tiyatro oyunun promiyerindeyim. Oyun ara verdiğinde eşimle birlikte fuayeye çıktık. Salonun karanlığından fuayenin aydınlık ortamına çıkmak gözlerimizi kamaştırdı. Az ötemizdeki masaya oturmuş bir kadın dikkatimi çekti. Biraz abartılı sayılabilecek derecede şık giyinmişti. Işıltılı takılar, renkli ayakkabılar, aynı modelde bir küçük makyaj çantası... Biraz daha dikkatle baktım. Yok yok, tanıyacağım. Bir yerlerden tanıyorum ben bu kadını. Beni fark etmesi için onun olduğu tarafa yanaşarak büfeye gittim. Gözüm hep kadının üzerinde. Neden sonra o da bana baktı. Bir an bakıştık ve tahminimce kafamızdan aynı düşünceler ve aynı görüntüler geçti. Evet oydu. Masasından kalktı, bana doğru yürüyordu ki bir adam masasına iki çay koydu. Beni ve eşimi işaret ederek ikisi de yanımıza geldiler.

- Beni tanıdın mi ?
- Nazlı'sın değil mi ?

Aaa... evetler. Öpüşmeler. Sarılmalar. Birbirimizin eşlerini tanıdık, onları birbiriyle tanıştırdık.
Köyde büyük baş hayvanlar arasında bir salgın çıkmış. Bütün hayvanlar telef olmuş. Kasabaya haber salınmış ve bir veteriner göndermişler. İşte o veterinermiş kocası. Sonra İstanbul'a taşınmışlar ve kocası Bebek civarında bir muayenehane açmış. Kısa zamanda toparlanmışlar. Bir daire satın almışlar. Henüz çocukları yokmuş. Zaten şimdilik düşünmüyormuş. Çünkü tenis ve yüzme kurslarına gidiyormuş. Evi çok büyükmüş. En kısa zamanda onları ziyarete gitmeliymişiz. Temizliği de zor oluyormuş haliyle. Ama bir hizmetçisi varmış da rahat nefes alabiliyormuş. Düğünü büyük bir otelde yapılmış. Balayında Paris'e gitmiş. Çok beğenmiş Paris'i.... O koluma girmiş ha bire konuşmaya devam ettiğinde üçüncü zil de çalmış ikinci perdeyi izlemek üzere salona giriyorduk. Anlattıklarını yarı dinliyor yarı dinlemiyordum. Gözlerim kulaklarına, kulaklarındaki küpenin ışıltısına ve büyüklüğüne ve de şekline takılıp kalmıştı.

Şimdi, şurada karşılaştığım bu kadın, kulaklarında abartılı bir şekilde sallanan " dünya " seklindeki küpeleriyle, yıllar önce bana " dünya ne demek " diye soran küçük kızın kendisi olamazdı....

Beyhan DUFFEY - Cidde / Suudi Arabistan
duffey@kahveciyiz.biz

Yukarı

Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


   Derlem

Ne güzel bir uğraştır bu derlemcilik. Fransızca "collection" kelimesinden devşirme yoluyla ( klasik metodumuz "C"ler duruma göre "K" veya "S" yapılacak, sonra da kıçına "siyon" eklenecek, sıradaki gelsin..! ) karşımıza "koleksiyon" olarak çıkan bu kelime daha sonra "derlem" olarak dilimize kazandırılmış olsa da pek çoğumuz hala Fransızca halini kullanırız. Sanırım bizler pek sevmişizdir bu "siyon" takıntısını. Uzun uzun saymadan pek sevdiğim kafiyeli örneği ile pansiyon-mansiyon-tansiyon şeklinde ön sırada yerini alır. Belki de; Hale-Jale-Lale, bu üçlemeden yola çıkarak kendine bir yer bulunca, kıskanan ecnebiler çareyi Vale'yi ortaya sürerek bulmuşlardır. Ama Türk halkı yılmamış, önce Şule'yi ardından da tüm mahalleyi peşine takarak son noktayı koymuşlardır...

"Öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü" diyor sözlük ya da tek kelime ile "derlem". Yarar sağlama bölümü tam amacına uygun olarak para kazandırmakta hala birçok insan için ama zevk ve öğrenme kavramları sanki biraz daha arka plana itilmiş gibi. Aslında hangimiz bir dönem koleksiyonculuk yapmamışızdır ki ? Ve inanıyorum ki bu derlemcilik sırasında hiçbir ticari menfaat düşünmemişizdir. Gazoz kapağından kim para kazanmıştır ? Pul konusunda belki bir miktar para geçmiştir ama daha çok bizler tarafından koleksiyona eklenecek diye parası cebimizden çıkmıştır. Belki de paramızın pul olma nedeni de bu husustur. Düşünsenize bir de 6 sıfır atacaklar liradan. Hani o yeşil 20 000 000, sadece 20 haline gelecek ! Başlamalı şimdiden koleksiyona, atmalı bir kenara üçer beşer adet, zevk için, yarar sağlamayı düşünmeksizin, öğrenme amacını bir kenara iterek. Sınıf işi en kolayı, "Girin para sınıfına bakayım". Saklaması da son derece kolay, fazla yer işgal etmiyor, pula çevrildi ya nasılsa, at bir defter arasına. Sonra anlatırız torunlara :

"Evvel zaman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini paramız pul olmadan sallar iken, annem çıktı eşikten, babam düştü beşikten, solda sıfırın anlamı yok diye biz sağa sıfır eklerken... Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, pek bir marifetmiş gibi sağ tarafa sürekli sıfır ektik, bilgisayarlara bile sığmadı bazen çok çektik, bazen x1000 dedik, onda da üç tane sıfır görünce yemedik, içmedik, milyon manasına m dedik, me olarak okuyup cümbür cemaat me'ledik... Anladık ki sağa sıfır eklemenin de yokmuş bir yararı, çıkartırsak da olmaz zararı, öyleyse verdik kararı, atalım sıfırları... Öyle de yaptık, altı sıfır peşpeşe kattık, uykuya yeniden yattık, daha ucuza ev alacaksınız diye nutuk bile attık, kimimiz yuttu kimimiz kaş çattık, hiç bir şey değişmedi sonuçta yine battık... Gözlerim seçemez oldu deyiversen bana ya güzel torunum : Şu anda sağ tarafa yeniden kaç sıfır taktık ? Altı olunca haber ver bana, koleksiyonumu, dur sen şimdi anlamazsın, derlemimi göstereyim en büyük harçlığını vereyim defterimin arasından sana, bak şimdi bu altı sıfırlı 1 milyona, en fazla 3 simit satın alıp katık diye katardık çayın yanına.. Sonunda; simidi eveledik, lafı geveledik, unumuzu eledik, ekmeği kıt ettik, döndük baktık ki sadece arpa boyu yol katettik..."

Koleksiyondan masala geçince uykum gelivermiş, içim geçmiş nedense.. Ben kendi adıma gazoz kapağı, pul, metal para, küçük kurşun kalem gibi bir dizi derlemcilik yapmıştım. Havlu, peçete, tuzluk-biberlik gibi oradan buradan aşırma şeyleri de koleksiyonculuk olmasa da topladığım olmuştur. Kelebek koleksiyonundan ziyade "Gel sana üst kattaki kelebek koleksiyonumu göstereyim" sözünün daha çok sevildiğine de tanık olmuşumdur. Bir arkadaşımın belediye otobüslerinden bir vida söküp, onların üzerine otobüsün plakasını yazarak koleksiyon yaptığını dahi görmüşümdür. Şişe merakı olanları da bilirim, bugünlerde şarap daha revaçta, mantardan birşey olmasına rağmen "Yaratıcı Derlemcilik" adına bu koleksiyonu da sevmiş, evlerine gittiğimde salonun ortasındaki kocaman sepetin içine cebimde getirdiğim mantarları ( üzerine öküzgözü 1999 filan gibi detaylı bir kağıt parçası da yapıştırarak ) atarak destek bile olmuşumdur.

Bugünlerde ne mi yapıyorum ? Enişte'ye yardım ediyorum... Adamın bir Baldız Koleksiyonu var... Aklınız durur... Kıskaaaanaaaanlaaaaaar çatlasın ...! Kıskanaaa...
- Ahhh ! Vurmasana be Edi ..!
"Dur lem ..! Derlem öyle olmaz ..! Şimdi seni önce derliiim, sonra topliiim, bir de tepeliiiim de gör...! Yihaaa haahaa... Koleksiyonumun ilk parçası olacaksın ..!"

asesen@kahveciyiz.biz

Yukarı

Gülseren Bağlar

 Gül Ağacı : Gülseren Bağlar


   PAMUK ŞEKERİ

Sabah bir telaş var evde, herkes koşuşturuyor. Eee, kolay değil, dört çocuk okula gidecek, hepsi de sabahçı... Nisan ayı olmasına rağmen hala soğuk havalar. Babam, çocukları sıcak yataklarından kalktığında üşümesin diye, kuzine sobayı çoktan yakmış. Oysa ki bizim evde soba yanmasa da üşünmezdi. Annemle babamın bize verdiği sıcaklık, sobadan daha fazla ısıtıyordu içimizi.

Annem; civil peynir, zeytin, bal ve tereyağından oluşan kahvaltımızı hazırlarken, babam; fırından sıcacık ekmekleri getirmiş ve yer sofrasındaki kahvaltımıza kurulmuş oluyorduk. Babam, hepimizle ayrı ayrı öylesine ilgileniyordu ki; belki de karnımızı bu doyuruyordu. Hele iştahsızlıktan zafiyet geçiren bana bir şeyler yedirebilmek için çok uğraşırdı :

"-Kızım bal sürdüm bak ekmeğine, tereyağla birlikte ye ki; sınıfın en çalışkanı, en güzeli sen olasın" diye diye.. Yememek için binbir naz eden beni yedirir, sonra da "Ohhh ! Kızım yedi ben doydum sanki !" diyerek sevinirdi. Öyleydi… Düşkündü çocuklarına... Daha ablalarım ile benim saçımız örülecek, erkek kardeşim giydirilecek, diğer iki çocuk uykularına devam ederken bizler okulun, babam ise işinin yolunu tutacaktı.

Hepimiz hazırdık işte... Babam, ablalarım, erkek kardeşim ve ben; sabah kahvaltı ve sevgiyle doyduktan sonra annemin hayır dualarıyla evden çıkardık.Toprak ananın uyandığı, mevsimin de takvimlere göre ilkbahar olmasına rağmen soğuk olan doğduğum şehirde ( ki hiç ısınmazdı ) koskoca bir kışın ardından gördüğümüz azıcık bir sıcakla bile içimiz kaynardı. Hiç gelmeyeceğini sandığımız yazın habercisi baharı çok sevmemizden, az da olsa sokağa çıkıp oynamaya izin koparacağımızı bilmekten …

Çocuğuz, kıpır kıpırız ya; okulda dersler geçmek bilmezdi. Aklımız, fikrimiz oyunda… Son ders zilinin çalmasıyla bir an önce okulun bahçesine çıkmak için yarışırdık; içimizi ısıtan soğuk bahar günlerinde.

Yıl 1973, nisan ayı, ilkokul 3'teyim. Baharlı-okullu günlerin birinde paydos zilinin çalmasıyla kendimi dışarı zor attım. Isınan havalarla birlikte okulumuzun önünde seyyar satıcı tezgahları çoğalır, okulun önü panayıra dönerdi. Kışın ise simitçiden başkası olmazdı… Simitler kışın o dondurucu soğuğundan nasibini alır, taş gibi olurlardı. Haftada bir kez alabildiğim yarım simidi, suyla ıslatarak yiyebilirdim ancak. Panayır vakti ise birşey alamasam bile satıcıların tezgahına bakmadan geçemezdim.

Bugün geç kalmıştım galiba ! Okulun önündeki satıcının etrafına çoktan toplanmıştı çocuklar. Farklı birşey satılıyordu belli ki. Merak bu ya kardeşlerimi beklemeden hemen oraya doğru gittim. Pembeli-beyazlı pamuk şekerleri satan satıcının etrafındaki çocukları izliyorum durduğum yerden. Param yok… Yiyenlere sadece bakıyorum. Karnım da aç üstelik ! Pamuk şekerleri; şeker şeker, pamuk pamuk ne sevimli… Çocuk yüreğim işte...! Seyre dalalı ne kadar olmuş hatırlamıyorum ki. Beni aramadıkları yer kalmıyor. Yokum... Oysa kaybolan ben, pembe-beyaz pamuk bulutların üstünde, düş gezginiydim. İki yıl sonra izlediğim harikalar diyarındaki Alice gibi ben de dünyadan bihaber kendi filmimin başrolündeydim.

Canım annem ( nur içine yatsın ) aklına gelen binbir şeyle, bir kaç saatliğine kaybolan kızını düşünerek krizler geçirmiş. Kolay mı ..? Evlat…! Meğerse yaklaşık 3 saat geçmiş farkında olmadan. Ablamın, beni bulduğunda enseme attığı tokat olmasaydı daha da kalabilirdim çocuk hayallerimle …

Anasının kolayca doğurduğu, kolay kızının onu zorda bıraktığı ilk ve son gündü o gün. O kız sonra ne zorları gördü, ne zorlara dayandı…

Ama o pamuk şekeri …?

Gülseren Bağlar

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT

   ÇIKMAZ SOKAK :    Levent Şenyürek

Nefes nefese Aysel'e doğru koşuyordum. Rampa yukarı. Sanki Aysel oradaydı, yukarıda, hastane yukarıdaydı sanki. Kafam karmakarışık oldu yine. Öyle yalnız hissediyordum ki kendimi, hava öyle soğuk ki. Sonra kendimi Suna'nın evinin önünde buldum. Işıkları da açıktı. Bu saatte hala ayaktaydı demek ki! Belki de gözüne uyku girmiyordu garibimin. Ah Suna, ah. Ben neler yaptım! Ondan özür dilemek için içeri girmek geçti aklımdan, sonra vazgeçtim. Biraz soluklanıp düşündüm. Hastane, hastane neredeydi, nerede olabilirdi, neden sormadım sanki? Bir taksiye atlamaya karar vermiştim ki şakağıma soğuk bir şeyin yaslandığını hissettim. Birisi kafama bir silah dayamıştı. Aynı zamanda da sağ kolumu arkaya kıvırarak kıskıvrak yakalamıştı beni.

"Sakın ses çıkarma. Ses çıkarırsan ikimiz de ölürüz."
"Cabbar?"

Cabbar'dı bu. Bunca yıl ortalarda olmayan Cabbar. En son Zafer'in öldüğü gün görmüştüm onu. Sonra kayıplara karışmıştı. Kimse de arayıp sormamıştı zaten. Peki bunca zamandır neredeydi, ne yapmıştı? Ve şimdi, tam böyle bir günde kafama silahı neden dayamıştı?

"Allah kahretsin!" diye bağırdım sinirimden, "Yetti be, yetti artık! Sen de mi Cabbar! Bir sen kalmıştın! Sen de mi engel olacaksın Ayselim'e kavuşmama!"

"Sakin ol Selçuk abi! Bildiğin gibi değil. Hiçbir şey bildiğin gibi değil. Anlatacağım. Ama yürü şimdi, hızlı hızlı, yolun sonuna doğru yürü, hiçbirşey de belli etmemeye çalış, heryerde olabilirler, lütfen!"

"Ne saçmalıyorsun sen Cabbar! Ben Aysel'e gidiyorum. İstersen öldür beni!"

Elinden kurtulmaya çalıştım, ne mümkün, inanılmaz güçlüydü. Sanki mahalleden uzak olduğu yıllar boyunca vücut geliştirmeye adamıştı kendini. Tam bağırıp yardım isteyecektim ki nereden çıkarttığını bilmediğim bir bandı ağzıma yapıştırarak susturdu beni; sonra da yolun sonuna, sokağın ağaçlarla kesiştiği yamaca doğru iteklemeye başladı.

Süleyman Efendi'nin bakkal dükkanının yanından geçiyorduk ki birden durduk. Cabbar bir-iki kez sağa sola bakındıktan sonra apartmanın yanındaki bir kapıdan içeri soktu beni. Apartmanın kömürlüğüne girmiştik. Sonra kömürlerin arasında, zeminde duran metal bir kapağı açtı Cabbar ve beraberce aşağıdaki odaya indik.
Utancımdan işte yerin dibine geçiyorum diye düşündüm. Aşağıdaki oda çok dardı ve çok basit döşenmişti. Bir lamba, bir masa, bir de yatak vardı sadece.

"Otur Selçuk abi!" diye mırıldandı Cabbar sandalyeyi göstererek.
Hareketlerimden ona ateş püskürdüğümü belli ederek gösterdiği yere oturdum. Cabbar bu sırada masanın sağ üst çekmecelerini açmış bir şeyler arıyordu. Sonra ani bir hareketle arkasını dönerek üzerime atıldı. Direnmeye çalıştımsa da kısa sürede sandalyeye bağlayıverdi beni. Ben kuzu, kuzu sandalyeye otururken o çekmeceden ip bulmuştu herhalde. Sonra da karşıma geçti. Gözlerimle "Neden?" diye haykırıyordum. Cabbar sonunda ağzımdaki bandı açarak en azından konuşabilme, soru sorabilme hakkımı geri verdi bana. Bandı sökerken yüzüne patlayacak küfürlere, sorulara hazırlıklı olmaya çalışırcasına yüzünü buruşturmuştu.. Hiç acı duymadım. Zaten yeterince çok azap çekiyordum. Aysel. Ah, Aysel.

"Bırak beni orospu çocuğu!" diye bağırdım, "Bırak ulan Aysel'e gideceğim. Geri zekalı Cabbar! Manyak mısın sen oğlum!"

"O eski Cabbar yok artık abi. Çok şey değişti. Direniş beni çok değiştirdi."

"Oğlum bak, hiç sabrım yok, hiç yok, çıldırtma beni, ne diyorsun? Ne diyeceksen bir an önce de, ne bok yiyeceksen bir an önce ye de bırak beni! Kız ölüyor anlamıyor musun? Gitmem lazım! İşkenceci misin be!"
"Sakin ol abi! Aysel ölmüyor. Dur. Hiçbir şey söyleme. Sakin ol her şeyi başından anlatmaya çalışayım."

Sonra Cabbar sanki aklındakileri toparlamaya yardımcı olsun diye odanın içinde bir ileri, bir geri yürümeye başladı. Ben susmuştum. "Aysel ölmüyor!" cümlesi yankılanıyordu aklımda hala. Birdenbire ona kavuşmuş gibi hissetmiştim kendimi. Bu gerçek olabilir miydi? Bu gerçek olmalıydı!

"Nerden başlayacağımı bilmiyorum abi."
"Nerden başlarsan başla ulan, konuş yeter ki, ben anlarım."

Sonra cebinden bir sigara çıkarıp yaktı Cabbar. Bana da soracaktı içer miyim diye ama ellerimi bağlamış olduğunu hatırlamış olacak ki hemen cebine geri soktu paketi. Sonunda:
"Bazen," dedi, "içinden geçiriyorsun ya tüm bunları yaşayan ben değilim, sanki tüm bunlar yazlık sinema perdesinden yansıyan görüntüler diye. Sonra bazen yaşadıklarını tekrar tekrar yaşıyormuş gibi de hissediyorsun ya abi; Aysel ve Rıdvan'ın tekrar tekrar tokalaşması mesela; sonra gördüğün rüyalar; birilerinin ölüp ölüp dirilmesi."

Ağzım açık kalmıştı.
"Evet?" diye kekeledim. "Öyle, evet garip birşeyler döndüğünü hissettiğim olmuştur hep... de sen tüm bunları nereden biliyorsun Cabbar? Bunlar benim DÜŞÜNCELERİMdi!"
"Bunların hepsi yazılı abi. Oradan biliyorum."

Aklımdan geçenleri biliyordu Cabbar. Bir şekilde biliyordu. Bu reddedebileceğim bir şey değildi; ve bunun için gösterdiği gerekçe o kadar garip ti ki oturduğum yerde kitlenip kalmıştım. Artık kollarımdaki bağları çözebilirdi. Kıpırdayacak halim kalmamıştı zaten. O anlatmaya devam etti.

"Şimdi, bana inanmaya başladığına göre herşeyi baştan alayım. Bu dünya, bu sokak, hepsi düzmece, uydurma, tasarım yani. Bu sokak gerçekte yok. Biz bir deneyiz. Bir hikayenin parçasıyız. Mahallenin sırtını yasladığı şu tepede, Niyaziköy'ün de daha üstünde, ormanlarla çevrili Kırkyama Malikanesi diye bir yer var. Seni de götürdüler oraya. Ama sonra bir rüya gördüğünü düşündürterek olayı örtbas etmeye çalıştılar. Nedenini sonra anlatacağım. Hatırlıyor musun?"

Başımı evet anlamında sallamaya çalıştım.
"Orada herşey devler için yapılmış gibiydi değil mi? Onların karargahı orası. Tasarımcıların. Tanrı'lar da diyebilirsin onlara. Kırk kişiler. Orada yaşıyorlar ve bizi oradan yönetiyor, yönlendiriyorlar, deneylerini oradan yürütüyorlar. Bazen aramıza indikleri de oluyor tabi. Bunun için de insan biçiminde kılıflar kullanıyorlar. Aysel, Müşerref, Tenekeci ve Rıdvan Tanrılar ve Tanrıçalar'ın kullandığı bu kılıflar işte. Müşerref Aysel'in arkadaşı, Rıdvan ise Tenekeci'nin oğlu kılığında. Amaç dökümanlara çifte koruma sağlamak. Bu kılıklara bürünerek aramızda dolaşıyorlar ve not tutuyorlar. Sisteme her müdahale edişlerinde dejavu hissediyoruz. Yani yaşamış olduklarımızı daha evvelden de yaşamış olduğumuz izlenimine kapılırız. Aysel'in yaşlansa da ne kadar çekici olduğuna dikkat ettin mi hiç? Bizden değil o. Ya Tenekeci'ye ne demeli? Ölüm tarihlerini, her şeyi not tutmasının nedenini hiç merak etmedin mi? Öylece kabullendik sorgulamadan. Tenekeci niye not tutsun abi? Sonra bir tek iş bile alamıyordu son zamanlarda nasıl açık tutuyordu bu dükkanı, neyle geçiniyordu? Anlamışsındır. Böylece iki deney tutanağı oluşturuluyor. Biri Aysel'in günlüğü diğeri ise Tenekeci'nin notları. Bunlar çok önemli."

"Ama Aysel'in günlüğü bende! Neler saçmalıyorsun Cabbar!"

"Dur dinle, biraz sabredip dinlersen anlayacaksın. Fazla zamanımız yok. Tanrılar dışında düzeni sağlamaya yarayan ajanlar da var. Gardiyanlar. Genellikle it kılıklı tipler bunlar. Arada sırada ortaya çıkıyorlar, kriz durumlarında. Bazen Aysel'in yanında dolaşırlar, koruma amaçlı olarak. Bir karakteri yok etmek ya da doğru yola getirmek gibi pis işler için kullanılıyorlar. Deneyin amacı ne diye soracaksın şimdi. Çok eskilerden kalmış kitaplarda geçen huzurlu mahalle fikrini yeniden oluşturmaya çalışıyorlar. Bunun gerçekten mümkün olup olamayacağını test ediyorlar. Bin yıl öncesinden kalmış bir kitap var, böyle bir mahalleyi anlatan, onu kılavuz olarak kullanıyorlar. Bunu itiraf eden bir mektubu ele geçirdik. Bu üçüncü başarılı eylemimizdi Tanrılar'a karşı. O mektupta bizim yaşamlarımızla oynanarak her şeyin yazılı bir kitaba uydurulmaya çalışıldığı ispatlanıyordu. Bir şeyler deniyorlar, sonuçlarını bilmiyorlar, izliyorlar, sonuçlara göre yeni kararlar veriyorlar. Ellerinde oyuncak gibiyiz. Hatta yönetim sık sık el değiştiriyor Tanrılar arasında. Belki sadece basit bir eğlence için tüm bunlar. İkinci büyük eylemimizde Tenekeci'nin notlarının bir kısmını ele geçirdik; hatta sana sızdırmayı da başardık bu dökümanları. Orada mahallede olmayan isimler, Tanrılar'ın isimleri de listelenmişti. "Çıtırcı", "mikrop" gibi tuhaf lakaplar vardı. Bunun seni kuşkuya düşüreceğini ve gerçekleri anlamaya başlayacağını tahmin ediyorduk. Ama bir şekilde görmedin, fark edemedin o isimleri çünkü gözüne perde çekmişlerdi. Seni çok iyi koruyorlar. Senin onlar için özel bir önemin var. O yüzden sana yaklaşmak çok tehlikeliydi, böyle dolaylı yollar deniyorduk. Bazen kahvede falan toplanıp direniş planları yapıyorduk ama hep senden gizli tutmaya çalıştık. Hatırlarsın, bir ortama girdiğinde konuyu değiştirmeye çalıştığımızı falan."

"Evet, bir şeyler döndüğü belliydi ama ben onlar için neden önemli olayım?"

"Sanırım sen bunların birinci tekil şahsı gibi bir şeysin. Hikayenin sonuna kadar baki kalacağın belliydi. Seni sistemden çıkaramazlardı. O yüzden seni bütün güçleriyle koruyorlardı. Ama artık son yaklaşıyor."

"Son mu yaklaşıyor?"

"Evet hikayenin sonu yaklaşıyor. Aysel'in dönüşü falan hep bunu hazırlıyor. Yakında bu sokağı yok edecekler. Deney bitiyor. O yüzden bütün riskleri göze alıp seni kaçırdım. Senin desteğine de ihtiyacımız var. O zaman belki kaderimizi değiştirebiliriz. Tabi Zafer'in sistemden çıkarılması da sana ulaşmamızı kolaylaştırdı. Karşı çıkmazsak acılı bir yokoluş bekliyor bizleri. Trajik bir son. Bu çoktan oluşmaya başladı biliyorsun." Konuşurken bir yandan da bir tik gibi saatine bakıp duruyordu Cabbar. Acaba deli miydi? Acaba ona inanmakla aptallık mı ediyordum? Ama düşüncelerimi nasıl bilebilirdi ki? Sonra anlattıkları uçuk da olsa kendi içinde tutarlıydı. Mahallede yıllardır olup biten kafa karıştırıcı olaylara bir açıklama getiriyordu en azından.

"Peki ben ne yapabilirim ki?" diye sordum.

"Bilmiyorum. Yardımcı olabileceğini hissediyorum. Ben sana inanıyorum."

"Kafamı kurcalayan şeyler var Cabbar. Zafer'in ölümü neden bana ulaşmanızı kolaylaştırsın? Sonra onu neden sistemden çıkarsınlar ki?"

"Tamam, öyküyü tamamlayayım. Zafer senin özel bekçindi. Çocukluk arkadaşın, en iyi arkadaşın kılığında seni daha yakından kontrol edebilmelerini sağlıyordu. Onun gerçekten en iyi dostun olabileceğine inanmıyordun herhalde? Öyle olsaydı tüm bunları yapabilir miydin ona? Aranızda hep bir soğukluk yok muydu? Zorlamaydı sizin dostluğunuz, senaryonun bir parçası, gerçek değildi. Senaryoya göre Zafer'in Suna'ya aşık olup evlenmesi ve senin bunu kabullenmen gerekiyordu ama sende bir problem vardı. Sen rolünü kabul etmedin. Kaderine boyun eğmedin. Senin rolünü kabul edebilmen için ellerinden geleni yaptılar. Kafandaki bu sakat düşünceyi silmek için Tanrıçalardan biri Aysel kılığında sana kendini bile sundu hatta, biraz da eğlenmek için, böylece Suna'yı unutacağını sanıyorlardı. Sonuçta sen onu da reddettin ve çileden çıkarttın Tanrılar'ı. Tahmin edilemez davranışlar sergiliyordun ki bu tehditti. İşkenceden geçirdiler seni, ama değiştiremediler. Başka çareleri kalmayınca da Zaferi iptal edip Suna'yı sana verdiler. Zafer'i de önceden günah keçisi belledikleri Sami'ye öldürttüler. Böylece bir taşla iki kuş vurmayı amaçladılar. Oraya da geleceğim yine. Ama sen tahmin edilemez, düzen bozucu davranışlarını sürdürdün. Bu kez Aysel'e tutuldun, Tanrıça'ya yani. Açıkçası biz de bu aşkın gelişmesini destekledik. Sistemi tehdit eden bir durumdu bu çünkü. Tabi Aysel'i, yani kendilerini sana vermeleri mümkün olamazdı. Osman Reis'i karşına çıkararak, telefonlara cevap vermeyerek seni senaryonun çok da fazla dışına çıkmadan engellemeye çalıştılar. Biz ise buna karşılık senin Aysel'e yürüyüşünü destekliyor, aşkının şiddetini arttırmak için elimizden geleni yapıyorduk. Senin Aysel'e yürüyüşün var ya, Gılgamış'ın Tanrılar'ın dağına çıkmaya çalışması gibi bir şey oldu."

"Biz biz diyorsun, kim bu biz? Siz kimsiniz? Kaç kişisiniz?"

"Elbette senaryo karakterleri olarak tek başımıza bu direnişe girişemezdik. Neler olup bittiğinin farkına varmamız bile mümkün olmazdı. Direnişi örgütleyen ve yürüten Sinan'dır. Mimar Sinan. O sistemin mimarı. Sonra yaptığına pişman olup bizi kurtarmak için bu direnişi örgütledi. Diğer Tanrılar'a karşı gelerek. Bir bakıma bu dünyanın baba Tanrılığı'ndan istifa ederek Şeytan oldu yani. Zaten kötü, silik, alay konusu edilen ya da kötü kaderli kişileri, yani sistemin kurbanlarını çevresine topladı önce. Onları ikna etmesinin çok daha kolay olacağını biliyordu çünkü. İlk hedef Sami'ydi. Hem mahallenin kötü karakteri olmaya zorlanıyordu Sami hem de Mimar onun iyi bir direnişçi olacağını biliyordu. Sami'nin kiracısı tapucu Muharrem'in İstanbul'dan dönen oğlu kılığında sisteme sızdı ve ona gerçekleri açıklayarak direnişe katılmasını sağladı. Ardından ben de onlara katıldım. Sonra Sami tarafından yazılmış bir mektupla Mükemmel Muzaffer'e gerçekler açıklandı. Önlenemez biçimde büyüyordu direniş. Sıra Lastik Osman'a gelmişti. Onun da direnişe katılmaması için çok uğraştılar. Lastik Osman alay konusuydu biliyorsun ve sevdiğine ulaşamıyordu, yani isyana meyilliydi ama onun gerçeklerin farkına varmasını engellemek için senaryoyu değiştirmeyi bile göze aldılar. Tenekeci araya girerek Osman'ın sevdiği kızı ortaya çıkarttı ve evlendirdiler onları apar topar. Ama sonunda onu da ele geçirmeyi başardık."

Cabbar bir an sustu, başını yukarı kaldırdı, kapıya doğru gitti. Gecenin sessizliğini dinliyordu sanki. Düşmanı dinliyordu.

"Başka kim var?"

"Bakkal Süleyman var. Hem dikkat çekmiyor, hem de kaybedeceği bir şey yok onun artık biliyorsun. Yalnız kaldıktan sonra zaten ölümü bekliyordu. Bize katılması zor olmadı. Kuyumcuyu da safımıza çektik ama çatışmada kaybettik. Size kimliği belirsiz kişilerce öldürüldüğü söylendi. Gardiyanlar öldürdü onu."

"Cabbar, günlük konusunu hala açıklamadın!"

"Evet, günlük. Günlüğü ele geçirmek ilk büyük eylemimizdi. Hatırlarsın. Seni de dolaylı olarak o işe kattık. Bu yüzden Zafer'in bile işe karışmasına müsaade ettik. Ancak planın içinde plan varmış. Zafer günlüğü eline alır almaz Sami'nin dizginlerini ele geçirip Zafer'i öldürttüler ona. Nedenini anlatmıştım; Zafer'i, Suna'yı sana vererek içindeki isyanı dindirmek için ortadan kaldırmaları gerekiyordu. Yoksa Sami Zafer'i neden öldürsün? Bunun çok mantıksız olduğunu hepimiz biliyoruz ama mahalle düzmece hikayelerle kandırıldı. O kargaşada ben günlüğü alıp kaçtım. Sami de bir yerlere kaçtı. Sonra ormanda buluştuk yine. Mahalle iyice tehlikeli olmaya başladığı için ormanda saklanıp direnişe oradan devam etmeye başladık. O sırada Sami için; kaçtı, hapse girdi falan diye hikayeler uydurdular. Bense zaten silik bir karakter olduğum için kayboluşum kimsenin umurunda bile olmadı."

Bunu söylerken Cabbar bir an sitemkar bir ifadeyle yüzüme bakmıştı. Başımı öne eğerek gözlerimi gözlerinden kaçırdım. Söyleyebileceğim bir şey yoktu. Haklıydı.

"Sonra bir ara direniş gerileme dönemine girdi. Günlüğü geri aldılar. Sami de ele geçti. Selim'in onu öldürmeye çalıştığı o sahneyi hatırlarsın, sakallı ajanlar kelepçeleyip götürdüler onu. Topluma kazandırma adına korkunç işkence gördüğünü tahmin ediyorum. Sonra Müşerref'in bekçiliğinde yeniden ortaya çıktı. Lastik Osman aracılığıyla ona ulaşmaya çalıştık böylece günlüğe de ulaşıp onu yok etmesi için kandırmayı planlıyorduk Sami'yi. Bir kez daha ellerine geçmesini istemiyorduk çünkü artık günlüğün. Böylece planları bozulabilirdi. Ama Sami artık Sami değildi, onu da bir tür ajana dönüştürmüşlerdi. Sıkı bir kavga oldu aralarında. Neredeyse öldürecekti Osman'ı, zor kurtuldu Lastik. Çok iyi dövüşür halbuki, jimnastik yapar gibi dövüşür, yeteneği var. Dayak yedikten sonra sen buldun onu."

"Evet, uyandığında "Bilmiyorum ben bir şey!" diye bağırıp çağırıyordu. Ne demek istediğini anlayamamıştım."

"Tabi, yakalanıp işkenceye götürüldüğünü sanmış. Sonra toparlanıp çok zekice davranarak seni de yeniden günlüğü ele geçirme planlarının bir parçası yapacak bir senaryo uydurmuş. Dur, tamam, günlük konusuna geldim işte. Sana verdikleri günlük düzmece. Ortaya düzmece bir günlük çıkararak günlük efsanesini bitirmeyi, günlüğü unutturmayı planladılar. Böylece hikayeyi de planlanan biçime geri döndürmeyi istiyorlardı."

Birden aklımda bir şimşek daha çakmıştı.
"Ben, ben aslında suçlu değilim değil mi?"

"Hayır, tam tersine madur durumdasın. Hepimiz gibi."

Cabbar'ın anlattıklarının tüm boğuculuğuna rağmen en azından bu rahatlatıcıydı işte. Suçlu olmamak. Suna'ya, Aysel'e kötülük yapmamış olmak.

"Aysel de ölmeyecek, söylemiştim zaten. Biz ölücez."

Birden aklıma geldi.

"Ama dur!" dedim, "Sana neden inanayım ki? Ya sen de onların gönderdiği bir ajansan? Bak sen de gidişimi engelliyorsun işte Aysel'e şimdi, öyle değil mi?"

"Bu benim de aklıma geldi abi. Şu anda bile senaryonun bir parçasını oynuyor olabiliriz. Eğer öyleyse sıçtık zaten, hiç şansımız yok."

"Neyse, galiba sana inanabilirim."

Sonra birdenbire, üst kattaki kömürlükte ayak sesleri duyuldu.

"Kahretsin!" diye bağırdı Cabbar. "Geldiler! Yerimizi buldular!"

En azından beş-altı kişi kömürlüğe girmiş olmalıydı. Cabbar'a baktım. Yüzünde korkudan çok bir nefret ifadesi belirmişti. Telaşlı değildi. Tecrübeli bir asker gibi sakin ama hızlı hareketlerle savaş hazırlığına girişmişti. Silahını hazırladıktan sonra beni sandalyeye bağlayan ipleri çözmeye başladı.

"Neler oluyor, ne yapacağız şimdi?" diye sordum.
"Karete bilir misin?"
"Hayır. Tabii ki hayır."
"Al şu silahı."

*

Kırkyama Sağaltım Merkezi ormanlar arasında büyük bir taş binaydı. İlk bakışta huzur verici bir ortam izlenimi uyandırıyordu. Zeki Usta, esmer bir hemşirenin refakatinde bahçeyi geçerek hastane binasına girdi. İçerisi karanlıktı. Bahçedeki huzur içeride yoktu. Demir parmaklıklı kapılardan geçerek bekleme salonuna ulaştılar. Hemşire:
"Siz burada bekleyin amca, ben doktora haber veriyorum, Selçuk Bey'i de birazdan çıkartırız." dedikten sonra yüksek topuklarıyla kırıta kırıta uzaklaştı.

Zeki Usta rahat görünüşlü deri koltuklardan birine oturdu ve derin bir nefes aldı. Ardından bekleme salonunu incelemeye başladı. Odada başka bir ziyaretçi daha vardı. Yaşlı bir kadındı bu. Onunla göz göze geldiklerinde gülümseyerek selamladı fırıncıyı.

"Geçmiş olsun."
"Size de. Sağolun."
"Yakınınız mı hasta?"
"Akraba değiliz ama yakınım. Aynı mahalledeniz. Ben mahallenin fırıncısıyım. Selçuk'u çocukluğundan beri tanırım. Benim odun ekmeklerime bayılırdı, her fırsatta yaptığım ekmeklerden bahsederdi. O hep küçük, saf bir çocuk olarak kalacak benim gözümde."

Sonra "Ne olursa olsun." diye mırıldandı kendi kendine.
"Efendim?"
"Yok bir şey. Siz de herhalde birini bekliyorsunuz değil mi?"
"Evet. Eşimi."

Kocasından bahseder bahsetmez kadının gözleri doluvermişti.
"Deprem onu korkunç etkiledi. Evimiz yıkıldı depremde. Ailecek yemek yiyorduk. Selami, kocam yani, sandalyeden kalkar kalkmaz deprem başladı, göçük altında kaldık. Bütün çocuklarımızı kaybettik. O gün bu gündür bir sandalyeye oturup o sandalyeden kalkmayarak yeni bir depremin olmasını engellediğini zannediyor."
"Yazık. Geçmiş olsun. Allah sabır versin size de. Çok, çok zor."
"Ya sizin hikayeniz nedir?"
"Valla uzun hikaye. Yürek dayanmaz."
"Lütfen anlatır mısınız? Paylaşmak iyi geliyor, inanın."
"Aslında haklısınız. Zaten burada böyle bir yerde, ne bileyim, çok kötü, çok yalnız hissettim kendimi birden. İlk defa da göreceğim Selçuk'u. Desteğe ihtiyacım var. Anlatırsam belki rahatlarım. Aslında sevimli bir hikaye değil hiç."
"Olsun, lütfen, sizi dinliyorum."

Ve Zeki Usta, Selçuk'un korkunç öyküsünü ta çocukluğundan başlayarak anlatmaya başladı. O konuşurken sessizliği bozan tek şey bekleme salonundaki florasan lambalardan gelen vınlamalardı.

"....Sonra Aysel'in günlüğünü bir şekilde Selçuk'un eline geçiyor. Çocuk oradan gerçekleri öğrenince atıyor yüzüğü, sonunda Aysel'ine kavuşabilmek için."
"Ölmek üzere olan anne için kızını terk ediyor yani bilmeden."
"Yaa! Çocuk neler yaşadı. Durun bu daha başlangıç hem."
"Sonra ne olmuş?"
"Ha, şeyi de unuttum tabi. Kafa kalmadı ki bu yaşta. Sami Aysel'den intikam almak için yaptıkları yetmiyormuş gibi bir de annesini beceriyor. Annesi de zaten hakkaten mahallenin aşüftesiydi yani. Ben bile... Neyse. Onlar ayrı hikayeler. Bir de üstüne üstlük yemin etmiş Sami. Bunun bir kızı olsun onu da becereceğim diye. Sonra da bir şekilde Suna'nın Aysel'in kızı olduğunu öğreniyor ama kendi kızı olduğunu bilmediği için Suna'yı gizli gizli sana aşığım, ölüyorum falan diye kandırmaya çalışıyormuş. Suna da tatsızlık çıkmasın diye Selçuk'tan saklıyormuş durumu. Sonra da Selçuk apar topar Aysel için Suna'yı terk edince, o sinirle, intikam alırcasına Sami'nin, yani babasının kollarına atıyor kendini kız."
"Aaa! Yunan trajedisi gibi valla."
"Öyle ya, bu da Türk trajedisi işte. Selçuk içip içip bir gece Aysel'e gideceğim diye sokaklara atıyor kendini. Suna'yı bıraktıktan bir-iki gün sonra bu. O sırada Suna'nın kaldığı evin ışığının yandığını görüyor, içeri giriyor, girmez olaymış, Sami ile Suna'yı yatakta yakalamış. Çıldırmış tabi, zaten Sami'ye nefret besliyor, o hışımla, kafası da iyi, bir bıçak alıp doğramış ikisini de."
"Aman Tanrım!"
"Ya böyle işte. Sevimsiz bir hikaye olduğunu söylemiştim. Sonra bir kez elini kana bulamışken dışarı çıkıp, Aysel'e taciz ettiklerini günlükten öğrendiği kim varsa, Bakkal Süleyman, Lastik Osman, Mükemmel Muzaffer, hatta Cabbar, hepsini öldürmüş. Perşembe günüydü, çok iyi hatırlıyorum. Kanlı perşembesidir o gün bizim mahallenin. O kadar da soğuktu ki hava. İhbar üzerine polisler apar topar yakalayıp götürdüler Selçuk'u. Aysel'e ulaşamadı garibim. Aklı da çoktan uçup gitmişti zaten. Mahkeme deli hastanesine sevk etti hemen. Olanları Aysel'e de anlatamadık. Kız zaten hasta. İkisi de birbirlerini bekleyip durdular ayrı hastanelerde. Aysel de iyice ağırlaştı sonra, bağışıklık sistemi çöktü kemoterapi ilaçlarından, zavallı güzel kızım benim, Selçuk diye diye gitti."
"Yürek dayanmaz yahu."

Zeki Usta artık konuşamıyordu, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı.
Derken doktor geldi. Kalın gözlükleri olan, uzun boylu bir adamdı. Ziyaretçilerin ellerini sıktıktan sonra önce Zeki Usta'yla konuşmaya başladı.

"İyi yaptınız gelmekle. Epeydir ziyaretçisi yoktu Selçuk Bey'in. Siz ilk kez mi geliyorsunuz?"
"Evet, keşke daha önce de gelseydim."
"Mahalledensiniz."
"Evet. Durumu nasıl doktor bey? Hiç umut yok mu?"
"Hiç yok. Zavallı adam, gerçekle bağlantısını yitirmiş iyice. Geçmişle gelecek, hatta şimdi birbirine girmiş durumda. Kendine işkence çektirip duruyor hayallerinde, işkence odalarına girip çıkıyor. Zafer Bey'i onu Suna Hanım'la yattığı için suçlarken görüyor sık sık. Kendine bir dünya yaratmış kaçmak için gerçeklerden. Orada da kontrolü kaybetmiş durumda. İnsanlar ölüp ölüp diriliyorlar. Karşısına Suna Hanım çıksın istiyor, onu çıkartıyor, inanıyor gerçekten onunla konuştuğuna ve yazdığı bir şiiri veriyor. Sonra o şiiri aslında Zafer yazdı ben onun şiirini çaldım diye kendini suçlu çıkarıyor yine. Doğrusu daha önce böyle bir kişilik bölünmesi görmemiştim. En az kırk farklı karakter var içinde. Kadınlı erkekli hem de. Aklı yamalı bohçaya dönmüş durumda. Kendine daha fazla işkence çektirmemesi için uyuşturuyoruz. Çıkış yolu yok gibi. Gerçeği kabullenemiyor tabi."
"Nasıl kabullensin, nasıl kabullensin."
"Açıkçası gerçekleri öğrenmesindense belki bu durumda kalması daha iyi diye bile düşündüğüm oluyor. Bazen kendinin deli hastanesinde olduğunun farkına varıyor ama varolmayan sorunlu bir kız kardeş uydurdu kendine, babasıyla kavgalı olduğu için onu uzun zamandır görmediğini, kız kardeşinin ziyaretine geldiği için burada olduğunu düşünüyor."

O sırada Hemşire Selçuk'u getirdi. Mavi bir hasta kıyafeti giydirmişlerdi Selçuk'a. Traş edilmiş saçları iyice beyazlaşmıştı. Gözleri donuk donuk bakıyordu. İşkenceden geçmiş gibi kolları yara bere içindeydi. Doktor, durumu izah etmeye çalışırcasına:

"Kendine zarar vermeye, intihar etmeye çalışıyor." dedi, "Her zaman engel olamıyoruz ne yazık ki."

Zeki Usta ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Kendini toplayarak ona yaklaştı ve omzunu tutup sıktı titreyen elleriyle.

"Nasılsın Selçuk? Nasılsın oğlum? Bak ben geldim. Zeki Usta. Fırıncı. Bütün mahallenin selamı var sana."
Selçuk bir süre sessiz kaldıktan sonra Zeki Usta'nın sağ kulağına doğru eğildi ve:
"Ben deli değilim!" diye fısıldadı. "Lütfen. Bir şeyler yap. Onlara engel olmaya çalıştığım için beni buraya hapsettiler. Yakında hepimizi yok edecekler. Hikaye bitmek üzere. Hepimiz yok olacağız."

Derken Hemşire girdi araya.

"Hadi yutacaksın ilacını değil mi canım benim?"

Zeki Usta ağlamaya başlamıştı. Aslan gibi adamı bu halde görmek, ondan böyle sözler duymak, bu kadar gerçeklerden kopmuş olduğunu görmek iyice ağır gelmişti artık yaşlı fırıncıya. İnsanların başına neler gelebiliyor diye düşündü.

Sonra hastaneden fırına gidene kadar hep ağladı. Sokakta çocuklar her şeyden habersiz top oynuyorlardı yine. Çocukluğa, geçmişe neden geri dönülemez diye düşündü. Neden?

"Hoş geldin Usta!"
"Hoş bulduk Hasan, hoş bulduk! Nasıl iyi idare ettin mi fırını ben yokken?"
"Ayıpsın Usta."
"Aferin sana. Aferin oğlum."

Levent Şenyürek

Devamı varrr...

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi


Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 4.186 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


SARI YAPRAK SEVDASI

Sarı yaprak sevdası seninkisi,
Bir mevsimlik bilirim ömrü.
Harfler ıslak, harfler yerlerde
Böyle mi dersin sevda dökümü?

Uzandığın yer, geçmişin koynu,
Bir zamanlar ne masallar okurdu,
Önce tutkuların ulurdu,
Zafer şarkıları söylerdin uluorta,
Geceye inat, aya sevdalı
O an gözlerin cennet olurdu...

Sarı yaprak sevdası seninkisi,
Bir mevsimlik bilirim ömrü.
Harfler ıslak, harfler yerlerde,
Böyle mi olur sevda dökümü?

Adın kutlu, bahtın mutluydu,
Bu yüzden kıymetsizdi sevenlerin,
Bu yüzden yeşili hoyratça tükettin.
Dokundun, soldurdun..
Düşen her yaprakla daha güçlendin,
Kaç körpenin günahına girdin,
Kaç sevdayı cennetinden kovdun,
Onlar kururken sen sadece gittin.

İnanmam, inanamam sana!

Sarı yaprak sevdası seninkisi,
Bir mevsimlik bilirim ömrü.
Harfler ıslak, harfler yerlerde,
Böyle mi dersin sevda dökümü?

Filiz Mercanköşk

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Allahım sana şükürler olsun, sonunda Mart geldi!...

Yukarı

 Kıraathane Panosu


Berrin CerrahoğluANKARA'NIN KÜLTÜR VE SANAT İNSANLARI BİR ARADA...

Fotoğrafçı Berrin Cerrahoğlu'nun ikinci kişisel sergisi 'CUMARTESİ PORTRELERİ/ANKARA', sanatseverler ile buluşuyor.

28 Şubat - 12 Mart 2004 tarihleri arasında Fotografevi Koç-Allianz Galerisi'nde devam edecek sergide, yolu Ankara'da kesişen, şiir, edebiyat, resim, müzik, tiyatro ve bilim dünyasından 52 ünlü sanatçının siyah beyaz portreleri yer alıyor.

Karikatürist Nezih Danyal, ressam Nuri Abaç,şair Şükrü Erbaş, yazar Vus'at o Bener, Baskın Oran, Müşfik Kenter, Neyran Fişek, Selva Erdener, kendi evlerinde ve doğal ışıkta fotoğraflanan 52 isimden sadece bir kaçı.


Berrin Cerrahoğlu,

'CUMARTESİ PORTRELERİ/ANKARA'
sergisini onurlandırmanızı diler.

Sergi: BUGÜN SON GÜN
Fotografevi - Koç ALLIANZ Sanat Galerisi
Tütüncü Çıkmazı Sokak No 4
Galatasaray / İstanbul

Bilgi İçin : Berrin Cerrahoğlu
Telefon : 0312 255 78 57
e-mail : info@berrincerrahoglu.com

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.amigart.com/tr/oyun/
...Amiga her zaman yaratıcı beyinlere ilham kaynağı olmuştur. Bunun en büyük nedeni Amiganın zamanına göre üstün teknik özellikleri ve sahip olduğu Amos, Blitz Basic gibi kullanıcı dostu programlama dilleridir... ...İşte bu sayfanın amacı zamanla unutulmuş bu Türk Oyunlarını günışığına çıkarmak ve belki yenilerinin yapılmasına ilham kaynağı olmaktır...

http://istinyetilkisi.8k.com/komikolay.htm
...Diyarbakır'da fritöz alan bir müşteri, ürünün ilk kullanımda eridiğini görünce Arçelik bayiinin yolunu tutmuş. Büyük bir hırs ile içeri giren müşteri, elindeki erimiş fritözü göstererek kendisine arızalı mal satıldığını söylemiş. Fritözü gören satış görevlisi nasıl kullandığını sorunca adam anlatmış; "Ocağı yaktım, fritözü üzerine koydum. İçine yağ koydum. Ama yanmaya, erimeye başladı...

http://www.paperfolding.com/diagrams/
Origami nedir? Kağıt katlama sanatı. Sanat kısmı benim en çok önemsediğim kısım "SANAT" olmuştur. Yapılan çalışma örneklerinin neredeyse birer sanat eseri güzelliğinde olması hep ilgimi çekmiştir. Siz de origami sanatını öğrenmek isterseniz kısayolu tıklayabilirsiniz.

http://www.rohat.com/Turk.html
...Birçok insan, yanlış olarak Plastik Cerrahi’nin adını, rekonstrüktif amaçla kullanılan “Silikon” veya yine insan yapısı “Plastik” gibi maddelerden aldığını sanır. Plastik Cerrahi Yunanca “Plastikos” kelimesinden gelir ve şekil verme anlamı taşır. Kazalar veya yaralanmalarla meydana gelmiş doku hasarlarını restore etmeyi amaçlar. Plastik Cerrahi olarak sınıfladığımız işlemlerin milattan önceden beri uygulandığı bilinmektedir...

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20040312.asp
ISSN: 1303-8923
12 Mart 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri