UNIVERSIADE 2005 İZMİR



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 795

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 10 Ağustos 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : DÜNYA EGE MAVİSİNDE BULUŞUYOR


Merhabalar,

UNIVERSIADE 2005 İZMİRDün aldığım bir mesajla irkilip kendime geldim. İzmir'den bir eski dost "Eh artık köşende Üniversite Oyunlarından bahsetme zamanı gelmedi mi?" diyordu kısaca. Bunca hengamenin arasında atlamak mümkündü tabi ama şükür böyle dostlarımız var da olayları ıskalamıyoruz. Evet 23. Üniversite Yaz Oyunları bugün başlıyor güzel İzmir'de. Oyunlar başlıyor ama resmi açılış yarın. 21 Ağustos'a kadar sürecek bu muhteşem organizasyon hakkında birkaç rakam vermeden geçemeyeceğim.

• Oyunlara 170 ülkeden 9 bin dolayında sporcu katılıyor.
• Katılımcı, teknik heyetler ve yakınları ve izleyicilerle birlikte İzmir, 30 bin civarında konuğu ağırlamaya hazır.
• Organizasyonda 700'den fazla teknik personel ve 1500 civarında hakem görev yapıyor.
• Oyunlara 1000'e yakın VIP misafir katılıyor.
• Oyunları 200'e yakın basın mensubunun izlemesi bekleniyor.
• Oyunları 700 bin kişinin izleyeceği tahmin ediliyor.
• Oyunlar sürecinde 9500 gönüllü görev yapacak.
• Oyunlar süresince ulaşım, sağlık, dış ilişkiler, pazarlama halkla ilişkiler ve bilgi teknolojileri gibi komisyonlarda 18 bin den fazla personel görev alıyor.
• Oyunlar süresince her gün 40 bin öğün yemek servis edilecek.
• Oyunlarda; 60 spor tesisinden 31'i müsabaka, 29'u ise antrenmanlarda kullanılacak.

Herşeyin ötesinde İzmir Türkiye'nin spor başkenti olma yolunda, hatta oldu bile. Yeni yapılan tesisler birkaç nesli ağırlayacak düzeyde. 1999 yılında Türkiye Üniversite Sporları Federasyon Başkanı Kemal Tamer'in Universiade'nin İzmir'de yapılması teklifini zamanın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'ya götürmesiyle başlayan süreç geçen 6 yılda filizlendi, büyüdü. Gönüllü bir katılım ve sponsor desteği ile bugün Olimpiyatlardan sonraki en büyük sayılan bu organizasyona ev sahibi olmaya dünden hazır bir İzmir çıktı ortaya.

EFEİşte gördüğünüz gibi herşey bu görkemli şölen için hazır. Yepyeni, pırıl pırıl spor alanları ve oyunların maskotu "EFE" bu şöleni taçlandıracak seyircilerini bekliyor. Ey İzmir'liler, ey yakın çevrede yaz tatilini geçiren spor sevdalıları, bu fırsat bir daha ne zaman geçer elinize? Kalkın silkinin ve açılıştan itibaren bu şölene gidin. Bilet fiyatları mı? Onu boşverin ve hiç düşünmeyin. Açılış kapanış törenleri 5 YTL, müsabakalar ise 1-3 YTL. Yani bedava. Yeter ki siz gitmek isteyin. Sakın ola yalnız gitmeyin. Çocuklarınızı, kardeşlerinizi kapıp götürün. Belli mi olur? Belki o seyircilerden biri yıllar sonra göğsümüzü kabartacak bir atlet olur, size de gururu kalır.

Oyunların kocaman bir gönüllü ordusu var. Bana gerekli hatırlatmada bulunan sevgili Filiz Bengütaş ve Cem Cansın Oğuz önderliğindeki bu ordu ile ilgili tüm bilgilere ulaşmak için http://www.universiadeizmir.org/tr/gonulluyum adresini tıklamanız yeterli. Tüm gönüllülere bu zorlu görevlerinde üstün başarılar diliyorum.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

5 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 KahveRengi : Alaattin Bender


"BU KALP SENİ UNUTUR MU" NURİ İYEM

Nuri İyem yüzlerle, çehrelerle sarmalıyor insanı önce. Sonra gözler. O gözler ki asla ve asla yalan söylemezler. Annesi küçük kızıma emin olamadığı zaman "konuşurken gözlerime bakarak söyle" derdi. Kızım da yalan söylemişse "pis gözler" diye karşılık vererek söylediği masum yalanı açığa vururdu. Dilerseniz, İyem'in portrelerindeki "göz"lerin hikayesini kendisinden dinleyelim: "...Annem yaşlı bir kadındı. Son çocuğuyum ben. Ablam bana baktı. O kadar ki, ben annemi pek sevmezdim açıkcası. Ama ablama bayılırdım. Beni dayaktan, her türlü fırtınadan korurdu... Korkunç şekilde seviyordum onu, her zaman onun peşindeydim... Anne diye bağırmazdım, abla diye bağırırdım... Uyandığım zaman bir bakardım, gözleri üstümde... Ondokuz yaşında evlendi, ilk çocuğunu doğururken de öldü. Ve bir suçluluk duygusu var bende şimdi. Sanki ben ablamı kurtarabilirdim. Buna benzer tuhaf şeyler yaşadım ben. Resimle uğraşmaya başladığımda hep bir kadın vardı. İlk zamanlar çok kötü şeyler yapıyordum. Giderek bu kadın portresi gelişti bende. Sonunda... "göz" benim tablolarıma giriş için bir anahtar olmaya başladı." Bakışlar, kayan gözler, mahzun bakışlar. Ne diyor bir resminde Nuri İyem: "Aşar gider/Bir gözleri sürmeli/Gecekondu güzeli."

Ve yavuklular; sevgi dolu, saygı dolu, yürek dolu. Gözleri ışıl ışıl parlayan. Bakışlarda hep bir incelik, bir zerafet. Ya "Mavro Memet ile Menekşe"nin aşkına ne demeli. Resmin arka planında laz takaları geçmekte, Memet ise ağlarını tamir etmekte, lakin aklı fikri Menekşe'de; yavuklusu ise belli ki onu düşünmekte. Yine sevdalı bir kız sevdiğinden mektup almış, mektubunu bağrına basmış, belli ki onun sıcaklığını yüreğinde hissetmekte. Sevdiği ona seslenmekte: "Selvi Boylum, Al Yazmalım" diye. Güvercin uçuran kızların coşkusu, umudu, düşleri dile geliyor İyem'in resimlerinde. İyem'in kadınlarının ağzını bıçak açmıyor. Hepsi suskun, gerçekte sadece gözleriyle ve bakışlarıyla konuşuyorlar. Sadece ve sadece haykırmak, acılarını, ağıtlarını dışa vurmak için ağızlarını açıyorlar.

Ve göçerler; umudun peşinde koşan. Sırtlarında heybeleri, heybelerinde bebeleri, kağnılarında yükleri, yürümekteler köyden kente. Sırtlarında hayatın yükü, yorgun ve biraz ürkek. Biraz ötelerinde bir otobüs sanki onlara nazire edercesine. Ve inmişler kente… Herbiri yeditepeli şehrin bir köşesinde, başlarını sokacak iki göz evlerini inşa etmekte. Akşam olup karanlık basınca siyaha yaklaşan karalara boyanmış tepelere, kayalara serpiştirilmiş gecekondularına dönmekteler. Yollar uzaklara uzayan, uzadıkça da kollara ayrılan, ayrıldıkça da yitip giden uçsuz bucaksız yollar. Yollarda yitip giden insanlar, siluetler; tezgahını, tablasını yokuş yukarı süren, evine ulaşmaya çalışan seyyar satıcılar. Bunları okuyorum İyem'in resimlerinde. Sanatçının hemen her resminde karşımıza çıkan, yılan gibi kıvrılan uçsuz, bucaksız yollar. Gerçekte yolların başladığı yer de, bittiği yer de koca yürekli bu adamın kalbine çıkmakta. İşçiler, emekçiler, grev gözcüleri. Sanki bir toplumun belleğini gözler önüne serer gibi. Belli ki yaşamış, belli ki unutmamış, hatırlamış ve hatırlatmakta. Toplumsal gerçekçiliği benimsemiş bir ressama da bu yakışmakta.

Peyzajlara gelince. Acı turuncuların, yeşillerin, acı kahve tadındaki renklerin, kirli morların hakim olduğu, yalnızlığı ve gizemi çağrıştıran rüya alemindeki tasvirler. Gecenin ıssız karanlığında, ağaçların kuytusunda, bulutların gölgelediği ayışığı altında tekbaşına tek katlı bir ev. Pencerede bir ışık, bacada inceden inceye bir duman tütmekte. Çoğu zaman ıssız, nadiren bir iki figür lekesi; sanki karanlıkta yitip gitmekteler gibi. Ahmet Haşim'in karanlığa sevdasını hatırlatan türden hep bir karanlık, ama hep de ayışığı. Ak ile karanın dengesini arar gibi; saklambaç oynar gibi. Ve göller, ırmaklar, denizlerde yansıyan siluetler. Hepsi birer rüya tasviri gibi.

Otoportresi neredeyse yok denecek kadar az olan Nuri İyem'in sanatçı portrelerinden ikisi özellikle dikkat çeker. İlki heykeltraş Şadi Çalık'ın portresi. Uzun, ince yüzlü, kabarık saçlı, top sakallı üçgen formundaki, filozof edalı, kaşlardan biri kalkmış hayli düşünceli bir adam. İkincisi Bedri Rahmi Eyüboğlu. Geniş yüzü neredeyse tuval yüzeyini kaplamış, saçların bir kısmı dışarda kalmış, sanki kedi edasıyla biraz karikatürize edilmiş ifade yüklü birbaşka portre.

1915 doğumlu Nuri İyem 7 yaşında ablasını, 19 'unda babasını 38 yaşında ise annesini kaybeder. Okul yıllarında aklı fikri resimdedir. 1937'de Güzel Sanatlar Akademisi'nde Nazmi Ziya, Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy atölyelerinde çalışarak birincilikle mezun olan İyem, "D" grubuna tepki olarak başta Avni Arbaş ve arkadaşları ile birlikte Türk resim tarihinde ilk kez toplumsal gerçekçi resmi savunan Yeniler Grubu'nu kurar. Grubun ilk sergisi liman şehri İstanbul'u anlatan "Liman Sergisi"dir. Mezuniyetten sonra Beyoğlu-Asmalımescit sokaktaki çatı katındaki atölyesini birkaç arkadaşıyla paylaşır. Bu arada aralarında ünlü ressam Ömer Uluç'un da bulunduğu "Tavanarası Ressamları" adıyla anılan gruba resim dersleri verir. Sanatçı 1944 yılında Akademi'nin yüksek bölümündeki diploma konkurunu "Nalbant" isimli resmiyle kazanmasına rağmen yurtdışına eğitime gönderilmemiştir. Oktay Akbal 1980 tarihli yazısında "Kimse inanmaz; bir Nuri'dir gelmiş geçmiş Türk ressamları arasında Avrupa görmeyen…Bugün adı ünlüye çıkmış Türk ressamlarımız, heykelcilerimiz Paris kaldırımlarında birkaç yıl dolaşmışlardır. Müzeleri, kahveleri tatmışlardır. Bir Nuri İyem'le eşidir Paris'i bilmeyen, görmeyen, bilmek için de aşırı tutkusu olmayan… Tanpınar'ın o dediği yapıtları, müzeleri yakından görmedi. Demek ille de görmek, gezmek değil sanatçıyı büyük ve önemli kılan; kendi iç zenginliği, aydınlığı içindeki o mücevher." diyerek İyem'in sanat gücünü övmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar Hoca ise Nuri İyem'i bir "yaratılış mucizesi" olarak tanımlamaktadır.

Kısa bir dönem soyut resim de yapan İyem, resimde içeriğin önemini şu şözlerle vurgulamıştı: "Bir şeyi çizerken bir yandan yargılarım. Her resimde biçim sorununu öne alıyorum. Hiç bir zaman biçimsel ilişkilerden yola çıkarak bir resmi bitirmedim. Mutlaka içeriği vardır." İyem, resimlerinde yüreğinin sesini dinlemeyi ihmal etmemiştir. Adeta ruhunu, boyadığı resimleriyle özdeşleştirmiştir. Sanatçı resimde seyirciyi çok önemsemiş, evlerdeki ve işyerlerindeki duvarlara resim ve diğer sanat eseri koymanın ne denli zarif bir mutluluk kaynağı olduğunu halka anlatmayı kendi adına başarabilmiştir. Nuri İyem'in sanat yaşamında vazgeçmediği iki ilkeden birincisi hertürlü zorluğa göğüs gererek ekmeğini resim yaparak sanatıyla kazanmak, diğeri Türk resminin kendi öz kaynaklarından beslenmesi zorunluluğunu kitlelere anlatmak. Bunu yaparken hiçbir zaman kolayı seçerek resmini folklorik öğelerle bezememiştir. Aydın olmanın sorumluluğunu herdaim hatırlayarak toplumsal gerçekçi resimler yaparken dahi insan gerçeğini, duyguları, sevdaları hiç ihmal etmemiştir.

Nuri İyem, 70 yıIlık sanat yaşamında 4 bine yakın tabloya imza atmıştır. 1956'da Venedik, 1957'de Sao Paulo Bienali'ne katılan İyem sağlığında belki de bugüne kadarki en büyük retrospektif sergisine tanık olmuştur. 2001 yılında eski TÜYAP Tepebaşı Sergi Sarayı'nda açılan "Dünden Yarına Nuri İyem" sergisinde sanatçının tam 1523 tablosu yer almış, sergideki tüm eserler kayıt altına alınarak sertifikalandırılmıştı. Gelinine ait "Evin Sanat Galerisi" tarafından hazırlanan Sanatçıya ilişkin yazı ve resimlerin yer aldığı kapsamlı bir kitap ve CD Sanatçıyı onurlandırmıştı.

İyem'in kadınlarının ağzını bıçak açmıyor. Hepsi suskun, hepsi ağlamaklı. Resimleri "Babalar Günü"nde "Baba"sız kaldı. "Bu kalp seni unutur mu" Nuri Hoca. Nuri İyem'e saygılarımla.

Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              8 Kahveci oy vermiş.
14 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Nesrin Yıldırım

 Kahveci : Nesrin Yıldırım


  Bir düş gördüm, düştüm.

Bir düş gördüm, düştüm. Düştüğüm müydü düşümde gördüğüm, neydi de ben düştüm.

Ağladım ağladıkça yağmur yağdı. Yağmur yağdıkça ben ağladım.

Bir düş gördüm, düştüm. Düşlerim paramparça. Ben biliyordum, bu düşte düşeceğimi biliyordum da sanmıştımki sen…

Bir dilek tutmuştum içimden, geçmiş zamanların izini sürerken. Çok özledim açık hava el ele yürüyüşlerini. Vazgeçmekten vazgeçmeme sebep olan o sesi soluğu bekliyordum bende.
Ve ben o sesi soluğu sen sanmışım. Yanılmışım.

Örümcek ağı tutmuş biraz bakımsız, virane boşluklarımda karşılaştık seninle. Bana doğru çıkan merdiven boşluğundaydık. Karşılaştığımızda bütün ışıklar yandı. Dağınıklığımın kusuruna bakma bu kata kimse çıkmayalı epey oldu. İlk karşılaştığımızda ne söyleyeceğimin de provasını yapmıştım ama ne söyleyeceğimi unuttum, göz göze geldiğimizde, o bana çıkan merdiven boşluğunda.

Burada tek başıma sıkılmaya başlamıştım ve kendi yüksekliğimden bırakıverecektim kendimi o çok tanıdık sokağımın üzerine.

Yalnızlığıma karışacaksın, kalabalıklaşacağız sanmıştım. İki kişilik olacaktı, bildiğim bütün yemekler. İki kişilik olacaktı, tüm düşlerim ve dualarım. İki kişiye açılacaktı bunca zaman bir tek bana açılan kapılar. Yarımızı ödünç verecektik birbirimize belki de hediye edecektik. Bir yanım sen olacak ve ne giyersem çok yakıştıracaktım kendime çünkü çok yakışmıştın bu yanıma, yarıma.

Çok zaman olmuş kendimle karşılaşmayalı.
Ve çok zaman olmuş kendi resmimi aynalara çizmeyeli.

Biten cümlelerim değilmiş meğer kalemimin mürekkebiymiş. Bu son olsun nolur. Bir daha hiç bitmesin mürekkebim. Ben çok sevdim bu mürekkebin mavisini. Seni burada mürekkebe benzetmemin nedeni tamamen çok sevdiğimden mürekkep mavisini. Ve çıkmaz mürekkebin mavisi, bulaştımı üstüne başına ve mühür rengidir o. Mühürlü kaderim ol benim, üstüm başım mürekkep mavisi.

İşte ben böyle bir şey sanmıştım, sen gelirken.
Şimdi gidiyorsun.

Söz vermiştin, biliyordum tutamayacağını ama kandım işte. Kandırılmadım ben kanmak istedim. Biliyorum bu ne ilk nede son kanışım. Ne ilk düş nede son düşüşüm.

Biliyordum gidecektin ama beklediğimden daha önce gittin. Giderken, hoşça kal bile demedin. Hoş-ça kalmamı istemediğinden mi yoksa.
Yoksa ne… artık yoksadan sonraki kelimelerinde bir önemi yok. Yoksa ne… yoksa ne biliyim herhangi bir şeydir işte. Belki bunu da unuttun.

Önceleri gelirsin sandım, arkana döner bakarsın…

Önümüzde geniş caddelere uzanan aydınlık yollar vardı. Ben böyle düşlemiştim. Ne biliyim ben böyle bir şeydi düşlediğim.

Söz verdiğin gibi olmadı hiç bir şey. Sadakatsizliğinin gölgesi düştü sözlerine,tutunamadık. Yoruldum artık seyre dalarken, gidenlerin ardından bana kalan yalnızlığımı.

Bu kaçıncı.
Bu kaçıncı yarım yamalak kalışım…
Kaçıncı terk edilişim…
Kaçıncı inkar edilişim…
Kaçıncı yalnızlığım…
Saymıyorum artık hiç birini. Hiçbirinizi saymıyorum artık, hepinizi yok sayıyorum.

Önce elimi tutup sonra gözlerimden öpensiniz, ayrılıksınız yani.

Yitip giden düşler sokağındayım yine.
Aynı adres…
Aynı sokak…
Aynı düş…
Ardından aynı düşüş…

Yitip giden düşler sokağı merhaba ben geldim.

Yitiriyor gidenler düşleri.

Dilimin düşmanı mısınız siz? Benim söyleyeceklerim bitmeden nereye böyle.

Şaşırmadım biliyor musun kalmayışına sende kalmaya gelmemiştin, biliyordum çünkü. Eğer kalsaydın, kalabilseydin buna şaşardım. Hadi şaşırt beni. Şaşırt aklımdakileride, çık gel.

İki kişilikti hayallerimin başlığı. Bir kadının gözyaşları oldular sonra, iki damla kadardı iki kişilik hayallerinin üstüne düşen.

Gözlerimin bozulmuş contasından sızan suyla yıkama beni. Hayallerimi al gel yanıma. Düşlerimi ezip geçme.

Kanıyor sonbaharın yaprakları gibi savrulan ruhum. Takvim sayfaları düşüyor cümlelerime sensiz günleri anlatan. Ne kolay diyorlar bugünde bitti.

Saçlarımı tarıyorum,bir elimde tarak, bir elimde makas kırılan yerlerini kesiyorum, kırıklarını alıyorum. Makası kalbime doğrultuyorum sonra, kırılan yerlerini kessem kırıklarını alsam diyorum. Ruhumu çıkarıp assam bana hediye ettiğin kalbimin ardındaki sırtımda duran o paslı çivilere.

Sen bana yalan söyledin

Ezanlar şahit, sen dua gibi çıkarken ağzımdan kalbimin nasıl yandığına.

Beni gecenin eline bırakma, satma yıldızlara.

Çıkmaz sokakta oynadığımız bir oyundu aslında bu. Bana çıktığını zannettiğim merdiven boşluklarımda karşılaştığımızda anlamalıydım bunu. Bu çıkmaz sokakta oynadığımız bir oyundu benim merdiven boşluklarıma kadar uzanan.

Geniş caddelere uzanan geniş yolları da yoktu. Bir contası bozulmuş musluk vardı ip gibi akan birde musluğun altında delik bir kova.
Birde duvarları yıkık dökük eski bir kütüphane vardı, birkaç rafları dolduran kitaplar bana seni anlatan.

Sen başka bir evin yokuşunu çıkarken ben çıkmaz bir sokakta sana doğru yol almaya çalışıyorum,çıkmayacak olsa da. Yolunu şaşırdığından mıdır yoksa kaybolmak istediğinden midir bilmiyorum ama çok karşılaşır olduk, çıkmaz sokağın köşe başlarından.

Nasıl girdim ben bu çıkmaz sokağa. Bildim, sen bana yolu yanlış tarif ettin. Ben o sokağa vardığımda sen çoktan ordaydın. Ne karanlık, ne aydınlık bir gündü. Güneşin sıcaklığı sokağa düşmüyordu ama soğukta değildi. Elimden tuttun. Gözlerimi hiç kaçırmadım gözlerinden.
Elimi daha sıkı tuttun.

Aşınmış yollarda ayaklarımı sürürken, yere düşen yağmur damlaları asfaltı delip geçiyor. Kara delikler açılıyor,yollarıma tuzak oluyor. Ruhum sendeleniyor dengemi kaybediyorum. Aklımla kalbim ilk defa bir olmuş oyun ediyorlar bana. Çıkmaz bir sokakta senle körebe oynuyorum, ebeleneceğimi bile bile öyle ya bu yol bir yere çıkmaz. Duvarlara çarpıyor ruhum çığlık çığlığa. Sokağın başında yangın çıkıyor alevlerin ortasında kalıyorum. Yana yana yanıla yanıla sana yanıyorum.

Ben yanarken sen gittin.

Ne kolay gittin…
Ne kolay sustun…

Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,639,639,639,639,639,639,639,639,639,63
              8 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Deniz Kılıç

 Kahveci : Deniz Kılıç


  SUS

Ben senin geldiğin saatte vardım ve gittiğin saatte kaldım,
ne takvim yaprakları değişti senden sonra ne saat...
Akrep yelkovana sustu, ay geceye küstü, güneş yokluğunun ağrısını üstüme kustu...
Kaç gecenin sabahını satır satır seninle yazdım
Kaç korkumun telaşını seninle çözdüm
Kaç kez sana ağrıdı başım
kaç kez..
Sana bölüyorum kendimi, senden çıkarıyorum
Duvarlarda sesinin kokusu var
üstü üstüne boyuyorum boyuyorum
yine seni bağırıyor, susturamıyorum...
Dokunduğun her yerim ağır yaralı
her gece yatağıma seni kanıyorum...
İflah olmaz serseriyim artık
ruhum fahişe
Arsız rüyalarımın baş aktörüsün
uykusuz gecelerime çarşaflar şahit
yastığa akan terim
sana susuyor tenim
abdestimi gözyaşımla alıyorum
çift kişilik koca bir yalnızlık yorganım
üstüme çekiyorum
geceye kapamadığım gözlerimi
sabaha açamıyorum
kolun başımın altında olmadan
uyuyamıyorum...

Deniz Kılıç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              6 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Derya Berrak


YILLAR ÖNCE

Sen yıllar önce bir gece yarısı ayaklarını sokmuştun ya bu denize, ondan geldim. Tam üç yüz kilometre, direksiyon başında uykusuz geçen dört saat. Arabanın kapısını bile kilitlemeden fırladım sahile Belki gitarist çocuk çalar yine ya da belki bir Tanju Okan hayranı Kimbilir...

Sahili sildim az önce O kalabalık insan yığınını temizledim birer birer Ben kaldım bir başıma İşte, burası ayaklarını denize soktuğun yer...Kaç sene geçti hatırlayamıyorum Hatta geçmiş bir yaşam kadar uzak geliyor Seni son görüşüm değildi ki Niye şimdi burada durmuş öylece denizi seyrediyorum? Ve... niye yüzünü hayal etmek yerine bir çift kahverengi ayakkabı görüyorum kumsalda? Ayakların...Yorgunum Söylesene ayaklarını düşünmek beni niye mutlu ediyor?

Oysa daha nicesi var anıların Hani şu az ileride duran loş ışıklı barda bana fısıldayışın, pansiyonun bahçesinde dudakların, hani gözlerin bütün gece beni seyreden, hani sabaha karşı ben uyuyor numarası yaparken o kıza hesap verişin, ağlamaklı bakışın, hani beni "Kadınım" diye sevişin ve öfken parmağımda duran izine eski bir alyansın. Acılar kalmıştı senden geriye İnanmadığın belki inanmak istemediğin acılar.

Kendini korumak için kapattığın kapılar ve yine aynı nedenle belki bir ahize. Sudaki ayak izlerin olmamalı beni buraya getiren Bu hem çok saçma hem de klişe Öyleyse neden? Bilseydim ki bunlar son günlerim Sanırım burada ölmek isterdim Kum Kızı'nın efsanesi gibi Eteklerimdeki tüm taşları denize döküp İşte burayı tam burayı kızıla boyayabilirdim Benim de heykelimi dikerler miydi bilmem ama sen gelmezdin. Gelmezdin, bilirim.

Korkuturum ben seni. Ruhumla ya da bedenimle ama en çok, en çok kendinle korkuturum ben seni, bilirim.

Gece yarısıydı. İçmemiştik. Sarhoştuk nasılsa. Kendimize karşı koyamayacak kadar özlemiştik birbirimizi. Biliyorduk gün ışığıyla her şeyi yeniden ve bir kez daha sileceğimizi. Sen ya da ben... Sıra kimdeydi, önemli değildi Birimiz kaçacaktık nasılsa. Bu, aramızdaki LANET döngüydü. Sonrası gözyaşı, sonrası eteklerime yeni taşlar. Koca koca kayalar kum olmuş geçen yıllarda. Sonrası ömür ömrümden Boşver.

Deniz yine siyah Hafif bir rüzgar esiyor Çocuğum, şımarmışım "Olmaz!!!" diyorsun "Lütfeeeen ne olurrrr" Duruyoruz. Susuyoruz. Kendimize mi yoksa başka şeye mi küsüyoruz? Bak, sabah oluyor. Belki bir defa, sadece bir defa cesaret edeceğim bunu söylemeye. Belki ilk kez, sadece bir kez, kimse bölmeden geçecek bu mutluluk. Kimse konuşmadan, kimse gelmeden "Beni seviyorsan..." diyorum Sesim titriyor, içim kanıyor, başım öne eğik. Çünkü ben sana ihanet ettim Çünkü sen bana ihanet ettin Çünkü biz bir başkasına ihanet ettik ve en çok da kendimize.

Başımı hafifçe kaldırdığında beni öpeceğini sanıyorum. Sahi, niye gözlerin dolmuş öyle?

"Seni seviyorsam" diyorsun

Sahilde bir çift kahverengi pabuç. Özenle giydiğin kumaş pantolon dizlerine kadar ıslanıyor ve ayakların... İşte o birbirimizin gözünün içine bakamadığımız an... Yürüyorsun denizin üzerinde öylece Deniz utanıyor, alçalıyor Benim belki utanıp alçalan Yeter Üşüteceksin Sadece ayaklarında gözlerim Kum tanelerine bulanmış ıslak ayaklarında Sonrası acı, her bir kum tanesi kadar Öncesi acı, kum tanelerinin hepsi, belki çoğu acı.

İşte o anın getirdiği derin sessizlik. Sürüyor. Ürüyor. Sürü-nü-yor yıllar geçtikçe.

.........

Derya Berrak
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,719,719,719,719,719,719,719,719,719,71
              7 Kahveci oy vermiş.
8 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

David Ojalvo

 Söylenebilecek ne varsa : David Ojalvo


  BEYOĞLU BEYOĞLU

BİR KISA HİKÂYE DENEMESİ

Tüm Beyoğlu dostlarına…


İstanbul'da yaşayan çoğu kişinin Beyoğlu hakkında bir fikri vardır. Kimileri Beyoğlu'nu sever, kimileri çok sever, hâttâ âşığıdır; kimisi ise hiç sevmez, uzak durmayı yeğler. Aslında bu sevip sevmeme ayrımını hayatın daha birçok alanında yapıyoruz. Herkes kendi hayat tecrübelerine ve zevkine göre bir şeyleri beğenir veyâ beğenmez. Ben Beyoğlu'nu sevenlerdenim. Aramızdaki aşk uzun zaman önce bitti; fakat bir sevgimiz kaldı. Kimin Beyoğlu'na ne mesâfede durduğunun hesabını yapıyor olmam da, ona olan sevgimden geliyor.

Uzak durmayı yeğleyenlerini bir kenara bırakırsam, Beyoğlu'nu seven "biz"ler onu neden seviyoruz? İnsan bu bölgede sevecek ne buluyor? Bâzılarımız, burayı seven gruba mensup olmak için mi seviyor, yoksa herkes yine kendi hayat tecrübeleri ve zevki dâhilinde sevecek bir şeyler mi yakalıyor? Elbette "Seviyorum işte!" deyip de geçebilirsiniz; ama ben bu olgu üzerine de düşünen bir insanım. En azından güzel bir Haziran akşamında beni Galatasaray'a götürecek olan İstiklâl tramvayının kalkmasını beklerken, bu sorular üzerinde düşünmekten alamıyorum kendimi.

2005 yazının başlangıcında güzel bir akşam gülümsüyor İstanbul'a. Bense Galatasaray'a yeni sevgilimi görmeye gidiyorum. Ellili yaşlarının başında olan bir adam için fenâ bir program olmasa gerek… Kaldı ki anlatmaktan da çekinmiyorum; gördüğünüz üzere dobra dobra bir şekilde paylaşıyorum sizinle. Peki, delikanlılığı bir kenara bırakırsak gerek günün vermiş olduğu yorgunluk, gerekse İstiklâl'deki tramvayla nostalji yaşamayı sevdiğimden, ona binmeyi tercih ediyorum. Tramvayın arka tarafındaki açık bölmeden batan güneşi, kim bilir nereden gelmiş ve nereye giden insanların İstiklâl'e girişini seyrediyorum. Böyle güzel bir akşamda bu keyfi çıkartırken bir yandan da korkuyorum. Her ân biri yanıma gelip romantizmimi ve Beyoğlu ile olan şu samimî iletişimimi bozabilir çünkü! En azından o zamana dek, her ânımın tadını çıkartmak istiyorum. Bir yandan da düşünmekten alamıyorum kendimi: "İnsanlar neden Beyoğlu'nu seviyorlar, ben neden seviyorum?"

Beyoğlu'nun güzellikleri de var çirkinlikleri de… Tıpkı biz insanlar gibi… Zâten bir mahalle, bir semt, bir şehir de insan elinin emeği, insan ürünü değil midir? Bir defasında öğrencilerimle yaptığım bir tartışmamı hatırlıyorum. İnsanlar, genelde yaptıklarıyla kendisinden bir parça bırakmak istemez mi? Sâdece bununla da kalmıyor. Aslında insan her yerde ve her şekilde kendisine benzer bir parça aramız mı? Bize tanıdık gelen bir objeye, olaya anlam verebiliyorsak, yaşadıklarımıza benzetebiliyorsak daha huzur dolu ve daha kolay kabullenir olmuyor muyuz? Yeni olanı çoğu defa yadırgamamız da bu söylediğimizi bir nev-î desteklemez mi? Belki de tüm bu soruların, saptamaların içinden çekip çıkartarak Beyoğlu'nun kendimize benzetiyoruzdur bir yönüyle… Güzellikleri ve çirkinlikleri ile onu seviyoruzdur… Ayrıca tıpkı nasıl ki aynada kendi yüzümüze baktığımız zaman çirkinliklerimizi göz ardı edebiliyorsak, Beyoğlu'nunkilerini de rahatça göz ardı edebiliriz. Elbette, her zaman olduğu gibi işimize geldiği kadar… Kendimize âit olan çirkinlikleri söylemeyi tercih etmeyiz; ama sıra dışarıda olana ve bize benzemeye gelince çok rahatça onları bir bir sayabiliriz. Ben, Beyoğlu'nu benmiş gibi kabûl etmek istiyorum ve çirkinliklerini elimden geldiği kadar saklayacağım. Belki gerçek vakıalara ve olaylara dokunamam; ama bir yazar olarak kelimelerimi arzu ettiğim gibi kullanabilirim.

Çocukluğumun Beyoğlu'nu hatırlarım. O zamanlar gerçekten bey oğluyduk! Dedemin, babaannemle beni tiyatroya götürüşünü, o sıkıcı Pazar öğleden sonralarında Tünel'e kadar olan yürüyüşlerimizi… Dedem o günlerde şık bir takımını, babaannem de güzel bir elbisesini giyerdi. İnsanlar o zaman çok daha şık giyinirlermiş. O zamanlar sevgi, saygı, hoşgörü, kibarlık vardı; şimdi ise tramvayın arkasından görebildiğim rengârenk bir dünya… Bu yazıda çirkinliklerden söz etmeyeceğime söz verdiğim için, sâdece rengârenk demekle yetineceğim… Ben de saymaya başlayacaksam olumsuzlukları, aydınlık ve içimizi açan renkleri hatırlamamız daha da zor olacak, ben de bu zorluğun parçası… Kaldı ki zoru, kolaya ve güzele işleyecek olanlar da yine bizleriz…

Dedemin Beyoğlu günlerinden kala kala, Galatasaray'ı geçtikten sonra kocaman bir siyah-beyaz fotoğraf kalmış İstiklâl'de… O fotoğrafı ben bilirim; çünkü bir zamanlar onun içindeydim. O fotoğrafın kuşağında yetiştim, o fotoğraflarda kalmış günlerden ders aldım.

Bir Pazar öğleden sonra tünelde çay ve pasta yedikten sonra Şişli'deki evimize dönerken dedemin bana demiş olduğu bir cümleyi hatırlıyorum. Bana çoğu zaman olduğu gibi uzun uzun İstanbul'dan, Beyoğlu'ndan ve insanlardan söz etmişti. Bugün satır aralıklarını hatırlamıyorum, ama konuşmamızın sonunda söylediği son cümleleri hatırlıyorum. "Bir şehri, gittiğimiz yerleri sevmemizi sağlayan onunla birlikte yarattığımız hatıralardır. Hatıra yaratmak ve olgun sevmekse bir ömre bedeldir evlât…"

Düşünüyorum da dedem çok doğru söylemiş. Benim de kendi hayatıma âit hatıralarım, sevinçlerim ve üzüntülerim var. Bir kısmını Beyoğlu ile beraber yarattık. Evet belki dedemin konuşmasındaki satır aralarını hatırlamıyorum; ama kendi zamanıma âit satırları yazıyorum ve yaşıyorum. Sâdece sonuç değişmiyor: dedem kendi zamanlarına göre sevmiş, bense kendi zamanlarıma göre; ikimiz de sevmişiz bir kere… Onun anıları bir yana, benim hikâyelerim de çok… Dedem ve babaannemle gezilerle başlayan bir hatıra serüveni yıllar içinde buluşmalar, aşklar, sinemalar, eğlenceler, geziler, yemekler, sohbetlerle dolmuş… Hâlâ da zaman akıp gittiğine göre, seyirci kalmamalı ve bu serüvene devâm etmeliyiz… Anlayacağınız benim Beyoğlu'mu sâdece tramvayı veyâ sokakları oluşturmuyor; buralarda bir ömür geçiyor…

Geçip giden ömrüme bakarken, korktuğum başıma geliyor ve tramvayın arka kapısı açılıyor. İster istemez hatıralar, düşünceler, duygular ve Beyoğlu ile arama yirmili yaşların başında bir genç giriyor. Gence kibar bir şekilde gülümsüyorum, o da bana gülümsüyor. Bu esnâda beni randevuma götürecek olan tramvay kalkıyor. Gencin bana gülümsemesini sürdürdüğünü görüyorum ve merâklanıyorum. Ne söylemem gerektiğini düşünürken, o beni selâmlıyor.

"Hocam?"
"Evet" diyorum.
"Merhaba, ben üniversitedenim. Edebiyat fakültesinden. İlk sene vermiş olduğunuz derslere katılmıştım."
Gülümsüyorum. Bâzen öğrencilerimi hatırlamayabiliyorum. Öğrenciler arasında da iz bırakanları ve gelip geçenleri vardır… Biz hocalarsa derslerimizde iyi veyâ kötü onların hatırında bir yer ediniriz. Kaldı ki benim öğrenciliğimde bize bir iz bırakan hocalarımız, belki bugüne göre sayıca az, ama etki bakımından oldukça güçlüydüler. "Evet, elbette" diyorum, "Nasılsınız?"
"Teşekkür ederim iyiyim. Siz?"
"Teşekkür ederim."
"Hayırdır hocam, güzel bir Beyoğlu akşamında tramvayla yolculuk yapıyorsunuz?"
Bir kahkaha attım. "Eh, siz öğrencilerin hocalarını tramvaya binerken, en azından İstiklâl'dekinde, karşılaşma olasılığının düşük olduğunu tahmin edebilirim; ama bir randevum var ve bu tramvayı seviyorum."
"Anlıyorum hocam."
Birkaç dakikaya kadar ineceğimden ötürü, bu akşamki düşünce ve nostalji yolculuğumdan bir pay da benim dersime katılmış olan bu öğrenci arkadaşıma vermek istiyorum. Böylelikle ikimiz içinde bir anı daha yapmış oluruz… Beyoğlu'nda…
"Hocası da öğrencisini tramvayda görüyor. Söyle bakalım Beyoğlu'nu seviyor musun?"
"Evet, oldukça seviyorum."
"Peki, neden?"
Öğrencim birkaç sâniyeliğine duraklıyor. Açıkçası ne söyleyeceğini merak ediyorum; kaldı ki benim cevabım hazır…
"Yâni… Keyifli bir cadde, sinema, eğlence, kitapçı, müzikçi, mekânı çok…"
"Öyle mi?" diye soruyorum.
Öğrencim başımı sallıyor, yüzünde biraz da şaşkın bir ifâde var…
"Galatasaray durağı, benim durağım. Çocukken, dedem bana neden bir yeri, bir şehri sevebileceğimizi anlatmıştı. O zamanlar daha küçük bir çocuktum ve dedemin ne demek istediğini tam anlamıyla bugün anlıyorum. Bâzı şeylere değerini zaman ve anılar verir."
Öğrencimin beni anladığını görebiliyorum. Tramvayın parmaklıklarını inmek için açarken ona gülümseyerek, "Dolayısıyla, söylediklerini kabûl etmekle birlikte, neden sevdiğini benim yaşıma gelince çok daha iyi anlayacağını bilmeni isterim!..."
Böylelikle bir kez daha sevdiğim bu caddenin kalabalığına karışıyorum…

David Ojalvo
www.davidojalvo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              6 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Gülcan Talay

 Gülümse'nin Dilinden : Gülcan Talay


   Karanlık Tepedeki Uğultu -3-

III. Bölüm:

- Anne..!?!
- ....
- Anne..!?! Anne..!
Sara karşısında bulunan yatakta ellerinden ve ayaklarından, yatağın iki başındaki demirlere zincirlenmiş kadına baktı. Tekrar tekrar seslendiği kadın, sanki orada hiç kimse yokmuş gibi tepkisizdi. Ara sıra iniltili sesler çıkarıyordu sadece. En son çekildiği fotoğrafa göre yaşlanmış, çektiği çilelerden yüzü tanınmaz hala gelmişti. Gözlerini görmese annesi olabileceğine ihtimal bile vermezdi. Sara gördükleri karşısında duyduğu dehşetten, anneannesine lanetler yağdırıyordu. Bunu öz kızına nasıl yapardı? O kadar iyi yürekli biri iken... Hala inanamıyordu. Yatakta bağlı olan annesine doğru yaklaştı. Annesi birden çığlık atarak, yattığı yerden bedeni yükseldi... Tekrar havalandı, geri düştü... Çırpınıyordu. Sara korkuyla geri kaçtı. Annesi başını ondan yana dönüp, şefkatle yüzüne baktı. Yumuşak ve acınası bir sesle;
- Sara. Sensin değil mi?
- Eeevett..!
- Beni buradan kurtar yavrum. Çok canım yanıyor. Bak kollarıma ayaklarıma, demirler sürekli kanatıyor bileklerimi.
- Anahtar nerede peki? Nasıl açacağım?
- Yerini bilmiyorum. O kötü kadın yanında taşıyordur mutlaka.
- Sana bunu neden yaptı? Anneannem sana bunu nasıl yapar?
- Baban gittiğinde aklımı kaybettim sanırım. Sonradan iyileştim ama o bana inanmadı. Beni buradan çıkartmadı. Defalarca yalvardım ama hala buradayım.
- Söz veriyorum anne seni buradan çıkarıp, sana yapılanların bedelini ödeteceğim.
Sara anahtarı bulmak üzere eve gitmek için bodrumdan çıkmaya hazırlanırken, annesinin yüzündeki masum ifade silindi ve yerini sinsi bir gülüş aldı. Sara garip bir hisse kapıldığında dönüp arkasına baktığında, yüzünü acı çekiyor gibi yeniden buruşturdu.

Sara evin basamaklarını çıkarken saat beş gongunu çalıyordu. Anneannesine hissettirmeden o anahtarı nasıl bulabilirdi? Gördükleri yüzünden büyük bir kin vardı içinde. Boğazına sarılıp anahtarı zorla almayı düşündü. Ama kendisine de bir kötülük yapabilir diye bu fikrinden vazgeçti. Öfkesine yenilirse annesini hiç kurtaramayabilirdi. İçeri sessizce girdi. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Ağır adımlarla üst kata tırmandı. Sağa sola bakındı. Neyse ki anneannesi evde yoktu. Rahat rahat arayabilirdi evi. İlk önce kendi odasının tam karşı koridorunda olan anneannesinin odasına yöneldi. Usulca araladığı kapıdan içeride biri var mı diye baktı. Kimse olmadığından emin olunca, açtığı kapıdan içeri girdi. Hemen karşısında bulunan geniş ahşap karyolayı, yukarıdan sarkıtılmış bordo tüller örtüyordu. İşlemeli bordo örtü ile çok uyumlu olmuştu. Duvardaki dini tablolar ve raflarda bulunan dini kitaplar dikkatini çekti. Bu kadar inançlı biri nasıl böyle bir kötülük yapabilirdi? Hala aklı almıyordu. Karyolanın iki yanında bulunan çekmeceli komodinlere yöneldi. Tek tek baktı ama içinde anahtar benzeri bir şey yoktu. Sonra karşı duvardaki dolabı açtı. Raflardaki çamaşırların aralarını ararken burnuna keskin naftalin kokuları geliyordu. Diğer kapağı açtı ve incecik bir çığlık attı. Gece yarısı gördüğü kişinin üzerinde gördüğü pelerinsi kıyafeti gördü. Artık emindi. O gördüğü kişi anneannesiydi.

Sara merdivenden gelen ayak seslerini duydu. Panikle dolaba saklandı. "Ben bu kapıyı açık mı bırakmışım?" diye kendi kendine konuşan anneannesinin sesini duyduğunda, ağzını eliyle kapayıp, tutabildiği kadar nefesini tuttu. Dolabın diğer kapısının açıldığını duydu. Korkudan öleceğini hissetti. Bayan Loren tam saklandığı kapıyı açacakken vazgeçti. Derin bir nefes aldı, bıraktı. Ardından odadaki banyonun duşunun açıldığını duydu. Fırsattan istifade dolaptan çıktı. Tam kapıya yönelmişken yatağın üzerine çıkartılmış kıyafetlerin yanındaki bir zincire takılı iki anahtar takıldı gözüne. Demek boynunda taşıyordu. Anahtarları ses çıkartmadan aldı ve odadan çıktı. Koşarak indiği merdivenlerden doğru ahıra koştu. Hızla açtığı kapaktan dar merdivenleri üçer beşer indi. Annesinin tutsak tutulduğu odaya yaklaştığında nefesi tıkanmıştı. Kollarını iki yana sallayıp, birkaç kez aldığı nefesiyle kendini rahatlattı. İçeri girdiğinde annesi bitkin ve acı çeken yüzüyle gözlerine bakıyordu. Hiçbir şey söylemeden zincirlerin kilitlerini açmaya başladı. En son ayağını açarken, arkasında yatan annesinden bir kahkaha sesi yükseldi. Mutluluktan değildi. Sara tedirgin bir şekilde arkasına döndüğünde gördüğü kişi o bitkin annesi değildi. Çok farklı görünüyordu. Gözlerinin mavisi kırmızıya dönmüştü. Sara korkuyla geriye iki adım attı ve takıldığı tahta yüzünden gerisin geri yere düştü. Gözlerinin önünde yükselen, annesi sandığı beden sanki büyümüş, irileşmişti. Geri geri oturduğu yerde gitmeye başladı. Tam kapıya ulaştığında ayağa kaltı ve kaçacakken, annesinin bedeni arkasından yakaladı havaya kaldırdı ve tekrar yere fırlattı.
- Benden ne istiyorsun? Sen annem değilsin.
- Evet annen değilim.
- Sen nesin? Anneme ne yaptın.
- Sara yavrum kurtar beni...Kapa çeneni.
- Anne.
- Annen yok, artık o bana ait. Sende bana ait olacaksın. Bu beden çürüdü artık...
Karşısında duran annesinin değişen bedeninden, arada annesinin sesi duyuluyordu. Annesinin bedenine sahip olan bir güçtü karşısındaki. Yoksa içine bir yaratık mı girmişti? Şimdi anneannesini anlayabiliyordu. Bu yüzden kapatmıştı buraya. O rahibe giysileri içinde gördüğü günde, o mabet gibi olan oda da dua ediyor olmalıydı. Onun kötü olduğunu düşünebildiği için kendisine çok kızdı. Hem korkudan hem üzüntüden hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
- Şimdi ağla... Biraz sonra sayemde çok güçlü biri olacaksın. Hiçbir şeyden korkmayacak, bir daha asla ağlamayacaksın.

Devam edecek...

Gülcan Talay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              4 Kahveci oy vermiş.
2 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 6.031 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


hüzün duvarı...

İçimden konuşabildiğim kadar
Dışımdan söyleyebilsem
İçimin suskun dilini
Gözlerimden okuyabilsen
Daha kolay olur muydu
Ve aramızda yalım yalaz uzanan
O keskin hatlarıyla
O en kederli yanıyla
Nemli, kesif, is kokulu
Hüzün duvarının dibine
Tıpkı çocukluğumuzdaki gibi
İşesek ve elimizde plastik kılıçlarımız
Kırsak, parçalasak, yok etsek
Alay etsek, küfretsek...
Kaybolur muydu...
Sen bana, çocukluğumdan çıkıp gelen
Sen bana, delişmenliğimi, serseriliğimi
uçarı, avuçlara sığmaz yanımı
kucaklayıp getiren ey çocuk!
Tadını bugün bile damağımda hissettiğim
pastırma yazı telaşımı taşıyan,
misket gölgelerimin serin kuytusu...
Başka türlü yaşanabilirdi her şey
“Eğer”le başlayan cümleler biriktirmesem...

İçimden sustuklarımı
Dışımdan haykırabilsem
Sınırlı vakitlere sıkıştırılmış hayallerimi
Alabildiğine özgür,
İnadına anarşik
O hüzün duvarına
Büyük puntolu, kan rengi sözcüklerle
Yazabilsem... anlatabilsem...
Ve avaz avaz içime bağırırken
Yankısı kulaklarıma sağusa...
Başka türlü yol alırdı yazgı
Ruhumu bu denli yorgun görmesem...

İçimin mithosunda Şahmeran,
kıvrak, kaygan bedeniyle
Dışımın utanmazı Medusa, dansa durmuş
Ve keskin kılıcınla
Gücünü tanrıların kutsadığı sen çocuk!
Öyle bir yerine indirmelisin ki kılıcını
Öyle bir an’a denk gelmeli ki
İki gövde tek vücut iken, tek darbe
Yıkmalı onların gövdesine hüzün duvarını
Başka türlü yazılabilirdi hikaye
Geriye sarmak mümkün olsaydı zamanı...

Elif Eser

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan

Telgrafın tellerine konan kuşlar gitar çalıp şarkı söylemeye başlarsa ne olur? http://www.irlmeier.de/bird.swf Kısayoluna tıklarsanız neler olacağını görürsünüz. Kuşun sevimliliğine güvenip sesini sonuna kadar açmayınız. Rezil olursanız ben karışmam.

Peki çiftlikteki atlar koro kurup orijinal sesleriyle vokal yapmaya başlarlarsa ne olur http://svt.se/hogafflahage/hogafflaHage_site/Kor/hestekor.swf aha da işte bu olur. Sevimli atların üzerine sırasıyla tıkladığınız takdirde, duygu yüklü bestelerini dinleyebilirsiniz. Sesini istediğiniz kadar açabilirsiniz. Hatta üzerine söz yazmanız bile mümkün.

Flash animasyonlarla başladığımıza göre, aynı şekilde devam edelim. http://193.151.73.87/games/bubbels.swf kısayolunda baloncuklarla oynanan şirin ve basit bir oyun var. Vakit geçirmek için birebir.

İşte size uçuk bir oyun. Amacını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. http://www.albinoblacksheep.com/flash/planarity web sayfasına girince ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Karmaşık şeyleri seven ya da arkadaşlarına şaka yapmak isteyenler için birebir.

Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Internet Download Accelerator 4.2 [2.3 MB] 98/ME/NT/2000/XP Deneme (24.95$)
http://www.westbyte.com/ida/download/idasetup.exe
Şu ana kadar kullandığım en kullanışlı, en hızlı ve en randımanlı download hızlandırıcısı. Özellikle ADSL kullanıpta tam randıman alamayanlara şiddetle tavsiye ederim. Tarayıcı ile entegrasyonu, arama bulma fonksiyonları programa ayrı bir güzellik katıyor. Eğer sık sık bilgisayarınıza birşeyler yüklemeye çalışıyorsanız bu programı mutlaka denemelisiniz. Ful fonksiyona ulaşmak 24.95$, ama ne demiş atalarımız; "Benim memurum işini bilir.":-))

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050810.asp
ISSN: 1303-8923
10 Ağustos 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com