Araştıran ve Yazan:

Ahmet Altan
Ahmet Altan





Adrese Teslim Günlük E-Gazete



BÖLÜM 1

Eğitim ve vizyon konularıyla uğraşan küçük bir toplantı/mail grubuna üyeyim. İki hafta kadar önce bir mesaj geldi bu gruptan. Bir internet linkine gidip oradaki bir yazıya göz atması isteniyordu grup üyelerinin. Fazla yoğun olmadığım bir anda söylenen adrese gittim ve gerçekten çok çok ilginç bulduğum bir yazı ile karşılaştım. Yazı öylesine ilginç geldi ki bana, konuyu daha da derinlemesine araştırmak gereksinimi doğdu. İlgili diğer adreslere gidince de, gittikce daha enteresanlaşan bir başka hikaye ile karşılaştım. Hem bir bilimadamının olağanüstü ilginç serüveni, dramı hem de dünyanın ve insanoğlunun sonu ile ilgili benim çok merakımı uyandıran konular..Girdiğim adreslerde bulduğum tüm metinleri bastım. Elimdeki belki 200 hatta 250 sayfalık dokümanla 9 günlük bayram tatili dahil boş bulduğum her zamanı kullanarak, şimdi okumaya başlıyacağınız mini yazı dizisi çıktı ortaya.

Peşinen söylemek isterim, konu bilimsel ve futuristik yönler içeriyor. Bu nedenle tüm okuyucuların ilgi alanına girmiyor olabilir. Ancak, bu dünyada var olan, insanlığa bir anlam ve misyon yükleyen her bireyin okuyup fikir edinip kendi duruşunu belirlemesinde yarar olduğunu zannettiğim bir konu bu. Bu nedenle az ilgi duysanız da okumanızı öneririm. İnsanın geleceği, bilimsel etik gibi konularla ilgili olanların çok heyecan duyacaklarını zannediyorum.

Aşağıdaki yazıya Wired dergisinin 2000 yılı Nisan sayısında yayınlanmış olan 'Why the future doesn't need us' başlıklı makale temel kaynak oldu. Bu yazıyı takiben yayınlanacak olan yazılar pek çok değişik internet sitesinden çevirilip derlenmiştir, yararlanılan tüm kaynak adresleri dizinin sonunda ayrıca verilecektir.

Teknolojik gelişmenin geleceğinde insana yer yok!

Küçük Bill, bir Eylül sabahı devasa binanın önünde babasının kucağından indiğinde, nereye gelmiş oldukları konusunda hiçbir fikre sahip değildi. Sadece çok büyük bir bina.. Babasının elini tutup merdivenleri tırmanmaya başladıklarında-aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen- sanki heyecandan minik elinin babasının avcu içinde terlemiş olduğunu anımsar gibi oluyor. Yüksek tavanlı uzun koridorlardan ilerleyip, bir odaya girdiklerinde, babası kocaman ahşap masanın arkasında oturmakta olan adamın elini sıkıp sohbete dalınca, Bill etrafa bakındı. Oyuncak niyetine bir şeyler var mı diye geçirdi içinden, yoktu.. Her taraf üzerlerinde çok, ama pek çok kitap ve dosyalar yığılı raflarla çevriliydi. Az sonra masadaki adam onu yanına çağırdı, dizine oturttu ve arkasındaki raftan çektiği bir çocuk kitabını önüne koyup, yumuşak bir sesle 'Bize şunu okur musun Bill?' dedi. Dizinde oturmakta olduğu adamın okul müdürü olduğundan habersiz, üç yaşına yeni girmiş olan küçük çocuk önüne konulan kitabı oldukça düzgün ve zorlanmadan okumaya başladığında her iki adamın da yüzlerinde şaşkınlık ve hayranlık birlikte ışıdı, sessizce başlarını sallıyarak, minik dudakların kıpırdamasını seyredip, insana huzur ve umut veren ince sesini dinlediler.

Çok kısa bir süre önce, Sun Microsystems firmasının baş bilimadamı olarak çalışmakta olduğu kurucu ortaklığından ayrılmış olan, Java ve Jini programlarının tasarımcısı ve geliştiricisi, bilgisayar dilleri konusunda günümüzün en saygın bilimadamlarından, Fortune dergisince Internet'in Edison'u diye adlandırılan Bill Joy'un eğitim hayatı böylece başlamış olacaktı. Takip eden yıllarda üstün zekasından dolayı kah sınıf atladı, kah arkadaşsız kaldı, ama bilimsel üretkenliği sürüp gitti..

Bilimin iyi ve insan için yararlı olduğuna ilişkin sarsılmaz inanç ve önyargısıyla yıllarca çok önemli projelerde çalıştı, konferanslar verdi.. Taa ki.. 1998 yılında bir konferanstan sonra otelin lobisinde, körlere kitap okuyan makine dahil, birçok ilginç buluşa imza atmış olan, tanınmış mucit Ray Kurzweil ile sohbete başlayıncaya kadar. Ray ve John Searle (Berkeley'de felsefe hocası) az önce birlikte verdikleri konferansı bitirmişler ve sohbetlerine kaldıkları yerden devam etmeye başlamışlardı. Sohbetin konusu teknolojinin bu hızla gelişmesi halinde, özellikle 21. yüzyılda ulaşılacak olan gelişmeler sonunda bizleri nasıl bir gelecek beklediği idi.

Bu önemli bilim adamlarının mutabık kaldığı nokta şuydu, 'biyolojik türler, evrimsel olarak kendilerinden daha üstün bir türle karşılaştıklarında, neredeyse hiçbir zaman sağ kalmamışlardır' 21. yüzyılda, akıllı robotların sahneye çıkmasıyla da aynı şey olacak, insan türü kendisinden evrimsel olarak daha üstün olan bu türle karşılaştığında, pek de uzun olmayan bir süre içinde dünya üzerinden silinecektir.

Bu tehdide örnek olarak da Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında gelişmiş olan farklı türlerin durumunu gösterebiliriz. İki kıta, eskiden Panama kanalındaki bir yarıkla ayrı olduğu için (yaklaşık 10 milyon yıl evvel), iki kıtada gelişmiş olan yaşam formlarının birbirleriyle temas olmaksızın ayrı ayrı gelişti, ve onmilyon yıl kadar önce, iki kıtanın birbirine yaklaşması sonunda, Panama kanalındaki aralık kapanmış ve bir kıtadan diğerine yürüyerek geçiş mümkün olmuş... Hemen hemen bin yıllık bir süre içinde de Güney Amerikadaki marsupial1 memelilerin Kuzey Amerika'daki plasentalı memelilerce biyoloji sahnesinden silinmiş olduğunu biliyoruz. İnsanların akıllı robotlarla karşılaşmaları da aynı sonucu doğuracak, ve çok da uzun olmayan bir zaman içinde, robotlar insan türünü tarih sahnesinden silecekler. Evet bir otelin lobisinde sohbet etmekte olan bu saygın bilimadamlarının mutabık kaldıkları dehşet verici öngörü buydu...

20. yüzyılda geliştirilmiş olan kimyasal, biyolojik, nükleer teknolojiler ve bunlardan kaynaklanan tehditler de büyüktü şüphesiz. Ama 21. yüzyıla damgasını vuracak olan Robot ve Gen teknolojisi ve Nano teknolojilerin 20. yüzyıl atım, kimya ve biyo teknolojilerinden önemli bazı farkları var, bir bomba örneğin, hidrojen bombası bile olsa, bir kez patlayabilir ve bunun bile olabilmesi için insan kararı ve bilinci gereklidir. Ama robotlar, mühendislik evrimi geçirmiş organizmalar ve nanobotlar kendi kendilerine çoğalabilirler. Aniden çoğalmanın başlaması halinde durum süratle kontroldan çıkabilir. Bilindiği gibi, bilgisayar işinde de bu tip bir tehdit vardır, kendi kendini kopyalayıp çoğalan bilgisayar virüsleri. Bilgisayar işinde, böyle bir sorun olması halinde bir network sistemi yavaşlar ya da çalışamaz hale gelir. Oysa, nanoteknoloji ya da robot teknolojisinde kontrol dışına çıkmış bir üreme, fiziki dünyayı tehdit eden bir tehlike halini almaktadır.

İlk bakışta bizlere sınırsız bir hayat, sağlıklı bir bünye vs vaadeden bu teknolojiler, aslında içten içe gizli ve çok da büyük bir tehlikeyi barındırmaktalar. 20. yüzyılda örneğin nükleer bir bomba yapabilmek için çok zor bulunabilen bir hammadde ve uzun zaman çok sıkı koruma altında tutulmuş olan bazı bilgilere gereksinim vardı. Biyolojik ve kimyasal silah üretmek için de büyük ölçekli faaliyetler gerekiyordu. Oysa nanoteknoloji ve genetik sadece bilgiye dayalıdır. Küçük bir laboratuarda üretilebilecek olan yeni bir organizma, ya da nanobot, dehşetli bir süratle çoğalabilme kapasitesiyle tüm dünyayı tehdit edebilecek bir düşman haline gelebilir.

Ulaşılmış olan teknolojik ivme dikkate alındığında, ilk yapay zekalı robotun 2030 yılında üretilebileceği öngörülüyor. Bu aşamadan sonra kendi kendini üreterek çoğalabilecek olan bir robotun ortaya çıkması çok kısa bir zaman alacaktır şüphesiz. İlk akıllı robotun üretilmesi ile birlikte, artık insan beyninin bir robota aktarılması ve böylece insana ölümsüzlük kazandırılması da mümkün olabilecek.. Tabii bu gelişimin sonunda ortaya çıkacak olan insanın artık ne kadar insan sayılabileecği de ayrı bir tartışma konusudur.

Dünya tarihinde ilk kez bir tür kendi gönüllü faaliyetleri sonucunda kendi varlığını ve hatta belki de diğer pek çok türün de varlığını tehdit eder hale gelmiştir.

Güneş sistemimizin ömrü 5 milyar yıl olarak hesaplanıyor. Eğer Andromeda takım yıldızı ile önümüzdeki 3 milyar yıl içinde, muhtemel olan çarpışma gerçekleşmezse, 5 milyar yıllık bir ömrü var sistemimizin. 3 ya da 5 milyar yıl içinde, türümüzün devamını sağlıyabilmek için evrendeki diğer yıldızlarda koloniler kurmaya başlamamız gerekiyor. Ne yazık ki bazı bilim adamlarına göre bu kadar süremiz kalmadı. Bu yüzyılın ortalarına kadar! uzayda bir koloni oluşturabilmek amacıyla süratle gezegeni terketmek zorundayız, aksi halde insan türü evrenden bir daha ortalarda görünmemek üzere yok olabilir. Konu üzerinde akıl yormuş olan pek çok bilim adamının üzerinde mutabık kaldığı çözüm, mümkün olan en kısa sürede teknolojik gelişmenin alanları ve ilerlemenin hızı konusunda ortak bir karara varılması, ve bazı teknolojilerin bir daha kurcalanmamak üzere terkedilip, çöpe atılması!

İnsan mutlu olmayı istiyor, ama daha fazla bilgi ve daha fazla şeyler için topyekun bir kaybı göz alıp almamayı sorgulamanın zamanı geldi. Aklımız materyal ihtiyaçlarımızın bir sınırı olması gerektiğini söylüyor, ve eğer belli bir çeşit bilgi çok çok zararlı olma potansiyteli taşıyorsa, o zaman o bilgiyi hiç elde etmemeyi de kabullenmeyi başarabilmeliyiz.

İnsanlık tarihi boyunca değişik idealler koydu kendisine. En başlarda dünyadaki yaşam bir labirent gibi tasavvur edildi, bir acılar labirenti. Sonunda 'sonsuzluk' olan bir kapıya ulaşılan bir labirent. İlk ideal sonsuzluktu. Tüm bu piramitler, mozoleler.. bunun için yapılmıştı.. Sonra özgürlük idealini yaptı insan. Daha sonraki dönemlerde de eşitliğin daha yüce bir ideal olacağı düşünüldü. Şimdi yeni bir ideal oluşturmaya çalışıyor insanlar, altruizmden kaynaklanan 'kardeşlik' (Ayn Rand fena halde kızacaktır buna!!) Kendi mutluluğunu başkalarının mutluluğunda bulan bir anlayış.

Sonsuzluğa ulaşmak, robot teknolojilerini gerektiriyorsa, ve bu da ciddi tehlikeler barındırıyorsa koynunda, o zaman insanın ideallerini yeniden düşünmek durumundayız.

1 Marsupial memeliler; kanguru, koala, tasmanya canavarı gibi erken doğurup embriyo gelişiminin bir kısmının da rahim yerine dışarıda tamamlandığı bir alt memeli türü. Bu tür, plasentalılara nazaran çok daha erken doğum yapar, gelişimin ana karnında olan kısmı bir yumurta ortamı gibidir, dışarıdan besin girişi olmaz, oysa plasentalılarda annenin dolaşım sisteminden de yararlaılarak bebek anne karnında daha uzun kalır ve doğumla birlikte daha yetkin bir yaşama genellikle hazırdır. Marsupiallerde, doğumu takiben bebek direkt olarak memeye tırmanır ve haftalar (bazı türlerde aylar) süren gelişimini dışarıda tamamlar.

Yukarı

BÖLÜM 2

Theodore Kaczynski, çoğumuzun bildiği, ama çoktan unuttuğu bir isim.. 1996 yılında bu ismi çokça duymuştuk.. Ama o zamanlar olayı tam olarak anlamamış, değerlendirememiştik. Bu nedenle de unuttuk gitti bu son derece ilginç öyküyü...

1942, 22 Mayıs'ta Chicago'da doğdu. Her türlü ilaca karşı dehşetli bir alerjik reaksiyonu vardı bünyesinin. Küçük yaşlarda uzun bir süre hastanede yatırılması ve izole edilmesi gerekmişti, anne babası tarafından da görülmesine izin verilmemişti. Belki de, bu uzunca süre için dokunulmamak ve kucaklanmamak sonunda, bir zamanlar mutlu bir bebek olan Theodore asla bir daha aynı olamadı..

Chicago'nun bir dış mahallesi olan Evergreen Park'da geçen çocukluğu sakin ve mutluydu. Annesi, bu büyük oğlunun içindeki merak ve ilgi ateşini yakmak canlı tutabilmek için yanına oturur, birlikte Scientific American gibi bilimsel dergiler okurlardı. Eski bir komşu olan Dorothy O'Connell Ted daha 12 yaşındayken, Matematikten Kalkülüs'e adında bir kitap okumakta olduğunu anımsıyor.

O dönemdeki komşular, çocuğun parlak zekasının kolaylıkla göründüğünü, ancak sosyal becerilerinin de bir o kadar yetersiz olduğunu söylemişler.. Karşılaştığı komşulara asla günaydın demeyen, herhangi bir şey konuşmak ya da söylemek için asla girişimde bulunmayan bir çocuk.. Daha küçükken büyüyüp, adeta yaşlı ve olgun bir adam olmuş olan bir çocuk. Diğer çocukların pop ya da rock dinledikleri bir ortamda, içinde matematiksel mükemmellik ve simetri olduğunu düşündüğü Vivaldi ve Bach gibi klasik müzik eserleri dinleyen bir çocuk.

Öylesine parlak bir zekası var ki, 1958'de, 16 yaşındayken, üst üste iki sene sınıf atlamış Kaczynski. Ve daha sonra 20 yaşında Harvard üniversitesi Matematik bölümünü bitirmiş. Ardından da master ve PhD gelmiş. Hocaları onu diğer matematik uzmanlarını yıldıran karmaşık eşitlikleri kolaylıkla çözüveren parlak bir öğrenci olarak hatırlıyorlar, ancak sosyal olarak, yalnız...

1967 yılında Berkeley'de matematik hocası olarak göreve başlamış ve 1969'da herhangi bir sebep göstermeksizin okuldan ayrılmış. Bölüm başkanı John Addison'ın dediğine göre, Kaczynski bu günlerde kendisine matematiği bırakacağını ve aslında sonrasında da ne yapmak istediğini pek bilmediğini söylemiş. Bu sakin ve dingin adamı, bu garip fikrinden vaz geçirmek için çok çabalamış diğer hocalar ve idari görevliler, ama Ted kararını değiştirmemiş. Addison bir de Kaczynski'nin adeta patolojik düzeyde utangaç ve içine kapalı olduğunu anlatıyor. Fakülte başkan yardımcısı Calvin Moore'da Ted'in hazırladığı etkileyici tezi ve bilimsel makaleleri anımsadığında, 'Eğer kalsaydı, okulda çok ilerler ve fakültenin saygın bir öğretim elemanı olurdu' diyor.

Theodore, 1971 yılında (üniversiteden ayrıldıktan bir yıl sonra) kardeşi David ile birlikte Lincoln Montana'da bir arazi alıyor, bu araziye 3mt x 4mt ölçüsünde bir kulübe çakıyor, ve elektrik, su ve hatta tuvaletten bile yoksun bu ilkel barınakta yaşamaya başlıyor bir başına. Çoğunlukla işsiz, yılda sadece birkaç yüz dolar ile geçiniyor. Isınmak için ormandan ağaç kesiyor, et için geyik avlıyor, sebzeleri bahçesinde yetiştiriyor ve bir miktar da çarşıdan aldığı konserve balık vs ile besleniyor... Zaman zaman gerekli olan kasaba ziyaretleri için eski bir bisikleti var, bunu kullanıyor, Kasabadakiler onu, zincire takılıp durmasın diye hep sağ paçası bir lastikle bağlanmış olarak hatırlıyorlar. Montana'nın aşırı soğuk kışlarında, bisikletinin tekerleklerine doladığı bir de zinciri var, böylelikle karda kaymadan gidebiliyor. Bisikletle gelinemeyecek kadar kötü koşullar olunca da bir posta arabasına otostop yaparak gidip geliyor kasabaya gerektiğinde. Aslında Theodore Kaczynski'nin köye gelmesi yılda toplam beş, bilemediniz altı kez gerçekleşen bir hareket.

Kasabadaki esnaftan Teresa Brown 'nazik, utangaç, çok şeker..' diye tanımlamış. 'Asla şüphelenilecek birisi değildi. Hep yalnızdı, Hiç arkadaşı olduğunu sanmam, hiç işi de yoktu sanırım.. işte, orada dağda oturan zavallı bir münzevi.. hepsi bu..' Kütüphane görevlisi Linda'nın söyledikleri de ilginç, 'Çok yüksek bir eğitimi vardı, benim okuyabileceğim seviyenin çok çok üzerindeydi. Edebi eserler okuyordu. Zaten istediği kitapların çoğu bizde yoktu ve bunları başka kütüphanelerden getirtmek zorunda kalıyorduk. Kitapları geri getirdiğinde sorardım, bunları okuyup anlıyormusunuz diye.. Ben denemiştim, kesinlikle anlıyamıyordum..'

Montana'da oturmakta olan Karen Potter, (kasabadaki Blackfoot marketinin sahibi) ilk kez onunla karşılaştığında konuşmaya çalışmış. İlk izlenimi bu adamın insanlarla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen, bunu beceremeyen bir sanatçı olduğuymuş. Birlikte ekmek yapımı, ev işleri ve sağlık konularından bahsetmişler. Kaczynski'nin özellikle ekmek pişirmek konusundan hoşlandığını hatırlıyor. Bu sohbetler genellikle dostca ve zevkli geçmiş, genellikle bu çevrede yaşamaya bir şekilde itilmiş olan diğer insanlardan farklı hiçbirşey algılamamış Potter. Tabii Kaczynski hemen hiçbir zaman özel yaşamı ile ilgili konuşmamış. 'Sanıyorum tanımanın bu denli güç olması nedeniyle bir çekime kapılmıştım. Örneğin, matematik hocası olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım, çünki bir keresinde bir fatura ile ilgili anlaşmazlığımız olmuştu ve ben haklı çıkmıştım, çok utanmıştı.. Çok tatlıydı..'

Tüm kasabada, onun hakkında konuşabilecek kadar tanışıklığı olan az sayıda insanın ortak bir düşüncesi vardı, aralarında otuz yıla yakın bir süre yaşamış ve gene de bir yabancı olarak kalmayı becermiş birisiydi .. Vitamin aldığı eczaneden asla torba ya da kağıt poşet vs istemez, hep yanında getirdiği kumaş heybeye koyardı. Zaman zaman komşu araziye gidip, komşusuna o günün günlerden ne olduğunu sorduğu olurdu. Ara sıra bu komşusuna yabani otları öldürmek anacıyla yaptığı ilaçlamaları kendi arazisine doğru yapmamasını, lenf kanserinden ölmek istemediğini söylüyor. Uzun kış dönemlerinde hemen hiç gören olmazmış onu, tek odalı kabinden dışarı bile çıkmazmış neredeyse... Hatta gitmiş olsa, kimselerin haberi olmazdı diyor komşuları..

Ted, aile fertlerinden; eğer kendisine yolladıkları mektupta, önemli bir bilgi varsa, pulun altına bir kırmızı çizgi çizmelerini istemiş. -böylelikle daha erken zaman ayırıp okuyacakmış-aksi halde mektup gelse bile-kendisi için uygun olan zamana kadar bir köşede beklermiş mektuplar! 1990 yılında pulun altı kırmızı ile çizili bir mektup, gerçekten de gelmiş. Babası intihar ettiğinde.. Ne var ki, bizim münzevi buna çok bozulmuş, çünki ona göre böyle bir mektup 'acil' önem arzetmiyormuş. Haziran 1990'da küçük kardeşi David'in evlenmesi üzerine, kendisine yazdığı bir mektupta, büyük harflerle bir daha ne David'i ne de ailenin herhangi bir diğer ferdini görmek ya da duymak istemediğini kesin bir dille ifade etmiş.

1978 yılında, kardeşinin gözlemci olarak çalışmakta olduğu bir kauçuk fabrikasında işe başlamış, ne var ki burada rastladığı bir kıza hafiften tutulur gibi olmuş, ancak kız bu ilişkiyi istememiş ve kendisini refüze etmiş, sonra da Ted biraz israrlı davranıp iş yerinde huzursuzluk çıkınca, kardeşi tarafından işten atılmış.. Sonra da 1979'da tekrar kulübesine geri dönmüş.

Annesi (Wanda) halen New York'ta oturuyor. Hem anne, hem de baba, çocuklarıyla çokça konuşan, onlara eğitimin değeri, doğru olanın yapılması gibi konularda sürekli nasihatler veren, ilgili, sıcak insanlarmış. Hiçbir zaman sıkı disiplinci insanlar olmamışlar, zaten bu hiç gerekmemiş de, çünkü iki çocukları da ne toplumda ne de okulda, asla sorun çıkarmamışlar.

İnsanlık tarihinin en uzun ve en pahalı kelle avına konu olmuş olan, yaşam hikayesini yukarıda kısaca konu ettiğimiz bu değerli matematikçi, 1998 yılı 22 Ocak'ında üç kez idam ve 30 yıl hapis cezası almış ve ceza, asla affa uğramamak kaydı ile ömür boyu hapis olarak değiştirilmiş...

Kaczynski kimdi? Ne yapmıştı da üç idam ve otuz yıl hapse mahkum olmuştu?

Yukarı

BÖLÜM 3

UNABOMBER

Bizler onu, 1996'da yakalanışından çok daha önce 'Unabomber' adıyla gazetelerden tanıdık.. Kim olduğu bilinmiyordu.. Birçok insanın yaralanmasına ve üç kişinin de ölmesine neden olmuştu. Polisler yıllarca Unabomber'ın kendi elleriyle özene bezene yaptığı bombalar patladıktan sonra arta kalan ufacık parçaları incelediler. Kurbanların geçmişlerini eşelediler.. 18 yıl boyunca, artık ellerinde onu çok iyi tanıdıklarını düşündükleri kadar bilgi biriktirmişlerdi, öyle ki, yaşamakta olduğu eve girdiklerinde, etraftaki eşyalar bile tanıdık görünmüştü polislere.

Aslında Unabomber'ın nasıl birisi olduğuna ilişkin ipuçları, yakalanışından 18 yıl önce Mayıs 1978'de Chicago'da Northwestern Üniversitesi'nde bir polisin elinde bir paket bombanın patlamasıyla başladı. Daha sonra iki patlama daha oldu, biri Northwestern'da, diğeri Chicago'dan Washington'a gitmekte olan bir uçakta! İşte bundan sonradır ki, polisler bir seri bombacının peşinde olduklarını anladılar.

Bombacı dokuz kez daha vurdu. 1980 ile 1987 arasında, Illınois, Utah, Tennessee, California ve Washington'daki bombalamaları takiben altı yıl için ortalık sakindi.. 1993'te hareket yeniden başlamıştı.

Her saldırı, bu işi sürdürmekte olan kişi ile ilgili, son derece kısıtlı bir takım bilgiler de bırakıyordu arkada. Patlamadan ele geçmiş olan bazı bombalardan anlaşılabildiği kadarıyla, cilalı ahşap kutulara yerleştirilmiş, el yapımı anahtarlar ve düğmelerle aktive olan sistemler, karşılarında hastalık derecesinde mükemmeliyetci, titiz, kılı kırk yaran birisi olduğunu düşündürüyordu.

İlk hedeflerin ortak nitelikleri, bombacının üniversiteler ve hava yolları ile ilişkili kişlerle ilgili bazı bağlantıları olması gerektiğine işaret ediyordu. Ama bombalamalar arttıkça, bir bilgisayar mağazası işletmecisi, bir reklamcı ve bir de kereste lobicisi hedef alındı.. Saldırganın toplumda daha geniş spektrumlu bir nefret alanı olduğu anlaşılmaya başlandı.

Üniversitelerin nasıl çalıştığı ve eğitimcilerin ne şekilde düşündüklerine ilişkin fikirleri olduğu anlaşılıyordu. Üniversite profesörlerine yolladığı paketler, kitap veya araştırma raporları kılığına sokulmuş, üzerinde sahte de olsa bazı tanınmış akademisyenlerin iade adresleri yazılı, tehditkar değil, davetkar paketlerdi. Araştırmacılar aradıkları kişinin üniversite tahsili olduğunu düşünüyorlardı. Değilse bile hayatının bir döneminde, uzunca bir süre için bir kampüste çalışmış olmalıydı.

İlk dört bomba Chicago çevresinde patladığı için, önceki dönemlerde buralarda yaşamış olduğu düşünülmekteydi.

Bu kadar uzun zamandan bu yana böylesine dikkatli ve yoğun bir araştırma yürütülmüş olmasına rağmen, hiçbir ilerleme kaydedilememiş olması nedeniyle, yalnız yaşayan ve çok az toplumsal iletişim kuran birisi olmalıydı.

Evet... Üçüncü ölümle sonuçlanan bombalamasından sonra, Unabomber New York Times gazetesi ile ilişki kurdu. Bu ilişkide uluslar arası büyük işler ve endüstriyel gelişmeden duymakta olduğu mutsuzluğu anlattı.. Ve teknolojik gelişmenin neden olduğu sonuçları anlattığı bilimsel incelemesinin ulusal bir gazetede yayınlanmasını talep etti.

Unabomber Haziran ayında bu uzun yazısını New York Times ve Washington Post gazetelerine yollayıp, üç ay içinde yayınlanması halinde insanları öldürmekten vaz geçeceğini bildiriyor. Bu yazının yayınlanması oldukça zor bir karar oluyor gazeteler için. Eğer yayınlarlarsa bir teröristin isteğini kabul etmiş olacaklarını, ama yayınlamazlarsa da daha fazla insanın öleceğini düşünerek ikilem yaşıyorlar, ve sonunda, belki toplumdan bir yardım da gelebilir umuduyla, FBI ve Adalet Bakanlığının teşviki ile yazıyı yayınlamaya karar veriyorlar. 1

35.000 kelimelik bu manifesto ellerine geçtiğinde, 10 yıldır bu iş üzerinde çalışmakta olan federal ajan Tony Mujat 'Unabomber'ın parmak izini ele geçirdik' diye yorumluyor metni.

Metin modern dünyanın şeytanlıklarına karşı kızgın bir başkaldırı niteliğinde. 'Endüstriyel devrim ve sonuçları insan türü için bir felaket olmuştur.' cümlesiyle başlıyor. Tutucular ve bilim adamları ile alay ederek, onları düşünmeye davet ediyor ve toplumun ekonomik ve teknolojik temellerine karşı bir devrime çağırıyor. 2

Manifesto yayınlandıktan yaklaşık altı ay sonra Kaczynski, konu üzerinde uzun zamandır çalışmakta olan 100 kadar FBI görevlisinin bir numaralı zanlısı durumuna gelmişti. Metni okumuş olan küçük kardeş David, ilk okuduğunda bu bombalamaların arkasında abisinin olabileceği ihtimaliyle dehşete düşmüştü.. Daha önce Ted'in kendisi ile yapmış olduğu bazı konuşmalarda kullandığı bir dizi ifade-ki sadece Theodore'un ifade biçimiydi-aynı biçimde manifestoda yer almaktaydı, bunu okuyan David, birdenbire Unabomber'ın abisi olabileceği düşüncesiyle irkildi... Annesinin evinde yaptığı bir araştırmada Tehodore'un daha önce annesine yazmış olduğu bazı mektuplarda, neredeyse manifestodaki cümlelerin aynıları ile bu görüşlerin savunulmakta olduğunu da okuyunca, bu belgeleri polise verdi. Wanda'ya yazılmış olan mektupları okuyan polisler, bunu yazan kişinin ya manifestoyu yazana bir özet hazılamış olduğunu ya da bu mektupları yazan ile manifestoyu yazan kişinin aynı kişi olduğunu düşündüler. Görüşler ve dile getiriliş biçimleri o denli benzemekteydi.

Bu bulgular üzerine 20 FBI görevlisi Montana'ya geldi, ve Kaczynski'nin küçük kulübesi dışarıdan gözetim altına alındı. Altı hafta kadar sonra evi bastılar ve Unabomber olduğundan emin oldukları bu adamı nezarete aldılar. Evde bomba yapımına ilişkin kitaplar, manifestonun yazılmış olduğu bir daktilo ve tamamlanmış bir de bomba bulundu.

1 Ben bu manifestoyu oldukça küçültülmüş harflerle bastım ve toplam 47 sayfa tuttu! Artık gazeteler bunu bir günde mi yoksa birkaç seferde mi, ya da özel bir ek olarak mı bastı, bilemiyorum..

2 Kaczynski'nin manifestosu gerçekten inanılmaz ilginçlikte bölümler içermekte. Ancak metin çok çok uzun olduğu için, bu dizinin sonuna, bütün bu bombalamalar ve teröre kaynaklık etmiş olsa da üzerinde düşünmeye değer nitelikteki düşüncelerden bazı bölümleri ekleyeceğim

Yukarı

BÖLÜM 4

Hikayemizde David'in çektiği acılar da önemli. Her ne kadar uzun zamandır görüşmüyor olsalar da, eninde sonunda Ted'in kardeşiydi.. O zamanlar 47 yaşında olan David için en acı veren gerçek, abisini demir parmaklıkların arkasına yollamış olması ve daha da beteri belki de bu işin sonunun elektrikli sandalyede bitebilecek olması ihtimaliydi.

Sacramento hapishanesine konulduktan sonra, David ile ya da anneleri Wanda ile görüşmeyi reddetmiş. 30 yıl boyunca Montana'nın vahşi ortamında, bir kulübede bir münzevi gibi yalnız başına yaşamış bu adamın, yeni ortamı ile nasıl başa çıkacağını düşünüp üzülmekte olduğundan bahsetmiş David. Gürültüden her zaman aşırı bir rahatsızlık duyan Ted'in bu yeni ortamda çok acı çekecek olduğunu düşünüyor. Ölenlerin aileleri için içtenlikle üzülmesine karşın, kendi kardeşi için de üzülmekten kendini alamıyor. 'Düşündüğüm her dakika içimi bir pişmanlık kaplıyor. Onun acı çekiyor olmasından dolayı derin üzüntü duyuyorum. Öte yandan, bundan başka bir şey de yapamazdım. Engellenebilecek olmasına karşın bir kişinin daha bir bombalama sonucu ölmesi halinde bu gerçekle yaşayamazdım.. Bile bile buna engel olmamayı düşünemezdim.' David'i içten içe rahatsız eden bir diğer gerçek de, belli aralıklarla kardeşine yolladığı paralarla, aslında bazı bombaları finanse etmiş olması ihtimali..

David, 1969 yılında, arazi almak amacıyla Montana'ya gittikleri sırada yaptıkları uzun konuşmaları anımsıyor.. Theodore, bu konuşmalarda, özellikle teknoloji yoluyla kültürün yanlış bir yola saptığını anlatmış. Bu konuşmadan bir yıl sonra, 23 sayfalık bir metin yazmış, bu metinde bilimsel gelişmenin durdurulmasını istemiş, ayrıca David'e tüm bu tarz gelişmelere yol açan araştırmalara yapılan devlet yardımlarının kesilmesini amaçlayan bir organizasyon kurmayı önermiş.

Kaczynski'ye karşı önemli kanıtlardan biri olarak kullanılan bu eski metinde 'teknolojik gelişmenin insan özgürlüğünü kısıtlayıp tehdit eder nitelikte olmaya başlaması söz konusu edilmekte.

Unabomber'ın gazetelerde yayınlanmış olan anarşist manifestosunu okuyan David, eski metni okumasının üzerinden 25 yıl geçmiş olmasına karşın, çok benzer cümleleri anımsadı, Endüstri devrimini eleştiren manifesto, bunun insan türü için bir felaket olduğunu ve bilimsel gelişmenin bedeli ne olursa olsun muhakkak durdurulması gerektiğini söylüyordu. Toplumun yeniden doğaya dönmesinin şart olduğu da ekleniyordu.

Bütün bunları okuyan David, Theodore'un bir zamanlar kendilerine yazmış olduğu mektuplardaki keskin ifadeleri ve fikirleri gördü ve şaşırtıcı benzerlikle irkildi. Tabii konu sadece yazının teması değildi, Theodore'un kullandığı bazı özel kelimeler, dizilişler, ve cümle yapıları.. herşey bu yazının yazarının kardeşi olduğu konusunda bir inanç oluşturmaya başlamıştoı kafasında. 'Gerçekten, onun cümleleriydi, onun katı, metodolojisi vardı' Ama özellikle arka arkaya kullanılan üç kelime çok çok dikkatini çekti, 'Sakin kafalı mantıkçılar' Manifestonun başlarında şöyle bir paragraf var 'ancak, şu da bir gerçektir ki, modern solcu felsefeciler, bilginin temellerini sistemli olarak analiz eden sakin kafalı mantıkçılar değillerdir, onlar gerçek ve doğru olana karşı taa içlerinde duygusal bir saldırı peşindedirler.'

Bu paragrafı okuyunca David'in sırtından bir ürperme geçti, eskilerde bir zamanlar Ted kendisini, kararlarına duygu karıştırmakla suçlamış, 'Sen sakin kafalı bir mantıkçı değilsin' demişti..

Evet, bu diziyi başka kim kullanabilrdi ki? Kimse! Bu 'O' olmalıydı...

Yine de David terddüt ediyordu, Ted insanlar üzerinde şiddet uygulayacak birisi olamazdı.. Bunu yapamazdı. David manifestoyu birkaç kez daha okuduktan sonra, konuyu ilerletmeye karar verdi. Her ne kadar annesi kendisine daha önce 'Acaba bu bombacı bizim Ted olabilir mi?' demiştiyse de annelerine bir şey söylemedi.

'Anneme bir şey söylemedim, çünki hala Ted'in sorumlu olmadığı gibi bir umut taşıyordum içimde. Endişelenmesini istemedim, ayrıca bu konuda kendisine birşeyler söyleyecek olsaydım, bu ona çok büyük bir azap verecekti. Karara katılmasını istemedim. Benim durumum bile, bir kardeş olarak çok çok zordu.. İnsanın kardeşinin yakalanması ve -allah korusun- idam edilmesinden sorumu olmasının yükünü bir düşünsenize.. Hele bu durumda bir annenin olmasının korkunçluğu...'

David önce bir el yazısı uzmanına gitti, bu uzman kendisine endişelerinin yerinde olduğunu söyledi ve sonunda Bisceglie isimli bir avukata başvurmaya karar verdi. Bisceglie de bu konunun öncelikle polise aktarılması tavsiyesinde bulundu.

Önceleri, konu üzerinde çalışan ekipten bazıları, Kaczynski'nin aradıkları adam olabileceği konusunda tereddüt ettiler, ama gene de kendisini belli bir süre için göz hapsine almaya karar verdiler. Haftalar sonra kulübeyi bastıklarında, bomba yapımı ile ilgili malzemeler ve kitapların yanı sıra, bir de tamamlanmış, patlamaya hazır bomba buldular.

İlerleyen günlerde David çok üzgün ve endişeliydi:
'Sürekli rüyalar görüyordum, pek çok sabah aklımda o kıyamet gününün duygusuyla kalkıp, kendi kendime bunun kötü bir rüya değil, ne yazık ki gerçeğin ta kendisi olduğunu söylüyordum'

Televizyonda bu münzevinin kulübesinden çıkartılışını, hırpani kılığını, görüntüsünü görmek, bir zamanlar çok da yakın olmuş olduğu ve sevdiği bu insanın çürümüş bir insan, kopuk ve izole bir adam olmuş olması David'i yıktı..

Bu dönemde David ve avukatın tüm uğraşı, eğer ölüm cezası alacak olursa Ted'i bundan korumaya çalışmak oldu. Her ikisi de, Ted'in eletrikli sandalyeye oturtulmasının adil ve uygun olmayacağını düşünüyorlardı. Bisceglie'ye göre David'in bu işteki önemli rolü göz önne alınmalıydı her şeyden önce. İkinci olarak Ted'in mental değişkenlikleri vardı ve bu da eyalette ölüm cezalarında dikkate alınan bir unsurdu. Üçüncü olarak da, eğer Theodore'a ölüm cezası verilecek olursa, bundan sonra herhangi birisinin bir yakını, bir sevdiği herhangi bir suç işleyecek olursa, kimseler bunu polise bildirmeyecekti.

David, adaletin soğuk ve acımasız bir makine olmadığına inanmak istediğini söyledi. 'Yapmam gerekeni yaptım, çünki kardeşimin mental kırılganlığını ve duygusal rahatsızlıklarını göz önüne alırlar diye düşündüm. Eğer kardeşime ölüm cezası uygulanırsa, hayatımın geri kalanını cehennemde geçireceğime şüphe yok. Bir değil iki kişi cezalandırılmış olacak, ve ben bunu haketmedim'

Unabomber'ın kısaca geçmişi böyle.. Şimdi, bir zamanların bu parlak bilim adamını, hiç tanımadığı ya da karşılaşmadığı bir takım insanları öldürmeye iten görüşleri ile ilgili detaylara göz atalım.

Yukarı

BÖLÜM 5

Kaczynski'nin Manifestosu 1

'Çağdaş endüstriyel toplumun yarattığı anormal koşullar arasında, aşırı nüfus yoğunluğu, insanın doğadan koparılmış yaşamı, sosyal değişimlerin hızı, büyük aile, köy ya da kabile gibi küçük ölçekli toplulukların dağılması konularını sayabliriz.

Bilindiği gibi, kalabalıklaşma stres ve saldırganlığı artırır. Bugün geçerli olan aşırı kalabalıklaşma ve insanın doğadan kopuk yaşantısı teknolojik gelişmenin sonucudur...... Radyo, motorsiklet, çim biçme makinası gibi gürültü çıkaram araçlar birçok rahatsızlık yarattı. Eğer bu araçların kullanımı serbest olursa, sükunet isteyen insanların canı sıkılıyor, yok eğer bu araçların kullanımı kısıtlanırsa, bu defa da bu araçları kullanan insanların canı sıkılıyor. Oysa bu araçlar eğer hiç icat edilmiş olmasalardı, böyle bir sorun olmayacaktı.

İlkel toplumlarda doğal dünya çok yavaş değişir, bu durağan ve güvenilir bir çevre demektir. Modern dünyada insanlar doğaya hükmeder, ve modern toplum teknolojik değişikliklere bağlı olarak süratle değişir, bu ise durağan ve güvenilir bir çerçeve oluşturulmasını olanaksız kılar. Tabii ilkel çağlarda da, yavaş ta olsa bir değişim vardı, ancak değişiklik modern çağ insanına empoze edilmektedir.. Oysa 19. yüzyılın öncüleri değişimin kendileri tarafından, kendi irade ve istençlerinin bir sonucu olarak yapılmakta olduğu hissini duyumsayabilmekteydi.

Tutucular çılgındırlar. Hem gekeneksel değerlere bağlıdırlar, hem de teknolojik gelişmeyi ve ekonomik büyümeyi cansiperane desteklerler. Anlaşıldığı kadarıyla, sonunda geleneksel değerlerin kaçınılmaz olarak parçalanmasına yol açacak olan ani teknolojik ve ekonomik değişikliklerin toplumun diğer alanlarında da ani ve köklü değişikliklere yol açmakta olduğunu bir türlü anlayamamaktadırlar.

Yaşamımız, bir nükleer santraldaki güvenlik standartlarının ne kadar iyi korunup uygulandığına, ya da yiyeceklerimize ne miktarda böcek ilacı karışmasına veya havaya ne kadar kirlilik karışmasına izin verildiğine bağlı olmaktadır. Bir iş sahibi olup olamıyacağımız çoğunlukla hükümetlerin aldıkları kararlara, şirket yönetcisi ve ekonomistlerin kararlarına bağımlı hale gelmektedir. Pek çok birey, kendilerini bu tip tehditere karşı güvenceye alamamakta ya da belli oranda alabilmektedir. Bireyin güvenlik ihtiyacı karşılanamamakta bu da kalıcı bir güçsüzlük duygusuna neden olmaktadır. Modern insan, hiçbir şekilde karşı koyamadığı, son derece çaresiz kaldığı, nükleer kazalar, yiyeceklerdeki kanserojen maddeler, çevre kirliliği, savaş, yükselen vergiler, büyük organizasyonlarca kişisel mahremiyetinin tecavüze uğraması, ulusal boyutta sosyal ve ekonomik olayların bireysel yaşam biçimini etkilemesi gibi tehditlerle birlikte yaşamaktadır.

Tabii, ilkel insan da kendisini tehdit eden bazı unsurlara karşı çaresizlik içindeydi, hastalıklar örneğin. Ne var ki hastalık riskini sosyal olarak kabul edebiliyordu. Hastalık, doğanın bir parçasıydı, kimsenin hatası değildi. Oysa modern zamanlarda ortaya çıkan tehditler insan yapısıdır. Şans eseri değildir. Bireye, düşünce ve davranışlarını etkileme, değiştirme olanağı olmayan kişilerin aldıkları kararlar sonucunda empoze edilen şeylerdir. Bu durumda da kişi kendisini hayal kırıklığına uğramış, aşağılanmış, ve kızgın hissetmektedir.

Günlük yaşamımızda bizi çepeçevre sarmalamış olan açık ve gizli kurallarla birlikte yaşamaktayız. Tüm bu kurallar, modern endüstriyel toplumun çalışabilir olması için bir zorunluluktur. Her ne kadar bazı konularda nasıl ve ne şekilde davranacağımız belirlenmiş ve denetim altına alınmışsa da, bazı konularda da oldukça serbesttir modern insan. Sistemin çalışmasını ilgilendirmeyen her türlü davranışımızda özgürüzdür, sistemi tehdit etmemek kaydıyla istediğimiz dine inanabiliriz, korunmalı sex yaptığımız sürece canımızın istediği insanla yatağa girebiliriz vs.. Önemsiz konularda kesinlikle özgürüzdür, ama önemli konularda, sistem gittikce artan oranda davranışlarımızı denetleme eğilimindedir.

Bilim adamlarını bilimsel araştırmaya iten nedenler olarak ileri sürülen 'merak etmek' ya da 'insanlığın yararına birşeyler yapmak' gibi konular aslında gerçek ve geçerli nedenler değillerdir. Örneğin Dr Teller'in durumun ele alalım, kendisi nükleer santralların geliştirilmesinde çalışmış ve önemli katkılar sağlamıştı. Bu katkıları insanlığa yararlı olmak için mi yaptı? Eğer öyle idiyse, neden madem insanlığa diğer faydaları düşünmedi? Eğr bu kadar insani idiyse, niçin Hidrojen bombasının geliştirilmesine katkıda bulundu? Diğer pek çok endüstriyel gelişme gibi, nükleer santralların insanlığa gerçekten yararlı olup olmadığı konusu da sorgulanmaya oldukça açık bir konudur. Ucuz elektrik, birikmekte olan radyoaktif atıkları ya da kaza tehlikelerini göz ardı etmemizi sağlayacak kadar önemli midir? Açıkcası, Dr Teller'in nükleer güç ile ilgili çalışmaları insanlığın yararı için değil, kendi kişisel çalışmalarının uygulanabilir olmasını görmek dürtüsü ve bundan aldığı haz nedeniyle olmuştur.

Aynı şey bazı istisnalar dışında tüm bilim adamları ve bilim dalları için de geçerlidir. Bunları motive eden şey merak ya da insanlığa yardımcı olmak hevesi değildir. Asıl amaç güç arayışı safhasını geçmektir, bir amaç sahibi olmak (çözülecek bir bilimsel problem), çalışmak (bilimsel araştırma), amaca ulaşmak (sorunun çözümü.) Bilim, bilim adamının işten aldıkları haz nedeniyle yapılan bir iştir. (Tabii buna sadece bu kadar basit bakamayız, para, statü vs gibi başka motivasyon kaynakları da olduğunu biliyoruz, ama temel olarak bilimsel çalışma bir zevk işi, kişisel tatmin için yapılan bir iştir.)

1 Theodore Kaczynski'nin 35.000 kelimelik oldukça uzun yazısı, sıradan bir insanın anlayabileceği kadar basit olmaktan uzak. Ancak, gene de, bazı bölümlerde, ortalama eğitim almış bir insanın anlıyabileceği kadar yalın bir dille, son derece berrak bir anlatımla ortaya konulmuş enteresan düşünceler var. Bu bölümde de işte bu fikirlere göz atacağız. Bu mini dizimizin ilk bölümünde konuk ettiğimiz Bill Joy'un görüşlerini derinden etkilemiş olan Theodore Kaczynski, sadece Joy'u değil bu gün konu ile ilgili fikri olan pekçok bilim adamı ve bilim felsefecisini de etkilemiş ve dünya üzerinde hatırı sayılır sayıda taraftar bulmuş. Manifesto gerçekten çok uzun olduğu için, okuyucuyu sıkmamak adına içinden önemli olduğunu düşündüğüm bazı bölümlerle sınırlı kalacak bir bölümü yayınlamayı uygun buldum. 47. paragraftan başlıyarak önemli gördüğüm bölümleri bu yazı dizisine dahil ettim.

Yukarı

BÖLÜM 6

Özgürlüğün Doğası

Özgürlük-bir birey ya da küçük bir topluluğun üyesi olarak- bireyin hayatta kalmasını belirleyecek olan ölüm kalım meselelerini kendi kontrolu altında tutması demektir. Özgürlük güç sahibi olmak demektir, başkalarını kontrol edecek güç değil, kişinin kendi yaşam koşullarını kontrol edebileceği bir güç. Eğer bir kişi-ya da büyük bir organizasyon- birey üzerinde güç sahibi ise, bu güç ne kadar toleranslı, yumuşak, iyi niyetli, müsaade edici bir havada kullanılırsa kullanılsın, bireyin özgürlüğü yok demektir. Bu noktada özgürlük ile izin vermeyi karıştırmamak lazım..

...Basının özgürlüğü sıradan bir vatandaş için bir birey olarak pek az önemlidir. Medya genellikle sisteme entegre olmuş olan büyük organizasyonlarca kontrol edilmektedir. Azıcık parası olan birisi de birşeyler bastırabilir, ya da internette görüşlerini yayabilir. Ama bu durumda ortaya koymuş oldukları medya tarafından üretilmekte olan inanılmaz miktardaki malzeme tarafından ezilip arada kaynayıp gidecek ve hemen hiçbir pratik etki yaratmıyacaktır. Demek ki, pek çok birey ya da küçük gruplar için toplumu sözle etkileyebilmenin bir yolu, oluru yoktur. Örneğin bizim durumumuzu ele alın, eğer terörist faaliyetlerde bulunmasaydık, o zaman bu yazdıklarımızı medyaya kabul ettirebilmemizin hiçbir yolu olmayacaktı. Zaten eğer kabul edip yayınlamış olsalardı da, gene de okunup gerekli etkiyi yaratmıyacaktı, çünki evde oturup, medya tarafından üretilmekte olan eğlence programlarını izlemek, böyle ağır başlı bir makaleyi okumaktan zevklidir. Mesajımızı topluma aktarabilmek ve kalıcı bir etki yaratabilmek için, insanları öldürmek zorundaydık. 1

../.. Her ne kadar tıbbın diğer teknoloji alanlarından ayrı olarak da geliştirilebileceğini varsayabilirsek de, sadece geliştirilmiş tıp bile kendi içinde bazı şeytanlıklar getirecektir. Örneğin, diyelim ki şeker hastalığına bir çare bulundu. Bu durumda şekere yatkın genlere sahip insanlar üremeye devam edecek herhangi başka bir birey gibi üremeyi sürdürebilecektir. Diyabete karşı olan doğal seçilim mekanizması çalışmayacak, bu gen tüm topluma yayılacaktır. (Bu durum şu anda bile kısmen geçerlidir, şeker hastalığı insülin kullanımı ile kontrol altında tutulabildiği için) Genetik bozunma sonucunda, çeşitli hastalıklar daha kolay yayılma olanağı bulcaktır. Çözüm, insanın ileri derecede genetik mühendisliği konusu edilmesi olacaktır. Bu sürecin sonuda insan artık doğanın, şansın ya da tanrının (hangisine inanırsanız) yarattığı bir varlık değil, üretilmiş bir ürün olacaktır.

Eğer şu anda 'büyük devlet'in yaşamınıza çokça karıştığını düşünüyorsanız, azıcık bekleyin, devlet çocuklarınızın genetik yapılarını belirlemeye başlayıncaya kadar! Tabii bunun sonucunda insanın tamamen tasarlanmış bir ürün olması izleyecektir, çünki genetik olarak oynanmamış bir insanlık mümkün olamıyacak, böyle bir şey riske edilemeyecek kadar tehlikeli ve ölümcül olarak algılanacaktır. 2

Bu gibi sorunların yanıtı, tıp etiğinde yatar. Ne var ki, bu konuda etik kurallar çözüme yardımcı olamıyacak, tersine durumu daha da güçleştirecektir. Genetik müdahalelerle ilgili etik kuralları büyük olasılıkla insanların genetik yapılarının düzenlenmesi olarak ortaya çıkacaktır. Bir gün (büyük olasılıkla üst orta sınıftan bireylerce) şu ve şu uygulamaların genetik mühendisliği açısından ahlaka uygun olduğuna, şunların da uygun olmadığına karar verilecek, böylelikle kendi ahlaki değerlerini toplumun genetik yapısı üzerinde etkin kılmış olacaklardır. İstenirse demokratik bir karar oluşturulsun, eninde sonunda bir biçimde davranmanın doğru olduğunu düşünenler, kendi görüşlerini toplumun böyle düşünmeyen bir azınlık grubu üzerinde empoze etmiş olacaklardır. 3

Aslında özgürlüğü koruyacak olan tek etik kural 'insanlar üzerinde hiçbir genetik oynamanın yapılamayacağı' kuralıdır. Ancak, teknolojik bir toplumda böyle bir kuralı uygulamaya olanak yoktur. Gen mühendisliğinin akla hayale sığmayan olanakları, insanlığın bütün istediklerini verebilecek potansiyeli, bedensel ve ruhsal hastalıkları yok edici özellikleri ile karşı konulmaz bir konu olacağı şüphesizdir. Sonuçta gen mühendisliği pek çok çeşitli alanlarda kullanılacaktır, ancak bu kullanımların tümü endüstriyel teknolojik sistemin talepleri doğrultusunda olacaktır.

Teknoloji ile özgürlük arasında kalıcı bir uzlaşı sağlamak mükün değildir. Teknoloji çok daha kuvvetli bir sosyal güçtür ve sürekli tekrarlama yoluyla özgürlüğe geri adımlar attırmaktadır.

Şimdi de neden teknolojinin özgürlükten daha kuvvetli olduğuna bakalım;
Önceleri özgürlüğü kısıtlamadığı düşünülen bir teknolojik gelişme, ilerleyen zamanla çok da kuvvetle özgürlüğe darbe vurur bir hal alabilmektedir. Örneğin motorlu taşımayı ele alalım. Yürüyen bir adam, önceleri istediği yere, istediği hızda, herhangi bir trafik kuralı gerekmeksizin teknik destek sistemlerinden bağımsız olarak gidebilirdi. Motorlu araçların ortaya çıkışıyla, bunların insanın özgürlüğünü artırdığı düşünüldü. Yürüyen adamın özgürlüğünü kısıtlamadı, istemeyenler almak zorunda kalmadı, isteyip de alanlarsa yaya adamdan çok daha hızlı gidebildiler. Zamanla hareketlerin düzenlenmesi, hızların denetlenmesi, trafik yasaları vs kaçınılmaz oldu. Tabii ehliyet işlemleri, sürücü kursları, sigorta, bakım giderleri ve bunun gibi pek çok unsur insan üzerinde etkili olmaya başladı. Sonunda motorlu bir taşıt sahibi olup olmamanın isteğe bağlı olmadığı dönemlere gelindi. Motorlu taşımanınn mümkün olması sonucunda şehirler buna göre yapılandı ve insanlar işe gitmek, alışveriş vs için motorlu taşıta mutlak gereksinim içinde oldular. Araba almayanlar ise toplu taşıma araçlarını kullanmak durumunda kaldıar, ki bu durumda araba kullanırken elde ettikleri özgürlüğü de bulamaz oldular, çünki toplu taşıma araçlarının hareket programı ve durak sistemine tabi yaşamak mecburiyetinde kaldılar. Yayanın bile özgürlüğü kısıtlandı, şehir içinde yürürken sık sık durup, asıl amacı arabaların hareketini düzenlemek olan trafik ışıklarını beklemek zorunda. Kırlık alanlarda yol kenarında yürürken de gürültüden rahatsız, yaşam tehlikesi ile yürümekte. Basit bir örnekten geldiğimiz yere dikkat ederseniz, herhangi bir değişikliğin isteğe bağlı olmaktan çıkıp sonuçta kullanımını zorunlu kıldığını görüyoruz.

Teknolojik gelişme bir bütün olarak özgürlük alanımızı daraltmanın yanı sıra, her yeni gelişme de arzu edilir bir biçimde ortaya çıkmakta. Elektrik, kanalizasyon sistemi, uzun mesafe haberleşmeler vs.. kim bugünki gelişmiş teknolojik toplumu oluşturan bu teknolojilere karşı çıkabilir ki? Mesela telefonun ortaya çıkmasına karşı çıkmak, absürd olurdu. Pek çok avantaj getirdi ve hiçbir dezavantajı da yoktur. Yine de, daha önce açıkladığımız gibi, tüm bu tür gelişmeler günümüz ortalama insanının kaderini kendisinin, ya da akrabları veya komşularının elinden almış, hiçbir şekilde etkilemek olanağını bulamıyacağı politikacılar, büyük firmalar, yöneticiler ve uzak, anonim teknokrat ve bürokratların ellerine bırakmıştır.'

Bu noktadan sonra Kaczynski yakın bir zaman içinde teknolojik sistemin ekonomik nedenler ve çevre sorunları nedeniyle ciddi sıkıntılara gireceğini söylüyor. Sonra da işte bu zayıf dönem başladığında teknoloji gelişmelerin tamamını, teknolijik sistemin toptan yıkılarak yok edilmesini öğütlüyor. Eğer tam da bu dönemde bu iş başarılamazsa, teknolojik sistemdeki hastalığın biraz iyileşir gibi olup, ilk güç kazandığı anda, derhal, sahip olduğumuz ve elimizde kalmış olan özgürlüklerin son kırıntısına kadar tamamını yok edeceğini iddia ediyor. Sistemi sonlandırabilmek için tüm fabrikaların yıkılmasını, tüm teknoloji kitaplarının yakılmasını öneriyor.

'Teknoljik toplum insanları mutsuz eden nedeleri ortadan kaldırmak yerine onlara antidepresan ilaçlar veriyor. Aslında antidepresanlar gerçekte tahammül edilemeyecek kadar kötü olan sosyal ortamı kişinin katlanabilmesini sağlamaya yönelik olan ilaçlardır. (Depresyonun genellikle genetik olduğunu biliyoruz, burada söz ettiğimiz depresyon çevre şartlarına bağlı olarak gelişen tip depresyondur.)

Sistem aniden çökecek olursa, büyük olasılıkla çok sayıda da insan ölecektir. Çünki nüfus öylesine fazla artmıştır ki, gelişmiş teknoloji olmaksızın bu kadar insanı besleyebilmek olanaksızdır.

İnsanlara şeref ve özgürlüğün önemini anlatabilmek lazım. Çoğumuz için özgürlük ve şerefli bir yaşam, uzun bir yaşamdan ya da acı çekmeyi engellemekten önemlidir. Zaten hepimiz gün gelip öleceğiz, bir neden, bir amaç için savaşarak ölmek, amaçsız ve boş bir hayat yaşamaktan iyidir. 200 yıl önce bize endüstriyel devrimin insanları özgürleştireceği, insanları zenginleştireceği, herkesi mutlu edeceği söylenmişti, ama bugün durum hiç de böyle olmadı.'

1 Kaczynski, burada kendi işlediği cinayet ve teröre kulp takmaya .çalışıyor. Ancak, eğer elinde olanak olsaydı ihtimal ki bir atom bombası da kendisi atıp, yeryüzünden silinmemesi için çalışmakta olduğu insanı kurtarmak için yok edebilirdi!!

2 Burada da tohumundan bir daha bitki yetiştiremediğimiz biber, domates gibi bitkiler geliyor akla. Yani insan öyle bir noktaya gelebilir ki, belki de bir daha doğal yollarla üremesi bile söz konusu olamıyabilir.

3 Kaczynski buradaki yorumunu sonucun muhakkak genetik mühendisliğinin kazanacağını varsayarak yapıyor. Oysa tersi de olabilir, ama bu defa da yine bir çoğunluğun kendi görüşünü bir azınlığa empoze ediyor olacağını göz ardı ediyor. Ayrıca kendisi her türlü teknolojik gelişmeyi kaldırıp çöpe atmakla kendi görüşünü empoze etmiş olmuyor mu?

Yukarı

BÖLÜM 7

Gelecek

Bir an için endüstriyel toplumun birkaç on yıl daha yaşayacağını, sorunların giderilip sistemin çalışır durumda tutulabileceğini varsayalım. Bu nasıl bir sistem olurdu? Değişik olasılıkları değerlendireceğiz;

Önce, bilim adamlarının herşeyi insanların yapabildiğinden daha iyi başarabilen zeki makineler ürettiğini varsayalım. Bu durumda tüm işler yüksek düzeyde organize bir makineler zincirince yapılacak ve hiçbir insan emeğine gerek olmayacaktır. Bu durumda ya makineler tüm kararlarını kendileri verecekler, ya da bazı kararların alınması için insan denetimi korunacaktır.

Eğer tüm kararları makineler alacak ise, bunun sonucunda neler olacağını bilemeyiz, çünki bu makinelerin ne şekilde karar alacaklaraını kestiremeyiz. Sadece insan türünün geleceğinin bu makinelerin vereceği karara bağlı olacağına dikkatinizi çekerek bu alternatifi geçelim. İnsanların tüm kaderlerini makinelere bırakmıyacak kadar deli olmadığı iddia edilebilir. Biz burada insanların gönüllü olarak gücü makinelere devredeceğinden ya da makinelerin bu gücü zorla ele geçireceğini falan söylemiyoruz. Söylediğimiz, insanın zaman içinde kendisini yavaş yavaş bu durumu kabullenir bir konumda bulması olasılığıdır, başka bir seçenek kalmamasıdır. Toplum ve gereksinimler karmaşıklaştıkça, makineler de gittikçe daha zekileşecek, insan daha fazla kararın makineler tarafından alınmasına izin verecektir. Çünki, makinelerin aldığı karalar, insanların aldığı kararlardan daha başarılı olacaktır. Sonuçta öyle bir an gelecektir ki, artık sistemi yürütmek için gerekli kararlar öylesine karmaşık olacaktır ki, insanlar akılcı olarak bu kararları veremez duruma gelecekler ve ister istemez tüm kararları makinelere bırakmak zorunda kalacaklardır. İnsanlar makineleri kapatamayacaklardır da, çünki bunu yapmak intiharla eş anlamlı olacaktır.

Öte yandan makineler üzerinde insan kontrolu korunabilir de. Bu durumda ortalama bir birey bazı özel makinelerini kontrol edebilir, mesela kişisel bilgisayarı, arabası vs, ancak büyük sistemlerin kontrolu çok az sayıdaki elitlerin elinde olacaktır-aynı bu gün olduğu gibi- ama iki temel farkla. Gelişmiş teknoloji nedeniyle elitler toplum üzerinde daha güçlü bir kontrole sahip olacaklardır, ve aslında insan gücüne ve emeğine gerek kalmadığı için, insanlar sistem üzerinde gereksiz bir yük, bir asalak olacaklardır. Eğer elit acımasızsa, insanlığın yol edilmesine karar verebilir. Eğer insaflı ise, tüm insanları daha az doğurmaya ve çoğalmaya ikna edecek bazı sosyal ve psikolojik propaganda çalışmaları yapabilir, ya da biyolojik bazı teknikler geliştirebilirler ki bunun sonucunda insan nesli yine sona erecek ve dünya elitlere kalacaktır. Veya, eğer elit yumuşak kalpli liberallerden oluşmaktaysa, bunlar insanlığa çobanlık etmeyi seçebilirler. Herkesin fiziksel ihtiyaçlarının karşılandığı, her çocuğun psikolojik olarak hijyenik koşullarda yetiştirildiği, herkesin kendisini meşgul edecek bir hobisi olduğu ve bütün bunlara karşın mutsuz olanlar varsa, sorunlarının bir şekilde 'tedavi' edildiği bir sistemin kurulmasını sağlıyacaklardır. Tabii, hayat öylesine amaçsız olacaktır ki, insanların içlerinde olan güç isteğini yok etmek için psikolojik ve biyolojik olarak bir işlemden geçirilmeleri gerekecektir. Bu işlemlerden geçmiş olan insanlar toplum içinde mutlu olabilirler, ancak kesinlikle özgür olmayacaklardır. Evcil hayvanların durumuna indirgenmiş olacaklardır.

Eğer bilimadamları yeterli gelişmişlikte bir yapay zeka üretemezlerse, hala insan emeğine ihtiyaç olsa bile gün be gün bazı işlemler makineler tarafından yapılmaya başlanacak, böylece gittikçe artan miktarda iş gücü açıkta kalacaktır. (Bunun bu gün bile olduğunu görüyoruz zaten. İş bulamayan, entellektüel düzeyleri, ya da zeka veya ekonomik nedenlerle kendisini geliştirip belli bir konuda yetenekli hale getiremeyen insanlar kendilerini sistemde yararlı ve gerekli kılamamakta, sonuçta da iş bulamamaktadırlar. İş bulabilenlerse, gittikçe daha fazla eğitilmiş, daha yetenekli hale gelmiş, daha güvenilir, uyumlu vs olmak zorunda olacaklardır, çünki her geçen gün daha fazla dev bir organizmanın bir hücresi gibi olacaklardır. Görevleri, gittikçe artan oranda özelleşmiş olacak, böylelikle işlerini gerçek dünyadan kopuk, gerçeğin çok çok küçük bir kısmına konsantre olarak yapacaklardır.

Makinelerin gerçek, pratik önemdeki işleri ele alması ile, insanlara daha az önemli işler düşecektir. İnsanlar birbirlerinin ayakkabılarını boyamak, birbirlerine şoförlük yapmak, birbirlerine el işleri yapmak ya da birbirlerine garsonluk yapmak gibi işerde çalışıp kendilerini meşgul edeceklerdir. Bu bize insan türünün sona erişi olarak, son derece utanılacak, aşağılık bir bitiş olarak görünmektedir, ve korkarız pek çok insan için bu tip amaçsız, zavallı bir yaşam ilginç ve çekici geliyor olacaktır. Bir kısım insan da bu zavallılığa alternatif olarak uyuşturucular, suç, nefret grupları ve benzeri çıkışlara yöneleceklerdir.

Bir ideolojinin taraftar toplayabilmesi için karşı olduğu şeyler kadar, taraftar olduğu şeyler ve pozitif söylemleri de olmalıdır. Bizim pozitif önermemiz 'Doğa'dır. Vahşi doğa, dünyamızdaki yaşamın insan kontrolu ve müdahalesinden bağımsız olarak işleyen bölümü. Endüstri toplumu ile doğaya şimdiye kadar verilmiş olan inanılmaz zararın açtığı yaraların iyileşmesi uzun zaman alacaktır. Endüstri toplumunun ortadan kaldırılması bu yolda atılmış en büyük ve önemli adım olacaktır.

Tarih, aktif ve kendini adamış azınlıklar tarafından yapılmıştır, aslında tam olarak neyi istediğini bilemeyen tutarlılıktan uzak kalabalıklarca değil. Burada insanları ve sistemleri suçlamak yerine, bireyin reklam ve pazarlama endüstrisinin acımasız faaliyetleri sonucunda, aslında gerçekten gereksinim duymadığı pek çok çeri çöpü satın almak durumunda kalmış, buna karşılık da özgürlüğünün önemli bir kısmını yitirmiş bir zavallı olduğunu görmek ve göstermek gerekir.'

Kaczynski'nin manifestosundan aktarmaya gerek gördüğüm bölümler bu kadar. Mini dizimizde böylece burada sona eriyor. Bu yazılar toplu olarak yazılıp yollandığı için, belki bu sayıya ulaşana kadar bir takım değerli katkılar almış bile olabiliriz. Ama ben son bir yorum daha yapmak istiyorum. Her ne kadar savunduğu fikirleri güçlü bir şekilde savunuyor ve çok yerde ikna edici olabiliyorsa da, eğer insanın yerini robot alacaksa, bu durumda, robot da insandan evrilmiş, yani evrim sürecinin bir sonucu olacaktır. Bunu da göz ardı etmemek lazım. İhtimal ki, robot çağı başladığında, yaşamakta olan her bir insanın hafızası bir robottaki hafızaya yüklenecek, böylece robotlar da bir birey olacaktır. Burada eksik kalacak olan yön, şüphesiz ki duygular olacak. Tabii bir robotun hava kirliliği, kuşlar ya da böceklerin hayatı ile ilgilenmesi söz konusu olamaz.. Ayrıca çiçeklere sempati duymasınıda bekleyemeyiz. Yani dünyada amaçlı ya da amaçsız bir faaliyet sürse bile, bu faaliyet insandan evrimleşmiş makinelerce devam ettirilse bile, ihtimal ki, dünya üzerinde hiçbir canlı kalmış olmayacaktır. İşte bana başından beri bu diziye 'Zavallı bir yok oluş' dedirten de bu sondur...

Bitti

Ahmet Altan
aaltan@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 7,257,257,257,257,257,257,25
              259 Kahveci oy vermiş.
73 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı







Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
GÜNÜN
ŞARKISI
(Yeni)




ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM

Uygulama : Cem Özbatur