ABONE OL!



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 751

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 26 Mayıs 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Hepimiz kazandık, helal olsun!..


Merhabalar

Şimdi dürüst olmak lazım. Ya da bir başka deyişle "Yiğidi öldür hakkını yeme". Başından sonuna kadar mükemmel bir gece geçirdik cümleten. Dünya İstanbul'la yattı kalktı gün boyunca. Başbakanından, top toplayıcısına kadar herkes işini tam yapınca ortaya çok güzel bir sonuç çıktı. Ya maç? Maçı unutmaya olanak var mı? Top bile sanki İstanbul'dan ayrılmak istemedi, uzayabildiği kadar uzadı. Artık bu tür işleri en iyisinden kotarabilecek kıvama ulaştık. Sıra bu tür organizasyonlarda ev sahipliğinden yarışan taraf olmaya geldi. İstendi mi oluyor, yeterki samimi olunsun. Bu tür olaylarda harcanan parayla ilgilenmek kadar abes birşey olablir mi? Hangi paraya bu tanıtımı organize edebilirsin? Bunun maddi değerini ölçmek mümkün mü? Hele üstüne bir de unutulmaz bir maç olmuşsa değmeyin o keyfe. Yıllarca anılacak bir İstanbul 2005'in tüm mimarlarına kocaman bir ellerinize sağlık. Sıra Ağustos'ta yapılacak Formula 1'de. "Yirmi demiştin yüzelli milyon dolar oldu. Haydi mahkemeye hesap ver." "Aslan payı formulacıda, bize kala kala üçün biri ya kalır kalmaz." gibi çağdışı söylemler yerine, denetimi aksatmadan ama gerekeni de yaparak bu tür organizasyonlara kalıcı ev sahibi olmak için elimizden geleni ardımıza koymamalıyız. En azından köstek olmamalıyız. Oraya harcayacağın 150 milyon dolarla, dünya televizyonların da 1 saat reklam yayınlasan ne olacak? Küçük hesapları bırakıp, büyük oynamaya alışmalıyız. Başlamış bir işi eteğinden çekip alaşağı etmeye çalışmak yerine, bitirip, dün gece kazandıklarımızı sürekli ve kalıcı bir hale getirmeliyiz. İnşallah sabaha değin bu güzelliği bozacak tatsız bir olay yaşanmaz. Kalın sağlıcakla.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

16 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ömer Akşahan

 ÖNSÖZ : Ömer Akşahan


  Sizin Elinizi Teneke Uçak Kesti mi?

Cuma gününü nedense hep sevdim...Bunun belki bir çok nedeni var... Ama en önemlisi nedir diye araştırdığımda ister istemez çocukluk günlerime gidiyorum. Çünkü, herkes gibi benim de önemli ilk hayat deneyimlerini yaşadığım yer ailemdi. Birçok olumlu ve olumsuz edimlerin kökü çoğunlukla oraya dayanır.

Anadolu'da pazarcılık geleneği çok eskilere dayanır. Çoğu yerde, yerleşim yerleri pazarın kurulduğu günle anılır. Örneğin, Samsun'un ilçelerinden birisinin adı "Salı Pazarı". Yetiştiğim kasabada -şimdi ilçe olsa da- benim gözümde hâlâ bir kasaba ya...kızmasınlar.. pazarımız Cuma günü kurulurdu. Çevrenin en önemli pazarlarından biriydi. Babam hayatta bir çok iş denemiş, sonunda kendi yaratılışına en uygun olan pazarcılığı seçmiş. Bunlar elbette kişisel yorumum...Babamı bağlamaz! Onun hangi psikolojiyle böylesine ağır bir işe girdiğini çocuk aklımla algılıyamazdım. Diğer yaptığı işlerini anlatmaya sıra gelecek ya, biz dönelim gene şu Cuma meselesine...

Kırkbeş yıl önce ilkokula başladım. 1959 Eylül ayında. O yıllarda babam kuruyemiş imal edip, pazarlarda perakende olarak satıyordu. Bir yandan imalat, paketleme ve çuvallara yerleştirilmesi, yüklenmesi, pazar yerinde düzgün olarak istiflenmesi başlı başına zor işti. Pazar yerinde yardımcı olarak bir bedel tutmuştu. Hüseyin adlı bu bedelimiz aileden birisi gibiydi. Rahatça evimize girip çıkardı.Başta annem olmak üzere eli kolu tutan tüm aile bireyleri imalat işinde çalışıyordu. Özellikle kamyonla toplu mal geldiğinde olağanüstü hâl ilan edilirdi. Babamın deyimiyle 'kırmızı direkli' kendir çuvallarının ağırlığı abartısız 120 kilo geliyordu. Şimdi çıkarılan yasalarla bir insanın beden gücüyle taşıması gereken en fazla ağırlık 25 kiloya indiğini çimento ve gübre torbalarından biliyorum. İnsan hakları o zaman kimin aklına geliyordu ki? Babamın bilmediğim gizli bir yeteneği vardı sanırım. Sattığımız ürünlerden ayçiçeğinin adını babam "çiğdem" koymuştu. Başka yerleri bilmem ama Aydın yöresinde hâlâ bu isimle satıldığını biliyorum.

Babam sert görünüşlü biriydi. Ancak gülmesini de bilirdi. Günaydın ağabeyim oğluna babamın adını vermişti. Onun Küçük İbrahim'le çektirdiği gülümseyen fotoğrafını görünce, neden benimle de böyle bir fotoğraf çektirmedi babam, diye, düşündüm, kıskandım. Belki çoğunuz gibi, ben de bazı özel isteklerimi annemle paylaşırdım. İlkokuldayken tek lüksüm Cuma günleri yediğim kıymalı-yumurtalı pideydi. Sergide babam annemle beraber çalışırdı. Öğlen saatinde sergiye gelir, annemden pide parası isterdim. Annem babamın görmez yanından bez torbadan bir lirayı avucumun içine kıstırırdı. Çerez sergimiz kasaba meydanında iyi bir yerdeydi. Çok müşterimiz vardı. Bunu akşam eve geldiğinde yere serilen nikel paralardan anlardım. Kağıt papellere dokunmak bana yasaktı. En büyük zevkim de nikel para saymaktı. Serginin arkasında büyük camii vardı. Karşısındaki ekmek fırınında da yalnızca Cuma günleri yağlı pide yapılırdı. Kenarı kalın hamurla çevrili pidelere bol tereyağı sürülür, yerken dudaklarımızdan yağ sızardı. Nerde şimdiki gibi kağıt peçeteler! Herkesin aynı durumda olması, insanları ister istemez hoşgörülü yapıyormuş meğerse...

Belki inanmayacaksınız ama ilkokul sonrası eğitimimi, yukarda sözünü ettiğim 'kırmızı direkli' leblebi çuvallarına borçluyum. Onlar olmasa ben de şimdi kader mahkumu gibi pazar yerlerinde çile çeken biri olabilirdim. Hoş okuyup üniversite diploması aldık da çile çekmedik mi? Orası da ayrı, uzun bir hikaye ya... Doğrusu bu ülkede yaşamanın, gelişmiş ülkelerde ölmenin tesadüf olduğunu oraları görmesem inanmazdım. Gelişme çağım, ailemin ekonomik olarak en rahat zamanı olmasına karşın, isteyip de satın alamadığım nice oyuncak hevesi kursağımda hâlâ durur. Top sahası diye adlandırdığımız, kasaba futbol takımının amatör küme maçlarını yaptığı toprak zeminli alanın yanında ilkokulumuz vardı. Maç olmadığı ve okulun açık olduğu günlerde okul duvarına üç tekerlekli, iki tekerlekli çocukların rahatça binebileceği boyda bisikletler sıralanırdı. Yaşlı bir amcadan tur başına on kuruşa bisiklet kiralardık. Bir tur bedava binmek için ne bahaneler uydururduk, sormayın. Bisiklet binmesini orada öğrendik. Hiç birimizin özel bisikleti olmadığı için çekememezlik, kıskançlık gibi bir huy da gelişmedi bizde.

Ege'de yaşayanlar bilir. Ağustos ayının 20'si bizim için çok önemliydi. O tarihte her yıl İzmir Fuarı açılır, bütün Ege çoluğu çocuğuyla oraya akın ederdi. Fuar en büyük eğlencemizdi. Aydın-İzmir tarifeli trenine ek olarak fuar nedeniyle özel sefer düzenlenirdi. Kasabamızın en renkli yerlerinden biriydi tren istasyonu. Kırmızı şapkaları, göğüslerindeki yıldızlarıyla istasyon şefimiz, Şener Şen'in de çok güzel canlandırdığı gibi pek fiyakalıydı. Basmane'de inilir, cümbür cemaat Fuara dalardık. Bir insan kalabalığı sormayın gitsin. Hepimizin ortak endişesi, kaybolmaktı. Gündüzleri yabancı ülke pavyonları gezilir, renkli broşürler toplanır; gece de çay bahçesinde kömür ateşinde demlenen çaylar içilir; annemizin hazırladığı poğaça, börek ve yaprak sarmaları iştahla yenilirdi. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Gönül Yazar, Emel Sayın ve daha nice ses sanatçısı sahne alırdı. Her biri ulaşılmaz insanlardı bizim için. Böyle bir fuar sonrası ağabeyim bana saçtan yapılmış bir uçak oyuncağı almıştı. Bu oyuncağı o kadar sevmiştim ki, elimden düşürmüyordum. Çeşitli hayaller kuruyor, dünyayı onunla dolanıyordum. Günün birinde bir çocuk onu benden habersiz almış ve parçalamıştı. Onu bu durunda görünce öfkemden yere fırlatırken bir kenarının elimi kestiğini çok geç anladım. Kanamayı görünce küsüp, uzak bir köşeye çekildim. Kimseyle bir süre konuşmadım. O çok sevdiğim uçaksa, artık hayal mezarlığımda, içindeki tüm hayal yolcularıyla birlikte yere çakılmıştı.

"Tekne kazıntısı" deyimini duydunuz mu, bilmem. Ben ailenin tekne kazıntısıyım. Eğer Atatürk doğum kontrolü reformunu başlatmış olsaydı, inanıyorum siz bu satırları okuyamıyacaktınız. Evet, rahmetli anam beni ondördüncü yavrusu olarak kucağına aldığında, ne hissetmiştir, sağlığında sormak nedense aklıma gelmedi. Herhalde çok kanıksamıştır. Onu kaybedeli ondört yıl geçmiş. Babamızı genç kaybettik. Öldüğünde 64 yaşındaydı. Ölümünün ardından annem rahat bir hayat sürdü. Ekonomik zorlukları Çanakkale şehidi dedemle aştı. Eğer babam sebat edip Devlet Demiryolları işçiliğinden emekli olabilseydi; ölümüyle iki yıl süren o sancılı günleri yaşamazdık.

Babamın bir çok mesleği denediğini annemden işitmiştim. Bunlardan en zoru zeytinyağı fabrikasındaki işi olmalıydı. Bunu, o fabrikaları gördüğümde daha iyi anladım. Sıkılmak üzere yüz kilo civarındaki kendir zeytin çuvalları sırtlanıp, yıkama bölümüne taşınıyor. Sonra da taşta özel çuvallarda sıkılan zeytin posası dolu çuvallar tek tek aktarılıyordu. Hamallık bu işin en ağır ve en önemli işiydi. Herkesin de harcı değildi. Uzun yıllar bu işi yaptığı için, meslekten tanıdığı en iyi arkadaşlarından biri de Hamal Yaşar'dı. Dev gibi bir şeydi. Tek başına ahşap konfeksiyon sandıklarını sırtlanır ve kamyona uzun lata üzerinden bir cambaz maharetiyle taşır ve yine aynı ustalıkla yerine yerleştirirdi. Onu her gördüğümde babamın arkadaşı olduğundan korkmazdım fakat yine de bir ürperti yalardı yüzümü. Sezonluk açılan yağ fabrikaları, sıkılacak zeytin kalmayınca işçilerini de zeytin posası gibi hiç bir sosyal hak vermeden işten çıkarırdı.

Sanırım fabrikalarda hamallık yaptığı dönemde işsiz kaldığında ayakkabıcılık da yapıyordu. Bunu evimizdeki iş malzemelerinden anladım. Beni de diğer çocukları gibi esnaf olarak yetiştirmek isteyen babam, yaz tatillerinden birinde terziye, ertesi yaz da ayakkabıcı yanına çırak olarak vermişti. Çıraklık maceramda hiç unutamadığım bir anımı da yeri gelmişken anlatayım bari. Muhsin usta yöremizin en tanınmış körüklü çizmecisiydi. Kişiye özel çalışırdı. O manda derisinden çizmeler neydi yarabbim..Şimdi bu tarzda çizme yapan olduğunu sanmıyorum.

Bir sabah ustam asık bir suratla geldi. Merak ettik. Kalfa sordu. O da, eve hırsız girmiş, halıları kaldırmış, dedi. Kalfa da nerden duyduysa, kasabada bir hocanın hırsızları görüp, yakalattığını, oraya gitmesini önerdi. Mübarek adam sanki polis karakolu! Hiç duraksamadan hocaya giden usta, gittiği gibi çabuk geri geldiğinde; bana bakarak, hocanın, benim gibi bir çocuk getirmesi gerektiğini, söyledi. Ben de ister istemez ustamla beraber hocanın evine gittim. Karanlık, izbe bir odaya girerken doğrusu çok korkmuştum. Hoca kalın gözlüklü, sakallı biriydi. Beni karşısına oturttu. Sağ elimin baş parmağını uzatmamı istedi. Çekine çekine uzattım. Elindeki kopya kalemiyle ucunu tükürükledi. Sonra da tırnağımın üzerini boyadı. Parmağımı kaldırarak ne gördüğümü sordu. Ben de olanlardan korkmuş, titrek bir sesle "hiç bir şey görmediğimi" söyledim. Hocanın canı sıkılmıştı. Bir kaç kez azarlarcasına tekrarlattıysa da durumda bir değişiklik yoktu. Gerçekten ne kadar dikkat ettiysem de bir şey görememiştim. Hocanın cinleri beni sevmemişti anlaşılan. Sonunda hoca efendi pes etti. Ustama dönerek "Bu çocuk büyük, daha sabi, küçük bir çocuk bul, getir bana." dedi. Bunun üzerine işyerine döndüğümüzde, ustama yardım edememenin ezikliğini içimde duymuştum. O gün bugündür cinler alemi bana hep soğuk davranıyor!

Doğrusu yaz tatili diye bir kavramı neden bir türlü öğrenemediğimi sanırım anlamışsınızdır. Oysa tek suçlunun ücretsiz yaz tatili kitabı vermeyen öğretmenlerde olduğuna inananlara duyurulur:))

Babamdan hayatta aldığım tek övgü kelimesi, kocaman bir aferindi! Bir şeyi başardığında, bizim şimdi yaptığımız gibi salya sümük yanak öpmeler ne gezer...Bizim eve günlük gazete girmezdi. Annem de babam da ümmiydi. Yani okul yüzü görmemişlerdi. Gazetenin okunacak bir nesne olduğu sayemde anlaşıldı. Ortaokul ikinci sınıftaydım. O yıl Hürriyet gazetesi "Halk Üniversitesi" adıyla okurlarına genel kültür, sanat tarihi, İngilizce, Almanca ve Fransızca metinler yayınlıyordu. Bunlardan Genel Kültür, İngilizce ve Sanat Tarihine ait olanlarına devam ettim. Sınav sorularını yanıtlayıp iki de fotoğraf eklemiştim. Bir gün ikindi zamanı babam elinde bir ruloyla eve geldi. Beni yanına çağırdı. Kocaman elini omzuma koydu. Gözlerime bakarak "AFERİN OĞLUM!" dedi... Şaşırdım. Ondan duymaya hiç alışık olmadığım bir sözdü. Elindeki rulodan şimdinin üniversite diplomasına benzer kocaman; saçları üç numaraya vurulmuş, sarkık dudaklı öğrenci fotoğrafı yapıştırılmış iki adet "Halk Üniversitesi" diploması çıkardı. Rulonun önceden açıldığı belliydi. Anladığım kadarıyla postacı Mehmet amca, çarşıda babamı görmüş ve paketi vermişti. O da, arkadaşlarına diplomamı göstermişti. Gurur duyduğu bir oğlu vardı karşısında. Doğrusu bu ya, Hürriyet gazetesi de hayatımın en unutulmaz anısına zemin oluşturacak bir kültür hizmeti başarmıştı.

Anneler günü geldi geçti...Sırada babalar günü var. Sevgili editörümüz bu yazıyı o zamana değin yayımlamayı unutmaz, umarım.. Şimdi, bir babayım.. evimden kilometrelerce uzakta...Oğlum benim hakkımda ne düşünür bilmem.. Ama düşlediğim bir şeyi sizlerle paylaşmak istedim...

Bir gün, dedesi kılıklı avukat oğlumla elele trekking yapmayı, kamp ateşi önünde hiç konuşmasa da gözlerime bakmasını ahhh, ne çok isterdim...

Yaşlanıyorum galiba!..

Ömer Akşahan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              10 Kahveci oy vermiş.
13 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Nihat Turan


MAZOŞİST DEĞİLDİK HÜZNÜ KENDİMİZE YAKIŞTIRIRKEN

Yetim duyguların koynunda büyüttüğümüz adı bizde saklı tek taraflı sevdalardan biriktirdiğimiz hüzünlerle yaşamayı, gecenin tenhalarında ve zemherinin şahitliğinde kanıksadık.

Kalbimize en çokta hüzün yakışır diyerek yaşadığımız mat öykülere, içerisinde mümkünü olmayan şeylerden bahsettiğimiz şiirlerimizi katarak amak-ı hayallere durmaksızın yol aldık. Yalnızlıklara dair sivrilttiğimiz kalemlerin siyah uçlarından çil beyaz sayfalara akıttığımız en bakir cümlelerden kendimize yeni yetme teselliler icat ederek ayakta kalmanın bir yolunu bulduk her zaman.

En kaba hislerimizden mucizeler yaratarak damıttığımız içli kelimelerle yazdığımız şiirlerde, kursağımızda kalan her şeyi sansürlemeden anlattık. Anlatma eylemini aleyhimizde de olsa hüzünsel yazgımız gereği icra etmeyi hep yeğ tuttuk. Yani iğneyi de çuvaldızı da ilk kendimize batırdık. Çoğunlukla da kalbimize batırdık. Zira her şey ilk kap mekanımızda makes buluyordu... Hüznü sevdik lakin hiçbir zaman mazoşist olmadık...

Unutmadığımız zamanlarda unutulmanın, unuttuğumuz zamanlarda ise unutulmazlığın düalizmi içinde zihni ve ruhi berraklığımızı azar azar kaybettik. Yitirdikçe yenilendik. Yenilendikçe değiştik. Ve değiştikçe de yabancılaştık.

Zamana uymak adına taşralı ama bizi biz eden tüm beğeni ve alışkanlıklarımızı aşağılık komplekslerine girerek öteledik. Ve hem de bize öteki denilirken yaptık bunu. Kendimizi kendimizden uzaklarda izlerken nostaljik duygulara kapılmaktan öte hiçbir şey yapmadık, yapamadık, yapamazdık...

Yaşayamadığımız aşklardan süzdüğümüz bir yığın hayalden, kendimizce yol göstericiliğinde bulunduğumuz melankoliklere kesitler sunarken farkında olmaksızın özlemlerimizden bahsedip durduk. Vakit, ayazda terlemenin yalazda da üşümenin vaktidir deyip muhalifliğimizi gayr-i ciddiyetle karşılanacağını bile bile hep ispatlamaya çalıştık birilerine. İspatlar için düştüğümüz nice çukurlardan kendimizden bir şeyler bırakarak çıktık. İspat mekanlarından hep eksilerek ayrıldık.

Sevginin cellatlar, dostluğun postçular, içtenliğin ise fesatlar tarafından test edildiğini bilmeden girdiğimiz meclislerden safiyetimizi yitirerek ayrıldık. Korkakların eleğinden geçirilen cesaretimize verilen korkaklık mührüyle sürüldüğümüz isimsiz ücralarda reklamsız ölümler aradık...

Kendimizi gerçekleştirelim diye girdiğimiz şehirlerde kaybolduk. Yoldaki tüm işaretler vahalar yerine sahralara çıkardı bizi. Ne kuşanmak istediğimiz vakitler bizi kuşandı ne de peşinde olduğumuz şehir aşkları denk düştü köylü kalbimizin ebatlarına. Zira biz ötekiydik. Öteliydik. Öylesine ve yetimceydik.

Biz ancak göz yaşları akıtılarak terk edilen ağlama duvarları olabilirdik. Ve biz ancak resim sergilerinde teşhir edilen o ürkek, öfkeli ve nefret bakışlı ödüllü pozlarımızla bir yerlere manivela olabilirdik...

Senaryosu değişmeyen hayatta, biz de bize verilen rol de buydu. Ne köy ne de kasaba olamadığımız bir yaşam sahnesinde bize verilen bu rolle yine de bir şeyden saymalıydık kendimizi.

Ne dersiniz?

Sizce de öyle değil mi?..

Nihat Turan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,758,758,758,758,758,758,758,758,75
              16 Kahveci oy vermiş.
17 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Petunya : Öykü Özü


SELAM YAZARLARA

Hala okuduklarımız daha fazla yazdıklarımızdan. Hissettiklerimiz de ...Bir başkasına duyulan ihtiyaç buradan geliyor herhalde. İstediğin kadar yaz, bahardan mıdır de, yazın duygularım mı depreşti de, hep bu derinden derinden gelen körfez kokusu yaptı beni böyle de, şaraba bahane bul, rakıya bul, rokaya bul, neye bulursan bul, yazılanlar bir yere kadar. Ne yazarsak yazalım, hala yazamadıklarımızda aklımız...

Neleri yazamayız? Kendimizden sakladıklarımızı çok zor yazarız mesela Bize 'yazar' diyorlar, belki bunu itiraf edebildiğimizdendir... Ya da sesimizi duyurmak istediğimizden...Acı geldiğinde, ayrılık kapıyı çaldığında, sesin hiç çıkamayacak kadar kısıldığında, onsuzluktan falan ağlarken, ya da yalnızlıktan falan bıkmışsan...Yazarsın...

Neleri yazamayız? Acılar falan çekerken içinden gülmek geliyorsa, mutluluktan uçmak için çok fazla nedenin varsa ve sen hala aşk edebiyatları yapıyorsan, biraz zor yazarsın...Yazamadığını zaten yaşıyor olduğun için mi dersin? Orasını sana bırakıyorum, artık onu da sen bul. Yazar değil misin, herkes her gün yazılarını okumuyor mu burada, üstelik de ardı eksilmeyen bir sürü iltifat bir sürü güzel yorum, e demek ki sen bilirsin, bulabilirsin cevabı da.

Bulamıyor musun?

E hadi onu da yazmayı dene o zaman.

Sen bulamazsan, başkaları bulur belki...

Yoksa bizim bulamadıklarımızı başkaları bulsun diye mi yazıyoruz?

Dedim ya hala okuduklarımız daha fazla yazdıklarımızdan. Öyleyse sesimiz daha çok gerilerde, daha az konuşmalı, daha çok yazmalıyız

Öyleyse hala bir başkasıdır kendimizde aradığımız...

Öykü Özü
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              10 Kahveci oy vermiş.
25 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Mehmet Güneş


Nisan'dan Eylül'e

önce yapraklara yalvarıyordum
ardından sağrısında güvercinler ölmesin diye bacalara
sonbahardı, acımı süpürmeye yanaşmıyordu çöpçüler
üstüm başım sararmıştı kurumuştum
sonbahardım
yorulmuştum...

kırmızılar giysem de günler ağırdı
kangren özlemler içinde özlenilmeyendim
öleceğimi sanıyordum, ölemedim
az kalsın unutuyordum tarih bekleyen sancıları
az kalsın üstünü almıyordum yaşantımın

karanlık odalarda hüzün senfonilerine tempo tutarken
milyonlarca desibel suskunluğunu yaşıyordum israfilsiz törenlerin
aklıma gelen tüm şarkılar ıslığımın özlerini dolduruyordu
oysa bir buğulansa camlar, camlarınız
bir görebilseniz parmak izlerimi hatıra defterlerinizde
ya çarmıha gerilecektim,
ya da yoksul hicretlerim olacaktı görmediğim şehirlere

savaşa hazır işgal altındaydı bütün öykülerim
mavi yalanlarla kendimi ne kadar kandırmaya çalışsam da
ıslıklar,ağlamamak için kendini zor tutuyordu

icarı için imgelerimi ipoteklediğim düşler tarlasını
kaya dikenlerinden koruyamıyordum
ellerime her kına yaktıklarında
lokanta masalarında bırakılan ağlayan çocuk resimleri gibi
biraz yalnızlığı yaşıyordum uçurum kıyılarında
biraz da çıplaktım, tanrı huzurunda utangaçlığımla

yılkı atların yelelerinden tutunarak geçiyorken geçitleri
eskizlerimi hangi yeddi emine bırakabilirdim
bilirsin her şiir birazda terbiyesizliğidir şairinin
biraz da kendini bilmezliği, biraz da muhannete düşmüşlüğüdür
bir şairin hem yazdığı hem boş bıraktığı sayfalar

üstelik kız kulesi çok uzaktı meyhaneler çok
koşuversem pişmanlıklarımın bölünmez bir bütün coğrafyasından
ayaklarıma eski bir yanlışlık takılacaktı
belki yıkılacaktım ağzım burnum kan revan içinde
belki dilim dişim parçalanacaktı, konuşamayacaktım
ama yine de Zühre için Tahir olmaktan
bir kez daha utanmayacaktım..

göz yaşlarım mezar taşından sayılmasa da
aslında üç ölüydük aynı deniz kızına tutkun
ikisinin beyaz mermerden şatoları vardı
bir de benim gözümde kocaman zaferleri
cephelerde açmış sarı çiğdemleri kırmızı gülleri
oysa ben kelepir dileklerime kımıldayan yıldız bulmak için
yüzlerce eskiz içinde yüreğimi kanatıyordum
bayramlar geçse de büyütemiyordum içimdeki haylaz çocuğu
büyümüyordu işte emekleyen şiirlerin kundağında
buğulanan ne varsa kırılıveriyordu kendiliğinden
sonra uzak ülkelere gidiyordu küskün kuşlar.

tesadüflere açılıyordu bütün kapılar
her şey yoluna girdi sanılırken
kefenlerin şiir geçirmezliğini öğretiyordu musalla taşları,
şiirlerin dua bilmezliğini,
duaların geri getirmezliğini..

bakışlarımızı lirikleştirerek uğurluyorduk Onu
-Nisandan Eylüle-
gözlerimizi donuklaştırarak, dizlerimizi titreterek,
onlarca omuzda bir küçük tabut
nasıl da yumruklar biriktiriyordu nefes borumuzda -şuramızda-
nasıl da acılarla ısınıyordu kerpiçten evlerimiz
kurumayan esvaplara gizli mendiller eklenirken
nasıl da genzimize tütüyordu kuzineli sobalar

bir yaşamla intihar arasında
yorgun ve yorumsuz bir şiirdir artık yaşanan
ansız ve anlamsız imgelerle ötelenen
yağmursuz bir İstanbul ölümüdür
katıksız...
hazırlıksız...

kendine çok iyi bak oralarda
kendine çok çok iyi bak...

Mehmet Güneş
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,739,739,739,739,739,739,739,739,739,73
              11 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Nilüfer Bulanık


yalnız değilim
yalnızlığımla geldim...


Utandığın yarındır o!
Sakladığın,saklayacak yer bulamadığındır bazen
yanıtlanamayan,sorulamayan,yüzleştiğin,hırpalandığın,
Kendine söylemekten utandığın sözdür o...
Gözlerini yumup kıyısında dinlendiğin,
tüm gemilerini batırdığın...
Arkana bakmadan dönüp gittiğin yerdir,
hem nefret ettiğin hem vazgeçilmezin
hem gecenin koynunda kendini kendine vurdurandır
hem sana sırdaş olan mırıldanmalarının sahibi,
Sorgulandığın sessizliktir,
tüm maskelerin çıkarıldığı çığlıklı bir balodur bazen!
Bazen de saklandığın,
suslarını biriktirdiğin,
özlediğin,
beklediğin,
gelmeyenindir...
pencerendeki sokak lambasında söndürdüğün
son sigaralarındır...
sol yanında yeşermiş gizli bir bahçe,
seni yine sol yanından edendir!!
bazen seçilendir,
bazen zorunda kalınan...
Binlerce kez vurulduğun
asla affedilmediğin
ama barıştırıldığındır...
suslarını saklar kirpiklerinde!
kalabalıkların ortasında tek tanıdık yüzdür o!
dostta değildir, düşmanda!
gölgende gizlidir!
gizdir...
senin yittiğin vakitlerde geriye kalan!
söylenmeyen adın!
karalar çaldığındır!
tüm yangınlarının kundakçısı ...
isimsiz bir sızısı
yenilmemek için gözlerini kırpmadığın
göz yaşın
utandığın yanındır o!

gece kokulum !
her yolumu kaybedişimde
ayağıma takılanım...
sesimden mi tanırsın
nefesimden mi bilmem
"yalnızlığım"
yolumu senle bulurum hep
ama
dizlerim kanar benim....


Nilüfer Bulanık
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,829,829,829,829,829,829,829,829,829,82
              11 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Özhan Bilgin

 Kahveci : Özhan Bilgin


   | kaçamak |

yabancı..
bir elin ne'sidir o,
katıksız ses veren..
şuh yazgısı,
sıcağı , tutkusu..
hepsi yabancı..
ziyadesiyle
bir yazdır o ,
bir gecenin harcı..
vakitsiz yüz bulan,
yabancı..

ona ilk defa bu tepede rastlamıştım.. aciz bir yerdi burası , şehir için.. zira , her yer ışıl ışıl görünüyordu..
ve mehtabı anlamlı kılan gökyüzü bulutsuzdu.. o gece yalnızdım , ay'ın ışığı kadar..
ta ki , onu görünceye dek..

ama önce görmemiş gibi yaptım.. zaten kendimi o manzaranın eylemsiz duran bir parçası gibi görüyordum..
o da öyle duruyordu.. araba farları , gürültülü müzikler , garip kahkahalar , bağırışlar ,çığırışlar ve tüm bu kuru kalabalığın içinden kendini metrelerce uzağa atmış , kafasını dinliyor gibiydi.. ve ardında bıraktığı grubundan farklı görünüyordu.. ve de gökçe..

kafamı yeniden çevirdim önüme.. sonra yeniden ona.. bu birkaç sefer tekrar etti.. gözlerimi dikip uzun uzun bakamadığımdan , hemen kafamı başka yere çeviriyordum.. ve sonra fark edildim !.. doğrusu göz göze gelmek istememiştim.. sadece bakmak istiyordum..
etkilenmek güzel bir şeydi.. orda bulunan tüm güzelliklerin beni etkilemesi hoşuma gidiyordu ama fark edilmek istemiyordum..

sonra ay'ı izlemeye başladım.. tepkisizdi nasıl olsa..
düşündüm..
ay'ın neden kendi etrafında dönmediğini düşündüm.. salt , dünyanın çevresineydi tüm döngüsü.. ışığı tek bir yandan yansıtıyordu dünyaya.. ve biz hep aynı yüzünü görüyorduk , kendi etrafında dönmediği için..

böylesi güzeldi..
öylesi daldım gittim..
şehirden uzaklaştığım , kendime güzel bir vakit ayırdığım için mutlumsuydum..

sırıtkan bir ifadeyle başımı çevirdiğimde , onu yanı başımda gördüm.. heyecanlanmıştım.. garip bir edayla selamlaştık.. çok güzeldi.. olabildiğince güzeldi..

sessizdik.. o da benim gibi , önünde duran alçak duvara yaslandı dirsekleriyle.. elini çenesine dayadı.. güzel yüzünü , ışığın geldiği yöne doğru çevirdi..

__ nereye bakıyordun ..?..

cevap vermedim.. sanki konuşsam , o güzel geceyi mahvedecekmişim gibi geliyordu..

__ iyi , tamam.. ben yokmuşum gibi davran..

duymak istediğim bu değildi sanki.. ama yapmak istediğim buydu.. kesinlikle buydu..
ikrarla yüzümü ay'a çevirdim..
ay gülümsedi..
ki bu her şeydi zaten..

....

Özhan Bilgin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              4 Kahveci oy vermiş.
25 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Gülten Uysal

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 5.728 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


SEVDALAR DİYARI

BULUTLAR
BAKMADAN GEÇİYORSA
GÖKYÜZÜNDEN BİRER BİRER

GÜNEŞ DOĞMUYORSA SABAHLARINA
GECE YILDIZLAR AYDINLATMIYORSA
KARANLIKLARINI
UYKULARINLA BAŞLADIYSAN SAVAŞA
VE HER SAVAŞTA YENİLİYORSAN ONA
AKAN SULAR SÖNDÜRMÜYORSA
YÜREĞİNDEKİ ATEŞİ
VE HER ŞARKIDA AĞLIYORSAN
SEBEPLİ SEBEPSİZ
AKIYORSA GÖZÜNDEN YAŞLAR AMANSIZ
DALIYORSA GÖZLERİN ZAMANSIZ

TİTRİYORSA ELLERİN 25 İNDE ..
ONU DÜŞÜNDÜĞÜNDE

BİR HANÇER GİBİ SAPLANIRSA GÖĞSÜNE
AYRILIK ACISI
SAYIYORSAN ONSUZ GEÇEN HER DAKİKAYI
ARAMIZA HOŞGELDİN
BURASI SEVDALAR DİYARI

Gülay Tuncer

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan       Yamağı : Cem Özbatur

...Sony, yine "abi Japonlar yapmış" dedirtti :) Yeni geliştirilen MV-700HR araç içi multimedya kiti, aracınızda DivX, DVD ve MP3 gibi çoklu ortam dosyalarınızı yürütebiliyor. 12V çakmak adaptörü ile gelen cihazın içindeki infrared bağlantılı kulaklıkla da müziği tek başınıza dinleyebiliyorsunuz. 16:9 ekranlı ürüne Sony Memory Stick Pro kartları da takılarak taşınabilir ortamlara destek veriliyor. Ürün kolay sökülebilir olduğu için güvenliği de yüksek... http://www.videometre.com kısayolunda ürünün resmini de görebilirsiniz.

...İlk yazılı belgeler kahveden "Türklerin içtiği, siyah renkli, yemeklere asla eşlik etmeyen, ağır yudumlarla tadına varılan ve arkadaş toplantılarından eksik olmayan bir içecek" olarak söz ediyor. Sonra bu keyif veren içeceğin adı hep politikayla anılıyor. III. Murat "dedikodu yapılıyor" diye kahvehaneleri kapatırken, Köprülü Mehmet Paşa daha ileri giderek kahvecileri çuvallara koydurup boğazın sularına yollamış... Bu güzel yazının devamı için http://www.bugday.org/article.php?ID=15

Hani herhangi bir kelimenin başına e harfi konulunca internet ortamına zıplama olayı gerçekleşiyorya işte e-devlet modelini baz alarak coşan bir web sayfası http://www.e-mizah.com Bu adamlar mizah'ın suyunu çıkarmışlar. Tabi bize de kana kana içmek kalıyor. Aman dikkat fazla içmeyin, mideyi bozarsınız mazallah.

Bu kısayolu yorumsuz olarak veriyorum http://www.buldun.net/html/65/index.html Çünkü onlar yeterince yorum yapmışlar.

http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1
"ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Modem Spy 3.4 [240 KB] Windows Shareware (35$)
http://www.modemspy.com/ftp/modemspy.exe
Telefon için bilgisayarlarınızdaki modemleri kullanabiliyorsanız buyrun size tam bir casus program. Konuşmaları aynen kaydedebiliyor, geri çalabiliyorsunuz. Kaydettiğiniz sesi isterseniz telefonla gönderebiliyorsunuz. Caller ID özelliği de mevcut. Eklentilerle size yapılan konuşmanın kaydını emaille yollayabilecek kadar hünerli hale dönüşebiliyor. Habersiz telefon kaydının suç olduğunu bir kenara not ettikten sonra şaka amaçlı gayet güzel kullanabileceğinizi söyleyebilirim. Demo versiyonu sadece 2 dakika kaydedip sonra kesiyor. Ful fonksiyonlarına kavuşması için biraz para ödemek gerekiyor.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050526.asp
ISSN: 1303-8923
26 Mayıs 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com