 |
 |
|
13 Temmuz 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Benim neyim eksik?.. |
Merhabalar,
Gazete sayfalarını çevşirirken gözüme ilişti. Bizim Uzan'an elimiz askerlikten yırtmış. Kalp damarlarındaki tıkanıklık nedeniyle çürük raporu almış. Öyle dandik rapor falan değil. Aslanlar gibi gidip Gülhane'den almış. Yani alışılageldik bir üç kağıt kesinlikle söz konusu değil. Tez zamanda sağlığına kavuşur inşallah. Verecek hesabı olanların her daim sağlıklı olmasında kamu yararı vardır zira. Yalnız bu rapor beni eski günlere götürdü ister istemez. Bende de böyle bir kaç kaytar hikayesi vardır. Baktım da ben o hikayeyi 2 yıl önce yazmışım. Ama mutlaka çoğunuz okumamıştır diyerek ve de yaz gelince arada bir kaytaran profesyonel köşe yazarlarını örnek alarak sizlerle bu anı yazımı tekrar paylaşmak istiyorum. Öyle ya, Uzan'dan ya da o köşe yazarlarından neyim eksik benim?
***
Seksenli yılların ilk yarısında başımda korkunç bir dert vardı. Okul bitmiş, sabah başka akşam başka yerde çalışıyorum, boş zamanlarımda da askerden kaçıyorum. Ben kaçmakta onlar yakalayıp yollamakta kararlı. Zaman zaman babamı da işbirliğine zorluyorlar, ama nuh diyorum askere gideceğim demiyorum. Nasıl diyeyim kardeşim? Yeni palazlanmaya başlamışım. Şöhret basmaklarını tırmanıyorum, işte geleceğim var, birde üstüne evlenmişim. Nasıl edeyim de gideyim? Kısa, mini, bedelli, düdüklü gitmek gibi bir şansım da yok. İlla 16 ay alacaklar, ağzımdan girip burnumdan çıkacaklar, elde ne varsa kaybettirip hayata yeniden başlatacaklar. Üniversite sınavına giriyorum, hukuka kayıt olup bir altı ay sıyırıyorum. Tekrar tecil edin diyorum, yok etmeyiz diyorlar. Ben de kalkıp İşletme İktisadı Enstitüsüne yüksek lisans için kaydoluyorum. Eee hadi yapın bir kıyak verin elime tecil belgesini diyorum. Yok kardeşim, hakkın baki, git askerliğini yap sonra gel oku diyorlar, ben dayanamayıp onların sülalesine okuyorum. Ama bu arada 3 sene geçiyor. Onlar arkada ben önde dolap beygiri gibi dönüyoruz. Babama gidiyorlar 'Boyu devrilsin, 2 senedir haber alamıyorum haytadan, olmaz olsun öyle evlat.' diyerek polislere dert yanıyor. Maksat adres vermemek tabi, yanlış anlaşılmasın. Polisler ellerindeki tek adres olan babaevini mesken tutmuşlar ayda bir çay içmeye geliyorlar.
85'in yaz aylarına gelindiğinde pes ediyorum artık. Biraz da metazori oluyor. Baba, polis amca ilişkisi dayanılmaz hal alınca, babam sonunda 'Tamam ulen bıktım sizden, alın adresini gidin yakalayın.' diyiveriyor. Sonunda İstanbul'da yakalayıp elime tebliğ zarfını sıkıştırıveriyorlar. Elim böğrümde askerlik şubesinin yolunu tutuyorum. İlk tertibe adımı yazıveriyorlar. Önümde 1 ay var ama kaçmam gereken 4-5 ayım var. Ne halt yiyeceğimi düşünürken bir tüyo alıyorum. Sevk döneminde 1 haftalık rapor alabilirsem bir sonraki sevke kalabiliyorum. Bu da bana helalinden 3 ay kazandırıyor. İyi güzel de, raporu nasıl alacağız? Rapor askerlik şubesinin bulunduğu şehirden yani İzmir'den alınmalı ama ben İstanbul'dayım ve işim gücüm var. Bir de serde korku belası. Giderim bunlar beni apar topar derdest edip katarlar önlerine diye ödüm kopuyor. Cinim ya aklıma canım kardeşimi kötü yola düşürmek geliyor. Yalvar yakar razı ediyorum. Benim adıma hastahaneye gidip rapor alacak. Raporu verecekler de ayarlanmış. Sözde sistit olmuşum da işeme zorluğu çekiyormuşum. Canım kardeşim gidecek, çiş yapamadığını benim adıma ispat edecek, onlar da bana 1 haftalık rapor verecekler ve ben yırtacağım. Operasyon günü babamla elele tutuşup gidiyorlar hastahaneye. O İzmir'de ben İstanbul'da heyecandan bırakın işeyememeyi, 10 dakikada bir ihtiyaç molası veriyoruz. Babamın 'Kimliğin açığa çıkarsa herşeyi bırak kaç.' desturuyla kardeşim operasyonu başarıyla tamamlıyor ve ben dandik bir raporla 3 ay sonra sevk olmaya hak(!) kazanıyorum. Aralık ayında teslim oluyor ve 16 aylık askerlik serüvenimi evime 10 kilometre uzaklıkta, türlü meşakkatlere(!) katlanarak tamamlıyor ve bu dertten kurtuluyorum.
***
Yaa işte böyle. Şimdi gelin bunun üstüne kapalım damlarımızı kavalyelerimizi dansedelim. Nerden çıktı şimdi bu demeyin. Alın size benim eşliğinde binlerce kez dansettiğim bir eski şarkı. Pascal Danel söylüyor, Adieu jolie Candy. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Kahveci : Nesrin Yıldırım Ben gidiyordum sen çıkageldin |
|
Bu ne şimdi. Ay daha asılı dururken gecenin içinde ben güneşin meyve veren bahçeleri nasıl aydınlatacağını düşünüyorum. Elimde okumaya çalıştığım saçma sapan bir kitap tüm o saçmalıkların ortasında sen çıkıveriyorsun aklımın orta yerinde. Bilmem kaçıncı sayfaya geldiğimde fark ediyorum ben senin o bana gülümserkenki son halini düşünüyorum. Bu sayfaya ne zaman geldiğimi de şimdi fark ediyorum. Kitabı diğerlerinin yanına bırakıyorum, oda yarım kalıyor tamamlanmayı bekleyen diğerleri gibi. Bugün bu kaçıncı karşılaşmamız bilmiyorum. Fikrimin fikri uğramamalısın buralara. Ben gidiyordum sen çıkageldin. Gözlerin gözlerime çarptığı gün gidecektim aslında ama aklım gözlerinde kalır diye gidemedim. Tamda toparlamıştım iç dağınıklığımı yoksa daha da mı çok dağıtmıştım da sen gelmiştin. Ya şimdi daha da dağıtıyorum yada topluyorum hangisi bilmiyorum. Dolabımın en arka tarafına kaldırdığım renkli tişörtlerimi öne aldım bugün,siyahları arkaya attım. Aynanın karşısında yüzümdeki belli belirsiz kaçamak gülümsememe takıldı gözlerim,yüzümdeki belirgin çizgilere bakarken yada baktığımı zannederken çünkü aklım yine seni misafir ediyor,umarım memnunsundur misafirperverliğinden. Meraklıdır, çok soru sorar ama iyi ağırlar misafirlerini. Yatıya kaldığın için teşekkür ederim. Bu gece beraber uyuyoruz gitmek istesen de yolu bilmiyorum tarif edemem, sen biliyorsan yolu gidebilirsin ama nasıl geldin onu da bilmiyorsun ki nasıl gidesin. Fikrimin fikri rahat edemedin aklımda oradan oraya gidiyorsun. Bir sigara yaktım karanlığa da bana da aklımdaki sana da iyi gelecek. Ordasın işte aklımın ortasındasın bir tarafım yok ol diğer tarafım yok olma diyor. Bu iyiye mi yoksa kötüye mi işaret bilmiyorum.
Hani bir dağa tırmanırsın ya dağın orta yerinde nereye düşeceğini bilmeden bırakırsın kendini. Bıraksam aklımı sana nereye düşersem düşeyim. Ama ya çok canım acırsa, kırılırsa kalbim aklımın sana düştüğü yerde. Bu ilk olmayacak olsa da korkuyorum. Tam bırakıyorum aklımı, sana düşmesine az kala bir yerlere tutunup asılı kalıyorum. Asılıp kalıyorum ortalarda bir yerde. Aklım bende değil senin dağının yamaçlarında, düşeceğim yerde. Belki de düşmek için iyi bir gün değil, aydınlık bir saati seçmeliydim belki de kim bilir..Gecenin içinde asılı duran Ay'a değil, meyve bahçelerine düşecek olan parlak güneşe de değil, senin o bana gülümserkenki son haline aldandım.Umarım aklımın kaçtığı dağ yamaçların yanıp kül olmaz. Bunu da senden niye umuyorum bilmiyorum. Sen biliyor musun? Vazgeçesim geliyor ama biliyorum aklım vazgeçmeyecek. Ben vazgeçmek istedikçe aklım daha çok kaçacak sana. Seni umuyorum düştüğüm o yerde.
Gitmeliyim belki de. Seni hiç misafir etmemeliyim aklımın yetmediği yerde. Korkuyorum çünkü. Korkuyorum elim kolum olacaksın.Sol anahtarım olacaksın ve tüm bunlar olduğunda sende diğerleri gibi gideceksin. Ve yine yeniden düştüğüm o yerde senin dağının yamaçlarında kırıklıklarımı topluyor ve açık yaralarımı sarıyor olacağım. Ve beni yine kan tutacak. Kan beni tutmadan, belki de ben aklımda seni hiç tutmamalıyım.
Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
şarkılardan fal tuttum
"kaşının altında gözün var" şarkılarının moda olduğu günlerdi...
Ben eski usul, şarkılardan fal tutardım kendime.. Ne zaman sıradaki
benim desem, reklamlar başlardı.
Hani bilirsiniz herkesin bir şarkısı vardır.. Ya falında çıkar da onundur,
ya içinde kendisini bulur da onundur.. ama onundur işte..
Annemin de bir şarkısı vardı, duyardım hep söylerdi kendi kendine
bazen ağlarken, bazen gülerken.. "giymek nasip olmadı bana evlilik tacı"
Eskiden de söylermiş, sesi de güzeldir haa dinletir de söylerken..
Fal tutunca kendine hep bu şarkı çıkarmış,
evlenmek nasip olmuş ta, gelinlik giymek kısmet olmamış işte..
Artık kabahat şarkıda mı, babamda mı bilemem.. Bildiğim hiç yataklarının
üst başında gelinlikli damatlıklı bir resimlerinin hiç olmadığıydı..
Babam şarkılardan fal tutmazdı ama, onun da türküsü vardı..
"Türkmen Gelini" çıktı mı o koca adam ağlardı şaşardım, çocuk yüzüm
babama dönük, anlamazdım.. Çok sonraları büyüyünce küçük çakıl
taşlarını oyuklara koydum kendi kanımca, şimdi bulunmayan türünden
uzun soluklu bir sevdası vardı, bilirdik te biz söylemezdik yüzüne
o da inkar etmezdi söylenmemişi, öyle ne saklı ne aşikar sıkıntılı zamanlara
sıkışık, senelere yayılmış bir hikayeydi.. Belki babama sorsan "ömre bedel" di,
anneme sorsan "ömrüne" bedeldi malum işte.. Ama işte sonraları "o" kadının
türkmen olduğunu düşündüm de hep, sormadım babama, soramadım sandıklara saklı
yasaklılardandı, konuşulmazdı bizim evde..
Sonra bir de ablam var benim.. ablamın şarkısı belli değildi..
Her tuttuğunda başka bir fal çıkardı şansına, ama hiç reklamlara rastlamazdı.
Sevdi, evlendi, gelinlik te giydi, çocukları da oldu..
Nasıl olacaktı peki? Otuzdört yılına şahit olduğum otuzyedi senelik hayatında çok şeye
sahip olmuştu belki ama, hiç "şarkısı" olmamıştı işte.. Kimi zaman pop çalmıştı
hayat ona, kimiz zaman caz.. Belki ağıtlar poptan, cazdan biraz daha fazla..
Kendi içinde bir şarkısı vardı ya ; sevdiğinden mi söylerdi, umut ettiğinden mi?
"ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız" sesi de güzeldi annem gibi
benim içinde söylesene dediğimde hemen başlardı ;
"benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım" o söylerdi, ben ağlardım..
Benim falımda hala reklamlar çıkıyor, ne haberlere denk geliyorum, ne solo şarkılara..
Arada bir yüreğimde derin biz sızı, aklımda keskin bir tınıyla mırıldanıyorum ;
"dün gece bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un
seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde "
boğazım dügümleniyor...
Sonra boşveeer diyorum, falımda mı çıktı sanki ?
Altı üstü çekip giderken yıkmış dökmüş, hatıraları sararmış bir aşkın
birlikte söylenmiş son şarkısı..
zaten sesim de güzel değil..
susuyorum..
Deniz Kılıç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
UYANDIRMADIM BU ŞEHRİ
Başımı sağa çevirdiğimde orada duruyordu şehre yakışmayan sonbahar. Her şey uyuyor olmalıydı ya da ölü. 13 Eylül 1972 , bir Çarşamba sabahıydı doğmuştum. Büyüdüğüm şehir olan İzmir'de, senelerden geriye kalan ağaçların, sahilde bir başına duran çimenlerin ve sokak köpeklerinin dışında bir şey yoktu. Onların da uyuduklarından ya da ölmemiş olduklarından şüpheliydim. Ne yaprak titriyordu rüzgarda ne de bir çift göz görüyordum. Suya yansıyan aksimde bir genç kız yüzüydü sadece bu şehir. 1990' lı yılların başıydı terk ettim genç kız yüzünü.
Gökyüzünden ansızın düşen bir yağmur damlası gibi geçmişim. İşte karşıma çıkıveriyor ansızın. Yaşam mücadelesi, çalışma hayatı ve yazılar...Saçlarımın arasında kaybolan ve ıslaklığını bile hissetmediğim bir yağmur damlası. Başımdaki küçük kıpırtı, saçımdaki titreyiş. Bir yerlerden bulup çıkarıyor ve içinde bulunduğum ana getiriyor beni. Şimdi geride kalmış günlerin acı havası suda dağılıyor, yok oluyor. Yüzün gibi. Zihnimi yokluyorum önceleri, yüzün yok. Ama içimde çok derinlerde üşümeyen, yanmayan ne olduğunu ya da henüz nasıl tarif edebileceğimi bilmediğim bir kalıntı sana ait. Bunu duyumsayabiliyorum. Şimdi bu kentte duran sahil kadar ıssız. Çok uzaklardan geleni duyacak kadar ve üşütecek, ürpertecek, korkutacak kadar ıssız. Hayır. Taze bir genç kız yüzünün hatırlattığı anılardan çok daha fazlası olmalı yaşadığım şehir. Parlak ışıklarında içindeki karanlığı sakladığını biliyorum. Bu yüzden kıyafetlerim siyah, hep siyah .Sırf benzememek için bu kente. İstanbul bu işte !
Okulu bitirdiğim 2003 senesinde renkleniyor. İstanbul Üniversitesinin diploması duruyor elimde. Arkeolog olmak gurur verici. Yine de biraz tuhaf . Ortasını bulamadım bir türlü. Yıllar önce göğün yedi kat üzerinde bir hostes ve artık yerin yedi kat altında bir arkeolog. Bu şehri böylesi sevişimin altında yatan BEN kadar karmaşık olması mı bilmem ya da BEN kadar yorgun...
Belki gizlemiyor kendini, belki ona yaptıklarını görmemek için kendini gizleyenlerden bile farklı Yorulup çimenlerin üzerine bırakıyorum bedenimi. Yetişemediğim bir kente ya da yetiştiğim bir aşka bakınca hangisine hayıflanmam gerektiğini bilmiyorum İkisi de yok.
Şimdi kafamın içinde bir bebek çığlığı söylüyor bana önüme bakmam gerektiğini ve her şeyin, içinde senin olduğun her şeyin silinip gidişini müjdeliyor bu kez. Boş çimenlerin üzerinde bir başına duruyorsun. Hemen sağ yanında kendimi görmeksizin seni izlemenin güzelliğini borçlu olmalıyım rüzgara. İstanbul susuyor, otların hışırtısı sokak köpeklerinin gerinmelerine karışıyor ve kimbilir kaç sokak köpeğiyle gözgöze gelip sessizce çeviriyoruz başımızı uyanmasın diye bu şehir. Şaşkınım.
Soluk sarı duvarların arasından geçiyorum Sidik kokusu yayılmış bir çarşının içinde siliyorsun kendini. Belki sadece öyle sanıyorsun. Umursamıyorum. Neden her yanı kadın yüzü bu şehrin hele bütün şehir uyurken? Neden uykusuz kadın gözleri hep aynı soruyu soruyorlar öteki yüzlerine? Üniversitede yüksek lisans yapıyorum konu yine kadın olmalı biraz. Ayrımsız bir dünyada değilse bile ayrımsız bir arkeolojinin içinde.
Herkesin kendi tercihi kendi cehennemi oluyor Ya da benim gibi çekiliveriyorsun hayattan "Adam olmak zor" diyorsun "kadın olmak zor" diyorsun Herşeyin zor geldiği günler başlıyor Uyumanın dışında herşeyin hatta nefes almanın, perdeyi aralamanın ya da bir bardak su içmenin zor geldiği günler... Kimseyi görmek istemediğin, yüzünü yıkamadığın, saçını taramadığın günler.. Birgün etrafın ısrarıyla gitmek zorunda kaldığın psikiyatrist de bu günlerin adını koyuyor "Depresyon" ve beynindeki seratonini suçluyor. Sense kimseyi suçlamıyorsun , kendini bile!
Telefona baktığında tercihini görür mü insan? Evet görür Telefonda "neredesin" diye bağıran ses olmak bir tercihtir. İsyan vardır, korku vardır, güvensizlik vardır. O sesi alıp psikiyatriste götürürsen "depresyonun tedavisi evlilik terapisidir". Seni güvenmeye, inanmaya, yuvanı korumaya teşvik ederler. Yanındaki adamın utana sıkıla hesap verdiği telefon konuşmasını dinleyen sessizlik olursan -ki bu da öteki tercihtir- orada boyun eğme vardır, vicdan vardır, suçluluk vardır. O sessizliği alıp psikiyatriste götürürsen "depresyonun tedavisi bu illegal ilişkiden kurtulmaktır yani sigarayı bırakmak gibi". Her ikisi de cehennemdir aslında. Her ikisinde de sevdiğin adam yoktur. Onunla olmak da onsuz olmak da ayrı ayrı iki cehennemdir ve kimse tutup kolundan bu adamı psikiyatriste götürmez çünkü erkektir, ama adam mıdır önemi yoktur. Erkektir ve elinin kiridir. Bu erkeklerin beyninde seratoninin durumu nedir bilmiyorum. Doğrusu benimki pek yok gibi duruyor.
Tercih yapmamanın sonucu olmalı bu. Bağırmak haykırmak istedim yapamadım küçücük bir sır gibi kaldı aldanışım, aldatılışım. Birileri çıkıp "haydi dene" derse diye korkuyorum kahkahalarla gülmekten. Gülmemek için alıyorum kalemi elime, buradan başlıyorum.
"Ya siz?" diyorum "ya siz geçmişi kolayca silebilseydiniz nereden başlardınız?"
Uyanmıyor şehir, olsun seviyorum İstanbul'u...
Derya Berrak
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kahveci : İzzet Bıyıkbeyoğlu |
YAŞAMAK VE ANLAMAK
-Hayır!
''Öyle Herkesin Yazdığını, söylediğini söylemeyeceğim. Ta ki bunu fark edinceye kadar...''
Şu medeniyet denilen şey değil mi, kapıları , geçitleri, hayatı açıyor sihirli pencerelerimize? Zihnimizle algılayıp, yorumlayabiliyoruz çevremizi.(Bu belki de düşüncenin yansıması, fark edilmeyen). Hissedip, eline alıp dokunduğun şeyin, aslında bir düş olduğunu düşünmek. Öyle olmalı ki medeniyetimizi, kültürümüzü müzelere kaldırarak alt bilincimizi taze tutmaya çalışıyoruz. Kim bilir belki de o yüzden sağ elini kullanıyor çoğu insan (şövalyeler, savaşçılar sağ el ile kılıç, sol el ile de kalkan tutarlarmış). O ta derinlerden gelen ezgiyle.
Big bang, hani kozmos, hani kaos hepsini öğreniriz. Bulur keşfederiz. Kimimiz 2500 yıldır, kimimiz hala habersiz.
Bunlar bilincin oluşması veya bilgiçlik olmasa gerek. Bunlar bulunduğumuz konumda hayattan seçebilmemizle öngörülür.
Sonuçta dogmalar da insanlar tarafından oluşturulmuştur, diyalektik de. Bu biraz çatışkı(paradoks) gibi gelse de, Dionysos için tragedyalar düzenleyen insanoğlu, şu günkü konumda bunu sürderemese de Kozmos alaylarındaki pallosları hala dükkanlarda farklı duygular uğruna taşıyor, bu tuvalin farklı renkleri olarak.
Öyle değil mi, baştan beri uğraş verdiğimiz, anlamını bulmak hayatın? Kimi mısralarına döker hayatı
"Rakı şişesinde
Balık olmalı insan" der.
Kimisi de
'Balık olmalı ki insan
gerçeği anlayınca ölmesi için'
Kimisi de beyaz önlüğü, kavanoz dibi gözlükleriyle yüzünü bile görmediği, tanımadığı insanlar için laboratuarlarda tüketir gider bir ömrü. Bir daha yakalayamaz anları. Kim bilir kaçımız hayatın doğuşunu, oluşumumuzu, evrenin kaynağını daha çocuk yaşta defalarca sormuşuzdur kendimize? Thales gibi evrenin kaynağı sudur diyemesek de, kendimizce sebepler bulmuşuzdur hayallerimizde.
"'Artık inanmasa da
Dine
İmana
Ayıp olmasın diye
Oruç tutuyor
Çocukluğundaki
Tanrı'ya" Diyor şair. Sebepsiz değil sığındığı anımsamalar.
Ama biliriz ki uyku bastırıncaya kadar( hani açılan kapılar ardına yürümeye kalkınca) bir bir unutuluyor cevaplar. Bu nedenledir ki; bir filozofa en yakın çocuklar ve yaşlılardır kanaatimce, çünkü kavgayla değil sevgiyle kazanıyorlar hayatı.Çocuklar , gerçeği bilmeden doğruyu arama çabasındalar çünkü. Bir savaş meydanında da, bir bayram yerinde de duygularını dışa vurmaktan çekinmeyen ve almak istediğini bilen onlar değil mi? Bu realite tarafındakilere sebepsiz gelecektir umutlarına kaynak olan sorularına. Değerler bir başka dilde verilmiyor onların yaşamlarında değer vermektense, atıf ediyorlar objeye. Bu onların üstünlüğüdür ki hor görülüyorlar toplumda.
Hani o sinir kıskaçlarının arasında hırs ve öfkeden uzak olan sanatçılarında tek derdi bu olsa gerek farklılıkları için. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun oğlu 'bir kilim karşısında babasının saatlerce ağladığını söyleyerek' onun ruhunun coşkusunu gözlemleriyle bizlere aktarıyor. Bu göz yaşları hangi duyguyla geliyor olsa gerek sebepsiz bir yitişin mi, yoksa emeğin düğümleri mi renklerle buluşan?
Bu sorular mı bana felsefe yaptıran?
Coşkuyu dizginleyenler utansın haykıramadıkları için. Nietche'nin Zerdüşt'ü demiyor mu: 'Ne isterseniz yapın - ama ilk önce isteyebilen kişiler olun -' Sen ki realite yanlısı, somut ve olgun olan, dahası hayatını eline aldığını zanneden. Rüzgar olabilseydin gezerdin diyar diyar ve o zaman kendini, belki de olabileceğinin en iyisini umutla değil, kendinle bulabilirdin zamanda.
Türk milletin makus talihi de bu değil mi? Daha hayatı yaşamadan anlamaya kafa yorar. Geçmişten günümüze hep göç içinde geçen hayatımız. Kıtalardan kıtalara, karalardan denizlere, köylerden kentlere. Hep bir ortada kalmışlık, ikisi de olamamışlık yok mudur sorguladığımız yaşamda? Ulus kimliğimizi, bireysellik babında bizlere sunanlara dua ederken, kimsenin bilmediği bir karanlıkta öteki sınırları zorlayamaz mıyız ? (Hani şu uykudan uyanma meselesi)
Tarihte de, esvaplarla, güzel kızlarla kandırmamış mı komşularımız bizi? Ucuz entrikalarla almışlar başımızı, sonra gövdemizi. Zaman durmamış ama akıp gitmiş hep, uzak durmuşuz alamaya, algılamaya. Tez - antitez - sentez üçlüsünün, 'antisinde' takılıp kalmamış mıyız hep? Hazırı geçirmişiz hep bedenlerimize. Dönmediğini bilsek de Foucault Sarkacı'nın onu hep dönüyor görmüşüz uyarılmış zihinlerimizde.
Ben eğer çizerek, yazarak, koşarak, söyleyerek kovalayacaksam sorunları bunlar cevap aramadan olmasın düşüncelerinizde. Bu ancak görmediklerimle bir ütopya yaratma düşümdür idealarımda. Bilimsiz, bilgisiz, mantıksızda olsa ben kendimi bulma yoluna düştüm mü, on yedisinden, yetmişine her an bulurum sorularla zihnimi.
Felsefe eğer varoluşun içindeki yerini sadece ortaöğretimde karşıma çıkan bir zorunluluk olarak alıyorsa umut
denizinin kıyısında ufka bakarken, acaba bir kayık mı bu önüme sürülen? Bu dersi bana yol almam için mi okutuyorlar? Yoksa
o kalıplaşmış hayatlardan birini kazanmam için hazırlanan bir oyun mu?
Sizce de okumayı öğrendiğim gün zaten başlamadım mı anlamaya? Sezinlemedim mi dünyayı? Bunu geliştirmek yerine neden
tek ve anlaşılmaz bir zorunluluk. Okumayı öğrendiğimiz günden beri küçük, kavranabilir sorularla, kendi dünya görüşümüzü
oluşturacak şekilde ilerleyebilseydik bu gün bu kadar zor gelmezdi yaşamak.
Ben ki yaşadığım topraklar üstümdekileri geçmişten almış veya almamış. Çevremdekileri görmüş veya görmemiş, ancak
anımsamalarla kendimi avutabilirim. Tabi ki birçok şeyi bu geniş havzadaki derelere bırakacağım( tekrar aynı suyla
yıkanamadığım, narsist bir şekilde yansımamı kıskanmadığım)Uzun ve derin bu yolda hep gide duracağım.
İzzet Bıyıkbeyoğlu
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
TERÖR: DÜŞÜNCENİN İFLASI!
İngiltere'deki eylemler, terörü bir kez daha dünyanın ve Türkiye'nin gündemine getirdi...Zaten, terörün dünya gündeminden düştüğü de yok ya;Irak'ta -neredeyse- her gün İngiltere'dekine yakın insan hayatını kaybetmekte, yaralanıp sakatlanmakta;çocuklar yetim, kalmaktadır...
11 Eylül saldırıları ile çok belirgin olarak dünya gündemine oturan bu eylemleri çeşitli açılardan değerlendirmek mümkün...Fakat bence, bu değerlendirmeler 2 noktada toplanabilir: Birincisi, eylem sahiplerinin bu eylemleriyle neyi hedefledikleri, ve eylemlerin bu hedefe hizmet edip edemeyeceği; İkincisi, bu eylemlerin, eylem sahiplerinin kendini ait hissettikleri dünya görüşü açısından bir temele oturup oturmadığı...
Bu tür eylemlerin, eylem sahiplerinin sahiplendikleri sorunların çözümü açısından hiçbir olumlu katkı sağlayamayacaklarını KM'de yayınlanan, "IRAK: DİRENİŞ Mİ, ÇILGINLIK MI?" başlıklı yazımda ortaya koymaya çalışmıştım... Oradaki düşüncelerimi yeniden tekrarlamaya gerek görmüyorum...Bu yazıda, bu tür eylemlerin, İslami dünya görüşü açısından "meşruiyetini" tartışmak istiyorum...
Komplo teorilerine sığınmanın ve -aslında- çok açık bir olguyu, önce muamma haline sokup sonra da bu muammayı çözmek(!) için malumatfuruşluk yapmanın manası yok: Bu tür eylemler, İsrail politikaları ve -en son- ABD'nin ırak'ı işgaline karşı "İslam adına" gösterilen bir tepkidir. Yapanlar, El-Kaide veya buna benzer Ortadoğu kaynaklı bir örgüttür...
Eylemlerin niçin yapıldığı da çok açık:Eylemler üzerinden İsrail ve ABD'ye ve bu arada Irak'ın işgaline fiilen de katılan İngiltere'ye bir ders vermek, onları mevcut politikalardan vazgeçirmeye çalışmak ve dünya kamu oyunun dikkatini bu meselelere çekmek...
Buraya kadar anlattıklarım, Türk kamu oyunda da farklı şekillerde dile getirilen ve bilinen hususlar...Üzerinde pek durulmayan ve bence asıl önemli olan nokta şu: Bu ve benzeri eylemleri yapan insanların referansları nedir?
Bunu kısaca şu şekilde özetleyebilirim:
İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve Hz.peygamberin hadislerindeki bazı talimatların (emir, yasak, yönlendirme) "tarihi bağlam"larından koparılarak ve "zaman-mekan unsuru"na bakılmaksızın yanlış algılanması ve yorumlanması ve "klasik uluslar arası ilişkiler kuramı"nın ve "tarihi deneyimleri"nin etkisinde kalınmasıdır..."
Hemen belirtmek gerekir ki, bu konudaki "yanlış algılama ve yorumlama" genel anlamda "İslam'ın bazı hükümlerinin yanlış algılanması ve yorumlanması"nın bir parçasıdır...
Klasik İslami Uluslar arası ilişkiler kuramını yorumlamaya gerek kalmadan, Kur'an'daki ilgili ayetleri doğru anlar ve tarihi bağlamı içinde yorumlarsak, meseleyi büyük ölçüde çözeriz, diye düşünüyorum...
Önce olaya tersinden bakalım ve "anlama çabası" olmazsa, ilgili ayetlerin nasıl yorumlanabileceğini görelim...
Kur'anda konuyla ilgili ayetlerden bazıları şunlardır:
"...Artık o müşrikleri onları nerede bulursanız öldürün, onları (esir olarak) yakalayın, onları hapsedin, onların bütün geçit yerlerini tutun." (et-Tevbe,-5)
"... Küfrün önderlerini hemen öldürün.(et-Tevbe)
"...Onları nerede yakalarsanız öldürün...."(Bakara,191)
"...Allah'a, ne Ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakir kendi el(ler)iyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın!."(et-Tevbe,29)
"Ey iman edenler, kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın, sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar."(et-Tevbe,123)
"...Fitne kalmayıncaya ve din, yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın."(Bakara, 193)
Görüldüğü gibi, tarihsel ve toplumsal-siyasi bağlamından koparılarak okunduğunda bu ayetlerden her türlü terör eylemi için bir referans bulmak mümkün...Tabii, tam aksi yönde, yani "insanlarla uzlaşmayı, onlarla iyi geçinmeyi tavsiye eden, saldırıyı yasaklayan" vs. ayetler de var...Uzatmamak için bunları tekrarlamadan, tarihsel bağlamı içinde doğrudan savaş ve savunma ile ilgili ayetlerin nasıl indiğine bakalım:
1-Meşru müdafaa denilen ve müslümanlara veya ülkelerine yönelen tecâvüzlere karşı harp.
Mesela;
"Kendileriyle mukatele edilen (düşmanların hücumuna uğrayan mü'min )lere, uğradıkları o zulümden dolayı (bilmukabele harbe) izin verildi. Şüphesiz ki Allah, onlara yardım etmeye kemaliyle kadirdir. Onlar haksız yere ve ancak "Rabbimiz Allah'tır" diyorlar diye yurtlarından çıkarılmışlardır." (Hac, 39-40)
"Size harp açanlarla, Allah yolunda, sizde savaşın (ancak) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez." (Bakara, 190)
Bu âyetler, aynı zamanda şu temel hükme dayanmaktadır:
"Kim kendisine (yapılan) zulmün ardından herhalde hakkını alırsa bunlar aleyhine (mesuliyete) bir yol yoktur. O yol, ancak insanlara zulmetmek ve yeryüzünde haksız olarak tagallübe kalkmakta olanlara karşıdır. İşte bunlara pek acıklı bir azap vardır."( Şûra, 41-42
2-Zayıf durumdaki azınlık müslüman bir topluluğun, onlara zulmeden ve haklarını çiğneyen kendi gayr-ı müslim devletlerine karşı İslam devletinden yardım istemeleri halinde, onlara yardım maksadıyla.
Mesela;
"İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar sizin onlara hiçbir şey ile velâyetiniz yoktur. (Bununla beraber) eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse yardım etmek üstünüze borçtur. Şu kadar ki sizinle aralarında antlaşma olan bir kavim aleyhine değil. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görücüdür."(el-Enfal,72)
"Size ne oluyor ki Allah yolunda ve acz-u ızdırap içinde bırakılıp "Ey Rabbimiz, bizi ahalisi zâlim olan şu memleketten (kurtarıp) çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?" (Nisa, 95)
3-Önceden mevcut bir harbin kesintiye uğramasından veya yapılmış bir sulhun düşman tarafından bozulmasından sonra te'dip ve sulh halinin temini maksadıyla harbe devam edilmesi (Barış için Savaş):
Hicretten sonra Medine'de Yahudilerle sulh anlaşması yapılmış, Mekke müşrikleri ile mevcut harp hali de Hudeybiye anlaşmasıyla sona ermişti. Daha sonra müşrikler anlaşmayı bozdukları gibi, Yahudiler de müslümanlara karşı müşrikler ve münafıklarla iş birliği yaparak anlaşmayı çiğnemişlerdi. Arap yarımadası müşrikler ile Yahudilerin, İslam ve müslümanların kökünü kazımak için ittifak ettiklerine en kesin delil Hendek harbidir. O zamana kadar nâzil olan savaş âyetleri, yalnız Kureyş'in tecâvüz ve düşmanlığını defetmek için müslümanlara savaş izni ve emri verirken, Hendek'ten sonra, Yarımada'da müslümanların onlarla top yekun savaşmaları kesin hükme bağlanıyordu.
Şu âyetler, müslümanlarla yaptıkları mütarekeyi bozan ve sulh içinde münasebetler kuramayacakları, yılların gösterdiği tecrübelerle artık anlaşılan düşmanlara karşı uygulanacak hükmü tespit etmektedir:
"Eğer ahitlerinizden sonra yine antlarını bozarlar ve dininize saldırırlarsa küfrün önderlerini hemen öldürün. Çünkü onlar (hakikat de) antları olmayan adamlardır. (Bu suretle) umulur ki (onlara tabi olanlar) vazgeçerler. (Ey mü'minler), antlarını bozan, o peygamberi sürüp çıkarmayı kuran ve bununla beraber ilk defada sizinle kendileri (muharebeye) başlayan bir kavim ile savaşmaz mısınız? Onlardan korkacak mısınız? Eğer inanmış kişilerseniz kendisinden korkmanıza daha çok layık olan bir Allah vardır."(et-Tevbe,12-13)
"Antlaşma yaptığınız müşriklerden size (ahitlerinin şartlarında) hiçbir eksiklik yapmamış, aleyhinize(düşmanlarınızdan) hiçbir kimseye yardım etmemiş olanlar (bu hükümden) müstesnadır. O halde onların müddetleri(bitinceye) kadar ahitlerini tamamlayın. Çünkü Allah (haksızlıktan) sakınanları sever. (dokunulması) haram olan o aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri onları nerede bulursanız öldürün, onları (esir olarak) yakalayın, onları hapsedin, onların bütün geçit yerlerini tutun." (et-Tevbe,4-5)
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli olan nokta ise şudur:
Bu gibi âyetler dışında, yukarıda atıfta bulunduğum "her nerede olursa olsunlar müşriklerle savaşmak onlara şiddet göstermek, öldürmek gibi emirleri içeren âyetler de, esasen yukarıdaki sebeplerle ilan edilmiş bulunan harp esnasında yapılacak muameleyi" gösterir. Yoksa mevzuları, her durumda fırsat bulunca hemen harp açmak değildir.
Bu manadaki âyetler "harp halinin devam etmekte olduğunu, mü'minler için emniyetin sağlandığına ve savaşa yol açan sebeplerin tamamen ortadan kaldırıldığına kanaat getirilinceye kadar savaşın sürdürülmesine" işaret etmektedir. Örnek olarak şu âyetler zikredilebilir
"Onları nerede yakalarsanız öldürün, onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın."(Bakara,191)
"Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah'a, ne Ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakir kendi el(ler)iyle cizye verecekleri zamana kadar muharebe edin."(et-Tevbe,29)
"Müşrikler sizinle nasıl top yekun harp ederlerse sizde onlarla top yekun harp edin."(et-Tevbe, 36)
"Ey iman edenler, kâfirlerden size yakın olanlarla muharebe , edin sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar."(et-Tevbe,123)
"Ey peygamber, mü'minleri harbe teşvik et."(el-Enfal,65)
Görüldüğü gibi tarihsel ve toplumsal-siyasi bağlamı içinde ilgili ayetlere bakıldığında, bunlarda "asıl olan şeyin barış olduğu" açıkça görülmektedir. Başka şekilde ifade edecek olursak, Kurânda Cihad ve Kıtal (savaşmak) ile ilgili bütün ayetler, Mekke'li müşrikler ve geç döneme doğru Kitap Ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) tarafından yaratılan "sürekli savaş" durumu ortamında inmiştir... Dolayısıyla, elbette ki "savaş durumu" devam ettiği müddetçe, savaş şeklinin "savunma" veya "saldırı" tarzında olması, tamamen askeri anlamda bir strateji ve taktik meselesidir...
Kur'anın bu konudaki ayetlerini doğru olarak anlamak için, ayetlerin indiği sosyal ve siyasi atmosferi bilmenin önemli olduğunu KM'deki muhtelif yazılarımda belirtmiştim... İslam'ın doğuş çağı, bütün dünyanın -genel anlamda- savunma ve savaş psikolojisi içinde yaşadığı, uluslar arası ilişkilerin karşılıklı güvensizlik ve korkuya dayalı olarak şekillendiği bir dünya idi. Aslında bu durum, sadece İslam'ın ilk doğduğu zaman dilimi itibariyle değil, belki son yüzyıla kadar -aşağı-yukarı- böyle olmakta devam etti... Hatta, İnsanlar, "barış"ın kıymetini (veya savaşların, her açıdan, ne kadar tahripkar olduğunu) ve "öteki" insanların hukukuna riayet edip onlarla birlikte yaşamayı, biraz da savaşın verdiği zarar kendilerine de iyice dokununca, 2.Dünya Savaşı sırasında öğrendiler, demek de yanlış olmaz...
Hz. Peygamber, İslam dinini tebliğ etmeye başlayınca, başta Arap müşrikleri olmak üzere, bu harekete karşı bir çok karşı çıkmalar, saldırılar, savaşlar başlatılmış ve bu dini yok etmeye çalışmışlardır. İlk İslam toplumunun, başta Mekke'li müşriklerle olmak üzere yaptıkları savaşları hepimiz biliyoruz. İnen ayetlerin, bu fiili durumu yok sayarak ve görmezlikten gelmesi elbette beklenemezdi. Yine Hz. Peygamberin de, İslam dinini ve toplumunu yok etmek için girişilen bu hareketler karşısında lakayt kalması düşünülemezdi. İşte, kısaca özetlediğim bu olağanüstü durumda, İslamı kabul etmeyen veya ona karşı savaş açan insan ve topluluklarla ilgili bir takım hükümler, daha doğrusu, müslümanların onlarla ilişkilerini düzenleyen esaslar bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu durum ve sözkonusu hükümler, kıyamete kadar geçerli olan ideal hükümler olarak algılanmış ve bütün yorum ve değerlendirmeler buna göre yapılmıştır.
Eğer savaş durumunda sevkedilen olağanüstü şartların mahsulü talimatlar, müslümanların kıyamete kadar uluslar arası ilişkilerde uygulayacakları esaslar olarak algılanırsa Kur'anın hitap düzeyini yanlış algılanmış olur. İslamın uluslar arası ilişkilerde tavsiye ettiği kalıcı tavır bu değildir.
Keza, Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili olumsuz ayetler ve Hz. Peygamberin bu konuda bazı hadisleri var...Hadislerin sıhhati (doğruluğu) bir yana, bunlar o gün fiilen yaşayan müşahhas bir topluluktan ve bunların halet-i ruhiyelerinden sözetmektedir; kıyamete kadar gelecek bütün yahudi ve hıristiyanlardan değil.
Suudi Yazar, A.Ahmet Ebu Süleyman, Fehmi Koru tarafından dilimize çevrilen, "İslamın Uluslar arası İlişkiler Kuramı" adlı kitabında, "klasik kuramın, günümüz uluslar arası ilişkilerde uygulanamayacağını" çeşitli örneklerle ayrıntılı olarak çok güzel açıklamıştır...
Ne yazık ki, İslam dünyası hem Kur'an ve Hadislerdeki talimatları ve hem de klasik İslami Uluslar arası ilişkiler kuramını doğru algılayamadığı için, bu gibi konularda net tavrını ortaya koymaktan çekinmektedir... Buna, "intihar eylemleri"ni örnek verebiliriz... Hatırlanırsa, bu gibi eylemler ortaya çıktığında hep "çaresizlik" olarak yorumlanmış ve -adeta- mazur görülmüştü... Yusuf el-Kardavi gibi mutedil bir İslam aliminin bu tür eylemleri tasvip etmesini anlamak da mümkün değildir... Halbuki, İsrail'in (veya diğer emperyalist güçlerin) yaptıkları ne olursa olsun, herkes bu gibi eylemlere şiddetle karşı çıkmalı idi.
Yeniden yazımın başlığına dönecek olursam, hangi amaç ve yöntemle ve kime yönelik olursa olsun, terör, düşüncenin iflası, daha doğrusu, düşüncesizliğinden izharından başka bir şey değildir... Aynı zamanda da, sorunları çözmek açısından "acziyet"in itirafından başka bir şey olamaz...
Terörü engellemek için ortaya atılan, "uluslar arası ortak platform oluşturulmalı" türünden öneriler, sadece karanlığa taş atmaktır... Çünkü, "ölümü göze almış" bir insana (veya örgüte) karşı, güvenlik tedbiri olarak yapılabilecek fazla bir şey olamaz ve böyle birileri kafasına koydukları eylemleri şöyle veya böyle gerçekleştirirler...
Teröre engel olmanın yegane yöntemi, "varlık sebebi"ni ortadan kaldırmaktır...Burada "varlık sebebi" olarak nitelendirdiğim şey, eylem sahiplerinin uğruna sözkonusu eylemlere başvurdukları gerekçelerden bağımsız olmamakla birlikte, onu aşan sebeplerdir... Kısaca bunlar, yukarıda farklı bir şekilde vurguladığım, bu tür eylemlerle bir sonuç alınmayacağı konusunda bu tür eylem sahiplerinin şu veya bu yolla ikna edilmesi ve eylemlerin İslam'ın kutsal kaynaklarında meşrulaştırıcı bir dayanağının kesinlikle olmadığını ortaya koymak ve yüksek sesle haykırmaktır...
Denilecek ki, "Hırsızın hiç mi suçu yok; neden eylemlerin gerekçelerinin ortadan kaldırılmasıyla ilgili bir öneri yok?"
Bu konuda bir şey söylemeyi veya öneride bulunmayı lüzumsuz görüyorum...Çünkü, bu "Ne yapılmalı?" sorusuna cevap aramak demektir ve önü açık bir süreçtir;halbuki bu yazının konusu "Ne yapılmaması" gerektiğini ortaya koymaktır...
Bu tür eylemlere "çaresizlik" vs.türü kılıflar uyduranlara da söylenecek tek bir şey var: Çaresizseniz, Allah'ın verdiği akıl nimetini kullanarak çare üretin!
Ayrıca, herhangi bir konuda sağlıklı düşünebilmek için öncelikle bir "ateşkes" gerekir... Böyle bir ortamda, kimsenin bir şey düşünecek mecali zaten olamaz...İntihar eylemi yapmaya karar vermiş bir insandan sıhhatli düşünce üretmesi beklenebilir mi?
Sonuç olarak; İslam dini, "Kim bir insanın canına kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur" öğretisini kendine ilke edinmesi gerekenlerin dinidir... Bu tür eylemlerin, İslam dininin kutsal kaynaklarında bir dayanağı veya örneğini bulmak kesinlikle mümkün değildir... Bu tür eylemlerin biri olan 11 Eylül saldırıları, dünyanın her tarafında Müslümanların dışlanmasıyla birlikte, İslam dünyasının önüne, Afganistan operasyonu ve Irak işgali gibi izleri asırlar sürecek sorunlar koydu... Bundan sonra yapılacak her eylemin benzeri bir sonuç (İran ve Suriye'ye saldırmak için bir bahane olması gibi) doğuracağını görmemek için, kör, sağır, basiretsiz ve ferasetsiz olmak lazım!
Ahmet Erbay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Leyla Ayyıldız <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.869 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
Vefasız sevda
Sararsan yüreğini vefasız sevdalara
Vuran olur, gören olmaz; anlamazsın.
Gözyaşların nehir olur akar,
Çağlar bağırır, haykırır
Bakan olur, duyan olmaz; anlarsın
Macide Aydan Seylan
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan Yamağı : Cem Özbatur |
|
...Arslani dibadereûu do avepe var aöopeûu. Emuşeni, dubarace pskidaya do nisimadu: Mağara muşis komeşaxtu do iri üele âabuni vareya do ambari uncğonu. Avepek arslani moüitxus kogööües. Mara mitik var uüunikteûu. Arslanik, mağara muşişa na amulun mteli avepe oöoôuôûu do ar üayi imxorûu... Bu masalın Türkçesi ve Lazca devamı için http://www.lazuri.com/lazuri_paramitepe/aslani_do_meli.html kısayolunu tıklayın.
Kuşadasının güzel yerlerini internet ortamında, hem de üç boyutlu olarak seyretmek isterseniz http://www.kusadasi.biz/gallery.asp kısayoluna bakabilirsiniz. Gerçekten hoş görüntüler.
...Cep telefonlarıyla ilgili her türlü uygulamayı tam sürüm şeklinde bulabileceginiz bir site. Sitede program, oyun, müzik, video tema her türlü telefon uygulamasını bulabilirsiniz. Site her gecen gün güncellenmektedir. En yeni müzikler en yeni oyun ve programlar siteye gün gün koyulmaktadır... http://www.mmcdepo.com/
Resim düzenleyici program ...602Album, dijital resimlerinizi kolayca görüntülemeniz ve biçimlendirmeniz için sanal görsel resim albümleri içine yerleştirmeniz için tasarlanmıştır. Ayarlanabilir küçük resim özelliği, resim albümünüzün tamamını bir arada görme imkanı sunuyor. Resimleri değişik dosya formatlarına çevirin, birden fazla dosyayı tek bir seferde... http://www.602.com.tr Shareware bir program olduğunu bilmenizde fayda var.
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz adreslere bir yenisi eklendi. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |

PicTexter 3.2 [2.17 MB] 98/ME/NT/2000/XP Free
http://www.axiomx.com/downloads/PicTexter.zip İlginç bir program. Seçtiğiniz resimleri harf ve kelimelerden oluşan bir tablo haline getiriyor ve size istediğiniz formatta saklama hakkı veriyor. Oldukça etkileyici sonuçlara ulaşmak mümkün. Bizzat test edilmiştir. İspatı yandadır:-))
Yukarı
|
|
|
|
 |
|