19 Mart 2004 - KAHVE MOLASI
KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 465

 19 Mart 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Keli okşamaya devam!..


Merhabalar,

Yağma yok. Burada siyasete devam edeceğiz. Çünkü 1 hafta sonra seçim var ve bu bir hafta elindeki düdüğü öttürenlerle, düdüğü boğazına kaçmışların hesaplaşması için son şans. Dün azıcık elledik ama bir noktayı atladığımızı farkettik. Tüccardan sorumlu bakanımızın kırdığı pot medyada yankı bulurken aynı saatlere denk gelen bir zamanda Dünya devlerinin CEO'ları başbakanımız ve şürekası ile bir toplantı halindeydiler. Rica minnet araya eş dost komşu koyularak getirilen CEO'lara yemin billah edilerek, Kuran'a el basılarak bundan böyle yatırımcı için cennet vadediliyordu. Şimde yeniden gelelim tüccardan sorumlu bakanımızın ettiğine. Elinde tutup salladığı gazetede ki reklam bir başka yatırımcının ürünüydü ama gelin görün ki bakanımızın bundan haberi yoktu. Dünya medyasına da meze olan bu haberi okuyan potansiyel salak(!) yatırımcıların aralarında ki konuşmaya şöyle bir kulak verelim. "Corc, şu bizim tekerlek fabrikasının yeni yatırımını Türkiye'de yapsam diyorum, ne dersin? Toplantıda ikram ettikleri baklavanın tadı damağımda hiç olmazsa ondan bir kez daha yemek nasip olur, ha?" "Aman boşver be Luici'cim, baksana adam n'apmış. Valla gün gelir bunlar senin tekerlek resimli ilanlarını elaleme 'bize homo' diyorlar diye şikayet ederler de rezil rüsva olursun. Sen en iyisi Malezya, Çin neyin oralara git, ne ararsan var oralarda kardeş!.. Baklava mı? Çok yenmez gaz yapar ayol."

Bu ademlere ne zaman bir laf söylesem mutlaka biri çıkıp beni şekilcilikle suçluyor. "İnsanları giyinişleriyle yargılamayın efendi." "Türbanlı, kapalı ama çağdaş fikirli insan yok mu?" "İnsanlar değişirler, değişmez tek şey değişimdir." Olmaz kardeşim olmaz. O görüntünün temsil ettiği fikirler çağdaşlıkla bağdaşmaz. Aksi de İslam'la bağdaşmaz. Bağdaşır görünmesi takiyyedir, aldatmacadır. En ileri eğitimi de alsalar, en çağdaş memleketlerde de yaşasalar ağdalanmış beyin değişmez. Genel geçer kurallara uyum sağlıyor görünseler de iş kişisel uygulamalara gelip dayandığında kendilerini ele vermeleri kaçınılmazdır. Ayrıca hiçkimse bana yaşam kuralı empoze etmediklerini de söyleyemez. Bize ilişmedikleri sürece ne giyerlerse giysinler ama ben istemediğim halde beni yönetiyorlarsa benden de şakşak beklemesinler. Bakın şimdi, bakanın potu ile başlayan habere ek birkaç küçük haber daha: "Ukraynalı Olena Ümraniye'deki spor merkezinden hiristiyan olduğu gerekçesiyle kovuldu" "Belediye terhis olan gençlerin ailesine ödediği 150 milyonu başı açık olan anneye ödemedi." "TRT genel müdürünün göreve gelmesinin ardından 13 kadın yönetici görevden alındı." Bunlar minik ama kafa karıştıran münferit olaylar. Bunları olmuyormuş farzetmek kolay mı?

AB Türkiye hakkındaki yeni raporunu hazırladı ve sonuç kimilerine göre epeyce olumlu. Ancak 2 önemli noktanın altı çizilmiş. Birincisi, Türkiye'de din özgürlüğünün yeterince olmaması (!?), diğeri ise Anayasa'nın AB normlarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi. Buyrun buradan yakın. Siz iktidarın yerinde olsanız bunu kullanıp bir daha çıkartılamayacak goller atmayı, halkı sırt üstü yatırmayı hayal etmez misiniz? Edersiniz ve onlar da ediyorlar ve artık ellerinde AB'ye uyum gibi bir de silahları var. Korkulur.

YÖK kanunu kavgası sürer ve rektörler toplantıları terkederken bir başka garabet karar alınıyor. Bundan böyle üniversiteler burs vereceği öğrenciyi kendisi seçemeyecek. Nedir bu yahu? Varsa bir anlayan beri gelsin Allah aşkına. Kanuna göre yeni bursları Yurt-Kur kendi eliyle kendi süzgecinden geçenlere(!?) verecek, eskiler de kimlik bildirimde bulunacak. Buyrun işte bir başka kadrolaşma, peşkeş ve fişleme hikayesi. Bunun sonu nereye varacak dostlar? Aranızda varsa bir bilen söylesin biz de bilelim.

Dün 18 Mart Çanakkale Zaferinin 89. yıldönümüydü. Yıllardır bu konuyu araştıran gazeteci yazar Gürsel Göncü'nün yazısını, belki gözünüzden kaçmıştır diye "Dost Meclisi"ne aldım. Beceriksizliğimizi gözler önüne sermesi açısından ibretle okunması gerekiyor. Bugün ayrıca bir KM ortak yapımının daha sonuna geldik. 19 Aralık'ta İlke Ersoy'un isim anneliğinde 22 KM yazarının katılımıyla başlayan KIRKYAMA bugün başlangıcı yapan Seyfullah Çalışkan tarafından sonlandırılıyor. Huzurlarınızda bu harika birlikteliğe imza atan tüm dostlarımı kucaklıyor ikincisinde buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın diyorum. Pırıl pırıl bir haftasonu sizin olsun.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Cumhur Aydın

 Ankara'dan : Cumhur Aydın


   Yürekleri ile beyni birleşen halk kazanır!

Madrid'teki 11 Mart saldırısında yaşamını yitirenleri anmak ve olayı protesto etmek için tüm ülkede on milyonun üstünde İspanyol'un yürüdüğünü yazıyor gazeteler. Milyonlarca insan teröre boyun eğmeyeceklerini, el ele, yürek yüreğe haykırmışlar.

Oysa üç beş ay önce benzer bir dizi olay İstanbul'da gerçekleşmişti ve iki büyük kentimizde düzenlenen gösterilere ancak beş-on kişi katılmıştı.

Nilgün Cerrahoğlu son köşe yazısında iki ülke insanının tepkilerini yorumlamaya çalışırken, "Kuşkusuz İstanbul ve Madrid'de yaşananlar tam anlamıyla bir şok'tu " diyor. Ancak İspanyollar şokun ardından kenetlenmişler ve bu yaşadıklarını kabullenmeyeceklerini, buna alışmayacaklarını hep bir ağızdan haykırmışlar ve alanlara sığmamışlardı. Oysa biz her zamanki gibi ilk şaşkınlığımızın ardından hiç bir şey olmamış gibi günlük hayatımıza dönüvermiş, en sakin ruh hekimlerine bile saç, baş yoldurmuştuk. Kuşkusuz; kaderci ve giderek yerleşen teslimiyetçi ve hesapçı tarafımız ağır basmıştı.

Burada, ülkemizde yıllardır yaşanmış terör eylemlerine karşı gelişmiş tuhaf bir bağışıklık ve umursamazlıktan da söz edilebilir belki. Oysa, bire bir benzemese de İspanya ulusunun da kendine özgü yakın tarih öldürme-ölüm öyküleri var. Bask Bölgesi eylemleri nedeniyle yıllardır bir yanda terör faaliyetleriyle boğuşurken, diğer yandan yirminci yüzyılın ortasında neredeyse onlarca yıl süren dikta rejiminin ardından gelen demokrasilerini yerleştirmeye, kökleştirmeye çabalıyor İspanyollar. Gerekirse, bu uğurda demokrasiyi fitillediğini düşündükleri yasal görüntülü siyasi partileri bile kapatabiliyorlar.

Çünkü eğitim birikimleri, giderek artan ve ülke insanına yansıtılmaya çalışılan varsıllık düzeyleri ve herhalde bunlarında başında yaşayarak içselleştirdikleri demokrasiye sahip çıkma istençleriyle bir şeyin farkındalar: Demokrasiyi korumak ve yerleştirmek adına herkese düşen görevler vardır ve bu uğurda ancak yürekleriniz ve beyinleriniz birleşirse kazanırsınız.

Peki biz niye sokaklarda bir avuç insanız?

İnsanlarımız susturulurken, öldürülürken. Ülke kaynakları ve kazanımları elden çıkarılırken. Beyinlerimiz yıkanırken…

Neredeyiz?

Yıllardır halkın bilinçlenmesine, örgütlenmesine karşı çıkıldığı için mi tepkilerimiz cılız? Eğitim düzeyi düşüklüğümüz ya da hesaplarımıza göre değişen farklı demokrasi tanımları geliştirdiğimiz için mi vurdum duymaz havadayız?

Madalyonun bir de şu yüzü var…

Terör İspanya seçim sonuçlarını etkiledi. Bunun sağlıklı olmadığını belirtiyor uzmanlar. Oysa gözlemcilere göre kitlelerin tercihini asıl değiştiren, Başbakan Aznar'ın siyasi hesaplarla olay sorumluluğunu ETA Militanlarının üstüne atma girişimi olmuştu. Aznar, müttefiklerin sömürü amaçlı saldırılarında saf tutarak, karşı terörü davet ettiğini saklamak gereği duymuştu, seçimlerden birkaç gün önce ve yitirmişti. Belki farklı gerekçelerle ancak neredeyse benzer biçimde Türkiye'de de terör saldırılarının ismi ve sahiplerinin tanımlanmasında zorlanılmıştı. Ancak biz ABD'nin tehlikeli Büyük Orta Doğu Planları içinde edilgen bir insan topluluğu olarak yaşama yönünde yeni adımlar atmayı sürdürüyoruz. Yine İspanyollar kadar sıcağı sıcağına olmasa da yakın zamanda yaşanacak bir yerel seçimde ise ülke genelinde yüzde ellinin üstünde oy alabileceğini söylüyor, kimi analizciler, bizdeki yöneticilerin.

Oysa ben bugün klavyemin başına bizim tepkisizliğimiz ve kabullenmişliğimizin karşısında İspanyolların tek vucud seslenişine ve tavır almasına övgüler düzme yerine bize ait bir 'kenetlenmişlik' öyküsünü anımsatmak için oturmuştum.

18 Mart 1915'le simgelenen bir "ülke savunması" öyküsü dillendirecektim.

Diyecektim ki, 'Fransız ve İngilizlerin İstanbul'u düşürmek için ilk donanma saldırılarının püskürtüldüğü bu tarihi hamaset bir böbürlenme için anmıyorum.' Sonrasında aynı yılın son aylarına kadar sarkan Çanakkale Savunmasının, küçüçük bir alanda tam beş yüz bin insanın yitirilmiş olmasıyla tarihin en trajik olaylarından biri olduğunu da anımsayacaktım kuşkusuz.

Ancak bunların ertesinde, sizleri bu yıldönümün başka anlamlarını da yeniden düşünmeye davet edecektim. Diyecektim ki:

'Her ne kadar, izleyen yıllarda İstanbul ve Anadolu işgal edilecekse de, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılabileceğine ilişkin sönmeyecek kıvılcımın, gerek Mustafa Kemal ve komutanlarda ve gerekse bu savaşı kazanacak halkta Çanakkale'de yakıldığı düşünülür.'

Çünkü direnilip, kazanılabileceği kanıtlanmıştır.

Sonrasında…

Zora ve sömürüye direnmenin asilliğinden söz edecektim. Egemenlerin saldırılarılarının arkasındaki kaynakları ele geçirme planlarının yüzyıldır değişmediğinden söz edecektim.

Bugün zalimlerin yanında saf tutmuş gibi görünen ülkenin, geçmişte ezilenlerin direniş simgesi olduğunu anımsatacaktım. Bugün tepkisiz, sorgulamasız kılınan halkın çok değil seksen yıl önce, çürüyüşten dirilişe uzanırken omuz omuza verdiğini anımsatacaktım.

İnsanlık onuru ve ülke bağımsızlığı'nın ve bunların uğruna gönül ve beyin birlikteliğinin önünde durulamayacağından söz edecektim.

Dün de bugün de!

Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Arap olayım ben de kahveciyim... : Beyhan Duffey


2. Döndü TV "Yılın En İyileri" Ödül Töreni

Dün akşam Döndü TV ekranlarında muhteşem bir organizasyon, harika bir presentation izledik sayın okurlar. Bu şıkır şıkır şakırdayan gecenin büyüsü öyle bir etkisi altına aldı ki beni, izleyenler kusura bakmasın ikinci baskı olacak ama, izleyemeyenler için, bastıramadığım bu " şahane " duyguları siz okuyucularımla paylaşmayı bir yöneticilik görevi bildim.

Her şeyden önce yayında ve yapımda emeği geçen bütün Döndü TV çalışanlarını buradan birer birer kutlamak istiyorum. O kapalı kapılar ardındaki her kahramanın ellerini hürmetle sıkarım.

Güllüce İlçesi'nin Belediye Başkanı olaraktan ben bu Döndü TV'yi kendi ellerimle açtım. Bu arada Döndü benim ortanca kızımın adı. İki yıl önce yapılan açılış töreninin (ki törene katılan yurttaşlarımız iyi hatırlayacaklardır, içinde makas bulunan gümüş tepsiyi İlçe Savcısı'nın biricik kızı Pembegül tutuyordu. Şimdi Pembegül'ü ailemize gelin kabul ettik ve Sayın Savcı'yla da dünür olduk) ardından biz çok yol kat ederek bu günlere kadar gelmiş bulunuyoruz. Bu yıl ikincisini düzenlediğimiz " Güllüce İlçesi ve Köyleri " Yılın En İyileri " Ödül Töreni " dün akşam yapılmış ve ödüller sahiplerini bulmuştur. Bu şahane töreni izleyemeyen siz sayın yurttaşlarımız için, çeşitli dallarda ödül kazanan çevre köylülerimizin önemli birkaçını kısaca tanıtmak Belediye Başkanı ve Döndü TV sahibi olarak benim asli görevimdir.

Gecenin sunuculuğunu yukarı köyden Durmuş Ağa'nın oğlu yapacak iken, Sabri Ağa'nın oğlu Mürsel onu " hoşt "lamış ve programın sunuculuğunu kendisi üstlenmiştir. Bu olayın sonu Mürsel kardeşimizin elini kana bulaması ve Durmuş Ağa'nın oğlunun tahtalı köyü boylamasıyla sonuçlanmışsa da konumuz bu değildir. Mürsel kardeşimiz üzerine düşen görevi, hiç provasız, layıkıyla yapmış ve izleyicilerimizin takdirini kazanmıştır. Belki böylelikle, Döndü TV sayesinde bir anda " STAR " olan bu kardeşimizi de jandarma affeder diye ummaktayız. Aslına bakarsanız yıllar önce aramızda geçen ufak bir sürtüşme yüzünden bu Sabri Ağa ve himayesindekiler, benim Belediye Başkanlığımı da istememiş ve yoluma çıkmışlardı. Sonra sözü bile edilmeyecek bir meblaya karşılıklı anlaşıp bu olayı da kavgasız gürültüsüz kendi aramızda halletmiştik. İşte Mürsel kardeşimiz bu olayı, üstü kapalı bir şekilde de olsa, gecenin açılış konuşmasında dile getirmişse de, şerrimden korkan onlarca köylünün bir tepki vermemesi yüzünden bu söyledikleri güme gitmiştir.

Sayın savcımızın biricik kızı ve bizim de çiçeği burnunda taze gelinimiz Pembegül'e " Yılın En İyi Gelini " dalında birincilik verilmiş ve boynuna bir sıra beşi bir yerde* takılmıştır. Pembegül ödülünü ben kayınpederinin elinden alırken gözyaşlarını tutamamış ve kimi seyircilerimizi de dakikalarca ağlatmıştır. Onun bu sempatik tavırları, gelecek yılın " En İyi Annesi " ödülünü almasını daha şimdiden garantilemiştir. Fırfırlı Köy'den şoför İsmail'in " Yılın En Cellat Şoförü " ödülünü alması sürpriz olmamış, bilakis adaylar arasındaki en favori aday oluşu baştan beri hissedilmiştir. Şoför İsmail'e, tarafımdan, uygun bir fiyata valilikten satın alınan şoför ehliyeti ödül olarak verilmiştir. On beş yıldan fazladır bu yollarda ehliyetsiz direksiyon sallayan Şoför İsmail'de, ödülünü havaya zafer kazanmış bir komutan edasıyla kaldırmış ve " öldürdüklerim öldüreceklerimin teminatıdır " diyerek coşkulu bir alkış almıştır seyircilerden.

Bu yıl " Hükümet Kapısından Geri Çevrilme Ödülü " ne tam on bir kategoride aday olan, Telli Köy'den Şükrü dayı, bu ödüllerin on tanesini alarak tarihe geçmiştir. Bu daldaki ödülleri silip süpüren Şükrü dayı, ödülünü almak için sahneye geldiğinde duygulu bir konuşma yapmış, sevgili çok çok duygulu halkımız yine dayanamayıp, salya sümük ağlamıştır. Şükrü dayı ; " ben şimdi 75 yaşımdayım. Gendimi bildim bileli hükümet kapılarında sürünürüm. Bir kağıt imzalatmaya, bir vergi iadesi almaya, bir yeşil kart çıkartmaya, benim çocuklara kafa kağıdı almaya günlerce hökümet kapısı önünde beklediğimi bilirim. Yaşım elverecek olsa daha ne çok beklerim ama, yerimizi gençlere bırakalım biz artık köşemize çekilelim. Şimdiye kadar dovletin kapısında bir işimi halledebilmiş değilsem de sayın Belediye Reisimizin katkılarıyla bana uygun gördüğünüz bu ödül için hepinize teşekkürü borç- alacak meselesi gibi bilirim " demiştir. Sayın okurlar, bu duygulu konuşmanın etkisiyle ben bile gözyaşımı tutamadığımı tarafınıza itiraf etmek isterim. Şükrü dayıya yapacağı konuşma için önceden defalarca prova yaptırılmışsa da, yaşlılığın etkisiyle dil sürçmesi olmuş ve " teşekkürü bir borç bilirim " diyeceği yerde "… borç alacak meselesi bilirim " demiştir ki, üzerinde durmaya bile değmez. Şükrü dayı'ya, on kategoride aldığı toplu ödül karşılığı olarak, Devlet Hastanesinden kendi adına çıkartılan " Yeşil Kart " verilmiştir. Şükrü dayı'nın onbirinci daldaki ödülü, yani " En İyi Yıllarca Tapu Belgesi Alamama " ödülü, 24 yıl önce dava açtığı ve bu yılın başında leyhine sonuçlanan bir tarla davası yüzünden ödül kaybına sebep olmuştur. Şükrü dayı'nın on kez ödül almak için sahneye çağırılması ve her seferinde yaşlılığın verdiği bir ağırlıkla sahnedeki yerini alması ve Telli Köy aksanıyla konuşarak diğer seyircilerin canını sıkması gecenin en monoton hadisesi olsa da, bu muhteşem gecenin parıltısına gölge düşürememiştir.

Bu yılın " En İyi Yalakası " yine geçen yıl olduğu gibi benim odacı Mustafa olmuştur. Emekliliğine az kaldığı için yerine oğlunu yetiştiren Mustafa çok sevdiğim biri olmasına karşın, oğlunun gözü açıklığı, dalavereci ruhu ve benim için canını siper edecek kadar beyinsiz olması ona karşı da aşırı sempati kazanmamı sağlamıştır. Odacı Mustafa'ya ödül olarak, her gün 250 gramını yürüttüğü belediyemiz çay paketlerinden 10 paket tarafına verilmiştir. Mustafa'nın aç gözü bir türlü doymak bilmediğinden, ödülünü alınca kuru bir teşekkürden öte bir şey dememiştir ve kimi duyarlı halkımız kendisine " yuh " çekmiştir. " En İyi Su Taşıyan Kız " ödülü Kızılca Köy'den, 13 yaşındaki Güllü'ye verilmiştir. Kendisi, ayakta durmayı öğrendiği günden beri, evlerinin üç kilometre uzağındaki kuyudan su çekmektedir. 11 Kişilik aile fertlerinin her gün her türlü ihtiyacını karşılayacak kadar su çeken bu kızımıza ödül olarak " iki adet helki* " verilmiştir. Güllü kızımız ödülünü, benim elimi öptükten sonra alınca çok duygulanmış, heyecandan, daha önce kendisine öğretilenleri bir türlü ağzından çıkarmayı beceremeden sahneden inmiştir. Yine de onun ne demek istediğini anlayan anlamıştır.

" En İyi Dava Kaybeden Avukat " ödülünü ise yine geçen yıl olduğu gibi Avukat Kerim Bülbül almış ve yine geçen yıl olduğu gibi türlü şaklabanlıklar ve laf ebeliği yaparak sahne üstündeyken bile, milleti canından bezdirmiştir. Kendisine ödül olarak, kazanamayacağı baştan belli beş dava dosyası daha, avukatlık ücreti peşin ödenmiş olarak verilmiştir.

Bu yıla kadar aklımıza gelmeyen ama başımıza sıkça gelen " En İyi Kız Kaçırma Ödülü " yazık ki yine unutularak güme gitmiş, seneye yapılacak yarışmada mutlaka bu dalda da ödül verilmesi, seçici kurulca kararlaştırılmıştır.

Ödüllerimiz bu kadarla sinirli olmamakla birlikte sayın okurlar, bu gazetede bana ayrılan bölümün kısalığı yüzünden bütün ayrıntıları yazamamaktayım. Ama, inşallah gelecek yılki ödül törenimizi siz sayın halkımızla izlemek cenabı hak'tan dileğimizdir.

Evet sevgili okurlar ; biliyorum pek çoğunuz bu muhteşem geceyi izleyemediniz. Çünkü Döndü TV şimdilik bizim yörede ilçemize ve çevre köylerimize lokal yayın yapmaktadır. Yalnız valilikten bu yıl bir istirhamımız olmuş, çanak antenler ve vericiler sayesinde en azından bölgesel sonra da ülkemiz genelinde yayın yapılabilmesi için tarafımdan dilekçe verilmiştir. Valilikte tanıdığım sıkı adamlar ve vali beyin kendisiyle de karşılıklı çay içip, sohbet etmişliğim vardır. Bu nedenle en kısa zamanda olumlu bir sonuç alacağımı umuyorum..

Ayrıca ilçe olarak bir büyük şikayetimiz daha vardır ki, göz ardı edilesi değildir. Bizim bu tören günlerimiz ikidir Amerika'da yapılan Oscar törenleriyle aynı gün ve saatte çakışmakta ve bu yüzden de seyirci kaybı yaşamaktayız. Bu kaybı şimdilik yöresel bazda yaşıyoruz ama ilerde ülke genelinde yaşayacağımızı bildiğimizden, ileri görüşlü yöneticiler olarak tedbirimizi aldık. Eğer sizlerden takdir görebilirsek ne ala. Benim dünür (yani ilçe Savcımız) İngilizce bilmektedir. Kendisi bir isteğimi kırmamış, benim adıma, Oscar Töreni organizasyoncularına bir mektup yazmış ve kendilerinden (yine benim ağzımdan) yayın gün ve saatlerini değiştirmelerini önemle rica etmiştir. Onlardan da olumlu bir cevap beklemekteyiz.

Sayın okurlar, biz ileri görüşlü ve demokrat, aydın yöneticiler olarak ülkemizin bu geri kalmış bölgelerini de büyük şehirlerimizin seviyesine getirmek istemekteyiz. İki yıl önce Döndü TV'yi kurarak büyük bir atılımı gerçekleştirdik. Ardından da bu Amerika'daki Oscar törenine es, " Yılın En İyileri " törenini koyduk. İnşallah ilerde Big Brother ve Star Academy, Popstar gibi programlar da yapacağız. Köylü , kasabalı ve ilçedeki gençlerimizden daha şimdiden pek çok başvuru aldık. Valilikten maddi ve manevi destek de beklemekteyiz. Takdir edersiniz ki bu tip işlerde finans sorunu hep vardır. Big Brother yarışması için Telli Köy'den Muhtar'ın evini ayarlamış bulunmaktayız. Muhtar aynı zamanda köyün ağası olup yine köyün en büyük evine sahiptir. Yine bu gazete aracılığıyla kendisine huzurlarınızda teşekkür ederiz. Böylesi onurlu bir işte yardımlarını bizlerden esirgemediği için. Ama kendileri de biliyorlar ki hiçbir is karşılıksız değildir, valilikteki adamlarım ve benim vilayetle olan iyi ilişkilerim sayesinde " ağalık " hükmünü hala sürebilmektedir.

Sözlerimi bağlamadan önce sizlerin de bize gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim. Böylesi bir atılıma ülkemizin gelişmemiş bölgelerinde büyük ihtiyaç olduğunu, ileri görüşlü bir yönetici olarak şiddetle hissetmekteyim. Gençlerimiz " onlarda var da bizde niye yok ? " diye yakınmaktadırlar ve de haklıdırlar. Siz büyük şehirlerdeki halkımız bütün bu olanaklara sahip olmakla birlikte dünyadaki bu Oscar töreni gibi büyük sanat olaylarını da günü gününe takip edebilmekte hele de o garplı adamların her birinin adını bizim politikacılarımızdan, sanatçılarımızın adlarından daha iyi bilmektesiniz. Bu benim kanaatimce kültür yozlaşması, milli kültürümüzün yok olması demektir ki, her aydın bunun için hayıflanmalıdır. Eğer ben ve benim gibi aydın görüşlü yöneticiler çoğalırsa bu memlekette, inanıyorum ki o batı medeniyetlerinin kültürünü avucunun içi gibi bilen siz sayın halkımız bizim kültürümüze de sayemizde dönebileceksiniz.

Bu milletin kurtuluşu için şu fani dünyada, benim de elimden bir şeyler geliyorsa ne mutlu bana. Beni sizler yarattınız. Sağolasınız, varolasınız. Ülkemiz genelinde yayın yapmaya başladığımızda siz sayın seyircilerimizle de bir an önce buluşabilmek dileğiyle, hürmetler...

*Beşi bir yerde : İrili ufaklı beş yuvarlak altın taneciğinin bir mavi sıra ip üzerine dizilmesiyle oluşturulan ve Anadolu'da, kimi bölgelerde gelinlik kızlara, güvey (damat) tarafından gerdek gecesi takılan gerdanlık. Başka zamanlarda da başka kişiler tarafından takılması da abes değildir. (bkz.Pembegül'e ödül olarak verilmesi)
*Helki : Yine Anadolumuzun kimi yörelerinde, kendisine henüz " beşi bir yerde " takılamamış genç kızlarımızın kollarını kopartırcasına asılan ve ayalarını nasırlaştıran, dereden tepeden su taşınmasını sağlayan, her biri en az on litrelik taşıyıcı, derin kap.


Beyhan DUFFEY - Cidde / Suudi Arabistan
duffey@kahveciyiz.biz

Yukarı

Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


   Ürik Asit Muhabbetleri

Benim de içinde olduğum bir grubun oluşturduğu mail trafiğini sizler için derledim. Eskiden, birlikte "Dolar Geceleri" düzenlerdik bu dostlarımızla maksat muhabbet olsun yoksa dolar felan biriktiği yok. Her ay hep birlikte biryerlere yemeğe gidiyoruz, vur patlasın, çal oynasın, elde avuçta ne dolar kalıyordu ne de tele.. Bir de dönüş yolunda trafik polisleri korkusuna da bir çözüm buldular. Bir minibüs kiraladılar, tek tek aileleri evlerden topladılar, dönüşte de eve getirdiler, oldukça güzel değil mi ? Nesi güzel yaaaa, araba kullanacağım diye içkiyi dozunda bırakırken küfelik olmaya başlamıştım artık..! Neyse, içlerinden iki aile ne yapıp edip sonunda ya bir kumarhane ya da kumar partisine dönüştürürlerdi bu dolar gecelerinin arkasını. Severlerdi Okey oynamayı... Sonra herkes bir tarafa dağıldı. İki aile de Kanada'ya göç etti. Kağıt oyunlarının en meraklısı iki aile parçalanmış oldu, biri burada diğeri Kanada'da. Burada kalan aile de yeni taşındıkları evi ve telefon numaralarını bildirmek için gruba bir mail gönderiyor. Elbette, Kanada'ya da gidiyor aynı mesaj ve Kanada'nın cevabıyla başlayan olayları sizlere aktarayım dedim... Elbette isimler değiştirilmiştir ..:-)

* * *

Sevgili Şadi,
Yeni eviniz hayırlı olsun. Tam da güzel bir yerde eve çıkmışsınız. Hoş bugüne kadar hep deniz manzaralı güzelim evlerde oturdunuz ama bu kendi eviniz, kira derdi yok. Çok yorgun olmalısınız. Okullar açıldıktan sonra herşey yoluna girer. Şadiye'ye çok selam, Şaziment ve Ercüment'i de öpüyorum ( Herhalde boyum yetmez onları da öpmeye ya yine de demiş olayım ). Boyum gibi kısacık yazdım ama bunu da yazmayıp uzun yazayım diye beklersem hiç yazamıyorum. Bu da benim kusurum. Kendinize iyi bakın... Selamlar... Sıdıka

* * *

Merhaba Sıdıka,
Senden, kısa da olsa bir mesaj almak ne mutluluk. Aman bakarsın şeytanın bacağını kırarız da uzuuuuun uzun yazmaya başlarsın. İyi dilekleriniz için teşekkürler. Sadık'a detaylı olarak yazdım. Şile'de epey "Okey Hastası" insan var. Hele bir "Hale Hanım" var ki..! Her seferinde seni anıyoruz. Heyecandan aklı gidiyor kadının. Oyunculuğu senden iyi değil ama hırsı en az senin kadar... Sizinle olduğu kadar keyif almak mümkün değil ama ne yapalım idare ediyoruz. Sahi, oyun sırasında heyecandan çişini sonuna kadar tutmaya devam mı kıssss ? Hepinize çok selam, özledik... Şadi

* * *

"Sıdıka ve Şadi ... Hooooop ! Bizlerde okuyoruz haberiniz olsun... Daldınız yazmaya... Sıdıka'nın çiş durumu ortaya çıkınca müdahale edelim dedik... Dahası gelmeden... Sevgiler..."

* * *

Sevgili Dostlar,
Sıdıka'yı tanımayan olmadığı için kendimi biraz avutuyorum... Ama yine de hepinizi ürik asit muhabbetimize ortak ettiğimiz için özür dileriz... Hoşçakalın... Şadi

* * *

Dayanamadım bu kimyasal muhabbete.. :-))) Sıdıka'yı tanımayan yok elbette... Ama bu detayda herkesin tanıdığı söylenemez yani Sevgili Şadi... Dedirtme bana Adi :-)))) Ancak; Kanada sonrasında değişiklikler de var Sıdıka'da.. Örneğin; senin pek merak ettiğin "Oyun sırasında hala tutuyor musun ?" konusuna açıklık getireyim. Yok, eskisi gibi değil, tutmuyor artık Sıdıka, koyverip gidiyor... :-)))) muşşşş. Kanada Hükümeti, Sadık'a işsizlik parası verirken ayrıca altbezi teklifinde de bulunmuş. Yeter artık altını bağlayın lütfen diye... Çareyi Akıllı Bıdık Sıddık Oğlan bulmuş, çoooook eski mama sandalyesini onarmışlar babasıyla birlikte... Şimdi durum pek rahat, Sıdıka tüm konsantrasyonunu artık oyuna verebiliyormuş. Çay servisinin arasına bir de lazımlık değiştirme servisini eklemişler fazladan... Kimbilir teknoloji daha nelere gebe ? Belki bir hap bulacaklar... Aspirin gibi... Neden ismi "Keepcishin" olmasın diii mi ama ? Oyuna başlarken çayın yanında atıyorsun bir tablet "Keepcishin-3". Buradaki rakam ise tutulması istenen zamanı saat bazında belirtiyor. Hee he ! Bu 3 saatlik doz için.

Sıdıka'cığım desene artık ne gam ne KEDER ... Dikkatlerde sadece As, Dam ve PEDER ... Beklesek gelir mi şu taşa bir PER ..? Şadiye'nin eli çifte mi GİDER ...? Yoksa bu Adi Şadi, joker mi DÖNER ...? Nerdesin be koçççum JOKER ..? Hady gel artık, gel Sıdıka Ablana be ŞEKER ..! Bu heyecan seni de Hale'yi de MAHVEDER... Bunca heyecana da cish yapmaya söylesene kim GİDER ..? Patent işlemlerine başladım bile, Keepcishin tabletleri ilk izninizde, yeni evdeki ilk Okey Parti'sinde inşallah ELİNİZDELER, offff YETER ..! Bitsin artık aklımda bu kimyasal GEZİNTİLER ...

asesen@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Kahvecigillerden : Dilara Erdem


HAMAKüstü

Mis gibi, tertemiz bir sabah..Bahçemdeki hamakta yatıyorum. Bahçem, güney batı sahillerinden birindeki ufak bir kıyı üzerinde bulunan küçük bir kasabanın içinde..Üzerimde beyaz şilebezinden bir elbise, tiril tiril..Bir bacağımı hafifçe hamaktan aşağıya sarkıtmışım. Bir elimin parmak uçları ile hafif nemli çimenlere değiyorum. Gözlerim kapalı. Neyi dinliyorum? Dalgaları..Dalgaların sesi, sabah uçuşlarına çıkmış bir iki minik martının nefesi ve Aznavur'un "Hier Encoré" şarkısının melodisi bana eşlik ediyor hamak keyfimde..

..........

Yıllardır hayalini kurduğum manzara işte bu! Çok yaşlanmadan, çoluk çocuğa karışmadan, işe geç kalma telaşesi, işi bitiremedim endişesi olmadan, "alış-verişe çıkmam gerek" ya da "ocaktaki yemeğin altını kapattım mı ki" diye düşünmeden serbestçe, dingin bir iç huzur eşliğinde, zihnim tamamen boş yatmak istiyorum o hamakta. Çevremde sadece yeşil, yemyeşil ağaçlar, önümde engin, lacivert bir deniz, altımda ıslak çimenler, üzerimde mavi gökyüzü ve arada göz kırpan bir güneş...Belki Aznavur yerine, Dassin'de olabilir..Belki de Macias...Ama mutlaka Fransızca bir müzik.. Romantik, cezbeden, akordionların eşlik ettiği, güzelim Eiffel'i ve arnavut kaldırımlarını hatırlatan, Seiné nehri üzerindeki gezinti teknelerinde dinlediğim...

Aslında yirmili yaşımı geçeli çok olmamış olsun mesela..(Her ne kadar Hier Encore dinlesem de..) Mesela hala saçlarım uzun olmuş olsun, hala açık kumral..Bir de hala incecik olmuş olayım mesela..İnce bedenin hamakta bu kadar serbestçe yatması, uzun açık kumral saçların hafif bir rüzgarda uçuşarak, güneş altında ışıl ışıl parlaması daha bir mümkün olsun! Hala karar veremedim; belki buzz gibi soğuk bir bira olur yanımda, belki de sadece zencefilli gazoz. Ne düşüneceğim peki? Dingin, temiz bir zihin, telaşesiz, sakin bir hayat süren biri sabahın o saatinde, öyle bir ortamda ne düşünür acaba? Eğer yanıbaşımda buzz gibi bir bira varsa, işte o an sabahın en erken saatinde içtiğim ilk soğuk biramı düşünebilirim belki. İlk soğuk biramı, ilk defa normal içilesi bir zamandan önce biramı içtiğim o yeri.. İlk soğuk biramı, sabahın erken saatinde o güzel ve kuş cıvıltıları ile dolu olan ormanda kurduğumuz çadırın içini mesela..İlk sevgilimi...

Eğer zencefilli gazozum varsa mesela, daha gerilere gitmeden, Paris'teki o hepsi hemen hemen birbirine eş sokak cafélerinden birini düşünebilirim...Buzz gibi zencefilli gazoz, cafédeki bakıştığım hoş adam...Elindeki fransız gazetesindeki o meşhum haber..Herkesler kahve içerken, benim küçük masanın ortasında tüm heybeti ile duran soğuk zencefilli gazozumu düşünebilirm. Üzerimdeki elbisemi, hoş adamın gözlerinin rengini ve de haberde adı geçen "Alain" adlı adamın şimdi ne yapmakta olduğunu mesela..

Belki de zamanında hem en iyi şekilde hem de en yoğun yaptığım, ama beni zamanla yoran ve yoran "düşünme" eyleminden uzak bir hamak sefası yapmalıyım: Biranın, buzz gibi zencefilli gazozun, ilk sevgilimin ve çadır tatilimin olmadığı, Paris cafélerinden, o güzel gözlü adam ve çiçekli mavi elbisemden uzak. Daha çok derinliğe, sonsuzluğa yakın, daha yeşil ve daha mavi, daha sıcak ve daha beyaz bir şeyler düşünmeliyim belki. Kendimi dinlemeliyim belki de..İç sesimin sesini açmalıyım biraz, kanal ayarını da iyi yapmalıyım ki araya parazitler girmesin; eski sevgililer, arkadaşlar, sıkıcı iş sohbetleri, annemin sorunları, kardeşimin gencecik yaşına rağmen yaptığı evlilik planları, parasal sıkıntılar, borçlar, korna seslerinin her daim eşlik ettiği yoğun trafik, hala alamadığım arabanın o hatırladıkça içimi burkan hayali, ya da evimin bitmeyeceğinden kesinlikle emin olduğum içinin, eşyaların, ufak tefek cicibicilerin borcu..

Yetişmek için hep biryerlere koşarken, ya da tamamlamak için çabalarken hep eksik birşeyleri, sevgililerimle paylaşamadığım bin türlü hikayem, bin türlü sorunum varken, "hava soğudu yine gelemedi şu yaz bir türlü" diye yakınır, bir yandan da "C'est la vié" (İşte hayat) derken, herkeslere hep kızıp, herkesleri hep severken, hep yakın olsun istediklerimin hep uzaklarımda olduğunu, uzaklarda olmasını istediğim hiç kimselerin ise aslında olmadığını şaşkınlıkla farkederek yaşamaya çalışırken...

işte olmak istediğim tek yer: bir HAMAK üstü..

Dilara Erdem

Yukarı

 KONTRA MİZANA : Tamer Soysal


İNTİBAK MI İNTİBAH MI?..

Ağlamak mı güzel, gülmek mi?
İyi olmak mı güzel, kötü olmak mı?
Durmak mı güzel, koşmak mı?
Yoksa devrilmek mi?
Sevmek mi güzel, sevilmek mi?
Yaşamak mı güzel, yaşatmak mı?
Hangisi güzel?
Güzel olan, zor olan ise eğer,
Gülmektir güzel olan,
İyi olmaktır güzel olan,
Koşmaktır güzel olan,
Sevmektir güzel olan,
Yaşatmaktır, güzel olan...
Ama, güzellikler de gelip geçicidir,
İnsanlar gibi ve herşey gibi,
Biterler ansızın, unutma...
T.S.

''Galat-ı meşhur, fasih-i mehcurdan evladır."
(Yaygın yanlış, terkedilmiş doğru sözden daha üstündür. Prof. Ali Fuat Başgil)

İnsanı anlamak, hayatı anlamaktır. İnsanın gücü sınırsız. Bu gücü yöntemleri ile kullanırsa herşeye muktedir. Ama bunun için sağlam bir irade gerekiyor. İnsan, kişisel gelişimini kendi içinde tamamlamak yerine, çevresiyle intibak ile gidermeye çalışıyor. Daha doğru ifadeyle, kendini zor olandan, kolay olana aktararak, hayat boyu kendini kandırarak bir yaşam tarzını benimsemiş oluyor. Yaygın olan kolay olandır. Dolayısıyla çevresiyle intibak, yanlışlıklar üzerine oluyor. Yaygın olan yanlışlar, azınlıkta kalan doğrulara üstün kabul ediliyor. Bu çapraşık yapıya direnebilmek ise en zor olanı. Düzenek, seni sürekli içine almaya çalışıyor. Doğrularımız anlamını yitiriyor, yanlışlıklar ve kötülükler içinde doğrular ve iyilikler sapma oluveriyor. Standart olan yanlışlar oluyor. Ve bir süre sonra 'kaçınılmaz olan süreç' başlıyor. Öyle bir süreç ki, başı yok, sonu yok. Dümdüz, çıkıntısız bir çizgi. Ama başlamıştır süreç... Yaygın yanlışa intibak sürecidir bu.

Dünya insanları olarak, 'farkındalığımızı' yitiriyoruz. Bu intibak sürecinin de en ızdırap verici yanı, farkındalığımızı yitirerek bu sürece girmemizdir. Süreç ile birlikte, güzellikler ve sevgi yerini dalkavukluklara, terbiye yerini züppeliğe bırakır. Nezaket ve zarafet yerini ölçüsüzlüğe ve düşüncesizliğe bırakır. Edep, lügatlerde ne idüğü belirsiz bir kavram olarak kalır. Hesap, matematik ve muhasebeden çıkar, hayatın kendisi oluverir. Hesabın ahlakı 'makyavelizm' oluverir. Espriler, yerini sırnaşıklığa bırakır. Zeka, hesabın içine hapsedilir. Ve arayış başlar. Arayışa sabır değil, hırs eşlik eder. Hırslarımızın sonu bitmek bilmez. Sanırsınız, ömür sonsuz, hırslarımız sonludur. Oysa sonlu olan ömrümüz, sonsuz olan hırslarımızdır. Sevgiyi ve aşkı heveslerimize tutsak ederiz. Bazan da evlilikle ikame ederiz. Böyle tatmin ederiz ruhumuzu. Ve böyle karartırız kalbimizi. Silkelenmek isterken, çırpınmaya başlarız. Ara sıra çırpınma nöbetleri vicdanımızı tatmin etmeye yarar. Tatmin etmenin yolunu bulmuşuzdur. Yalancı emcekler, yaşam serumumuz olmuştur. Yalancı baharlar ise, ruhumuzun gıdalarıdır. Farkındalığımızı yitirmekle herşeyimizi yitirmişizdir.

Hiç sorduk mu kendimize, sürecin hangi aşamasındayız? Hiç aradık mı, çıkıntısız düz çizgimizin çıkıntılarını? Ve gerçekten istiyor muyuz kişisel gelişimimizi kendi içimizde tamamlamayı? Bunun için sonsuz bir mücadeleye hazır mıyız? Çırpınmaları silkelenmelere, silkelenmeleri farkındalıklara çevirmeye hazır mıyız?.. Hiç sorduk mu?...

Tamer Soysal
tsoysal@kahveciyiz.biz

Yukarı

KIRKYAMA

 KIRKYAMA HİKAYELERİ : KMKYHT

   SOKAKLAR HIÇKIRARAK AĞLAMAZ :    Seyfullah Çalışkan

- Ellerimi bağlamışlar doktor bey. Ellerim morarmış, parmak uçlarıma kan oturmuş baksana.
-Ellerin bağlı değil ama. Sen yine rüya görmüşsün.
- Sen de onlardansın, biliyorum. Satılık herifin tekisin.
- Onlar kim?
- Anlamazdan gelme doktor. Hadi kes şu ipi. Bileklerim acıyor.

Selçuk ellerini birbirine kenetlenmiş olarak doktorun yüzüne doğru uzattı... Doktor iplerin olmadığını iddia edip duruyordu. Ondan elleri ile bazı hareketleri yapmasını istedi. Sonunda ellerini istediği gibi hareket ettirebilmeye başlamıştı. "Doktor yardım etmese de ben ipleri koparmayı başardım" diye düşündü Selçuk. Ellerini iyice ovuşturarak kan dolaşımını hızlandırmaya, uyuşukluğu geçirmeye çalıştı.

Doktor odadan çıkıp gitti. Selçuk yatağından kalkıp cam kenarındaki sandalyeye oturdu. Sokaklar, ağaçlar ve kocaman kent, bütün şekillerini, renklerini yitirmişti. Sadece ışıklar vardı. Göz alabildiğine ışık, binlerce lamba… Bir sigara yakıp karşıdaki apartmanların pencerelerine baktı. Üst katlarda oturanların bazıları perdelerini çekmemişlerdi. Kendi mahallesini, sokağını, komşu evleri seçmeye çalıştı. Bu imkansızdı. Gece zihnimizle ve mesafelerle oynamayı çok seviyordu. Başaramadı… İzmariti kül tablasında ezip yatağına döndü.

Üç çocuk eski Bizans sarnıçlarının önündeki incir ağacına çıkmıştı. Dalların uçlarına kadar tırmanıp çok güneş alan uçlardaki yeni olgunlaşmaya başlayan incirleri topluyorlardı. " Bir tane daha gördüm! Ben gördüm! O benim, kimse almasın, bozuşmayalım…" Ağaçtan inip, sarnıçtan sökülmüş kocaman bir taşın üzerine oturdular. Ceplerindeki incirleri çıkarıp kucaklarına dizdiler. Üç çocuğun üçü de, en ballı, en güzel, en tatlı incirleri kendisi yedi. Ötekilerin incirleri daha kozalaktı, hamdı. Birbirlerine göstere göstere, özendire özendire, şamatayla, ağızlarını şapırdata şapırdata yediler. Dalda tüneyen kuşlar gibi bıcır bıcır, mahalledeki en kral üç arkadaştılar. Ertesi sabah üçünün de dudakları incir sütünden yara olmuştu. Parça parça anıların içinden geçip derin bir uykuya daldı. Uykusunda sabaha kadar yüzlerce, binlerce kez hep aynı rüyayı gördü. Gecenin en ıssız saatinde bir musluk damlıyordu. Kocaman bir evin içinde geniş bir yatakta uyumaya çalışıyordu. Damlayan musluk uykusunu kaçırıyordu. Bütün muslukları tek tek sıkıp yatağına geri dönüyordu. Yatağına uzanır uzanmaz yeniden aynı su damlasının sesi duyulmaya başlıyordu. Yeniden kalkıyordu, yeniden kocaman evin içinde damlayan musluğu arıyordu. Üç beş dakikalık bir filmi binlerce kez yeniden izlemek gibiydi. Sırılsıklam ter içinde uyandı. Nefes nefese ve yorgundu…

Odasından çıkıp servisin koridorundaki tuvalete gitti. Lavabolardaki beş musluğun hiç biri de damlamıyordu. Geceyi anımsadı. Elleri bağlı olarak uyandığı zamanı düşündü. Sonra ipleri koparmıştı. İpleri aradı. Doktor ya da hemşire almamıştı ip parçalarını ama bulamıyordu bir türlü.Yerlere, yatağın altına, yorganın içine, kaloriferin etrafına baktı. Hatta etajerin içine, çekmecelere, elbise dolabına bile baktı. Hiçbir yerde o mavi renkli çamaşır ipini bulamadı. "Aklımı kaçırıyorum galiba, gerçekten deliyim belki," diye düşündü. Bileklerine baktı dikkatlice. İpten kalmış izler olmalıydı. Ama hiçbir şey göremedi. En küçük bir morluk bile yoktu. Kafası karıştı.

Uykusunu alamamıştı ama yeniden uyumak da istemiyordu. Nasıl olsa uykuya dalar dalmaz yeni bir rüya başlayacaktı. Ve onu anasından doğduğuna bin pişman edecekti. Uykuların insana bu denli eziyet edeceğini hiç düşünmemişti. Yatağın kenarına uzanıp bir sigara yaktı.

Balatlar Kilisesi'nin yorgun duvarlarının arkasında üç çocuk oturuyordu. Onları sokaktan gizleyen, kuytu, tenha bir duvarın arkasındaydılar. Sami nereden ele geçirdiyse üç gün önce bir fırıldak bulup gelmişti. Şark çikolatasından ve Mabel sakızlardan çıkan artis fotoğraflarına oynuyorlardı. Zafer'in elindeki fotoğraflar iyice azalmıştı. Selçuk kendi payındaydı. Sami ise kârdaydı. Fırıldağı çeviriyorsun, dönmesi bitip yere yatınca üzerindeki yazıda ne varsa uymak zorundasın. "Bir koy, bir al, iki koy, hepsini al…" Zafer bütün fotoğraflarını kaybedince yerde birikenleri avuçlayıp kaçtı. Sami'yle Selçuk'da arkasından fırladı. Göz açıp kapayıncaya kadar kendini evin kapısından içeri attı. Yakalayamamışlardı ama ertesi gün okulun bahçesinde ellerine düşmüştü. Bir daha böyle kalleşlik yapmayacağına dair anasının başı üzerine yemin etti. "Anam ölsün; ekmek, Kur'an çarpsın."dedi. Temiz bir sopayı hak etmişti ama kıyamadılar. Onlar üç kral arkadaştı. Üç beş fotoğraf için günlerce küs kalamazlardı. Sami kaleye geçmeye razı olduğunda aşağı mahallenin çocuklarını hep yenerlerdi.

Hava aydınlandıktan kısa bir süre sonra koridorlardaki sesler çoğaldı. Temizlik yapılıyordu. Bir görevli çöpleri topluyor, biri yerleri paspaslıyordu. İçerisi havalansın diye demir parmaklıklı pencerelerin camlarını da açtılar. Bir süre sonra koridorda kahvaltının geldiğini haber veren bir ses yankılandı. Hastalar gidip kahvaltılarını aldılar. Kahvaltının ardından hemşire ilaçlarını verdi. Hepsini de hemşirenin yanında içmesi zorunluydu. Hemşire "Bu gün kendini nasıl hissediyorsun?" türünden her hasta için kullandığı ezbere cümlelerle Selçuk'la konuştu. Moral vermek için " Yüzüne kan gelmiş. Seni iyi gördüm. Yakında taburcu olursun."dedi. Ses tonu Selçuk'a hiç inandırıcı gelmedi.

Selçuk İlaçlarını içtikten sonra odasına döndü. O girer girmez açık pencereden içeri kara bir karga girdi. Hayvan Selçuk'u görünce geri dönmek istedi. Camın kapalı olan üst kısmına çarpıp yere düştü. Kapının altından doğruca koridora geçti. Hasta bakıcılar, hemşireler ve diğer koğuşlarda yatan hastalar karganın peşine düştüler. Hayvan panikle nereye kaçacağını şaşırdı. Uzun koridoru boydan boya birkaç kez uçtu. Koridorun sonundaki cama çarpıp yere düşütü. Kargayı kovalayanlardan biri en sonunda pencereyi açmayı akıl etti. Hayvan bütün gücü tükenmek üzereyken açık pencereyi bulup dışarı süzüldü. Koridorda karganın peşinden bir o yana, bir buna koşuşturanlar balonları elinden alınmış çocuklar gibi kalakaldı. Sanki oyunları yarım kalmıştı. Biraz evvel koşturan, bağıran, gülen, ıslık çalan kalabalık birden sus pus oldu. Hastalar odasına, hemşireler koridorun ortasındaki bürolarına geri döndüler.

Doktor saat on gibi Selçuk'u kontrol etmeye geldi. Selçuk yatağa, doktor sandalyeye karşılıklı oturdular. Konuşmaya başladılar;

- Kendini nasıl hissediyorsun?
- İlaçlar beni uyutuyor . Uyandığımda ağzım zehir gibi acı ve kurumuş oluyor.
- Rahat uyuyabiliyor musun?
- Hayır, sabaha kadar rüyalar görüyorum.
- Nasıl rüyalar bunlar, bana anlatır mısın?
- Bu gece sabaha kadar damlayan muslukları kapatmaya çalıştım. Aynı rüyayı yüzlerce kez görüyorum.
- Zamanla düzelecek. Rüyalar seni rahat bırakacak.
- İlaçlarımı değiştir. Onlar bana iyi gelmiyor. İğnelerin yerleri acıyor.
- Belki apse yapmıştır. Aç kalçanı da bir bakayım.

Selçuk utanarak pijamasını aşağıya indirdi.

- Apse yapmamış ama iğne yerlerin morarmış biraz. Onlar da çabucak geçer merak etme. İlaçlarını da yeniden gözden geçireceğim bu gün
- Sen iyi birine benziyorsun. Nasıl onlardan yanasın anlamadım.
- Kimlerden yanayım?
- Anlamazlıktan gelme doktor. Bana numara yapma.

Bunları söyledikten sonra ısrar etmekten vazgeçti. Doktorla tartışmanın bir yararı olmadığını düşündü. Onlardan değilse ne sorduğunu anlamayacaktı, onlardansa da bunu kabul etmeyecekti nasıl olsa.

- İlgilendiğin için teşekkür ederim doktor bey.
- Öğleden sonra yine geleceğim. Bir isteğin var mı?

Hiçbir şey istemiyorum anlamında başını yukarı kaldırdı. Doktor "Geçmiş olsun." deyip odadan çıktı. Selçuk sonraki birkaç gün çok iyi bir hasta oldu. Hiçbir şeyden yakınmadı. İlaçlarını itiraz etmeden içti ve görevlilere karşı hep kibar davrandı. Odasından çıkıp dolaşmaya, diğer hastalarla konuşmaya da başladı. Sürekli plastik bardaklardan çay içildiği için bile şikayet etmiyordu artık. Uykularını zehir eden rüyaları doktorundan sakladı. "Artık rüya görmüyorum, doktor."diyordu. Yüzünde kocaman bir gülücük, iyileştiğine seviniyormuş gibi rol yaparak yalanlar söyledi.

Ziyaretine gelenlere "Beni hastaneye kapattılar, öldürecekler."bile demedi. Nasıl olsa olan biteni anlamaları imkansızdı. Yardım istemenin bir anlamı da yoktu. Bir deliye kim inanırdı. Hastaneden kaçmanın bir yolunu bulmalıydı. Ona deli diyorlardı. Deli damgası vurulmuş birini öldürmek hiç zor değildi. "Onlar beni iğnelerle ilaçlarda öldürmeden kaçmalıyım." Kendi kendine planlar yapmaya başladı. Ama kilitli servis kapılarını aşmak çok zor olacaktı. Ziyaret saatinde de ziyaretçilerin kabul edildiği kantinin kapısının yanına bir masa konmuş ve iki görevli oturtulmuştu. Ama bir yolunu bulmak zorundaydı. "Her geçen gün biraz daha iyileşiyorsun. Yakında taburcu olacaksın." lakırdılarını onu oyalamak için söylüyordu. Eğer bu hastaneden kaçamazsa, dışarı çıkmayı başaramazsa ömrünün sonuna kadar burada kalacaktı. Ziyarete gelenler de iyice azalmıştı. Bütün komşular, tanıdıklar, herkes onu yavaş yavaş unutacaktı. Önce unutulacak, sonra öldürülecekti. Ve o öldüğünde buna kimse aldırmayacaktı.

Üç arkadaş iskelenin ucundaki kocaman gemiye baktılar. Yabancı gemiler limana yanaşınca iskelenin uzun sürgülü kapısı kapatılırdı. Limanın kapısından sadece gümrükte görevli memurlar ve pasaportu olanlar geçebilirdi. Zafer uzun zamandır bir gemiye binip dünyayı gezmek, yabancı ülkeleri görmekten söz ediyordu. Yazlık sinemada gösterilen filmlerdeki ormanları, yüzlerce metreden aşağı köpük köpük akan çağlayanları, köpeklerin çektiği kızakların olduğu kutupları merak ediyorlardı. Zencilerle, çekik gözlü Japonlarla, saçları mısır püskülü renginde olan İsveçlilerle, kovboy filmlerindeki Kızılderililerle maceralara atılmayı düşlemeye başlamışlardı. Bütün iş limana kadar yüzüp çapa zincirinden gemiye tırmanmaktı. Gemi hareket edinceye kadar bir yerde saklanabilirlerdi. Amerika' ya ulaşınca iş kolaydı. Nasıl olsa altın bulup zengin olurlardı. Birkaç defa niyetlendiler. Su çok soğuktu, yakalanmaktan da korkmuşlardı. Ha bu gün ha yarın derken planı uygulamaya sokmayı sürekli ertelediler.. Bir sabah uaynadıklarında gemi limanda yoktu. Onlar çok kral üç arkadaştı. Koca şehirde başka böylesine candan arkadaş yoktu.

Son zamanlarda nereye baksa, bu çocukluk anıları çıkıp geliyordu karşısına. Belki de ilaçların etkisinden bunları anımsıyorum diye düşündü. Rüyalar, anılar, düşler ve gerçekler çok yakında birbiri içinde kaybolacaktı. Banyoya girip elini yüzünü yıkadı. Koridor çok kalabalıktı. Tıp öğrencileri staj için gelmişlerdi. Onların çıkması için kapının açıldığı anı kollayıp belki aralarına karışabilirdi. Uygun bir fırsat beklemeye başladı. Öğrenciler kendilerine verilen hastaları ile görüşmeler yaptılar. Öğlen yemek saati geldiğinde kapının açılmasını isteyip çıkarlarken Selçuk da arkalarına yanaştı. Kapıdaki hizmetli o an için dikkat etmezse kaçmayı başarabilirdi. Görevliden tarafa hiç bakmadan çıktı. Ama çıkar çıkmaz bir el kolunu yakalayıverdi. "Hayrola Selçuk? Nereye böyle?" diyen görevliye "ben kapı açılmışken sigara almaya gidecektim" gibi hiç kimsenin inanmayacağı bir yalan söyledi. Servise geri götürüldü. Bu kaçma deneyiminden sonra daha sıkı göz hapsine alınmıştı.

Ne yapıp edip kaçacaktı kaçmasına ama önce yeniden güven sağlamalı ve üzerindeki sıkı kontrolün kalkmasını beklemeliydi. Aslında katlar arasındaki pencerelerde demir parmaklık yoktu. Hikayelerdeki gibi çarşafları, nevresimleri kesip birbirine eklese oradan sarkıtarak en alt kata ulaşabilirdi. Ama o pencerelerin olduğu yere nasıl çıkacaktı? Bunun gibi bir sürü şey düşündü. Bir türlü çıkış bulamıyor ama vazgeçmeyi de asla düşünmüyordu. Servisteki her hareketi, her şeyi daha sıkı gözlemeye başladı. Sonunda sabah hastalar uyanmadan önce servise temizliğe gelen personelin kapıyı kilitlemek konusunda bazen daha dikkatsiz davrandığını fark etti. Geriden gelecek olan arkadaşları varsa birkaç dakika kapı açık kalıyordu. O saatte nöbetçi hemşire de genellikle koridordaki yerinde değil odasında kestiriyor oluyordu.

Sadece hikayelerde filmlerde olur diye düşündüğü çarşaflı kaçış planını gerçekleştirebilir miydi? Denemek zorundaydı. Her şeyi ayrıntılarıyla planladı. Hayatında ilk defa sigara içmenin büyük bir yararını görecekti. Odasındaki adi metal kül tablasının kenarı keskinceydi. Gece servis derin bir sessizliğe bürününce pencereden odaya sızan aydınlıkta nevresimin iki kenarını büyük bir titizlikle dümdüz kesti. Böylece nevresimin boyu iki kat uzuyordu. Eğer bir aksilik çıkmasa nevresim ve çarşafın uzunluğu onu yere iyice yaklaştıracak kadar oluyordu. Kendi boyunu da hesaplayınca atlanacak yer bir metre kadar kalıyordu. O gece heyecandan uyuyamadı. Bütün ayrıntıları gözden geçirdi. Çarşafları birbirine düğümledi, defalarca karış karış karış ölçtü. Bütün iş sabahki görevlinin kapıyı kilitleyip kilitlememesine, iki temizlikçinin aynı anda gelip gelmemesine kalmıştı.

Onlar üç kral arkadaştı. Ocak başlarında bu güne kadar hiç görülmedik bir Zargana akını olmuştu. İskele akşam üzeri karınca gibi insan kaynıyordu. Gece herkes otuz beşlik misinadan oltalarını sabırsızlıkla hazırladı. Sabah Zeytinlik yokuşu başında buluştular. Çantalarını Yesari Türbe'sinin arkasına saklayıp o gün okuldan kaçtılar. Tersanedeki balıkçıdan bir kiloya yakın istavrit aldılar. Kesip kesip yem yaptılar. Ekmek yemediler, su içmediler. Akşama kadar balık yakaladılar. Tuttukları balıkları solungaçlarından misinaya dizip evlerine götürdüler. O akşam eve gidince üçü de eşek sudan gelinceye kadar dayak yediler. Ama balık yiyemediler. Onlar bu koca şehirde en kafadar, en kral üç arkadaştılar. Ertesi sabah okulda "Babam beni dövmedi ki" diyerek üçü de birbirlerine yalan söylediler.

Selçuk gözüne bir damla bile uyku girmeden sabahı bekledi. Zaten uyumak da istemiyordu. Uyuyup kalmaktan, temizlikçilerin geldiği saati kaçırmaktan çok korkuyordu. Sonunda servis koridorunun kapısında ayak sesleri duyuldu ve ardından da kilitte dönen anahtarın sesi işitildi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Temizlikçilerin biri girerken diğerine "hadi oğlum gelsene" diye seslendi. Diğeri bir şeyler söyledi. Selçuk diğerinin ne söylediğini duyamadı. Adam çok kısa zaman sonra arkadaşının geleceğini düşündüğü için kapıyı kilitlememişti. "Şansım yaver gidiyor."diye sevindi. Sessizlikte, kesilmiş, ulanmış çarşaflarını alıp usulca önce oda kapısından sonra servis kapısından süzüldü. Merdivenlere gelmişti. Merdivenlerdeki demirsiz pencereyi açtı. Çarşafın ucunu pencerenin koluna bağlayıp aşağıya sarkıttı. Başarmak üzereydi işte. Çarşafa sımsıkı sarılıp aşağıya kaymaya başladı. Heyecandan kalbi duracak gibi oldu.

Birkaç metre aşağı inince pencerenin kolu yerinden fırladı. Beton zemin üzerine fırlayan kolun sesi bütün hastanede yankılandı. Selçuk, uzun bir boşluktan aşağı akıp sırt üstü yere düştü. Yerden kalkıp hızla sabahın alacakaranlığına doğru koşmak istedi. Kolları, bacakları bu isteğine yanıt vermedi. Yerinden kalkamayacağını, kaçamayacağını anladı. Sokak lambaları, hastanenin ışıkları, duvar, kaldırımlar ve bütün görüntüler birbirine karıştı.

Selçuk'un başından sızan kan kendine ince bir yol çizip duvarın kıyısında göllendi. Gözleri uzaklara bakıyordu. Dudaklarından "Aysel" sözü çıktı fısıltıyla. Başka bir şey demedi. Dünyanın bütün ışıkları karardı. Selçuk için başka sabah ve doğacak güneş kalmadı.

Seyfullah

Bitti

KIRKYAMA Hikayelerinin tamamını aşağıdaki adreste bulabilirsiniz:

http://www.kmarsiv.com/xfiles/ozel/kirkyama.asp

Yukarı

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,588,588,588,588,588,588,588,588,58
              443 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Dost Meclisi


57 bin şehide ‘Mehmet’ adı verilmesi ayıptır

Çanakkale Abidesi18 MART Deniz Zaferi vesilesiyle bugün Çanakkale Şehitleri'ni anıyoruz.

89 yıl sonra bugünkü varoluşumuzu sağlayan şehitlerimize gerçek anlamda ne kadar sahip çıkabiliyoruz?

Çanakkale Şehitleri Abidesi ve civarında yapılan son düzenlemeler, bu topraklar için can veren insanlara saygısızlıktır. Yeni mezar taşları yapılmış ve hepsinin üzerine ‘‘Mehmet’’ yazılmıştır. Bunu yapanlar da, savunma olarak ‘‘253 bin şehidin tek tek ismini nasıl yazacaktık’’ diyorlar. Önce bu klasik yanlışı düzeltelim, Çanakkale Savaşı'ndaki toplam şehidimiz 57 bindir. Bu da bütün ulusal ve uluslararası ciddi referans kaynakları tarafından teyit edilmiştir. 253 bin ise toplam zayiattır. Yani toplam şehit, yaralı, hasta sayısıdır.

Bu 57 bin şehidimizin isimleri Genelkurmay arşivlerinde bulunmaktadır. Ve 89 yıldır yerine getirmediğimiz ve boynumuzun borcu olan görev, bu insanlarımızın isimlerini tek tek duvarlardaki taş plakalara kazımaktır. Hal böyleyken 1.6 trilyon liralar, bayrak yapmaya, heykel dikmeye harcanmaktadır. Ayıptır, günahtır. Bu insanlar Hint çim hokeyi takımı oyuncuları mı, hepsinin adı Sing gibi Mehmet olsun.

İngilizler, Avustralyalılar aşçı yamağına kadar bütün ölülerinin isimlerini taşlara kazımışlarken, üstelik bütün bunları 1924 yılında tamamlamışken; bizim 89 yıl sonra bile hálá birbirimize şov yapmaya çalışmamızdan utanıyorum!

FATİHA OKUSUNLAR

Üstelik ortada katmerli bir ayıp vardır. Muharebe arazilerinde savaş sırasında veya hemen sonrasında yapılmış tam 22 adet orjinal şehitlik bulunmaktadır. Bunlar geçen zaman içerisinde dağılmış, tarlaların içinde kalmış ve unutulmaya terk edilmiştir. GPS koordinatları vardır. Bunlardan bir teki bile korumaya alınmamış, işaretlenmemiş, ziyarete açılmamıştır. Üstelik bunların altında yatanlar hakiki Mehmet'lerdir; Abide'nin yanına yapılan gibi sembolik mezarlar değildir. (Irak bile İran savaşında ölenlerin askerlerin ismini tek tek taşlara kazımıştır.)

18 Mart'ta strafordan yapma heykeller, boyama bayraklar ve sembolik mezarlar arasında hamaset nutku atacak yetkililere, biraz paçalarını çamura bulayarak tarlaya girmelerini, sahici mezarlar önünde hiç değilse bir Fatiha okumalarını ve kendilerini affettirmeye çalışmalarını öneririm.

Ulusların tarihinde önemli yer tutan olayları, hele hele bugünkü varlık nedenimiz olan insanları genel laflarla gelecek kuşaklara anlatamayız. Onlar biz yaşayalım diye öldüler ve gerçek isimleriyle anılmayı herkesten çok hak ettiler. Onları tarihe gömmeye çalışanlar, yaşarken unutulmuş demektir.

Gürsel GÖNCÜ-Gazeteci, Araştırmacı

<#><#><#><#><#><#><#>


Fotoğraf: Berrin Cerrahoğlu

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 4.222 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler


AĞITI YARALI KUŞLAR KONAR ALNIMA

Bülent ÖzcanAğıtı yaralı kuşlar konar alnıma
Beni bir sağucu mu sanırlar
Tünedikleri ömrün kâhinidir onlar
Dökerler kanatlarını rehin bir nehrin avlusuna
Gelir bana konuk olurlar

Ağıtı yaralı kuşlar konar alnıma
Sesini sebil etmiş çeşmeler durulanır
Güvercin uykulardan bir menekşe uyanır
Zamanın aynasında salınır salkım söğüt
Göğün kırlangıcını şu ağaç tanrı sanır

Ağıtı yaralı kuşlar konar alnıma
Baharı firar etmiş bahçelerin imlası dökülür
Bir serçenin düşünü hayra yorar bir bilge
Dalında yaprak çürür
Evren küçülür

Ağıtı yaralı kuşlar konar alnıma
Tanrının üvey çocuğu mudur onlar
Bu yüzden mi şairlere dokunurlar
Göğün yorgun yüzünde düşsüz uyurlar

Ağıtı yaralı kuşlar konar alnıma
Hüznüme usul usul yağar kar...

Bülent ÖZCAN

Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Keyfe bak keyfe!...

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.acemiler.net/index.php
...27 Kasım 1940 sabahında (Çin takvimine göre Ejder yılı) San Francisco'da doğdu. Annesi Grace ,ona bir Amerikan ismi vermeyi düşünmüyordu. Hastane çalışanlarından biri bu bebeğe Bruce demeye başladı bunun üzerine anneside bu ismi değiştirmeyip Bruce adını verdi.Bundan sonra adı Bruce Lee oldu... Daha neler var neler.

http://www.abhaber.com
Biz Avrupalımıyız? ...Bugünkü AB yaklaşımı, Kıbrıs'ta çözümü sağlamayacağı gibi, Türkiye'yi AB dışında bırakarak Batı ittifakında büyük sarsıntı yaratacak sonuçlar vermeye gebe. Bu yaklaşım da güya sorunu çözmek ve Türkiye ile Kıbrıs'ı AB üyesi yapmak için oluşturulmuş. Oysa Türkiye ve Kıbrıs'ın AB üyeliği, doğru kullanılırsa, adada çözümü gerçekten sağlayabilir. Bunun için...

http://www.dussokagi.org/
...Sana uzaktan bakıyor artık gözlerim, Gönlüm senden geçmez, Bana döndü hep sözlerim, Unutmak o kadar kolaymı sandın? Ayrılık bana aşktır artık, Dağılmış saçların gönlünün yatağına, Uyandırma. Sabah olsun ben giderim, Sen kal rüyamda, Aramak o kadar kolay mı sandın? Yollarım bana aşktır artık, Ah gitmek o kadar kolay mı sandın? Yoların bana aşktır artık, Sesim bende bir yabancı gibi... şaşarım, Gönlümün takvimine şiir oldu yüzün...

http://www.40ikindi.com
...Kırkikindi Dergisi, iki ayda bir ve sadece internet ortamında yayınlanır. Güncel içerikli bölümlerimiz ise iki ayda bir değil, daha sıkı periyotlarla güncellenir. Kırkikindi, okurunun dergisidir. Her türlü görüş ve eleştiriye açıktır... Bir de siz deneyin, bakalım sevecekmisiniz?

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20040319.asp
ISSN: 1303-8923
19 Mart 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri