HiÇBiRYERDE - IN NOWHERE LAND
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu

Milenyumun Mandalı

Kalıpların Yarattığı His: Dibe Vurmak

Mesleki yaşamım boyunca ortaya koyduğum her yeni projenin ilgisizliğe terk edilişinde, her parlak fikrin küçümsenip yok sayılışında tekrar tekrar çarptığım, fakat her defasında saf bir iyimserlikle "belki de ben yanılmışımdır" diye önemsemediğim o görünmez duvarları artık inkar edilemez bir biçimde görerek donup kalmış durumdaydım...

Kesinlikle burası her şeyin üst kademedekiler tarafından belirlenip aşağıdakilere "buyruk" olarak iletildiği tek yönlü bir Dünyaydı... Hangi yeni fırsatların ne ölçüde değerlendirileceğine otoriter bir şekilde karar vermekle kalmayıp otoritelerinin sınırlarını yavaş yavaş genişleterek neyin doğru ve neyin yanlış olduğu konusunda da kendi buyruklarına uyulmasını talep etme noktasına gelmişti yönetici kadrolar. Zerre kadar değer verilmeyen onca çalışmayı onlara uyarak ben de değersiz bulmuş, hiç bir tereddüt duymadan arşivlerin sessiz çöplüğüne atmıştım onları... Şimdi ise kanunlarda "müşterek ve müteselsil sorumluluk" olarak tanımlanan bir yükümlülüğü yerine getirerek yolsuzluklara direnç göstermenin cezasını çekmekteydim. Üstelik de bu cezayı onaylamam ve ceza kesenleri haklı bulmam bekleniyordu. İşte o güne kadarki tüm değerli projelerim onlar tarafından nasıl bir kalemde değersiz haline getirilmişse, şimdi de suçlular suçsuz, suçsuzlar ise suçlu hale getirilmekteydi. Bana düşen şey ise, eğer bu kurumda çalışıp ekmek paramı kazanmak ve kariyerime devam etmek istiyorsam, şimdiye kadar söz hakkım olmadığı halde "bakın bunlar doğru ve güzel şeyler" diyerek fikir beyan etmemin yanısıra, aynı şekilde hiç söz hakkım yokken "bakın bunlar yanlış, kanunlara aykırı ve çirkin şeyler" diyerek fikir beyan etmiş olmamdan da pişmanlık duymam ve bir daha asla bunu yapmayacağımı göstermem gerekiyordu. Her şeyin onlar tarafından belirleneceğini kabul edişimin bir göstergesi olarak bu iradeye daima boyun eğeceğimi, benden ne istenirse onu sorgulamaksızın yerine getireceğimi kanıtlamak ve yönetim katının güvenini yeniden kazanmak durumundaydım.

Zaten kendileri de bunun planını yapmış ve labirentleri o şekilde kurmuşlar, benim atacağım adımı bekliyorlardı... Rapor ettiğim yolsuzluğun izi ve imaresi bile kalmayacak şekilde hasır altı edildiğini, alınmasına direndiğim o lüks makam taşıtının kılıfına uydurulup alındığını, bunlara karşılı terfimin "zınk!" diye durdurulduğunu, sicilimin tahmin dahi edemeyeceğim ölçüde bozulduğu görerek gücün kimde olduğunu, mesleki geleceğimin kimlerin elinde bulunduğunu az-çok idrak etmiş olduğumu düşünüyorlardı. Bunu test etmek üzere de basit bir sınav ayarlamışlardı: eski SSCB topraklarındaki görevim esnasında bir veznedarın yaptığı işlemleri gereken dikkatle kontrol etmediğimi, bu yüzden bankanın uğradığı 8,000 Dolarlık zararı bir hafta içerisinde şahsen karşılamam gerektiği yolunda bir tebligat almıştım Personel Dairesinden... İtirazlarım dikkate bile alınmamış, ilk ödemeyi yapmam bekleniyordu. Aylarca düşündüm, uykularım kaçtı, ruh sağlığım bozuldu; ancak hiç bir çare bulamadım. Hafife aldığım, görmezden geldiğim kalıplar çelik bir kafes gibi kuşatmıştı mesleki yaşamımı... Bu parayı ödersem artık onlara teslim olduğumu, bir daha asla onlara karşı koymayacağımı, geçmişte tanık olduğum ve bundan sonra tanık olabileceğim kirli işleri ise sonsuza dek saklamak sorumluluğunu kabul ettiğimi göstermiş olacaktım. Bir tür gizli sözleşmenin beratı ya da mühürü olan bu ödeme sayesinde kariyer yolum, hiç bir şey olmamış gibi yeniden açılacaktı... Ben de kalıpları ve sınırları bilen bir eleman olarak dişliler arasındaki mütevazi yerimi alabilecektim.

Planları mükemmeldi doğrusu...Gerçekten de bu plana uymak; yani Tanrının bana verdiği aklı, yıllar boyu okullarda aldığım eğitimi, tarifi dahi olanaksız ağır koşullar altında edindiğim deneyimi ve içimdeki "daha iyisini tasarlama-keşfetme" dürtüsünü bir kenara bırakıp diğer memur arkadaşlarım gibi ürkek ve edilgen, her zaman diz çökmeye hazır ve kaderine razı bir iş kimliğine bürünmem yegane çıkış yolu gibi gözüküyordu. Mücadele için ne parasal, ne fiziksel, ne de siyasal gücüm olmadığından tek çarem bu gerçeği kabullenmekti.

Çekip gidemezdim; hayatımın en güzel yıllarını vererek, Arap çöllerinden Sibirya soğuklarına kadar uzanan sayısız zorluklar, mahrumiyetler ve sıkıntılara katlanarak ortaya koyduğum 15 yıllık lekesiz, pırıl pırıl kariyerimi derin sulara atmak olurdu bu...



Kariyerim ve ben, birinin hayatta kalması için diğerinin terazinin öbür ucunda beklemek zorunda olduğu bir çift güvercin gibiydi.

Ben onun için yetiştirilmiş, onun için çalışmıştım... Onsuz ne yapabilirdim ki?


Aslına bakılırsa kendimi sadece kapana kısılmış değil, aynı zamanda hareket yeteneklerini de bütünüyle yitirmiş gibi hissediyordum. Onca çaba, onca fedekarlık ve onca çileye karşılık içine düştüğüm bu girdapta artık dibe vurmuştum... Ankara'da o hipermarketteki akvaryumun göremedikleri duvarlarına vurarak parçaladıkları burunlarındaki dayanılmaz acıyla dibe çökerek her türlü teşebbüsten kesin ve kalıcı olarak vaz geçmiş vaziyette, akıbetlerine razı bir durgunluk içinde bekleyen alabalıklardan çok da farkım yoktu işte.

Geri - 82 -





Sitemiz ve sanal gazetemiz MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Dizayn, programlama, uygulama ve yayınlama: Cem Özbatur