 |
 |
|
23 Mayıs 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Şampiyon Fenerbahçe!.. |
İyi haftalar
Hiç öyle saklayacak durumda değilim. Şampiyon oldum gururluyum. Maçtan önce kendi kendime şöyle demeçler vermiştim. "Bak oğlum Cimbom'a yenilip şampiyon olursak kutlama falan yok. Ben öyle şampiyonluğa şampiyonluk demem." demiştim. Hakikaten öyle. Son haftaya kadar taşınan bu güzel rekabet, her ne kadar değişik karanlık köşelere çekilse de, bu seneye ayrı bir neşe kattı. Ağzından çıkanı kulağı duymayan yöneticilerle kaleminden kan damlayan yazarların meydan muharebesini bir kenara bırakabilirseniz sportif açıdan da güzeldi diyebilirsiniz. Ama artık herşey bitti. 1 yıllık maratonun sonunda Fenerbahçe söke söke şampiyon oldu. Buna kulp takmak mümkündür. Ama futbol bu işte, özetle yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Fenerbahçeliyiz. Ayrıca Cimbomlu dostları da canı gönülden kutluyorum. Taraftar olmanın zevkini onlar olmaksızın yaşamak mümkün mü?
Tahmin edebileceğiniz gibi uzunca bir Kadıköy turundan sonra matbaayı açtım. O nedenle fazla uzatmaya vaktim yok. Zaten yarın dergimizin üçüncü sayısı için çalışmaya başlıyoruz. Bir aksilik olmazsa bir hafta sonra matbaaya teslim ederiz. Haziran'ın ilk haftasında da mis gibi bir üçüncü yıldızı göğsümüze takarız. Bugün izninizle günün şarkısını Fenerbahçe Marşı'na ayırıyorum. Bir çok yeni düzenlemesi yapılan marşı en orjinal haliyle Nesrin Sipahi'nin sesinden dinliyoruz. Hatta bugün saat 13:00 de tüm Fenerbahçe'liler bu marşı birlikte dinleyelim, ne dersiniz? Hepimize güzel bir çalışma haftası diliyorum. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
Kaşif Kahveci : Betül Ayhan |
Ata'ma Özür Mektubu...
Özür dilerim Ata'm... Kendimize olan saygımızı yitirdiğimiz için önce. Sonra benliğimizden vazgeçip başkaları gibi olmaya çalıştığımız için, bizim olmayanları onlardan fazla sahiplendiğimiz için özür dilerim. En medeni milletlerden biri olduğumuzu unutup 'medeniyet' denen şeyi yabancı maskeler takmak zannettiğimiz için, medeniyet dediğimiz şeyin tek diş kalmış canavar olduğunu unuttuğumuz için bir de. Beyni örümcek bağlamış zavallılar 2-3 aykırı laf ettiğinde onları aydın zannedip el üstünde taşıdığımız için de büyük bir özür dilemem gerek.
Vatanın Bölünmez Bütünlüğü'ne hak ve özgürlük safsataları altında dil uzatanları fark edemediğimiz için de özür dilemem lazım senden. Yine de bunun için çok kızma bize. Dedelerimiz siperlerde omuz omuza durmuş olabilir ama devir değişti artık. Bir yandan globalleşiyoruz. Ata'm sen şimdi globalleşmeyi de bilmezsin, dünyayı büyük bir köy haline getirmeye çalışıyoruz. Bir de köy ağası benzeri ağa koyacağız başına, tüm insanları nakde çevirecek. Ağaya yakın olanların karnı en çok doyacak, diğerleri bulduğu ile yetinecek. Öyle olmalı çünkü 'ağa' bu, her şeyin en doğrusunu bilir. Zaten yanlış yapmayanları yakınına alacak ve koruyacak, uzakta kalanlar düzeni bozmak isteyen, insanların mutluluğu için tehlike oluşturanlar. Bu yüzden de hak ediyorlar uzakta kalmayı.
Ne diyordum... Ha, globalleşiyoruz Ata'm, ama globalleşmeden önce çürük parçaları ayıklamak lazım ki bütüne zarar vermesin. Bu yüzden de 'BİR' ve 'BÜTÜN' olan biz bile Kürt-Çerkez-Alevi-Sünni vs diye parçalara bölünmeliyiz önce, malum küçük parçaları ayıklamak daha kolay. Sonra globalleşiriz. Vatanın Bölünmez Bütünlüğü'ne dil uzatanları fark edemeyişimize çok kızma bu yüzden.
'Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' düsturundan da uzaklaştık. Kız çocuklarını okutalım diye çabalarken kafasına bir parça bez bağlayanları okullardan attık. Ben tanıdım bunların bir kaçını Ata'm. İçlerinde gerçekten dayak atılası zavallı beyinler olduğu gibi bir çoğunun hiç de memleketi parçalamak gibi bir niyetleri yoktu, en az benim kadar seviyorlardı ülkelerini. İnsanları kafalarının içine göre değil, dışına göre sınıflandırdığımız için özür dilerim.
İyi de bir haberim var sana, bir sürü üniversitemiz var şimdi. Gerçi bu üniversitelere gelenler dört işlem dışındaki işlemlerde zorlanıyorlar biraz, düşünmeyi değil, ezberlemeyi öğrendiklerinden. Yeni nesilleri 'düşünemez' yaptığımız için özür dilerim.
"Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller buyruğundan kurtarmalıdır" demiştin değil mi? O zaman bir özür daha dilemem lazım senden. 'oha falan olduğumuz' 'stop olduğumuz' 'trende uyduğumuz' için...
Çoğunluk yanlış yere bakıyoruz Ata'm... Düşünmemiz gereken onca şey varken kim kimi nerde öpmüş, kim kimin yeni sevgilisi, falanca kiminle basılmış, Saddam don-paça nasıl çamaşır yıkamış haberleri var saygın(!) kanalların ana haber bültenlerinde. Öyle sinirleniyorum ki bunları gördükçe... Ama sadece kendimi kurtarabileceğimi anladım Ata'm. Atatürk olsaydım diğerlerini de kurtarabilirdim belki ama benim gücüm sadece kendime yetiyor. Bunun için de özür dilerim senden.
Özür dilerim Ata'm, yüzümüzü ilme ve ışığa dönmemiz gerekirdi. Oysa biz batıya döndük. Bir zamanlar önümüzde eğilenlerin önünde eğiliyoruz şimdi. Emanetine sahip çıkamadık, hepimizin adına hepinizden özür dilerim Ata'm...
BeT
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Tavşan Kanı
Güneş ıslanmış çimler üzerindeki damlacıklarda, minik minik gök kuşakları oluştururken, havada dans ederek gözlerimi kamaştıran renklerde baharın yeşillere bezenmiş çoşkusunu doyasıya içime çekiyordum. Çalan telefonum önce güneşin batmasına, sonra da renklerin gölgelere dönüşmesine neden oldu.
Acı haber, soluduğum baharı kanımı donduran zemheri bir kışa çevirmişti.
Şimdi oturakaldığım parkın ışıkları, gözlerimdeki fıskiyelerden fırlayan damlalarda renklerden renklere dönüşüyor, geçmişe doğru bir yolculuğa uğurluyorlardı beni...
"Merhaba levent, nasılsın, sana kötü bir haberim var. Nuri ve iki arkadaşı otoyolda kaza yapmışlar, araç kontrolden çıkarak bariyerlere çarpmış. Maalesef vefat etmişler, araçta çok hasar olması rağmen hiçbirinin görünür yerinde açık bir yara izi olmadığı gibi en ufak bir kan damlası dahi yokmuş. Boyun ve bel kırılmaları sonucunda öldükleri söyleniyor henüz otopsi yapılmamış olsa da bu bir tahmin.
Ben ençok Songül, Zeynep ve kardeşi Ayten için üzüldüm inanılmaz bir trajedi.. Haberin yok biliyorum, yeni sözlenmişlerdi."
***********
3 yıl önce...
"Doğum günün kutlu olsun canım"
"Zeynep kızım ben sevmem böyle şaşalı günleri, farkı yok, her şey aynı işte bugünde"
"ama bu hediye farklı hadi aç bıdı bıdı etme"
"bu nasıl bir paket içindeki şey hareket ediyor, Allahım inanmıyorum, sağol Zeynepim... beyaz birde ya bakar mısın şuna. Çok sevimli çok"
"evde yalnızlığına arkadaş olur, benden fazla sevme onu, kıskanırım"
"seni sevdiğimi kim söyledi ki"
"adisin sen oğlum bugün kavga etmeyeceğim"
"hadi eve gidip üç' lü bir kutlama yapalım"
Bindiğimiz taksinin silecekleri ikinci modda çalışarak yolda ilerlerken, sevimli tavşanın bulunduğu paketten zıplaması, ön koltuğa geçmesi ve taksi şoförünün "anammm fareee" çığlığı ile az kalsın bir kaza geçirecek olmamızın, yolculuk boyu bu korkak adamı "inanın bu bir tavşan" tesellileri ile ikna çalışmalarımın dışında, Zeynep in kahkahaları iyi ki doğmuşum dedirtiyor, bugünün farkını ortaya koyuyordu.
"Zeynep eve gidiyoruz ama bu tatlı hayvancık ne yer, ne alalım"
"bende bilmiyorum, manava soralım mı!"
Manavda tavşanların beslenmeleri hakkında türlü nasihatlar dinleyip, bildik yeşillikler alıp, havuç yemezler diye ikaz edilsek de bir tane havuç alarak tekel büfesine doğru ilerledik.
"6 adet bira lütfen"
"hayır 70 lik bir rakı olsun, bugün farklı ..."
diyerek gecenin sarhoş ve keyifli geçeceğinin sinyalini vermişti Zeynep..
Eve girdiğimizde Zeynep mutfağa yöneldi, bende aç olduğuna inandığım yavru tavşanı elimle beslemeye çalıştım ama vahşice birkaç kez tırmalamasına hatta ısırmasına maruz kaldım. Satıcıların evcil olduğunu iddia ederek sattıkları sevimli şey yabanice davranıyordu bana.
Onu yeşillikleri ile başbaşa bırakmamda Zeynep' in yemek öncesi spesiyal göbek şovu etkili olmuştu.
"Sen dansöz' lere öğretmenlik yapmalısın aşkım"
"Yalnız sen göreceksin bu figürleri başkasına yasak"
Sıcak yemeklere sıra gelmeden, soğuk biralar tenlerimizin ateşinde dans etmeye başladığında ikimizin de başı dönmeye başlamıştı.
Şimdi oda da vahşi olan yalnızca tavşan değildi...
-İşe gitme vakti- diye saatin zembereği boşaldığında, alkolle sevişerek birbirinin sıcağında sızan iki genç vücuttan yer yer tırmalanmış, dişe gelir yanları ısırılmış olanının ayıkması ve ayrılması gerekiyordu..
Böyle bir güzelliği bırakarak serin sokaklara çıkmak zorunda kalmak, dünyanın tüm küfürleri ile eş anlamlıydı. Saçlarını koklayıp, öperek her zaman yaptığım gibi belikten bir düğüm atarak yataktan kalktım.
Tesellim bugün yalnız gitmeyecek olmamdı.
İşyerinde arkadaşlar görür görmez aşık oldular karbeyazı sevimli yaratığa. Patron geldiğinde önce yerdeki pislikleri görmüş, ne olduklarını anlamaya çalışmış, öfkelenmiş fakat sonrasında onu gördüğünde büroyu temiz tutmak şartı ile bu mındık işyerinin maskotu olsun diye ahkam kesmişti..
Zamanla bana ve işyerine alışmaya başladığını fark ediyordum. İşyerine yabancılar geldiğinde odanın bir köşesinden benim yanıma doğru fırlar, ayaklarımın dibinde bana temas etmeden oynar, yorulunca da yatakalırdı. Benim haricimde başka adımlardan, başka kokulardan korkuyordu..
"Sonra"
Birkaç ay sonra, Annemlere gittiğimde annemin tepkisi taksi şoföründen daha ağır oldu. Kanepelerin üstünde basbas fare diye bağıran, bunu hemen götür yalvarışları ile haykıran bir anne fenomeni ile karşılaştım.
İkna çalışmalarım yan komşumuzun evinde dakikalarca sürdü. Yavaş yavaş varlığına alışmaya başlayan annemin, evde bir koku var diye yine bahane bulmaya çalıştığını sandığımda, gerçekten tavşanın koktuğunun bende farkına varmıştım.
Ilık su dolu minik bir kap ile zahmetli bir uğraşa başladım, hiç karşı koymadı kirlendiğinin farkındaydı. Titremeye başlayınca banyodan hemen çıkardım.
Havlu ile kurulayıp, fön makinesini çalıştırdığımda o kanımı donduran tiz sesi ile karşılaştım. Korkuyordu fön makinesinden. Bende onun bu halinden korktum. Koynuma aldım, göğüs kafesi okadar hızlı inip kalkıyordu ki, nefesimi nefesine üfleyerek rahatlamasını amaçladım, insan-hayvan arasında bir çeşit terapi denemesi işte..
Uyandığımızda benim tenimdeki, onunsa tüylerindeki tatlı sıcaklık bir bağ oluşturmuştu aramızda...
......
"Levent haftasonu sendeyiz haberin olsun"
"Songül kaç kişi geleceksiniz, ona göre hazırlık yapayım"
"Ben ve Nuri, Ayten ve Orhan, her zamanki gibi Zeynep te sana hediye"
"İçinizde tek Zeynep hoş gelir, gerisi boş."
Hafta sonu geldiğinde, kızlar yorulmasın diye yemekler dışardan söylendi.
Kağıttı, okeydi, danstı derken çiftler yeni oyunlar oynamak için birer birer odalarına çekildiler.
Zeynep ile başbaşa kalmıştık, odası dolu olduğu için sevimli hediyemde yanımızdaydı. Utandık, sanki odada erişkin bir birey vardı ve bizi izliyordu. Kutuya kapatalım fikri bencilce geldi, yapamadık.
Gece, fikren utana utana geçse de, özlem, tutku hiçbirşeyi frenlemiyordu, sabahın ışıklarına dek Zeynep benimdi, bende onun. Terler içinde uyuyakaldık..
Önce Zeynep kalktı.
"Nereye aşkım"
"Kahvaltıyı hazırlayım, onlar yatak keyfi yaparlar aç kalırız sonra "
Yatakta yalnız kalmıştım, birden tavşanımla göz göze geldik. Yaptıklarınızı gördüm, kulaklarımla işittim her şeyi der gibi ama ilk kez bu kadar sevecen, insanımsı hatta kıskanç bir şekilde bakıyordu. Yere uzandım kaçmadı, yanıma aldım, battaniyenin altında göğsüme yaslanarak kıvrandı.
Uyumak üzere iken kapının gıcırtısı ile gözlerimi araladım. Gelen Songül dü.
"ooo beyefendimiz gece çok yorulmuş, vay yaramaz Zeynep vay"
"Songül git ona yardım et lak lak edeceğine"
"Ben leylek miyim, peki ozaman Songül uçsunda gör!"
Songül ün kanatları yoktu ama işte üstüme doğru uçuyordu. O koca poposu göğsümü sıyırıp, olanca ağırlığı ile orada bulunan tavşanın üzerine çöktü.
Kulakları sağır eden tiz bir çığlık ile birden her şey sustu.
Battaniyenin altından fişek gibi fırladı tavşan, halının üzerinden sürünerek kanepenin altına saklandı.
"Songül ne yaptın sen"
"Levent, battaniyenin altında olduğunu bilmiyordum"
Sesten etkilenen diğerleri de anlamsız bakışlarla odaya geldiler.
Kanepenin altına eğildim, bulunduğu yerden onu aldım, görünürde hiçbirşey yoktu.
"Şükürler olsun, iyi"
Yere bıraktığımda her şeyin göründüğü gibi olmadığını anladık.
......
"durumu nedir doktor bey"
"beli kırılmış, yalnızca ön ayakları ile kendini taşıyor olması bu yüzden"
-bu cümleyi duymak için getirmemiştim ki, teşhisi koymak için veteriner olmaya ya da röntgene gerek yoktu-
"düzelir mi"
"ameliyat edebiliriz fakat omurilik çok kötü durumda"
"..."
"Önerim uyutulması daha fazla acı çekmemesi"
......
İş arkadaşlarımın, Annemin, senin ve tüm tanıyanların bildiği son bu.
Bir iğne ile sonsuza dek uyutulduğu...
"Fakat gerçek bu değil!"
Uyutulması kararına karşı çıktım, kıyamadım.
Eve bırakmaya başladım, ne işyerine nede annemlere götürdüm, soranlara yukarıdaki hikayeyi anlatıyordum.
İki hafta sonra cumartesi günü çalışmam gerekti. Ben evden ayrıldıktan sonra arkadaşlarım olaydan dolayı benim ne kadar üzgün olduğumu ve tavşanın durumunu konuşmuşlar sonunda bir karar almışlar.
Akşam eve geldiğimde, oylamada tek karşı oy sahibi Zeynep, gözleri yaşlı şekilde olanları anlattı.
"Aşkım ne sana, ne de ona kötü bir şey olmasını istedim ama bu şekilde sizi görmeye de artık dayanamıyordum"
"Ne oldu Zeynep!"
"Senin ve onun iyiliği için bir karar aldık lütfen sakin ol"
"Zeynep ne oldu!"
"Songül, Songül yarım bıraktığı işi tamamladı"
"Nasıl yani"
"Tavşan öldü Levent"
"......."
Bir iğne yerine, bekar evinde bulunan kör bıçakla bir deneme, sonrasında mesleği gereği çantasında taşıdığı neşter ile gelen vicdansız bir son, ne kötü bir sondu o masum tavşan için.
Böyle işte Murat, daha sonra ne Zeynep i, ne diğerlerini gördüm.
***********
Bunları bana anlatırken gözlerin dolmuş ve birlikte gözyaşı dökmüştük Levent.
Aslında bütün hikaye, senin sonraki doğum gününde o evde tek başına şüpheli şekilde ölü bulunman ve yapılan otopsi sonucunda bir kalp krizine yenik düştüğünün anlaşılması ile noktalandı sanıyordum.
Kadere bak ki bugün doğum günün ve o olayın kahramanlarından birileri sana katılıyor, ben ise her doğum gününde seni ziyaret etmeye devam edeceğim, yattığın yerde rahat uyu arkadaşım....
Levent Bedir
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Sıfır Noktası : Meltem Tolunay |
ANKET DEFTERİNDE YAZILMAYANLAR
Hayatımda cesur ve gerçek ilişkiler isteyecek yaştayım artık. Liseli kızlar gibi en sondaki sorunun cevabını öğrenmek için 3 sayfalık anket defteri doldurtmak istemiyorum kimseye. Bilirsiniz siz de, esas soru şudur: Anket sahibinin iyi ve kötü yönlerini yazar mısınız?
Geri kalan tüm sorular bir kandırmacadan ibarettir, kimse kimsenin en sevdiği kız ve erkek ismiyle ilgilenmez aslında. Ya da ev sevdiği TV programıyla. Öğrenilmek istenen şudur: benim hakkında ne düşünüyorsun?
Üstelik tüm anket defterleri sadece bir kişinin bu son soruya vereceği cevabı öğrenmek için doldurtulur. Yani diğer kişiler birer figürandırlar, genelde ne yazdıklarına bile bakılmaz. O kişi defteri aldığında bomboş sayfalarla karşılaşmasın diye, makul miktarda oyuncu kullanıldıktan sonra defter eline tutuşturulur. Eh karşı taraf da boş durmaz bu durumda, en kısa ve en bildik cümlelerle yanıtlar o meşhur soruyu. Maksat birşey belli olmasın, duygularımız yüzünden sobelenmeyelim, ilk açıklayan olmama ve sürekli bir temkinlilik durumu yani.
Böyle durumlarda anket sahibi elinde defter yanında en yakın arkadaşı günlerce "ya sence "anket sahibi çok iyi bir kimsedir" cümlesindeki "çok" beni sevdiğini gösterir mi?" diye kendi kendini yer. Asıl mesele yazılanlar değil, yazılmayanlar olduğu için kullanılan kalemden, eğik yazılan harflere kadar bir anlam arayışı sürer durur. Sonuç, defteri vermeden önceki durumdan daha büyük bir belirsizlik ve ne dese karşı tarafı ikna etmeyi başaramadığından ve aynı sorulara aynı cevabı vermekten bıkan bir yakın arkadaştır!
Demem o ki artık, bakışlardan, imalardan, başlanıp da bitirilmeyen cümlelerden, belli belirsiz dokunmalardan, bir gün çok sıcak, bir gün çok soğuk ruh hallerinden yani gelgitlerden sıkıldım. Hem bunları bekleyecek zamanım da yok. 40'a iki kala aperatifleri almadan doğrudan ana yemeğe girmek istiyorum.
Kırıntıları ve gelecekte olması olası şeyleri kaybetmekten korkmak istemiyorum. Daha da kısası sevgi ve korkunun aynı cümlede geçmesini istemiyorum.
Gerçi geçmişte de bu konuda pek pısırık sayılmazdım. Pat diye birinin karşısına dikilip, "ben seni seviyorum" dediğim de olmuştur ama insan bazen bu sürprizi yapan değil sürprize uğrayan olmak istiyor.
Öbür türlüsü daha büyük bir mutsuzluk çünkü. Evet heyecan var ama, her buluşmanın, her görüşmenin, her yazışmanın arkasında daha büyük pişmanlıklar ve düşüşler de var. Bir kere düşmek, her seferinde düşmekten korkmaktan daha iyi, ne olacaksa olsun, hem de hemen şimdi!
Aragon "Elsa Sevdası" nda yazmış ya hani:
"Korkunç korkular yaşıyorum
Yazdığı o üç satır yüzünden
Eldivenleri masanın üzerinden
Bir karakedi yolumdan geçen
Korkunç bir korkuyla çekinirim ben
Var olabilen hemen her şeyden
Yanlış anlaşılabilen bir cümleden
Kaldırım taşlarından kiremitlerden"
Yani artık üçüncü kişilere belki o da duyar diye, yüksek sesle itiraflar yapma, bana baktığını hissettiğim anlarda daha uzun bakabilsin diye başka yerlere bakma, bir araya gelebilmek için başka insanların da olduğu anlamsız ortamlar yaratma çabalarına son!
Ben zaten biliyorum söylemediklerini: Sobe, sobe, sobe...
Meltem Tolunay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : İlker Özlük Islah edilecek yer yok mu yani?.. |
|
Türk genci inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir.
Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır.
Rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı, bir hareket duydu mu: bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir ve kendisi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır, mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek: demek adliyeyi de ıslâh etmek, rejime göre düzenlemek lâzım diyecek. Onu hapse atacaklar; kanun yolundan itirazını yapmakla beraber, meclise telgraflar yağdırıp haklı ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek, diyecek ki: ben iman ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız girmiş isem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amîlleri düzeltmek de benim vazifemdir.
İşte benim anladığım Türk genci...
Gazi Mustafa Kemal...
Rejime inanıyoruz...
Modern bir yapı içersinde, çağdaş uygarlıklar seviyesine giden yolu yarılamış fakat sanki engellenmiş bir ülke gibi duruyoruz..
Islah edilmesi gereken o kadar çok olay ve kurum vardır ki bunu tespit etmek için gizli bir çalışma yürütmeye hiç gerek yok.
Benim memurum işini bilir...
Bu mantık ne şimdi. Evet senin memurun işini bildi. Sonuç ortada hatta bazen görünmek için meydanlara bile çıkıyorlar.
Örf adet ve geleneklerden uzaklaştıkça, laik cumhuriyetin bazı fikir ve düşüncelerinden de uzaklaşıyor insan.
Kurulduğu günden beri her daim modern bir ülke anlayışıyla hareket eden cumhuriyet, tüm gücüyle ilerlerken, yanında da bir çok değeri güçlendirmiştir. Laik cumhuriyet sayesinde adı ve duruşu belli olan ve gerçek kimliği ile değer gören insan sayısı artmış ve bu insanların çalışabilmesi için bir çok olanak yine bu cumhuriyetin ruhu ile yaratılmıştır.
Karşı çıkanları anlamıyorum...
Parayı sevenlerin umurunda değil, hem parayı sevip, hem cumhuriyeti istemeyenler esas tehlikedir. Bu tehlike etrafında bir çok tarikatın güçlenmesine sebep olurken aynı zamanda ileriye dönük kurulması düşünülen çarpıtılmış Osmanlı modelini hayat geçirmek için çaba harcıyorlar.
Herkes iyi bilir, Almanya’da bir tarikat Mustafa Kemal’in heykelini spor salonunda yerden yere vurarak bu gizli niyetlerin ülkemizde var olduğunu ispat etti. Var olduğunu herkes iyi biliyor... Ve bunlara ıslah edilmesi gereken kurumlar destek veriyorsa bu işte bir terslik olduğunu düşünürsün.
Evet herkesin kendine çeki düzen vermesi gerekmektedir.
Bu ülke halkın güvenini almadan ilerletilemez.
Köylü milletin efendisidir. Gidin bakın ne duruma düşmüş köylü... Köylüyü aynı büyük illerdeki gibi hazırcı toplumculuğa kim alıştırdı? Zeytin yağı, tereyağı yani kendi yaptıkları yağlar dururken bir çok ürün hazır olarak mutfaklara girdi ve köylü üretmekten vazgeçti.
Alsana senin köylün...
Nerde hani göremiyoruz bunları söyleyen insanları, git bak bakalım köylü ne yapıyor.
Köylü efendidir...
Hizmet eder, sen hizmet etmesini engeller bir çok alternatif ürün çıkartırsan veya izin verirsen çıkmasına senin köylün zor geçinir bu şekilde.
Islah edilecek çok yer var aslında.
Islah etmek kimin elindedir o da bilinmez ya boşver.
Kendini bilen herkes görevini harfiyen yerine getirir bence.
Hala boş işlerle uğraşan bir çok insanın yaşadığı şu zamanlarda, mantıklı olmak zorundayız.
Islah edilecek çok yer var..
19 Mayıs bizim içindir.
Kalın sağlıcakla...
İlker Özlük
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Türkiye'de Standardizasyon, uygarlığa ayak uydurma ve TOSUN...
Gariplikler ülkesi olduğumuzu söylememe sanırım gerek yok. Çünkü hem genetik hem de sosyal hayatımızın belirlediği bir takım alışkanlıklar bizim gariplikler ülkesi olmamıza olanaklar sağlıyor. 1968 yılında ilk kez başlayan Türkiye'den Avrupa'ya göç dalgası ile beraber bu güzelim dünyamın insanları biz Türk'leri daha da iyi tanıma fırsatı bulmuştur.
Köyünden başka hiçbir yer görmemiş yurdum insanı, atlamış uçağa yada otobüse tutmuş Alamanya yolunu. Bir bakmış her yer bina, asansör, asfalt yol, arabalar ! Bir anda başı dönmüş. Berlin'in banliyölerinden ev tutmuş. Tavuğunu almış koymuş balkonuna. İşte ilk kez Avrupa bizi o zaman tanımış! Çünkü bu güne kadar şehrin göbeğinde bir balkonda hiç tavuk besleyen bir millet olmamış. Şaşırmış insanlar önce. Ama sonra onlarla beraber yaşamaya alışmış. Her medeni toplumun yapacağı gibi. Bizimkiler nedendir bilmem, tüylü fötr şapkayı sembol belirlemişler. Acaba şapka medeniyeti, üstündeki tüyde köylerini hatırlattığı için midir? Bunu bilemiyorum. Yada genelde bu şapkaları Alman Köylüleri taktığı için mi kendilerine yakın hissetmişlerdir? Bunu da bilemiyorum.
Herkesin mutlaka Almanya'da bulunmuş bir akrabası olmuştur. Yaz tatillerinde ülkemizde bulunmayan ama orada her semt marketinde bulunabilen bir takım hediyeler gelirdi. Çikolatalar, çaylar (hemde Ceylon tea yani oraya da ithal gelmiş çaylar), minik radyolar v.s. Bizi ne kadar mutlu ederdi değil mi bunlar? Neyse lafı uzatmayalım.
Şimdi Almanya'dan Fransa'ya geçelim. 17 Temmuz 1972 Fransa... Mösyö Gerard 'tan bahsetmek isterim size. Güzel bir yaz günü. Hava sıcak ve bizim mösyö sevgilisi ile beraber o bilindik meşhur bulvarlardan birine girmişler ve güzel bir cafe ye oturmuşlar. Buzlu limonatalarını içmişler. Mösyö bir ara terlediğini fark etmiş ve cebinden lavanta kokulu mendilini çıkarıp yüzünü silmiş. Eh bir de tuvalete gitse hiç fena olmayacakmış. Sevgilisinden fransızların o meşhur nezaketi ile izin istemiş ve tutmuş tuvaletin yolunu. İçeriye girmiş. Kapıyı kapatmış ve bir anda dona kalmış. Bu güne kadar hiç görmediği bir şey ile karşı karşıya imiş. Kapının arkasında bir yazı! Anlamını bilmiyormuş ama altında imza : TOSUN'muş. Hayran kalmış mösyö Gerard. Çünkü tüm ülkesinde her umumi tuvaletin kapıları ardında bu sanatkar (!) adamın imzası varmış. Uzun bir üre TOSUN'u bir felsefeci olarak düşünmüş. Ne var ki 1984 yılında çalıştığı iş yerindeki bir Türk arkadaşı olayı anlatana kadar.
Hemen tekrar Türkiye'ye dönüyoruz.15 Haziran 1991... Hollanda'lı çift o yaz tatillerini ülkemizde geçirmeye karar vermişler. Önce İstanbul'a inecekler, orada tarihi mekanları gezip, ardından da güney sahillerine inip keyif çatacaklardı. Ailenin reisi bir bilgisayar firmasında yazılım uzmanı olarak çalışıyordu. Anne ev hanımı idi. Çocuklardan biri liseyi bitirmiş ve o da babası gibi bilgisayar üzerine eğitim almak istiyordu. İstanbul'a indiklerinde ilk iş bir an önce bu büyülü kenti görmekti. Önce pasaport işlemlerinde ufak tefek pürüzler çıktı. Ama dert etmediler. Sıkıntılı bir yarım saatten sonra nihayet Atatürk Uluslar arası Havalimanı çıkış kapısında kendilerini buldular. Kollarına sarılıp bir o yana bir bu yana kendilerini çekiştiren taksiciler arasında en kuvvetlisinin arabasında kendilerini buluverdiler. Yine dert etmediler. Sultanahmet'te bir otele rezervasyonları olduğunu anlatana kadar epey mücadele verdiler. Sonunda her şey yoluna girmişti. Aile otellerine doğru gidiyordu ki bana bir an oğluna baktı. Oğlu anlamsızca taksinin ön tarafına bakıyordu. Baba merakla neye baktığını sordu. Ardından oğlunun baktığı yöne dikkatlice baktı. Bir de ne görsün? Arabanın dikiz aynasında bir cd asılıydı! Hiçbir anlam veremedi ama o da oğlu ile hayretle bu görüntüyü seyretti. O zamana ait teknoloji harikalarından biri ona cd nin dikiz aynasında asılı olmasından ötürü ülkem insanının teknolojiye verdiği önem karşısında hayretlerini (!) saklayamamışlardı.
Bunlar yıllar önceydi. Şimdi öyle mi? Biraz öyle biraz değil. Uluslar arası arenada sanatçılarımızın isimleri duyuluyor, sportif müsabakalarda saygın bir yer ediniyoruz. Ulusal siyaset çizgimizde de önemli değişiklikler göze çarpıyor. Sanki Avrupa'ya daha bir yaklaşmış gibiyiz. Eh hamama giren terler değil mi? Biz biraz fazla terleyip ulusal dengelerimiz kayıp mı ediyoruz? Bence evet! Hatta bir taraf hamamda terlerken bir tarafta tabiri caizse tık yok!
Kendimizi ne batıda ne doğuda görememek denen çatışmanın ortasındayız. Kıskaç iyice daralıyorken, her an karşımıza önemli engeller çıkmaya devam ediyor. Avrupa sınırlarında 5 milyon civarında Türk'ten bahsediyor kaynaklar. Ne kadar Türk'ten ama? 3.kuşak Türkleri ile hiç konuşma fırsatı buldunuz mu? Çok büyük bir oranı Türkçe konuşamıyor ve sizi anlamıyorlar. Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan bilmem kaçıncı kuşak italyanlar gibiyiz. Düşüncede vatan millet Sakarya! Ama gel gelelim Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentini sorduğunuzda abuk cevaplar alabiliyorsunuz. Yada mensubu olduğu vatana ait tarihi bilgilerden yoksunlar. Bırakın tarihi bilgiyi kendileri güncel ulusal şeylerden bile haberdar değiller. Zamanında tıpkı atlara yapıldığı gibi dişlerine bakılarak ülke içine alınan dedelerini nasılda çabuk unutuyor yeni kuşak Avrupalı Türk gençliği? Neden kültürel kimliklerine bu denli duyarsız olabiliyorlar? Kimse alınmasın. Bunu gerektiği gibi yapanlarda yok değil. Ama sayıları o kadar az ki. Bu söylediklerim sadece Avrupalı Türkler için geçerli değil. Ülkesinde yaşayan ama hiçbir şeyden habersiz o kadar insan var ki.
Medenileşmenin tek yolu AB yada batı dünyasının kültürel ve sosyal bir takım değerlerini ülkemize getirmek değildir. Kendi içimizde bir takım standardizasyon yapılandırmasına mutlaka gitmek gerekiyor. İçimizde kendi dengemizi bulduğumuz an her şey yoluna girecek. Tabi bazıları müsaade ederse!
Kamu kurumlarında garip uygulamaların anında düzelmesini beklemek hayalciliğin dışına çıkmaz. Ama akıl ve mantık uygulamalarının zamanı ve çağı olmaz. Hala 50 yıl öncesinin memur zihniyetli insanlarının bir takım uygulamaları beni gerçekten çileden çıkartıyor. Kimimizin hastanelerde, kimimizin başka kurumlarda karşılaştığı garip olaylar mutlaka vardır. Benimde yaşadığım en garip olaylardan birisini sizler ile paylaşmak isterim. Paylaşıyorum çünkü ne kadar garip bir ülke olduğumuz konusunda belki biraz dikkat çekerim. Efendim bu sene devlet radyosunun açmış olduğu bir yarışmaya katıldım. Daha önce açtıkları yarışmada dereceğe girdiğim için bu sene daha da umutluydum. Çünkü ilk girdiğim yarışmada bir radyo tiyatrosu metninin nasıl bir teknikle yazılacağı konusunda hiçbir bilgim olmamasına rağmen dereceye girmiştim. Aradan 7 sene geçmişti ve ben kendimi çok daha hazır hissediyordum. Sıkıntılı bir yazım aşamasından sonra gidip Ankara Radyosu'na oyunumu teslim ettim. Umutla sonuçların açıklanacağı günü beklemeye başladım. Kazanmak çok önemli değildi benim için. Yayınlanmaya değer bulunsun yeterdi.Dereceye girenlerin eserlerini okuyabilir ve kendimi geliştirme adına önemli bir yol kat edebilirdim. 9 Nisan'da web sitesine girdim ve sonuçlara baktım. Sanırım on dakika kadar öyle kalmışımdır. Devlet Radyosu yarışmada 1. ve 2. liğe değer bir eser bulamamış, ödüllendirmeyi 3.lükten başlatmıştı. Arkası yarın bölümünde ise hiç dereceye değer eser yok ve sadece birkaç mansiyon vardı. Anlama veremedim. 1.ve 2. nin olmadığı bir yarışmada 3. lük derecesi neye göre belirleniyordu?. Bu işin bir standardı yok muydu? Garip bir gülümseme ile kapattım sayfayı. Hala şu an gülümsüyorum. Diğer yıllarda da benzer şeyler yaşanmıştı. Siz ne arıyorsunuz Allah aşkına? Bu yarışmaya katılan en iyi ilk ve ikinci eseri aramıyor musunuz? Yoksa yarışmaya katılan eserleri dünya çapında en iyi 3 radyo tiyatrosu metnine göre mi değerlendiriyorsunuz? Bunu bile yapsanız 3. olan eser en iyisi demektir. Yani bu yarışmanın 1. si. Bu işin bir standardı vardır.Yazım tekniği, efektler, konu bütünlüğü, karakterlerin uygunluğu, diliniz...v.s.
İşte ülkemin bazı kurumlarının standart anlayışına bir örnek. Başıma geldiği için paylaştım sizlerle. Ey güzel ülkem uyan! Avrupa'da, medeniyet dediğimiz şeyde aslında içimizde! Neden kendimizin güzelliklerini çağa uydurmak yerine, başka kültür ve toplumların onlara göre olan doğrularını bünyemizde bulundurmaya çalışıyoruz? Simgesel üyelikler bizi ne kadar değiştirebilir ki? Biz yine kendi kültürümüz ve geleneklerimizi kendi içimizde yaşamaya devam edeceğiz. Gelişen teknolojiye, uluslar arası hukuk kurallarına, ticari kanunlara uymak için ille de bir yerlerin bize bir takım kriterler mi vermesi gerek? Başkalarının bizi sınava tabi tutması yerine neden içimizde bir denetim ve değişim mekanizması kuramıyoruz? Ah yüce atam! Damarlarımızdaki asil kanda mevcut olan o kudretin bilincine varabilmek için çok çalışmalıyız çok!
Cüneyt Nalçacı
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Leyla Ayyıldız <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.705 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
GAZOZ
Can Baba'ya...
Kısa pantolonlu
Küçük bir çocukken
Gazozun tadına vardım
Bu yüzden,
Mahalledeki çocuklar
Geçemezdi beni,
Sidik yarışında.
Amma,
Şaşırınca duvarı
Hak oldu imamın köteği.
Bu yüzden,
Pek iyi olmadı aram
Yukardakiyle.
Kapaklarını biriktirdim
Hepsi paslandı.
Anamın zılgıtını yiyince,
Korkudan
Birşey de biriktirmedim gayrı.
Bu yüzden,
Hiç paramda olmadı benim.
Biraz daha büyüyüp
Bir kaçta kitap paralayınca
Halt edip yeltendik,
Dünyayı değiştirmeye.
Şişesiyle de tanıştırdılar
Eylülde, Sansaryan Han'da.
Bu yüzden,
Sevemedim çorbalarda
Acıyı, baharatı.
Büyüdük velhasıl
Büyümesine de;
Şu hayat oyununda hala
Zarlar yek geliyor hep.
Bu yüzden,
Oldum ben
Gazoz ağacı.
Ömer Faruk Naiboğlu
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan Yamağı : Cem Özbatur |
|
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3850&ek_tarihi=29/04/2005 Yazılarıyla hem elektronik hem de basılı dergimize renk katan sevgili Nesrin Özyaycı'nın yeni çıkan "ALLEBEN'DE BOĞULMAK" kitabıyla ilgili olarak Hülya Soyşekerci'nin bir yazısı. Dilerseniz yorumlarda da bulunabilirsiniz.
www.kaslagit.com "Amacımız, insan gücü ile yapılan keşif yolculuklarıyla çocukları eğitmek ve herkese esin kaynağı olmaktır. İstendiğinde hayallerin gerçekleşeceğini, bu yolda karşılaştığımız engellerin aslında bizi durdurmaması gerektiğini göstermeye çalışıyoruz." diyor Erden Eruç. Bu güzel proje ile ilgili detayları öğrenmek, Erden Eruç'u tanımak ve belki katkıda bulunmak için tıklayın.
Siz işyerinde veya ev ortamında bilgisayarınızla yoğun bir irtibat halindeyseniz, ekranda hep aynı görüntüyü görmekten sıkılır ve güzel bir resim ararsınız. Biz bu resimlere ne diyoruz? Duvar kağıdı. http://www.wallpapervault.com/ kısayolunda en alası mevcut. Hem de bazıları aktif animasyonlu, (ne demekse?). Ve işte en sona sakladığım sürpriz. http://mariemarie0000.free.fr/fichiers/images/pop.swf kısayolunda öyle ilginç bir şey var ki inanamadım. Eminim sizler de gözlerinize inanamayacaksınız. Sonunda yaptılar dedirtecek bu orjinal çalışmayı lütfen kaçırmayın. Büyük küçük hepinizin hoşuna gideceğine eminim.
http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1 "ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
Modem Spy 3.4 [240 KB] Windows Shareware (35$)
http://www.modemspy.com/ftp/modemspy.exe Telefon için bilgisayarlarınızdaki modemleri kullanabiliyorsanız buyrun size tam bir casus program. Konuşmaları aynen kaydedebiliyor, geri çalabiliyorsunuz. Kaydettiğiniz sesi isterseniz telefonla gönderebiliyorsunuz. Caller ID özelliği de mevcut. Eklentilerle size yapılan konuşmanın kaydını emaille yollayabilecek kadar hünerli hale dönüşebiliyor. Habersiz telefon kaydının suç olduğunu bir kenara not ettikten sonra şaka amaçlı gayet güzel kullanabileceğinizi söyleyebilirim. Demo versiyonu sadece 2 dakika kaydedip sonra kesiyor. Ful fonksiyonlarına kavuşması için biraz para ödemek gerekiyor.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|