ABONE OL!



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 790

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 20 Temmuz 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Bacağına tükürdüklerim!..


Merhabalar,

Kahve Yanında Dergi!Bugün 20 Temmuz. 31 yıl önce yaşananlar çok gerilerde kaldı artık. Kuru birkaç zoraki kutlamadan başka birşey olmayacak. Kıbrıs artık ayağa dolanan bir kedi kimilerine göre. Veripte kurtulamamanın acısını taa yüreklerinde hisseden bir yönetimin de kucağındayız. Aşağı türükse sakal yukarı tükürse yeşil takke ne yapacaklarını bilmez şekilde Kıbrıs Barış Harekatının 31. yıldönümünü kutlayacaklar. Eh diş sıkmanın da sonuna yaklaştılar artık. Pek yakında yelkenler öyle ya da böyle suya iyice inecek ve biz AB uğruna gene birşeylere veda, birşeyleri heba edeceğiz. Ayşe mi? O her zaman tatilde, dönmeye hiç fırsat bulamadı. Barış harekatımızın 31. yıldönümü kutlu olsun.

Geçenlerde sıcaklardan dem vurup "Manda olmak istiyorum." demiş idim. Tabi ki kastım şu suyun çamurun sevdalısı koca hayvandı. Hani şu söğüt dalına yuva yapan. Bir mesaj almıştım o gün. "Başlığı görünce şaşırdım, editör manda yönetimine mi gülücük dağıtıyor diye düşündüm." diyordu bir dostum. Ben güldüm, o da gülmüştür mutlaka. Ama gelin görün ki o bizi güldüren manda yönetimi bir haliyle memleketimizi sarmış sanki. AKP iktidarında düze çıktığımızı söyleyenlere sormak lazım aslında, "Kardeşim bu düzlük nerede?" diye. Kendi sınırları ile ilgili bir kararı alamayan, bırakın almayı kime muhatap olacağını bilemeyen bir güruh var karşımızda. Son 1 ayda it ürümüş, kervan yürümüş, yüzden fazla ölü bir o kadar yaralı var memlekette. Biti kanlanan PKK, sırtını dayamış aslan müttefikimiz ABD'ye Kuzey Irak'ta yiyip içip semiriyor sonra memlekete gelip masum insanları telef ediyor. Biz ise sıcak takip mi? Meşru müdafa mı? bunları tartışıyoruz. Hükümetin başı aman biri soru sormasın diye gezmeye ara vermeden karşılaştığı mikrofonlara süpermen gibi hutbeler okuya dursun, güney doğu da işler yolunda gitmiyor. Ve biz ABD'nin iki dudağı arasından çıkacak lafı bekliyoruz. Boşluğu asker doldurup basın toplantıları düzenliyor. Neden? Çünkü o sırada siyasi idare memleketin çivisini çıkarmakla meşgul oluyor. Bakınız alt paragraflar.

Sanal manal ama harbi delikanlı şu internet. Binlerce geyiğin yanında bazen o olmasa bihaber kalacağımız pekçok konuda da aydınlanma olanağı buluyoruz. Ben ki günde en az 3 gazete okurum, benim bile gözümden kaçmış 2 haberi mensubu olduğum haberleşme grubumdan aldım dün. Aslında burada sık sık söylediğim bir konunun belgelenmesi her ikisi de. Ben şu anda bizi yönetenlere zerre kadar güvenmediğimi, yapılan her olumlu işin bir örtülü amaca hizmet ettiğini, buzdağının görünen ve görünmeyen kısmının birbirinden çok farklı olduğunu savunuyorum. Yaşam özgürlüğü savunuculuğu kisvesi altında aslında bizlerin yaşamına müdahale etme içgüdüsüyle davrandıklarını söylüyorum. Kadrolaşma, köşebaşlarını ele geçirme ameliyeleri büyük ölçüde amacına ulaştı. Artık eylem zamanı. Şimdi alıştırma pasları ile gole gidilmeye çalışılıyor. Bir rektöre pervasızca yapılan saldırı, RTÜK'e yapılan atamalar, kanunlara getirilen yorumlar ve yeni düzenlemeler, hepsi yapbozun birer parçası. Resim ortaya çıktığında iş işten geçmiş olur mu, işte ben ondan korkuyorum.

Alın size bir yeni düzenleme. Sağlık sektörümüzü arşı alaya çıkaran yöneticilerimiz eksikleri tamamlamaya devam ediyorlar. Bundan böyle muayenehane açmak isteyen doktor ve diş hekimleri yeni yönetmeliğe göre ruhsata tabi olacaklar. Buna göre en az 12 metrekarelik muayenehaneye gene en az 10 metrekarelik bir bekleme salonu ile mutlaka bir mescit eklenecek. Aksi takdirde ruhsat alamayacak. İki muayene arasında namaz kılınmaz diye fetva var hele ki, namazla muayeneyi bir arada çıkarmanın yolunu göstermiş büyüklerimiz!.. Buna kağnı çeken canlı motorlara durması için söylenen söz cuk otururdu ama terbiyem müsait değil, kusura bakmayın.

Ve esas haber, bu pekçoğunuzun gözünden kaçmıştır eminim. Zira medyamız sağolsun yaz günü baldır bacak göstermeyi daha çok seviyor. Hoş bu haberde de bacak var ama bu bacak başka bacak. Heybeliada'nın değirmen plajı bu yıl açılmamış. Nedenini soranlar ise "Biz oranın işletmesini Üsküdar Belediyesine verdik." cevabını alıyorlarmış. Adalar Belediyesi hangi akla hizmet elindeki birkaç plajdan birini bir başka belediyeye verir orası tam bir muamma ama asıl haber başka. Bir piknik alanından geçerek gidilen bu plajdan dönen adalı genç kızlar bir grup tesettürlü kadının tükürükle saldırısına maruz kalmışlar. Ne masum bir saldırı değil mi?!.. Hikayenin devamını bilmiyorum ama şu anda o plajın yerinde bir yeşil çadır olduğunu, önünde "Yaz Kampı" yazdığını, bir kısım insanlarca toplu namazlar kılındığını, ilahiler okunduğunu, galeyana gelen dini bütün hanımların bacaklara tükürdüğünü gene bu haberden öğreniyorum. Siz de öğrendiyseniz ne mutlu bana. Hepbirlikte tekrarlayalım lütfen, Allah sonumuzu hayırlı etsin!..

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

8 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Gülendam Z.Oğuz

 Double Espresso : Gülendam Z.Oğuz


  Rüzgar bana seni hatırlatır..

Ağustos ayının 27'si, yıl 2001.. Gemi demir almış ve ben gözyaşlarımı içime akıtarak sana veda etmiştim.

'Rüzgar yine başladı bugün. Yunus baliklari görmedim siz giderken.. İstanbul yine güzel mi? Gelme isterim ama simdi gelecek işim hakkinda hiç bilmiyorum.. Kalbimle.. Polla Filia.' diye yazmıştın Eylül'de..

Şimdi, notunu iliştirdiğin The Big Blue'nun film müziğini (*) dinliyorum.
Geçen dört koca yıldan sonra, yunusların sesleri beni alıp tekrar Amorgos Adası'na götürüyorlar.. Sanki, tekrar senle adadaki buluşmamızı yaşar gibiyim.

Kızımla birlikte Atina'dan Blue Dolphins gemisi ile Katapola limanına vardığımızda geceyarısı idi. O kadar tanıdıktı ki liman.. Seninle kucaklaştıktan hemen sonra ilk iş olarak oracıkta hemen bir ada haritası edinmiştim. Yunan Siklad Adalarının en doğusunda kalan Amorgos adası, açık denizde yüzen dev bir balığa benziyordu. Türkiye'ye bu kadar yakın olmasına karşın, deniz yolu ile çok aktarma yapılacağından, önce Atina'ya uçup ardından tekrar aşağılara inmek bana tuhaf gelmişti. Tıpkı seninle zorlu buluşmalarımız gibi..


Sonra, adanın merkezine, Hora'daki evine gitmiştik. Bize karbeyaz odalar hazırlamıştın. Sabahleyin güzel bir kahvaltıdan sonra, sen civar köylerdeki hastalarına gittin, ben de kızımla Hora'yı keşfe çıkmıştım.

Hora'nın labirent gibi sokaklarında kaybolmak o kadar güzeldi ki.. Erken olmasına rağmen, hava oldukça sıcaktı. Bir kafeye oturup buzlu bir kahve ısmarlamış ve Amorgos hakkındaki kitabımı okumaya başlamıştım.

Ada'nın özelikle güneyi yani Aegiali bölgesinin dağlık olduğunu yazıyordu. Bu bölgedeki en yüksek dağı olan Krikellos 2690 ft idi. Dağların aralarındaki kısımlarda ise verimli vadiler yer alıyordu. Senin bağ evinin olduğu yerlerdi herhalde..

Buralardan elde edilen bitkiler daha çok ilaç yapımında kullanılıyordu. Adanın adı ise "Amorgean Tunics" isimli eflatun renkte bir bitkiden geliyordu. Ada, özellikle geceleri oldukça sert rüzgarları ile biliniyordu. Evet, belli ki hep zor olanı sevdiğimden ben de adaya ısınıvermiştim.

1537'de, Amorgos, Barbaros Hayrettin tarafından fethedilmişti ve ada tarafında 1540'dan sonra Osmanlı Sultanına her yıl 3.200 akçe vergi ödendi, yazıyordu.

Bir an, daha önce hiç hissetmediğim tuhaf bir duygu kapladı içimi... Buruk bir şey..

Ancak 17 yy'da Osmanlılar ve Venedikliler arasında çıkan savaşlarda tam ortada kalan Amorgos, hep korsanların saldırılarına maruz kalmıştı. Yokluk çeken halkın çoğunluğu adayı terk etmek zorunda kalıp, Girit gibi adalara sığınmıştı. Ruslar ve Türkler arasında çıkan savaşın (1806) bitimine dek ada Sultan'a vergi ödemeye devam etmişti. Ancak bu geçen süre içinde adadaki Bizans kiliseleri güçlenmiş ve Amorgos komünü'nü kurmuşlardı. Türklerin adayı tamamen bırakmalarının ardından Hozoviotissa Manastırı adanın bağımsızlığını ilan etmiş,1835'de artık tamamen özgür bir Yunan adası olmuştu.

Kızımı daha fazla tarihe boğmamak için kitabı kapattım ve tekrar hayatta dolaşmaya başladık. Hora'yı, kireç boyalı bembeyaz dar sokakları ile pek sevmiştim. Eve dönerken, tepede üç tane eski değirmen gördük. Bodrum ile Alaçatı arasında bir yerdi sanki buralar..

Öğleden sonra üçümüz denize gitmeye karar vermiştik, hatırlarsan... Amorgos'un dört tane ünlü plajı olduğunu söylemiştin; Aigia Anna ya da St.Anna, Agios Panteleimon, Agios Pavlos ve Aigiali..

Biz St.Anna'ya gittik. Tepeden aşağıya inmek epey bir keçi inişi yapmaktı. Kızım benim stilime ne çok gülmüştü. Deniz akvaryumdu adeta.. Big Blue filminde de yer alan bu mini koyda turistler, tıpkı belgesellerdeki fok balıkları gibi kayalarda keyif yapmaktaydılar.

Meğer St.Anna'ya yakın Kampi denilen bir nüdist plajı da varmış.. Bana söylememiştin! Kızıma yerlerden taş toplatacağım diye akla karayı seçtim. Denizden çıkanların dört'te üçü Adem'ler ve Havva'lar idi. Hem de asma yapraksız..

Kızıma sabahki mini tarih derlemesinden sonra anatomi dersi vermek daha meşakkatli bir iş olacağından St.Anna'yı hiç unutamayacağım o günden belliydi. Üstüne üstlük, dönerken havaalanındaki yunan gümrük memurlarına kızımın topladığı taşların hesabını verirken döktüğüm soğuk terler de cabası.. Zaten tarih boyu adamlara saldırıp saldırıp durmuşuz, şimdi de çakıllarını eve götürüyoruz..


Hozoviotissa Manastırından St.Anna

Sırt çantamdaki taşlarla manastıra tırmanırken epey zorlanmıştım tabii. Ancak oradan aşağılara bakarken tüm sıkıntılara değmişti.

Akşam, Hora'da bir taverna'da yemek yemiştik. Musakka, Fava, Köy Kebabı (Horion), Caciki ( olmaz sa olmazlardan ), Köylü salatası (çoban salatamız), Köy ekmeği, Karpuzi yani aynı bizdekiler.. İsimleri ile.. Hayır, siz bizden çalmışsınız..

Ancak, kızım servis tabağı isteyince rezil olmuştum. Çünkü ekmek sepetinin içinden çatalını kapan ortadan tabaklara daldırıyordu. Sizde usul öyle..Çocuk ne bilsin ?..
Müzik desen; klarnet, ud, saz, buziki.. yine benzer şeyler.. Şarkıları mırıldanınca, nereden o parçaları biliyorum diye sen dahi bana sormuştun.. O şarkılarda bizden işte..


Düşünür, sigaramı tellendirir, yazarım.. CD bitmek üzere..
Derinlere dalmış, rüzgarı duyamaz, güneşi göremez olmuş olsam da..
Amorgos, sert ama ılık rüzgarları, sarp dağları ve derin büyük mavisi ile vahşi bir güzel.. Bana; Senin Mavi Leydi'ne hep güzel olarak kalacak..

Yunuslar.. Artık ağlaşmayın..
Sizlere, Amorgos'a ve O'na itafen mavi sandığımdaki defterimden ilk kez paylaşıyorum..

Demir aldı gemi

Bakmadım gözlerine..
Görür de anlarsın içimdeki yangını
Ve sen de yanarsın benimle diye.

Sadece baktım limandaki ikimize uzaktan...

Olmuş bir,
Kalmış ayrı
Yine.

Aramızda derin mavi denizler
Ve köpürmeleri günahsız dalgaların..
Küçük gemimiz desen..
Tam ortasında beklenmedik bu fırtınanın.

Görüş alanımdan çıktın artık.
Ama..

Biliyorum.
Şimdi dağlarda, yüksek bir yerdesin.
Muhtemel ki uzaktan bize bakmaktasın.
Gözlerinde akıtamadığın yaşlar,
İçinde endişeli bir merak.
Çünkü çoluk çocuk sürpriz bir fırtınaya yakalandık.
Çok geç..
Dalgalara girdik bir kere.
Geri de dönemiyoruz.

Hissedebiliyorum seni
Dokunuyorum güçlü ellerinin parmaklarına ve..
İyiyim, iyiyiz diyorum.
Sen iyi ol diye..

Vefalı Yunuslar, mavi Amorgos ve bana sonsuz Sen
Sana emanet.

27.8.2001 (S.C.Ferries-Eagas)

(*) Ünlü fransız yönetmen Luc Besson'un yönettiği, müziklerini de Eric Serra'nın yaptığı 1988 yapımı çok güzel bir sinema filmi ve müzikleri. Özellikle bu filmden sonra Amorgos fransız turistlerin, dalgıçların ve yelkencilerin yoğun ilgi odağı olmuş. ( MY LADY BLUE) (Dinleyiniz: Günün Şarkısı)

Gülendam Z.Oğuz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,929,929,929,929,929,929,929,929,929,92
              13 Kahveci oy vermiş.
18 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Nesrin Yıldırım

 Kahveci : Nesrin Yıldırım


  As kentin as dostları

Kendimle bağlarımı koparttığım zamandan az önceydi sizle son görüşmemiz. İyi dostlardık. Çok sırlarımızı biriktirmiştik birbirimizde. Bahçenin duvarında saatlerce oturup hayaller kurardık. Büyüdüğümüz vakitleri düşünür heyecanlanırdık. Büyüyünce o heyecanları yitirdik Hele o hayaller artık yok hiç biri. En olmadık yerlere saklanırdık sanki kaybolmak istercesine. Duvarların arkasına saklanır ebelenirdik. Duvarlar ele verirdi bizi şimdilerde hayallerimizin bizi ele verdiği gibi. Sobelendiğimizde durmadan hiç durmadan gülerdik. Şimdilerde ağlamaklıyız ama. Bizim balkonun eksik olmayan misafirleriydiniz siz. İyi dostlardık. Aynı mahallenin çocuklarıydık. Şimdi başka kentlerin büyükleriyiz. Ayrı düştü çocukken düşlediklerimiz. Aynı okullarda okuduk, aynı geceler sabahladık, aynı dertten ağladık çok zaman, aynı tastan çorba içtik.

Tanıştığımızda ben sekiz yaşındaydım. Sizi son gördüğümde on sekiz. Oysa ilk tanıştığımız gün söz vermiştik iyi günde, kötü günde diye. İyi günler geride kaldı kalalı yoksunuz hiç biriniz.

Kendimle bağlarımı koparttığım zaman sizle de kopartmıştım bağlarımı. Söz verdiğimiz gibiydi her şey büyüyene kadar, ben on sekizime gelene kadar. Büyüdük. Büyürken artık hiç bir şey büyülü gibi değildi. Büyülü büyümedik.

Oyunlar oynardık, mahallenin en sıkı dostlarıydık. Dün gibi daha, yağmur yağar biz dışarıya çıkar sırılsıklam olana kadar ıslanır ve tek bir ağızdan şarkılar söylerdik. Neydi o avaz avaz söylediğimiz şarkıların adı. Hangi caddelerde koşuştururduk büyüme zamanlarımızdan kaçarcasına.

Güneş batımına kadar hiç ayrılmaz birlikte vakit geçirirdik. Canımız ne zaman sıkılsa birden, aniden birbirimizin kapısını çalardık. Birbirimizde birbirimizi saklar, saklanırdık. Ödünç alırdık birbirimizden bize ait olmayan ne varsa onları. İyi dostlardık.

Çocuklarımıza miras bırakacaktık değil mi dostluklarımızı.? Hangi tarihdi anımsamıyorum ama böyle söz vermiştik birbirimize. Kurşun kalemle mi yazmıştık arkamızı yasladığımız duvara alt alta isimlerimizi de bugünlere kalmamışta silinmiş. Kurşun kalemiydi neydi de silindi gitti, o alt alta yazan isimler. Kalbimi delip geçen kalemin kurşunu değildi.

Ben çok özledim o dost zamanları. Eskidendi çok eskiden, henüz hayata yenilmemişkenki zamanlarımızdı. Kalbimizi henüz kimse bu kadar kırmamış, kendi kırık kalbimize bu kadar çaresiz kalmadığımız zamanlardı. Birbirimizden sakınmazdık o zamanlar en kıymetli zamanlarımızı. Aynı kanı taşımıyorduk ama kardeş gibiydik. Sonra bize ne olduysa oldu koptuk, sahi ben vurulmuştum.

Bir gün vuruldum. On sekizdim vurulduğumda. Kalbimin orta yerinden vurulduğum zamandı. Ve yoktunuz hiç biriniz. Kendi kırık kalbime çaresiz kaldım kalalı yoksunuz zaten. İyi bir tamirciydim aslında ama kendi kırık kalbime çaresiz kalmıştım. Hani terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya böyle bir şeydi işte, kendi söküklerimi dikemiyordum.Dikmeye çalıştıkça elime iğneyi batırıyor, canım acıyordu. Ellerim deliş deşik. Bazen söküğün bir kenarından tutup geriye ne kaldıysa hepsini sök gitsin, dikilecek bir şey kalmasın diyordu şeytan. İki şiş arasındaki ilmikler gibiydi hayatım. İpim birilerinin boynunda ters ilmikler atıyordu hayatıma. Ben bambaşka bir hayat düşlemiştim ama atılan ilmikler kendi düşümü örmüyordu.

Ne kadar zaman geçti, kaç ilmik zamanı bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, onca zamanın üstüne unutamadığım eski dostlarımsınız siz. As kentin as dostları.

As kentin as dostlarıydık, iyi dostlardık.

Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,788,788,788,788,788,788,788,788,78
              9 Kahveci oy vermiş.
7 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Deniz Kılıç


yeniden yeniden yeni-l-en

Ne kaldı ki hatıralardan başka giden ömrün aşık kıyısında ?
Zaman hızlı, zaman acımasız, zaman çaresiz, zamanın karşısında hayat çaresiz, öyle bir kısır döngü ki bu.. Döndükçe kendine dolanan, dolandıkça dönen...
Hatıralar kırık, dökük, parça param, pırtık yırtık, kopuk.. kopuk..
Ne varsa aşk adında yaşının hepsinin bir ucu ateşinle yanık, gözyaşınla sönük... Bir umudun vardır sakladığın.. ki o da artık yitik...

Umudunu yitirdiysen, sen de yoksundur.. Hiçsindir..
Hey hat....!!!! Ne acıdır bu...!

Çare siz ken.. çaresiz... Ümit siz ken... ümitsiz kalmak..

Yürek yorgun...
Yürek bitkin...
Yürek perişan...
Beklersin... Dipsindir... Yeniksindir...
Yalnız ve sebepsizsindir...
Küskün ve yılgın...
Düşünürsün...

Bütün sesler sessizliktir artık, bütün sessizlikler ses...
Zaman aksın dedikçe donar saatin sesi...Tik-tak.... Tik-tak
Her tık bir yıl olur,
Her tak bir asır..
Çekersin bir ucundan zamanın, çekersin tüm gücünle.. Yetmez..!
Kimi an "kaybedenim" dersin,
Kimi an "kaybedilen" olursun kendi fikrince..
Neden ? ler... Niçin ? ler döner içinde bir yerlerde bilinçsizce...
Soru işaretleri çukurlar oluşturur beyninde, kendi üretimin ütopik yalanlarla doldurmaya başlarsın muhatabı kayıp çukurlarını...
Dolar... Dolar... Dolar....
Çıkıntıya dönmeye yüz tutunca çukurlar ;
Durursun...
Bir tekbaşınalıktır ki..
İki kişilik tanıdık bir yangının koru gitmiş, külü kalmıştır artık..
Savurursun bir o yana.. Bir bu yana..
Üflersin.. Üflersin... Hala sıcak..
Gün gelir, devran döner.. Ateş çoktan terk etmiştir ya yangın yerini, kül de kalmamıştır artık.. Yalnızca bir parça karanlık...
Biri gelir bir zaman, dokunur o kimsesiz karanlığına, sanki bir kıvılcım çıkar beraberinde ince bildik bir sızı...
Hadi be dersin.. Hadi..!
Yeni... Yine... Yeniden...
Belki bu sefer...
Yenilmeden yenilen..
Haydi yüreğim koy ortaya kalan ne varsa kendinden...
Bir kez daha.. Hem ne çıkar ki...?
Kaybedecek ne kaldı ki..? Bir daha denesen..
Bir daha yenilsen, yenilensen...

Deniz Kılıç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,438,438,438,438,438,438,438,43
              7 Kahveci oy vermiş.
6 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Derya Berrak


AĞUSTOS ÇADIRLARI

Sazının telleri ağladı ağustos böceklerinin. Zamana karşı duran kerpiç duvarlar kadar katıydınız yine siz.Ya kıskançtı dalgalar ya da dalga geçilen bir çocuk saflığı kalmıştı ayın adi örtülerinde. Yüreksizdiniz yine siz. Karşı rafinerilerin romantik ışıkları yerini cehennem ateşine bırakmıştı. Çocuğu olmayan bir oyuncak duruyordu yıkıntıların arasında. Umarsızdınız yine siz.

Zaman aşınmıştı. Eceli gelmiş bir trene tutunuyordu geride kalan çocuklar Çocuksuzdunuz yine siz Belki unutuyorlardı ölümü çocuk olabilmek için.Ölümsüzdünüz yine siz. Ansızın gelen yağmurlara karıştı yalınayak yürüyen çocukların öfkesi Gökyüzünde duran ağır yanık kokusuna karşın tıkanmıştı burun delikleriniz.

Bilmezdiniz kaç çocuğun üzerinde durduğunu görmeyen gözlerimizin kirli izlerinin. Bilmek istemezdiniz yıllar boyu kaç çocuğun hayalidir bir çift naylon terlik. Kaç kişinin evi olmuştur soğuk kış günlerinde donmamak için şehrin ortasında duran o bankamatik. Kaç çocuğun utancıdır çıplak ayaklar. Kaç adamı utandırır ölü çocuklar ve daha pek çok soru... Neredeydiniz?

Bir su damlası denizde boğuluyordu, her gün kirleniyor dediğimiz ve buharında kendini öldüren o su. Gerçekte bir su damlası kadar masumdu korktuğunuz deniz. İşte aynadaydınız insanoğlu, keldiniz!

Ve şimdi halk kahramanı bay işkembe "Hoşgeldiniz"

Derya Berrak
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,008,008,008,008,008,008,008,00
              7 Kahveci oy vermiş.
7 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Derya Taktak

 Kahveci : Derya Taktak


  Müzik eşliğinde yazılar...

Karar verdik... Ham meyvayken dalımızdan koparıldık..
Eyvallah dedik... Bitti mi peki sanki...
Bıraktım kendimi sonunda... Ne alınacak dersler, ne sorulacak sorularım var...
Umudum var mı peki?
İnat etsem bile bırakmazlar

Geri dönmek mümkün mü...
Gel çağır hemen geçerken yanımdan...
Hemen çağır... Yoksa dünya benim sevgimi kaybedecek... Sen de.. Ben de kendimi...

Sen beni tanımazsın...
Seversin ama söylemezsin.. Söz de dinlemezsin...
Saklanırsın bir yerlere gizlice ağlamak için... Ama ağlamazsın...
Sahillere çekiliriz birlikte...
Hayalleri kurarız... Ama birlikte yaşayamayız...

Söz dinlemeyen kendimi, kendimle tanıştırsam, kendimi nerelerde bulurum acaba...
Peki nerelere koymam lazım şimdi..."

Müzik bitti...

Şimdi sessizlik cok gürültülü geliyor, kaçırıyor insanın huzurunu...

Bilmediğim şeyleri düşünmek rahatsız ediyor, tek başına yürümeye çıkamaz oldum,
Kalabalık yalnızlığı hatırlatıyor...

O kadar da kötü değilim aslında..

Şimdi bir mesaj attım eski bir sevgiliye.. Gitmedi... Beklemede hala...

Düşüncelerim orda ama açamıyorum,
Ne ukalalık yapmak, ne de kendimi acındırmak istiyorum.
Yönü belli değil hislerimin. Ağlıyorum biraz sonra...

10 dk sonra...Mesaj iletildi...

Bakalım ne tepki verecek,
Ama geçti o an ki hissim,
Tekrar hissiz oldum şimdi...
Tekrar hatırladım bunların hepsine benim sebep olduğumu...
İşte soyledim inanmıyorum...
Acaba buna inanıyor muyum gerçekten...?
Herseye ben mi sebep oldum...?

İste yine "Scar tissue",
İşte yine en başına döndüm olayın,
"Close your eyes and I kiss you cause,
With the birds, I share this view",
Roma- Frascati, Hotel Colanna'da manzarayı kuşlarla bile paylaşamıyorum..
Sadece bilgisayarımdan bana şarkı söyleyen grubun sesi..
Bir de cep telefonum yanıbaşımda...
Belki mesajima cevap yazar diye...

Derya Taktak
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,758,758,758,758,758,758,758,758,75
              8 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Ahmet Erbay


BAŞÖRTÜSÜ: BİTMEYEN TARTIŞMA!

Başörtüsü, Türkiye'de daha uzun süre tartışmaya devam edeceğimiz ve gerilim alanı oluşturacak konuların başında gelir, dersek, sanırım hiç de dersek abartmış olmayız. Belki çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da, "öteki"nin, dilediği gibi düşünme, bu doğrultuda örgütlenme ve yaşama hakkına saygı göstermemiz gerektiğini, başka türlü çağdaş dünyada yerimizin olmayacağını, ancak bir "dayatma" sonucu, örneğin AB'ye giriş sürecinde öğrenebileceğiz.

Aslında başörtüsü, tek başına ele alınıp değerlendirilebilecek bir sorun da değil; mesele, bizden farklı düşünen, yaşayan "öteki"nin haklarını da, aynen kendi haklarımız ve özgürlüklerimiz gibi savunmamız ve sahip çıkmamız sorunudur. Daha önce, "Zorunlu Din Eğitimi" bağlamında bu konudaki düşüncelerimi ifade etmiştim.

Bu açıdan bakıldığında, başörtüsü sorununu çözümsüzlüğe mahkum etmek için fikir beyan eden ve çaba gösterenlerin ortaya koyduğu çifte standardı, hatta samimiyetsizliği görmemek mümkün değil... Başka bir ifadeyle, Türkiye'de demokrat olduğunu iddia edip, hak ve özgürlüklerden dem vuran, birkaç bir Rum vatandaşımızın "ruhban" yetiştirebilmesi için ruhban okulunun açılmasını savunan, anadilde eğitim için bayrak açan sözde aydınların, konu, inanan insanlar ve başörtüsü olduğunda, bu taleplerin kolayca rafa kaldırılabilmesini savunabilmeleri...sadece bir çifte standardın ifadesidir.

Bu konuda fikir beyan edenlerin her şeyden önce şu konuda karar vermeleri lazım: Demokrasi, "sayılara ilişkin" bir şey mi, yoksa "ilkesel" mi?

Demokrasi, "ilkesel" bir şey ise (ki öyle olmalıdır), eğer bu ülkede bir dünya görüşüne mensup insanlar varsa ve bunlar başörtüsü takarak eğitim görmek istiyorlarsa, demokrat geçinen tüm insanların onların bu hakkına saygı gösterip; bu hak, şu veya bu bahane ile engellendiğinde, kendilerine destek olmaları lazım...

Nereye kadar?
Sonuna kadar!
Peki, bu insanlar ideolojik faaliyetlerde bulunurlarsa ve devlet ve toplum için bir tehdit oluşturmaya başlarlarsa ne olur?

Bir kere bu sadece ve sadece bir vehim; belki, "ötekini" mahkum etmek ve bazı haklarını elinden almak için bir bahane...

Varsayalım ki, "vehim" değil ve bu insanlar toplum ve devlet için bir tehdit oluşturmaya başladılar...Bu ülkenin kolluk kuvvetleri, polisi, savcısı vs. ne güne duruyor?

Kaldı ki, bunun bir vehim ve sadece ve sadece "ötekini" mağdur etmek, dışlamak, eğitimi hakkını elinden almak için bir bahane olduğunun en büyük kanıtı, şu ana kadar başörtülü insanların bu yönden tek 1 "illegal" faaliyetlerinin olmamasıdır.

Başörtüsünün dinin bir emri olup olmadığıyla ilgili tartışmalara gelince...Bence bu, sadece ve sadece başörtüsü takanların sorunudur...Dinin emri olmasa bile (diyelim ki, kendisinin "imajı" olduğunu veya bunu bir aksesuar olarak kullandığını ifade ederek), bu şekilde okumak isteyenlere kimsenin müdahale hakkı olmamalıdır...

Kaldı ki, örtünme emri, diğer tüm öğretileri gibi İslam'ın belli bir zaman-mekan ve olgu (gelenek) üzerinden verdiği evrensel bir emirdir... Böyle olması da çok doğal; zira, İslam, insanın yeryüzündeki anlamı (kökeni, hayat süresi, ve ölüm sonrası) ve ilişkileri (insanlarla, tabiatla, Allah'la) üzerinde alternatif bir sözü olan bir dünya görüşü, medeniyet çerçevesi ve bir kök paradigmadır. İnsanın bütün yaşam etkinliklerini (kültür, sanat, mimari,müzik, bilim, felsefe, eğitim,ekonomi, siyaset, hukuk vs.) etkileyen, belirleyen, şekillendiren bir dinamiktir.

Aslında, başörtüsü ve kılık-kıyafetle ilgili emir ve yasakları kendi toplumsal-kültürel bağlamları içinde aktarmak, hayli aydınlatıcı olurdu ama, maalesef yazıyı sınırlandırmak durumundayım...Sadece şuna işaret etmekle yetineceğim: Başörtüsünün Kur'anda olmadığını veya dinin bir emri sayılmayacağını dillendiren bazı sözümona ilahiyatçı ve akademisyenleri ciddiye almak mümkün değil...Çünkü, İslam'ın (çoğu hükmü gibi) kılık-kıyafetle ilgili emir yasak ve yönlendirmelerinin de "belli bir tarihsellik" ve "olgu" üzerinden verildiği doğrudur; ama, bu tarihsellik üzerinden verilen evrensel bir mesaj var ve bu mesaj, ortada "kadın" ve "erkek" diye, birbirine ilgi duyan, biri öteki için cazibe merkezi olan iki cins olduğu müddetçe -temelde- asla değişmez...

Başka bir ifadeyle, örneğin, İslam'ın doğduğu toplumda -kimi yorumcular tarafından "çarşaf" olarak tercüme edilen- "cilbab" denilen bir elbise giyiliyordu. Ancak bu elbise "zaman mekan unsuru" ve o toplumun örf ve adetleri, sosyo-kültürel durumu ile ilgilidir. Cilbab, aynı sosyo-kültürel yapıya sahip olmayan toplumlar için bağlayıcı bir elbise değildir. Diğer bir ifadeyle, cilbab emri, cilbab giyme adeti olmayan toplumları bağlamaz. Diğer toplumlar için evrensel olan ve asla değişmeyen ilke/emir, tüm vücudu örtecek herhangi bir elbisenin giyilmesidir...

Sözkonusu (bazıları Prof. Titrine sahip) çağdaş dinbilimciler(!)in, "örtünme konusunda önemli olanın her toplumun örf-âdet ve gelenekleri olduğu, bu itibarla günümüzde toplumun giyinme tarzının İslami açıdan meşru olduğu" yolundaki söylemleri de sadece bir hezeyandır... Çünkü, İslam, örf-âdet ve gelenekleri "mutlak" anlamda bir veri ve doğru kabul etmiş olsaydı, ilk hitap ettiği toplumun geleneklerini kabul ederdi; onları değiştirmeye kalkmazdı...Hatta o zaman, "varlık sebebi" de ortadan kalkardı... Yani, İslam dini diye bir din inmesine gerek de kalmazdı... Toplum, 1 asır sonra, sokakta bile şortla veya bikini ile gezmeyi gelenek kabul etse ve bunu hoş karşılasa (ki, bugün kimi bölgelerde -örneğin sahil bölgelerinde veya plajlarda- bunu bir gelenek haline getirmiş durumda), İslam dini bunu da kabul etmiş mi olacak?

Örtünme emrinde her zaman ve her çağda bağlayıcı olan, "ilke ve esaslar"dır, "temel mantık"tır ki, örtünme ile ilgili ayetlerden ve Hz. Peygamberin uygulaması ile Sahabe ve daha sonraki bilginlerin uygulamalarından ve yorumlarından anlaşıldığı gibi o da şudur:

1. Göğüs, bel, kalçalar gibi, şehveti çekici uzuvları gösterecek kadar sıkı ve dar veya ince olmayacaktır.
2. Giyilecek olan elbise, eller ve yüz hariç vücudun tümünü örtmelidir.

İslam tarihinde kimi dönemlerde buna aykırı uygulamaların ve yorumların görülmesi, mesela, çarşafın tek örtünme vasıtası olarak görülmesi veya kadınların "peçe" takmaları bu gerçeği değiştirmez.

Konuyu uzattığımın farkındayım ama yanlış bir anlamaya meydan vermemek için başka çaresi yok...

Daha önce "Din Eğitimi" üzerine yazdığım yazıda vurguladığım gibi, dinle işi olan-olmayan herkesin, çevresinde olan-biteni doğru değerlendirmesi ve ister istemez şu veya bu şekilde iletişimde olduğu insanların tavır ve tutumlarını ait olduğu yere doğru olarak yerleştirebilmesi için, din hakkında sağlıklı bilgi sahibi olması şarttır...

Konumuza dönecek olursak, İslami dünya görüşünü kabul etmeyen insanlar, elbette ki örtünmek veya başörtüsü takmak zorunda değiller; ama, bu ülkede birlikte yaşayacaklarına göre, başörtülüleri "anlamak" ve "saygı göstermek" (en azından saygısızlık etmemek) zorundadırlar... Başörtüsünü, giyenler açısından bir "aşağılama" vesilesi yapanların bu tavır ve söylemleri de hiç ahlaki değil...Çünkü, bu noktada önemli olan "ötekini" gerçekten anlayabilmek, empati kurabilmektir...

Sözümona, hayatında kutsal olana hiç yermeyen profan, çağdaş bir kadın için, süslenmek, özellikle de başkaları için süslenmek ve sürekli kendinden sözettirip gündemde kalmak, erkekleri büyülemek..vs. de bir yaşam biçimidir, bir tercihtir...Nitekim son günlerde, sezonluk 100.000 dolara kiraladığı yatında bikiniyle pozlar veren bir ünlünün, "hala genç bir kız gibi bir vücuda sahip olduğu" yolundaki söylemler, sabah-akşam tv. ekranlarından gözlerimize sokulmakta...

Tekrar belirteyim ki, bu da bir tercihtir... Fakat, bir kadının, zaten tümüyle erkek için cazip olan vücudunu, sadece belli yerlerde (diyelim kadınlar arasında) göstermeyi tercih edip, sadece kendi eşine karşı bir cazibe amacıyla kullanması da başka bir tercihtir... Bütün bunlar, kişilerin dünya görüşü, hayatı ve eşyayı algılama, yorumlama ve anlamlandırma tarzıyla alakalı bir durumdur...

Üniversitede başörtüsü takan genç kızların "baskıyla" örtündüğü, arkalarında ideolojik güçlerin bulunduğu vs. türünden tüm söylemler, sadece ve sadece, kişilerin veya kurumların, kendi anti-demokratlıklarını gizlemek için uydurdukları maskelerdir... Çünkü, eğer baskı sözkonusu olsaydı, bu kızların, iddiaların tam tersine açılmaları gerekirdi...Zira, çoğunluğun "açık" olduğu bir ortamda insan zaten kendisini psikolojik olarak (açılma yönünde) bir baskı altında hisseder... Ve böyle bir ortamda örtünmenin inançlar ve bunun dinin bir emri oluşu dışında açıklanması hiç de makul değil...

Bu tür iddialar, intihal yaptığı resmi makamlarca tescil edilen rektörün, "ikna odaları" mucidi (kaderin garip bir cilvesi olarak, düşünceleri; o sempatik, munis yüzü ve tane tane, oldukça güzel konuştuğu İstanbul Türkçe'siyle tam bir tezat teşkil eden) rektör yardımcısı bayan'a aittir... "İkna odaları'ndan kendileriyle konuştuktan sonra, çoğunun kendi istekleriyle başörtülerini çıkardıkları" yolundaki söylentiler de hiç inandırıcı değil; en fazla, bazı kızların eğitimlerini heder etmemek için kerhen buna razı oldukları söylenebilir...Mevcut şartlarda ve bu kadar psikolojik baskı altında örtünen kızlar, Nur yüzlü hanımın birkaç saatlik konuşmasıyla ikna olacaklar, öyle mi?

Bu arada, bu sorunun tartışılması sırasında Türkiye'de muhtelif kesimlerce sözümona bir "çözüm" olarak dile getirilen "Başörtüsü konusunda referandum yapılması, vakıf üniversitelerinde serbest olması, üniversiteli kızların taktığı türbanın yasak, Anadolu kadının taktığı başörtüsünün serbest olması.." vs. türünden söylemleri ve teklifleri devlet ciddiyetiyle bağdaştıramadığımı ve bunların "fikir" değeri olmadığını düşündüğümü belirtmek isterim...

Keza; AİHM'nin kararı üzerinden edebiyat yapmanın da bir tükenmişlik olduğunu düşünüyorum...Aynı AİHM, Abdullah Öcalan'ın "adil yargılanmadığı ve yeniden yargılanması" konusunda da bir karar verdi, kabul mü edeceğiz? Kaldı ki, şu anda AİHM'deki yargıçların çoğu, diktatörlüklerden yeni kurtulmuş ve henüz Batı'lı anlamda ileri demokrasiyi içlerine sindirememiş kültürlerle yoğrulmuş insanlardır... Başörtüsü sorunu dolayısıyla mağdur olan öğrencilerin, her ne şekil ve suretle olursa olsun, devletin polisiyle veya diğer yetkililerle karşı karşıya gelmesini, bir çatışma içine girmesini yanlış buluyorum...Aynen, güya, dikkatleri bu soruna çekmek için Cumhurbaşkanı'na Kur'an vermeye yeltenenleri ve başörtüsü için Mekke'ye gidip, başörtüsü sorumlularını Hz.Peygambere şikayet etmeye gittiklerini(!) söyleyenlerin bu teşebbüslerini yanlış bulduğum gibi...Allah'ın verdiği akıl nimetini kullanabilen birileri, bu sorunun çözüm yerinin; sokakta, şurada burada, devletin görevlileriyle çatışmaya girip coplanmak, horlanmak veya aşağılanmak değil, TBMM olduğunu herhalde bilir...Keza, kimse kendi beceriksizliği için peygamberden medet filan da beklemesin...Denize tesettürlü(!) mayolarla girmeye yeltenenleri ve bununla bir gündem oluşturmak isteyenleri de "maskaralar" olarak niteliyorum...

Denilecek ki, "Peki, başörtüsü/türban sorununda 'karşı çıkanların' hiç mi haklı olduğu bir taraf yok?"

Evet, bu noktada, düz mantıkla bakıldığında, onlara hak verdirecek bir sebep olduğu söylenebilir... Bir İslam toplumunda, İslam'a inanmayan ve "farklı" bir yaşantı talebi olanların pozisyonu ne olacaktır? Başörtüsü örneğimiz üzerinden devam edecek olursak, mesela bir İslam toplumunda başörtüsü takmama özgürlüğü olacak mı? Bu gibi konular haklı olarak onların kafalarında soru işaretleri bırakmaktadır...

Ne yazık ki İran, bu konuda olumsuz bir örnektir...el-Kaide ve Taliban ise -sonuç itibariyle- yüzkarası örnekler... Ve bütün bunların başlıca sebebi, tüm yazılarımda vurgulamaya çalıştığım bir sorundur: Tarihteki uygulamaların "mutlaklaştırılması" ve aynen devam ettirilmek istenmesi... Halbuki, tarihteki herhangi bir uygulamayı "aynen" bugüne taşımak, sadece anakronizmle açıklanabilir.... Kaldı ki, başörtüsü takmamak, tarihteki İslam devletlerinde bile bugünkü gibi bir sorun oluşturmamıştır...Olsa bile, günümüz için hiçbir anlamı olmazdı zaten...Bunun en yakın kanıtı, bol miktarda padişah eş ve kızlarının veya farklı kesimlerin açık fotoğraflarına rastlıyor olmamızdır...Demek ki, Osmanlı toplumunda bile isteyen, "farklı" bir giyim tarzı tercih edebiliyordu...

Tekrar belirtmek isterim ki, dindar olmak veya olmamak, başörtüsü takıp takmamak bir tercihtir...Fakat, demokrat ve sosyalleşmiş bir insandan beklenen, kendisi nasıl düşünür ve yaşarsa yaşasın, öteki" insanların düşüncelerine ve yaşayışına saygı göstermek, en az kendi hakları kadar diğerlerinin haklarını da savunmak, şu veya bu şekilde bu hakları engellendiği veya elinden alındığı zamanda mağdurların yanında yer almak ve onları desteklemektir...

Başörtüsü sorunuyla çok yakın alakası olan diğer bir konuda İmam-Hatip Liseleri'dir... Bu konuda da yine, inanılmaz çifte standart fikirlere ve samimiyetsizliklere rastlamak mümkün...

Halbuki, İmam-Hatip liseleri, her ne kadar kuruluş aşamasında ülkedeki imam ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulmuş olsalar da, daha sonra bunlar başka bir toplumsal talebe cevap verir duruma gelmişlerdir... O talep şudur: İnanan insanlar, çocuklarını, hem din eğitimi alabilecekleri ve hem de ibadetlerini rahatlıkla yapabilecekleri bir kurumda okumak istiyorlar... Normal liseye giden bir çocuk başka bir okulda, namaz kılmayı bırakın, bundan bahsedebilir mi?Madem ki bir toplumsal ihtiyaç ve talep var, demokrasi bunun çaresinin bulunması için kafa yormayı, çaba harcamayı gerektirir, yok saymayı, bahanelerle geçiştirmeyi değil. Dolayısıyla, şu ya da bu bahaneyle bu okulları diline dolayıp, bunları devlet için potansiyel bir tehlike gibi gösterip, üstelik bu okul mezunları için yüksek öğretimde çeşitli engeller ve sınırlamalar çıkarmak, demokratlıkla, medenilikle asla bağdaşmaz, diye düşünüyorum... İmam-Hatiplerin kökünü kurutacağız diye, tüm meslek lisesi öğrencilerine yapılan haksızlığı görmemek için, sanırım kör olmak gerekiyor...İnsanlar, çocuklarını rahatlıkla bu okullara gönderebilmeli, bu çocuklar da hiçbir sınırlama olmadan istedikleri okulda okuyabilmeli, istedikleri mevkiye gelebilmelidirler... Benzer mevkide bulunan başka biri, devlet aleyhine herhangi bir eylemde bulunduğunda ne yapılıyorsa, ona da aynısı yapılmalıdır...

Hatırlayalım; bir ara da, "Yeşil Sermaye" suçlamasıyla muhafazakar insanların ticari ilişkilerine şu veya bu şekilde engeller/sınırlamalar konmuştu...Sonra, bu kurumlar, kendilerine -mecburen- Türkiye dışında başka pazarlar bulmak durumunda kaldılar... Herhalde, Türkiye'nin son zamanlarda yaşadığı ekonomik krizler karşısında, o zaman, türlü engeller çıkaranların vicdanları biraz sızlıyordur...

Kanaatimce devlet, bu noktada kendinden emin olmalı ve rahatlıkla herkese, "Eteğinizdeki taşları dökün bakalım!" diyebilmelidir... Teröre ve şiddete başvurmayan her türlü düşüncenin ifadesi ve bu doğrultuda örgütlenme serbest olmalıdır...Unutmayalım: Bu ülkede bir zamanlar, komünist ideoloji için de insanlar idam edildi, işkencelerden geçirildi, yıllarca hapis yatırıldı... Şimdi, her türlü propaganda ve örgütlenme serbest, partisi bile var; ama aldığı oylar ortada... Elbette, başörtülü insanlar içinde devletle sorunu olan hiçbir insan olmadığını -en azından teorik olarak- kimse iddia edemez...Fakat şunu unutmayalım: Adaletin ve hürriyetin egemen olduğu bir yerde devlete "karşı duruşlar" asgariye inecektir...

Sonuç olarak;başörtü yasağı Türkiye gibi bir ülkeye hiç mi hiç yakışmıyor...Dış dinamikler olmadan bu sorunu kendi sağduyumuzla çözmeli, bu sorunu, devletle vatandaş arasında bir gerilim alanı olmaktan çıkarmalıyız... Hem de, sadece yüksek öğretimde değil, isteyen bunu lisede bile rahatlıkla takabilmelidir...Ayrıca, sorun, sadece eğitim süresi boyunca başörtüsünün serbest olması da değil; bu insanlar, mezun olduktan ve bir meslek sahibi olduktan sonra, istedikleri her mesleği rahatlıkla ve hiçbir zorlukla karşılaşmadan, (kamu düzenini bozmamak ve toplum ahlakına aykırı olmamak şartıyla) istedikleri kıyafetle yapabilmelidirler...Hiç kimse, başörtülü öğrencilerin devleti yıkacağından filan da korkmasın...Çünkü, Allah, her yerde uygulanabilen bir devlet sistemi ortaya koymuş değil; sadece, belli bir toplum (Arap toplumu) ve belli bir tarih (Miladi VII.yy.) üzerinden yaptığı bir müdahale var... Belli bir tarihsellik üzerinden verdiği bir mesaj var... Bu mesajı günümüze (veya herhangi bir çağa) taşımak, beşeri bir süreçtir ve öyle sanıldığı gibi hiç de kolay değil... Yani, devleti yıkmak gibi bir hedefi olduğunu sandığınız insanlara "Bu devletin yerine nasıl bir devlet koyacaksınız?" sorusunu yöneltin, yeter!

Ahmet Erbay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 6,786,786,786,786,786,786,78
              9 Kahveci oy vermiş.
45 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 5.906 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


dilenci çocuk

param yok, ellerim soğuk,
ince giyindim işte çocuk !.. anla..
yaşamak soğuk..

yakışır mı şimdi gömleğime
bu yaşamak..
yakışır elbet..

ama
bana ölmeyi çıtlatıyor.. yalvarışın..

yakarma çocuk !..
görmezden gelirim,
acımaz bi yanım.. git !..
istersen, ardımdan vur bana..
düşmem inan.. bok varmış gibi..

...

dilenme çocuk !..
duymam.. aksamaz gidişim..
hem yakışır bu gitmeler gömleğime..
oysa
yırtmışsın sen üstünü başını..
anlamam.. sen de git !..

ölmeyi bil.. bu acı değil.. git !..

bak..
söylenme çocuk !..
alma kevaşelerden ruhunu..
doymazsın..

bahar nedir bilmezsin..
gelme bana !.. kurağım..

yitmeyen bulutlarla kapanmış
yören..
bakma öyle yere !..

yağma !..
ağlama !..

hem ellerin kir.. tutma beni..
yakışır mı gömleğime.. elimden ne gelir ?!..
yalvarma çocuk !..
ne olur..
ne olur yaa !..

Özhan Bilgin

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan       Yamağı : Cem Özbatur

Bir çok insan Türkiye haritası üzerinde illeri tek tek tanıdığını ve hatta gözleri kapalı bile olsa yerini anında gösterebileceğini söyler. http://www.teknolojitelevizyonu.com/index.php?s=oyun&oid=33 kısayolundaki harita ise bunu ispat edebilmeniz için iyi bir fırsat. Hadi bakalım hodri meydan.

İnternet üzerinden online kahve falı baktırmak istermisiniz http://www.falim.com.tr/start.asp?id=falci kısayolunda kahve falınıza baktırabileceğiniz gibi ayrıca isimoloji başlığında isminizle ilgili fal baktırmanız veya kendiniz ve sevdiğiniz kişiyle ilgili aşk falı baktırmanızda mümkün.

Diyelimki siz bir işletme sahibisiniz veya bir işletmede sorumlu yönetici konumundasınız. Senelerdir kullanmakta olduğunuz markanız size rakip olmaya çalışan başka bir firma tarafından taklit edilmeye ve hatta sizden daha fazla tanınmaya başladı. Bu durumda ne yaparsınız? Eğer markanız tescilli değilse hiç bir şey yapamazsınız. http://www.marmarapatent.com.tr/marka_bilgi.htm kısayolunda markanızı nasıl tescil ettireceğinize dair bilgiler bulunmakta. Siz siz olun sonradan zor durumda kalmamak için en kısa zamanda önleminizi alın.

Bisürü bişey'in olduğu ve sürekli kaşındıran bir web sayfası http://www.uyuzum.com . Arkadaşlar içeriği biraz abartmışlar, yani ne ararsan var gibi bir web sayfası yapmışlar.

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


miniKeys 2.2 [2.59 MB] 98/ME/NT/2000/XP Free
http://www.axiomx.com/downloads/miniKeys.zip
İlginç bir program daha. Bilgisarınızda piyano çalmaya ne dersiniz? Basit ama çok eğlenceli. Deneyin görün.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050720.asp
ISSN: 1303-8923
20 Temmuz 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com