 |
 |
|
23 Ağustos 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : İŞİMİZ REKLAMA (MI) KALDI (?) |
Merhabalar,
" Bir sayıyla daha karşınızdayız. Üçüncü sayının başına yazdıklarımı tekrar okudum az önce. Belli ki biraz problemli, biraz kırgın bir anıma denk gelmiş. Geçen iki ayda ne değişti derseniz, cevabım kocaman bir hiç. Ama iki ay öncesinin moral bozukluğu yerini daha dingin bir havaya bıraktı. Hatta gelin biz buna bir nevi tevekkül diyelim. Teslim olmaya niyetim yok ama gerçekleri de olduğu gibi tüm çıplaklığıyla kabul etmeye hazırım. Zaten başka da çare yok. Daha doğrusu çare bulmanın ilk adımı teşhisi doğru koymaktan geçiyor. Kahve Molası serüveni ciddi paylaşımlara yer açmak üzere kurulmuştu. Şu elinizde tuttuğunuz dergi de benzer ihtiyaçtan doğmuş ve yazıp ta paylaşamayanlara doğru bir seçenek sunmayı amaçlamıştı. Amacına da ulaştı. Beğenildi, takdir edildi, ciddiye alındı, tavsiye edildi ama satın alınmadı, ilana uygun bulunmadı. İşte gerçek bu!.. "İçinde bulunduğu koşullar değerlendirildiğinde, niteliği tartışılmaz ancak niceliği yeterli olmadığından desteklenmeye uygun değil." Oysa bu işte bir terslik var. Destek için sayı gerek, sayı için destek reklam lazım ve reklam için yine sayıya ihtiyaç var!.. Bir kısır döngüdür gidiyor işte. Gerçekten;
İŞİMİZ REKLAMA (MI) KALDI (?)
Maalesef biraz öyle ama kesinlikle tek başına suçlu değil. İşin maddi tarafını reklamla çözdük diye düşünelim. Peki takdir edilen ama okunmayan bir dergi basarak mutlu olmak mümkün mü? Hayır değil. Yan odada yığılı duran yada dağıtımcıdan iade gelen dergileri gördükçe hissettiklerimi anlatmam güç, hatta imkansız. İnanın ilk sayıdan beri dergiyi düzenli gönderdiğim ama hala geri dönüp hesap sormadığım yerler var. Çünkü alacağım cevaptan korkuyorum. Orada kaldıkça alınıp okunma şansları olduğunu bile bilmek yetiyor bana.
Gerek uygulamak zorunda kaldığımız fiyat politikası, gerekse organizasyon yetersizliğimizin bu işte katkısı büyük kabul ediyorum ama okumaya gönlü olmayanların hiç mi kabahati yok? Kabahatin büyüğü onlarda aslında. Geçtiğimiz ay bunu çok iyi test ettim. İlk mail yollayan 50 kişiye dergileri ücretsiz yollayacağım dedim, bir haftada sadece 35 kişi başvurdu. İşte ben bu ilgisizliği anlamakta güçlük çekiyorum.
Buradan da anlaşılacağı üzere okumaya karşı aşılıyız. Onca aşı işe yaramazken, bu aşının tek bir dozunun bile tüm memleketi okumaya karşı korumaya alması büyük talihsizlik. Tam anlamıyla okumamak için direniyoruz. Okuyanlarımız da az olduklarını bildiklerinden kendilerini iyice korumaya alıp geriye çekiliyorlar. Geriye okuyan değil bakan insanlar kalıyor. Öyleyse nadir bulunan sizin gibi okuyan insanları iyi değerlendirmek gerekiyor. Hem Türkiye'de okuyan bireyler olarak sizlerin üzerine de oldukça büyük bir görev düşüyor. Okumak yetmiyor ayrıca okutmalısınız. Evet, her okuyan civarındaki bir bakanı okumaya ikna etse görün bakın ahval nasıl değişir. Okumamaya mazeret olarak alım gücü veya zamansızlığı gösterenlere söyleyecek laflarınızı önceden hazırlamalısınız. Bu tezleri çürütmek için gerekirse benden yardım isteyebilirsiniz. Alasını vereceğimden emin olabilirsiniz. Kahve Molası ile başlattığımız yazma seferberliğini gelin Kahve Molası Dergisi ile bir okuma seferberliğine dönüştürelim. Sadece bu dergiyi değil, okumaya değer ne varsa okuyalım okutalım.
Temcit pilavı gibi bu konuyu her sayıda dillendirmek istemiyorum artık. Bu sayıyla birlikte bu konu da Kahve Molası için tarihe karışacak. Ve Kahve Molası Dergisi elinin yettiği, gücünün elverdiği ölçüde sizlerin karşısında kalmaya devam edecek."
Anlaşılacağı üzere yukarıdaki satırlar dergimizin dördüncü sayısının başyazısı. Yazarken biraz doluymuşum galiba. Her neyse, dergimiz dağıtıma çıktı, yarından itibaren abonelerine ulaşacağını sanıyorum. Hafta sonuna kadar da vitrinlerde usul usul yerini alır. Şimdi ben sizleri Haris Alexiou'nun o güzel sesiyle başbaşa bırakayım ve çekileyim. Mia pista apo fosforo. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
40 Hatırlı Kahve : Sedef Özkan İçindeki Kıvılcım Hâlâ Duruyor mu? |
|
"Herkesin katıldığı ve kendi kendini parçalayan, cehenneme çeviren bir dünyadayız. Böyle bir durumda insanın yapması gereken, gözlerini kapatmak, hiçbir şeyin ona dokunmamasını ummak... Kendine bakması..."
Thin Red Line
Senaryo: James Jones'un eserinden uyarlama; Terrence Malick
Yönetmen: Terrence Malick
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Hair, Full Metal Jacket, Saraybosna'ya Hoşgeldiniz... Savaşın anlamsızlığına dair söylenmiş hatırladığım en iyi filmler... Hep görmek isterseniz, yapmak isterseniz de, bi türlü yakalayamazsınız ya; Thin Red Line ( İnce Kırmızı Hat ) filmi de öyleydi benim için.. ta ki düne kadar.. Seyredilme vakti çoktan gelmiş de geçmiş olan bu filmi seyrettim, seyrettim, seyrettim... Eğer izlemediyseniz lütfen izleyin, izlediyseniz tekrar.. Sadece savaşın, vahşetin, kötülüğün değil, aşkın, doğanın kısaca insanın sorgulamasını yapan film, uygarlığın geldiği acımasız ve talihsiz noktayı kafamıza yeniden yeniden vuruyor...
Işığa, yapraklara, çocuklara dokunabilen, bu cehenneme çevrilmiş dünyadan başka bir dünya olduğunu da bilen adam, içinde kıvılcım olduğuna inanır.. Aslında o dünya, uygarlığın henüz el süremediği topraklar ve denizlerden, yani aslında dünyanın ta kendisinden de başka bir yer değildir... ama kötülük, bu naif, bir o kadar cesur ve duyarlı adamın kaçtığı içindeki denize de ulaşır...
Uygarlığın ellediği, mıncık mıncık ettiği her yerde, barış yerini, ölü adamlara, korkak diktatörlere, yaralı kuşlara bırakıyor...
Aşk
Nereden geliyor
İçimizdeki alevi kim canlı tutuyor?
Onu hiçbir savaş, dışarı çıkaramıyor, yenemiyor.
Mahkumdum.
Sen özgür bıraktın... *1
Her şeye rağmen aşkın varlığını, ancak ve ancak onunla var olduğumuzu bilmek... bir kadını, bir adamı sevebilmek... bir kediyle konuşabilmek... ne kadar küçük olduğunu bilsen de, bildiğini, sesinin çıktığı kadar, sonuna kadar söylemek, anneanneni unutmamak, bir yerlerde insanlar barış kisvesi altında öldürülüyorken yaşadığın dünyanın, hafta sonu kaçamaklarının baş aktörü alışveriş merkezlerinden ibaret olmadığının idrakinde olmak... 'merhaba' diyebilmek birine, birilerine... ve galiba hayatın, iş ve onun çevresinden oluşmadığını gerçekten anlamak!
Evet, yeni insan modelinin hafızası olmamalı. Vapurlarla birlikte, vapurda öptüğümüz ilk kızı da unutmalıyız. Köprü gidince, el ele tutuşup, güneşin batışını izlediğimiz insanlar da gitmişti köprüyle birlikte. Aşklarımız, dostlarımız, arkadaşlarımız, saçımızı okşayan annemizin o gencecik hali de gitti. Gömüldü tarihe. Çünkü o beton yığını yeni köprünün üstünde durup da, çocuğunun saçını okşayamaz hiçbir anne. Mühendisler, bir çocuğun saçının okşanamayacağı köprü modeli yapıyorlar çünkü. Vapurun kıç tarafına geçip de köpükleri seyrederek öpüşen çiftler olmayacak artık. Çünkü hızlı, çabuk ulaştıran, arka arkaya ve yan yana baston yutmuş gibi oturan, kıpırdayamadan, nefes bile alamadan giden, robot gibi insanları tıkıştırabilecekleri gemi modelleri üretiyorlar. İnsanların öpüşemiyeceği gemiler yapıyorlar. Daha çok kazanmak, daha çok sömürmek için. *2
Daha ne kadar gözlerimizi kapatıp, hiçbir şeyin bize dokunmamasını ummak üzerine bir yaşam süreceğiz? Şüphelerden örülmüş, hastalıklı ruhlarımızı azat etmeyi ne zaman becerebileceğiz? Bilmiyorum...
Ama bildiğim bir şey varsa, içimizdeki kıvılcımları öldürmelerine izin vermemek.. her şeye rağmen mücadele etmek gerçek dünyamızı elimizden alan sistem diye bizi ören esaretle. Önce, çay bardaklarımızı, vapurlarımızı, garımızı vermemekle başlıyor mücadele!
Ben ne vapurumu, ne Gar'ımı, ne de anılarımı, yemin ediyorum vermeyeceğim. *3
Zaman yerinde durmuyor ama duyarsızlık hep aynı... Dün başka bir savaş vardı, bugün ise başka... kıvılcımlar ise zamana tutunmaya çabalıyor var gücüyle... çabalamalı var gücüyle!
Bir şeyler var değişecek ve birileri var değiştirecek... İçimizdeki kıvılcımlar adına yemin edelim!
Hiç şaşmaz Haydarpaşa zamanları
Vazifesidir düş kuran vapurların
İstanbul'u uyandırmaları
Önce martıları uçurur, salar Kadıköy'e
Detone baritonlara kızsa da ahali
Dayanılmazdır beyazın ruhaniliği
Hep isteriz ki
Duysun karşıdaki *4
Tutunmak zorundayız, zamana ve birbirimize.. en çok buna ihtiyacımız var. Artık birilerinin bizi duymasını beklemek yerine, 'duy kardeşim duy sesimi' diye bağırmalıyız... Bize bağıranları da yürekten duymalıyız!
Ruhum,
İzin ver içinde olayım
Gözlerimden bak,
Yaptıklarıma bak.
Her şey ışıldıyor... *5
*1 Thin Red Line
*2 Altay Öktem / Penguen - 23 Haziran 05 Perşembe
*3 Altay Öktem / Penguen - 23 Haziran 05 Perşembe
*4 Sedef Özkan / Gülsüz Sürgünler Şehri
*5 Thin Red Line
Sedef Özkan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Ersan Erçelik "GARİP" BİR BULUŞMA |
|
Telefonun hayatımızdaki yerinin henüz çok yeni olduğu yıllarda da olsa santraldeki kızlarla muhabbet etmek isteyenler, telefonla "arkadaş olmak isteyenler, arkadaş arayanlar" vardır!
Ancak en güzel arkadaşlıklar şiir yoluyla olur…
Arkadaşlarıyla beraber yarattığı "Garip" akımı ve birbirinden esprili ve güzel şiirleriyle bizi yalnız bırakmayan Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 Pazartesi günü sabahleyin, İstanbul'da Beykoz'a bağlı Yalıköyü'nde İshak Ağa Yokuşu'nda 9 No'lu evde doğar.
Annesi Fatma Nigâr Hanım, babası Mehmet Veli Kanık'tır. Babası önce İzmir Sanayi Bandosu'nda, ardından İstanbul'da Mızıka-i Hümayun'da çalışmıştır. 1924'te Bandoyla birlikte Ankara'ya nakledilmiş, 1932'de Cumhurbaşkanlığı Bando Heyeti Şefliği'ne atanmıştır. 1945'te emekliye ayrılmıştır. 1949'da İstanbul Radyosu'nda ses uzmanı (tonmayster) olarak çalışmaya başlamış, 1953'te ölmüştür.
Baba Kanık, ileriki yıllarda yazdığı şiirlerle çok ünlü olacak olan oğlu nedeniyle başının ağrıyacağını henüz bilmemektedir…
Orhan Veli'nin babası, her hafta konserden sonra eve güler yüzle geldiğinde, "Canım evlatlarım!" diyerek çocuklarına sarılmaktadır.
Yine bir konserden sonra Mehmet Veli Kanık, her zamankinin aksine son derece somurtkan bir yüzle evine gelir. Çocuklarını öpmediği gibi, konuşmamaktadır da... Kızı Fürüzan Yolyapan, babasının keyfi biraz olsun yerine gelir diye bir kahve yapar. Baba Kanık, biraz sonra kızına dönerek baklayı ağzından çıkarır: "Kardeşine söyle (Orhan'a) bir daha öyle şiirler yazmasın!"
Mehmet Veli Kanık'ın bahsettiği şiir Orhan Veli'nin fakirliğinden de bahsettiği "İstanbul Türküsü"dür:
İstanbul'da Boğaziçi'nde,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde
Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da, bir türkü tutturmuşum:
"İstanbul'un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı'm,
Senin yüzünden bu hâlim."
"İstanbul'un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş, bana ne?
Sevdalı'm
Boynuna vebâlim!"
İstanbul'da Boğaziçin'ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim
UÇURTMAYI TELEFON TELLERİNE DOLAMADAN…
Orhan Veli'nin çocukluğu İstanbul'da Beykoz ile Beşiktaş ve Cihangir'de geçer. Mütareke sırasında Beşiktaş'ta Akaretler'deki ilkokulun ana sınıfına girer. Bir yıl sonra buradan alınarak Galatasaray Lisesi'ne yatılı verilir. İlk yıl sınıfın birincisi olur. Fransızca'ya büyük ilgi duymaktadır. Öğretmenlerinden sık sık "bon point" (aferin) alır.
Derslerinin yanı sıra spora da düşkündür. Annesi ona bir forma ile dizlik, top ve ayakkabı alır. Tatil günleri evlerinin karşısındaki arsada kardeşi Adnan Veli ve arkadaşı Halim Şefik'le bol bol futbol oynar.
Ancak başka oyun ve oyuncakları da olmuştur Orhan Veli'nin. Sözü Sunay Akın alsın: "Edebiyatımıza bakıldığında oyuncak olarak ne görürüz? Şairlerimiz ne oynamışsa onun oyuncaklarını yazmışlar. Örneğin, oyuncak Garip'le girer bizim şiirimize. Gerçek anlamıyla Garip'le kendine yer bulur. Zıpzıplardan söz edilir, uçurtmalardan. (...)
Halim Şefik'ten dinlemiştim ben, Halim Şefik Orhan Veli'nin Beykoz'dan çocuk arkadaşıdır, 'Çıktığımda sabah hava güzelse Orhan'ı arardım,' aynı mahalle çocukları ya bunlar, "hava güzelse yukarı bakardım; eğer uçurtmalar uçuruluyorsa bakardım en yüksekteki uçurtmaya, onun yanına giderdim, bakardım onun ipi Orhan'ın elinde.' Orhan'ın yaptığı uçurtmalar çok güzelmiş, çok yukarı çıkarmış."
Orhan Veli'nin uçurtması "telefon tellerine takılıp yanmasa da", kendi beş yaşındayken yanma tehlikesi atlatır. Dadısı mutfakta, tavada köfte kızartırken yanına yaklaşır. Elindeki çatalı usulca köftelerden birine saplamaya çalışır. Ancak çatal kayar, kolu tavaya girerek yanar. Uzun süren bir tedaviyle iyileşir.
Yedi yaşında Halife Abdülmecit'in Yıldız Sarayı'nda düzenlediği bir düğünde sünnet edilir. Dokuzunda kızamık olur, on ikisinde Beykoz'daki komşu kızlarından Fetanet'e yakınlık duyar ama bu uzun sürmez. Ardından "Pembeliler" adını taktığı üç kızkardeşin en küçüğüne, Firdevs'e tutulur.
1925'te, dördüncü sınıfı tamamlayarak, babasının isteğiyle Galatasaray Lisesi'nden ayrılır. Annesiyle Ankara'ya gider. Gazi İlkokulu'na yazılır. Bir yıl sonra Ankara Erkek Lisesi'ne yatılı olarak girer. Kısa bir süre Cazibe adında bir kızı sever. Yazları tatilini İstanbul'daki dedesinin yanında, Beykoz'da geçirir. Okullar açılınca Ankara'ya döner.
Edebiyat merakı ilkokulda başlamıştır. Çocuk dünyası dergisinden bir hikâyesi basılmıştır. Okul öğretmeni Sedat Bey de, ondaki yeteneği sezerek yol gösterir. Orhan Veli, ortaokulda, yedinci sınıfta Oktay Rifat'la tanışır. Bir iki yıl sonra da Melih Cevdet'le tanışıp arkadaş olur. Üç arkadaş yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlar. Çeşitli sanat ürünleri üzerine tartışır, söyleşirler. Melih Cevdet'in sonradan belirttiğine göre, o dönemde Orhan Veli, "uzun boylu, ipince, sivilceli, durgun" bir delikanlıdır. "Ders dışı faaliyetlerden onu en çok çeken okul dergisi ile müsamere kolu"dur. Onunla tanışması da "bir müsamere sırasında Halkevi'nde" olmuştur.
O zamanlar kullanıma çok yeni giren telefonla değil, şiir aracılığıyla olmuştur bu "garip" buluşma!
P.T.T. TELGRAF İŞLERİ'NDE BİR ŞAİR!
Orhan Veli lisenin ilk sınıflarında öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar'dan yakınlık ve yardım görür. Onun özendirmeleri ve öğütleriyle yazmayı sürdürür. Ayrıca Rıfkı Melûl Meriç, daha sonra Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu gibi öğretmenlerden de yararlanır. Bunlardan özellikle Rıfkı Melûl Meriç'i sürekli saygı ve sevgiyle anar.
Ömrü boyunca dil oyunları da dahil, "oyunları" çok seven Orhan Veli, lise okurken de oyun çalışmalarına katılır. Onda öteden beri bir tiyatro merakı vardır. Beykoz'a gelen tiyatro topluluklarının hiçbirini kaçırmaz. Küçüklüğünde yazdığı bazı oyunları evlerinin bahçesinde kardeşi ve arkadaşlarıyla oynamıştır. Örneğin, aşka tutulup veremden ölen bir liseli delikanlının acıklı serüveni böyle bir oyundur. Bir başka oyun da iki perdelik kısa bir güldürü olan "Doktor İhsan"dır. Orhan Veli daha önce, Ankara'dayken de Raşit Rıza'nın oynadığı "Aktör Kin" oyununda rol almıştır. Ayrıca Ankara Halkevi'nde Ercümend Behzad'ın sahnelediği Moliére'in "Zor Nikah"ında Üstad-ı Sani ve Maeterlinck'in "Monna Vanno"sunda baba rolünü üstlenmiştir.
Lisede kooperatifin parasıyla Oktay Rifat ve Melih Cevdet'le "Sesimiz" adında bir dergi çıkartır. Arkadaşlarıyla orada yazar, canla başla çalışır.
1933'te liseyi bitirerek İstanbul'a gelir. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne yazılır. Fakültenin Talebe Cemiyeti Başkanlığı'na seçilir. Bir yandan Fakülteye devam ederken, bir yandan da Galatasaray Lisesi'nde öğretmen yardımcılığı yapar. At yarışlarına da merakı bu dönemde başlar...
Fakülteyi bitirmeden, 1936'da Ankara'ya döner. P.T.T. Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosu'nda memur olur!
Orhan Veli'nin daha sonra "Tahattur" adlı şiirini yazması da belki güzel bir tesadüftür:
Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden,
Tabakam senin yadigârın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yârim?
"TELEFON NUMARALARINI UNUTMAZDI"
Orhan Veli'nin ilk yayımlanan şiirleri 1 Aralık 1936'da Varlık dergisindeki "Oaristsy", "Ebabil", "Eldorado", "Düşüncelerimin Başucunda"dır. Bunları, bir bölümü Mehmet Ali Sel imzası taşıyan şiirler takip eder. 1936-1942 yılları arasında Ses, İnsan, Gençlik, Küllük, İnkilâpçı Gençlik dergilerinde şiir ve yazıları çıkar.
1938 Ocağında yazdığı "Oktay'a Mektuplar"da da belirttiği gibi işsiz kalır, geçim sıkıntısı çeker:
Bir aydan beri iş arıyorum, meteliksiz.
Ne üstte var, ne başta.
Onu sevmeseydim
Belki de beklemezdim
İnsanlar için öleceğim günü.
1939'da ölümle yüz yüze gelir! Melih Cevdet'in kullandığı araba Çubuk Barajı tepesinden yuvarlanır. Orhan Veli yirmi gün komada, Numune Hastanesi'nde kalır.
Orhan Veli 1941'de İstanbul'da Oktay Rifat ve Melih Cevdet'le "Garip" adlı kitabı çıkarır. Kitap, büyük yankılar yaratır ve bir sürü yergiye-övgüye konu olur.
Askerlik dönüşü Ankara'ya gelerek Milli Eğitim Tercüme Bürosu'na girer. Çevirdiği kitaplardan birisi de Moliére'in "Sicilyalı Yahut Resimli Muhabbet" adlı kitabıdır!
1942-1948 döneminde Varlık, Ülkü, Demet, Aile İşte dergilerinde şiir ve yazıları yer alır. Vazgeçemediğim (1945), Destan Gibi (1946), Yenisi (1947), Karşı (1949) adlı şiir kitapları çıkar.
1 Ocak 1949'da Ankara'da Yaprak dergisini yayımlamaya başlar. Kardeşinin açıkladığına göre, 15 Haziran 1950'ye kadar 28 sayı çıkan derginin hemen hemen bütün işlerini kendisi yürütür.
10 Kasım 1950 gecesi Ankara'da bir kaza geçirir: Karanlık bir sokakta sarhoş yürürken Belediyenin kazdırdığı bir çukura düşer. Başından hafifçe yaralanır. İki gün sonra İstanbul'a gelir. Başı ağrımaktadır. 14 Kasım Salı günü öğleyin bir arkadaşının evinde yemek yerken fenalaşır, hastaneye kaldırılır. Alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi edilir. Oysa beyin kanaması geçirmektedir. Akşama doğru komaya girer. Gece saat 23.20'de Cerrahpaşa Hastanesi'nde gözlerini İstanbul'u ve her şeyi dinlemek üzere sonsuza dek kapar.
Melih Cevdet Anday, onun için şunları yazar: "... Çok zekiydi. Dinlerken insana çoklukla bakmaz, adamın üstüne düşüp şaşırtmaz, yormazdı. Bırakırdı kendi haline. Dinlemez bile görünürdü. Söylenenleri sevdiyse, aklına uygun bulduysa kendini tutmaz, düşüncesini açığa vururdu. Yok, gözü tutmadı mı kimi zaman itiraz eder, doğrultmaya, düzeltmeye kalkışır ama çok da ayak diremezdi. Anlaşılan içinden, 'Ne hali varsa gör' der, geçerdi. Konuşkan değildi zaten. Çok tatlı susardı. İnsan onunla saatlerce konuşmadan iyi vakit geçirebilirdi. Ortak bir hâtıranızdan, eski günlerden anlatmaya başladınız mı, 'Bak o ne zamandır, biliyor musun?' der; size yılını, ayını, gününü, yerini söyleyiverirdi. Hâfızası çok, ama çok kuvvetliydi. Arkadaşlarının mektep numaraları, telefon numaraları unutmadığı şeyler arasındaydı."
Acaba Orhan Veli, böyle kısa bir yaşamı olacağını biliyor muydu ki, her güzel hâdiseyi, arkadaşlarının telefon numaralarını hafızasına kaydediyordu?!
Orhan Veli, hafızası gibi, 36 yıllık kısacık yaşamına da çok şeyler sığdırmıştır. Yazdıkları ve yaptıklarıyla "Hürriyete Doğru" açılmıştır artık:
Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında.
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin. Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklarındaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.
Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
İç Savaşımla İlgili Bir Deneme
Elimde, aklımda olan şeye dair somut belgeler bulunmalıydı. Bilinçsiz iş yapmak beni hep kısır bir döngüye sokmuştur çünkü. Hedefimin büyüklüğünü kaldıramamaktan yakınmayacaktım bu sefer. Yaşadığım hayat elimde olanlar, yaptıklarım, yapacaklarım ve yapamadıklarımdan ibaretti ne de olsa. Sorun, sabırsızlığımdan başka bir de kendi kendimi ulaşacağım sonuçtan uzaklaştığım vakit türlü cezalara tutmaktı. En acı dayağı çevremdeki kimse atmazdı, cezamı hep kendi kendime verirdim. İşte beni en yüksek uçurumlara veya en kritik anlara sürükleyen ve ayağımı tökezleten şey de hep bu olmuştur. Başka kimseden korkmadığım kadar, kendimden korkardım. İşin aslına bakacak olursak, bu hala böyle. O hiçbir çabayla tatmin olmayan ruhum bana hep en güzelinin daha fazla işi bir arada yapabilmek olduğunu söylerdi. Ben de sürekli onun bu söylediklerine ikna olarak uğraşılara bölünür, bölünürdüm. Hangi meşguliyetle ilgileneceğimi şaşırır, en sonunda bir yerde taşma noktasına gelir, ve sonra yine kendi kendimi toparlamaya çalışırdım. Tam bütün bunları yoluna soktuğumu düşünürken ilgi alanlarıma bir yenisi daha eklenirdi ve bu sefer de onunla cebelleşmeye devam ederdim. Ta ki yeni bir kör düğüm oluşana kadar.
Bir de bu içinden çıkılmaz gibi görünen huyun ilginç tarafı, insanı tatlı bir dayanıklılığa itmesiydi. Her seferinde -ne kadar sendelersem sendeleyeyim- bu konuda beni ayakta tutan inanılmaz bir heyecan vardı. Zaten o heyecan da son bulsaydı, bütün yaptıklarım iskambil kağıtlarından yapılmış olan o meşhur kule gibi teker teker uçacaktı. Ve belki de en sonunda birçok işle ilgilenmiş, fakat bunun sonucunda ortaya hiçbir iş çıkarmamış olan bir işe yaramaz olarak hayatıma devam edecektim. Bu yaşadığım heyecan, daha önce hiçbir heyecana benzemeyen bir tada sahipti. Hafif endişeyle karışık, ama sürekli bana "ya olursa?" sorusunu sorduran ve bana, hep daha fazla çabalamam gerektiğini hatırlatan inanılmaz bir güce sahipti bu heyecan. Ve beni her hayal kırıklığında onaran, içimde kimi zaman beni korkutacak derecede hırsla dolu bir ateş yakan, kısacası beni kendimle amansız bir yarışa sokan da yine bu güçtü.
Bu öyle hassas bir dengeydi ki, en başarılı cambazların bile baş edemeyeceği bir ustalıkla bütün yıkık taraflarımı örtbas ediyordu.
İşte bugün yine o taze fikirlerden birine sahiptim. Böyle bir şey aklımda sürekli köşe kapmaca oynadığı zaman kimseye cevap veremeyecek derecede yoğun düşünürüm ve elimde olmadan çevremdekileri duymam. Düşündüğüm şeyin her türlü ayrıntısını kafamda mutlaka incelerim ve eğer bir sorun varsa onu tamamiyle çözmeden de kilitlenir kalırım. Aklımda konservauvarın başka iki ayrı bölümüne yarı zamanlı olarak devam etme fikri dolanıyordu bugün sürekli. Nedenini tam anlamıyla çözememiş olsam da ne zaman çevremde "konservatuvar" kelimesi geçse içimde hep oraya geri dönme isteğiyle yanıp tutuşuyorum. Yaşımın küçük olması nedeniyle oranın değerini anlayamamış olduğum için kendi kendime söylenip duruyorum. Ama bir şey -sanıyorsam o güç- beni sürekli bu konuda sorgulamaya itiyor.
Yine içimden gelen sesleri işitmeye başlıyorum. Öncelikle bunun geçici olduğunu düşünüp kendimi bu fikirden büsbütün soğutmaya çalışıyorum. Fakat daha sonra bunun, yapılabilecek en büyük hata olduğunun ayırdına varıyorum. Çünkü bu sefer ses, aklıma daha baskın bir biçimde yerleşiyor ve beni bu konu üzerinde düşündürtmeden rahat bırakmıyor. Daha sonra da yine aynı soruyla karşılaşacağımı bile bile aklımı çelmeye çalışan bu şeye karşı göğüs geriyorum.
"Ya olursa? Bütün kaçırdığın fırsatları mantıklı davrandığını düşündüğünden reddettiğin için hiç mi pişmanlık duymayacaksın?"
Bana öldürücü derecede tatlı bir heyecan veren bu şeye karşı yine daha fazla direnemiyorum ve en sonunda yine her zamanki gibi kendi kafamda planlar yapmaya başlıyorum. "Ama belki de duyduğum şey, cezbedici olmasının yanı sıra biraz olsun haklı bir tarafının bulunduğu bir sestir." Piyanomun yanında bulunan defter yığınına doğru ilerliyorum. Çünkü biliyorum, eğer bunu yapmazsam, kendime cezaların en acı olanını seçip onu yine kendi üzerimde uygulayacağım. Vicdan azabı olabilir belki...
Defterlerin kapaklarını yıllarca açmadığıma kızarak onların arasından tekrarlayacak olduğum solfej eşyalarını çıkarıyordum. Defterlerin sayfaları arasında gezerken kendime bu konuda olan kırgınlığımdan ötürü hissettiğim hafif bir iç burukluğuyla birlikte aynı zamanda yeni bir affediş devrinin verdiği telaşı ve heyecanı yaşamıştım. Aklıma tekrar binlerce soru takılıyordu; sorunların bu sefer hayli artacağını düşünebilmek için insanın müthiş bir mantığa sahip olmasına gerek yoktu, eminim. Ama kendi korkumla birlikte kendime karşı verdiğim savaştan bir galibin çıktığını sanıyorum en sonunda.
Notaların birbirleriyle olan sohbetini somut olarak inceleyebilmek, o an malesef bende engellenemez bir istek uyandırmıştı. Notaları fazla estetik bulmamla beraber, hazin bir şekilde onlara kapıldığımı hissetmiştim...
Duygu Ergun
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ
Bir varmış, bir yokmuş. O zamanın, orada yaşayan insanları hep ''yaşamak yine de güzel'' diye konuşurmuş. Eksikleri çokmuş, her şeyleri yokmuş, ama mutlu olmadıkları gün geçmezmiş.
- o -
Gün boyu çalışır, didinirlermiş. Akşam eve ekmeği her yerde olduğu gibi böyle götürürlermiş. Sıkça birbirlerini ziyaret eder, hoş beş ederlermiş. Söz sözü açar, saatler bu şekilde geçip gidermiş.
- o -
Dünyanın neresinde olursa olsun, tüm iyi insanlar gibi onların da düşleri varmış, hayal kurar, kendileri için, yakınları için güzel işler dilerlermiş. Hatta bazıları dualarında diğer tüm insanları da anımsamayı ihmal etmezmiş.
- o -
O zamanlarda, orada yaşayan bu insanlar çocukları da çok severlermiş. Onları öpüp koklarlarmış. Çocukların o sevimli oyunları, gülücükleri, sevimlilikleri onları bir anda sarar, başka alemlere götürüverirmiş. Keşke derlermiş biz de böyle çocukluğumuza geri dönebilsek; sonra da onlar için, gelecekleri için, sağlıkları için dua eder, güzel temennilerde bulunurlarmış.
- o -
Bu insanlar aynı zamanda severlermiş birbirlerini, bazen kızar, bazen de kavga ederlermiş birbirleri ile. Ancak sadece herkes gibi. Dünyanın neresinde olursa olsun, ne bir eksik ne de fazlaymış onların sevgisi ya da nefreti. Üstelik her şeye rağmen bağışlamayı da bilirlermiş kötülükleri.
- o -
Aşık da olurlarmış bir güz akşamı, perçemleri yüzlerine doğru savrulurken esen rüzgarla ve dökülen yapraklarla. Çiseleyen yağmurda sevgiliye bakıp gülümserlermiş. Sıcak bir yaz akşamı buluşurmuş dudakları serince, heyecan tenlere çöküverince. Sevgileri için onlar da dağları deler, ağıtlar yakar, şiirler dizermiş. Denizler geçer, gönülleri fethederlermiş. Çünkü geleceklerinin ailelerinin içinde yeşereceğini bilirlermiş.
- o -
Bu insanlar herkes gibi insanmış. Yaşadıkları yerleri güzelleştirmeye çalışırlarmış. Çiçek eker, ağaç budar, fidan dikerlermiş. Yağmurda akan damı aktarır, eskiyen duvarı onarırlarmış. Bayramlarda evlerini boyar, güzel elbiseler giyerlermiş.
- o -
Bir sabah gök yarıldığında ise bu insanlar birdenbire bildikleri her şeyi unutmuş, sevdikleri herkesi kaybetmiş. Yaşamlarını bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirecek zaman dahi bulamamış. Bir daha yaşamak ne güzel diyememiş. Varlıkları ebediyetin derinliklerine doğru yola çıkmış. Ve bizlere kadar ulaşmış...
- o -
Portakal renkli ölüm onlara ulaştığında gökyüzündeki demir ölüm kuşu çoktan kapkara yuvasının yolunu tutmuş imiş. Yazılan tarih birdenbire utanmış, çünkü böylesine bir vahşeti hiç daha önce görmemiş. Akan zaman durmuş, insanlık yüzünü kapamış, sonra da bebeklerle birlikte ağlamış, ağlamış, ağlamış... En yüreksizin, en vicdansızın, en ahlaksızın bile yüreği sızlamış. Patlayan gövdelerden fışkıran 500 ton kanın ahı ağıt olmuş, ezik, yıkık ve yenik bir toplumun boğazında suçluluk kompleksi ile takılı kalmış.
- o -
O günden beri düğmeye basanların o tarifsiz günahı, cahilliği ve vicdansızlığı tüm dünyaya sıçramış. İnsanlar birbirlerini boğazlamaya sanki daha can atar olmuş. Gücü olan güçsüzü ezmeye devam etmiş. Sözde iyilik adına, güzellik adına yapılanlar, insanlığa yalanlarla, göz boyamalarla satılır, sunulur olmuş. İnsanlar ise maddi ve dünyevi zevklerin bolluğunda kendi benliklerini, kendilerini yaratanın öğretilerini ve adaletin inceliğini unutur olmuşlar. Sevginin sözcükleri yerine şarkılarında bile küfrü söyler hale gelmişler. Maddi çıkarlar uğruna Allah'ın sözlerini değişmeye başlamışlar.
- o -
O zamanlarda oralarda yaşayan insanlar artık bir daha yaşamaz olmuşlar. Onlar da sadece herkes kadar sevmiş, kızmış, aşık olmuş, hayal kurmuş. Ama diğer tüm insanlarla aralarında önemli bir farkları olmuş: Onlar herkes gibi yaşayamamış. Hatta herkes gibi ölmeye hakları olmamış...
- o -
Onlar bir varmış, portakal renkli patlamadan sonra bir yokmuş...
Ediz İlhan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
BİR İNTİHAR KOMANDOSUNUN SON GÜNÜ
Ölüme yaklaştıkça daha kısa adımlar atıyor insan. Varmak istemez gibi. Daha kısa cümlelerle düşünmeye başlıyor zaman yaklaştıkça. Burnum daha önce hiç almadığı şeylerin kokusunu alıyor. Sıcağın bir kokusu olduğunu duyuyorum şimdi. Caddeler, toprak, rüzgar meğer kokuyormuş yıllardır. Kulaklarım dışarıdaki tüm sesleri duyuyor. Köşedeki yaşlı dilenci kadın tarçın kokuyor ve hep aynı duayı ediyor. Duyuyorum. "Allah Irak’ı korusun. Allah Irak’ımızı korusun." Fısıltıyla ediyor ama duyuyorum. Siyahlar giymiş ve kalın fısıltılı sesiyle acıdan başka hiçbir çağrışım yapmayan dilenci kadının duası dilime takılıyor. "Allah, Irak’ımızı koru." Gözlerim yürüdüğüm bu sokağın her ayrıntısına hakim. Şaşıp kalıyorum buna. Bütün organlarım az sonra paramparça olacaklarının bilincindeymiş gibi son kez tam güçle çalışıyorlar.
Kalbimde tarifi imkansız bir huzur esintisi var. Adaletin benim elimle yerini bulacağından dolayı mutluyum. Ülkemi kendi aşağılık menfaatleri için istila eden düşman her yeri yakıp yıkıyor. Kimsenin bizim fikrimizi almak gibi bir niyeti yok. Beni çileden çıkarıyor bu. Yapabileceğim en iyi şey, bir fazla kişiyi ülkeme izinsiz girdiğine pişman etmek.
Şu köşeyi dönünce başlayacak her şey. Ne garip hala başlamaya dair cümleler kuruyorum. Şöyle demeliyim: Şu köşeyi dönünce bitecek her şey. Pimi çekeceğim ve bitmeye başlayacak.
En kalabalık anın bu olduğuna emin olduktan sonra çekiyorum pimi. Saymaya başlıyorum. Pimi çekince kalan hayatım yedi saniyeden ibaret.
Bir,… Aklıma küçük bir çocuk olduğum tasasız günler geliyor. Kurşun yememiş bir ağacın gölgesinde dinlendiğim, böyle bir sonu düşünemeyeceğim kadar farklı günler.
İki,… Gökyüzünün solmuş maviliğine bakakalıyorum. Sona doğru yaklaştıkça içimde bir şeylerin göğe doğru yükseldiği hissine kapılıyorum.
Üç,… Çok yaklaştığımı görüyorum. Bakışlarımı normalleştirmeye, derin nefes almaya çalışıyorum. Hiçbirinin garip görüntümden dolayı uzaklaşıp kurtulmasını istemiyorum.
Dört,… Adalet hissiyle yaptığım bu dönüşü artık imkansızlaşan eylemden pişman olduğumu fark ediyorum. İçimden bir ses "kimi ne şekilde öldürürsen öldür suça bulaşanlardan oluyorsun sen de" diyor.
Beş,… Belki bir adım evvel kapıldığım hissi yok etmek istediğimden, karım ve çocuğum geliyor gözümün önüne. Tedirgin döndüğümde evde ölü bulduğum, çocuğum ve annesinin kanlar içindeki birbirine sarılmış halleri. Öyle bir nefes alıyorum ki hınç dolu. Gözüm hiçbir şey görmüyor artık. Şu anda dünyada yaşayan en haklı insan benmişim gibi.
Altı,… Hiçbir şeye taraf olmadığımı hissediyorum. Ne bu dünyaya, ne bu savaşa. Atacağım son bir adım kaldığını, bu günün son günüm olduğunu, şu saniyenin son saniyem olduğumu düşünüyorum. Herkesin aynı olduğunu, saddam’ın da, bush’un da… Bu savaşın benim savaşım olmadığını düşünüyorum. Neden ölüyorum öyleyse? Son sorum havada asılı kalıyor.
Kulaklarım çınlıyor. Birileri bağırarak gürültünün ortasında bana bakıp bir şeyler anlatmaya çalışıyor ve ben hiçbir şey anlamıyorum. Hiçbir şey duyamıyorum. Çocuğumu düşünüyorum. Çocukluğumu. Elim, kalbimin üzerine gidiyor. Gözlerimi kapatıyorum Irak'a.
7. ve son…
Bir haber bülteninde yalnızca sayılara vurgu yapılarak okunan duygusuz bir haberde geçiyor sıfatım. Iraklı bir intihar komandosu.. Oysa bütün duygular içimde çarpışıyordu. Nefret, öç, şefkat, sevgi, pişmanlık, kahır, hüzün, sabır… Allah Irak’ımızı koru.
“Irak’ta Amerikan askerlerinin çoğunlukla bulunduğu bir pazar yerine bir intihar komandosu tarafından saldırıda bulunuldu”
"Hayır ben saldırmadım. Ben Irak’ı savunuyordum" diyemiyorum.
“İntihar komandosunun üzerindeki patlayıcıların etkisiyle olay yerinde bulunan on altı amerikan askeri öldü. İçlerinde sivillerin de bulunduğu on beş kişi yaralandı.”
Diyorlar ve bir sonraki habere geçiyorlar.
Bir mankenin yeni sevgilisiyle kameralara yakalandığı habere. Beni anlatan haberden yedi saniye daha uzun süren habere.
Bu yedi saniye, son yedi saniyemden daha çok gücüme gidiyor.
Erol Şahin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Fatma Gök ( Kıyıköy ) <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 6.085 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
OYUNCU
Eğer yaşadım demekse amacın,
Kazanmayı da bileceksin, kaybetmeyi de.
Geçeceksin tozlu yollardan,
Düşmeyi de bileceksin, kalkmayı da.
Tek metelik bulamadığın günlerinde olacak,
Arkanda olmayan, dostlarında.
Ama sen oynayacaksın rolünü,
Yılmadan, durmadan.
Gözyaşlarının usul usul aktığı
Bir pazar sabahı,
Soracaksın kendine üzgün:
Neden ben?
Geçecek günlerin böyle,
Ve bir gün bakacaksın maziye,
Hayıflanarak, suskun.
Ne çabuk geçtin zaman be.
Ve Perdeler inecek ardından,
Son rolünü de tamamla diye.
Sende diyeceksin, biraz pişman:
Oyun bitti!
Neslihan Güzel
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
http://www.elliotinthemorning.com/games/miniputt.swf kısayolunda basit ama eğlencelik bir mini golf oyunu var. Boş vaktiniz varsa eğlenerek değerlendirmek için iyi bir fırsat. Hatta arkadaşlarınızla aranızda turnuva düzenlemeniz bile mümkün.
Gizemli bir araştırma yapmaya ne dersiniz. Diyelimki birden uyanıyorsunuz ve bilmediğiniz bir odadasınız. Oraya ne zaman geldiğinizi, neden geldiğinizi ve ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. http://alt.tnt.tv/games/thedoors/thedoors.swf kısayolundaki bu gizemli dünyaya bir tıklayın isterseniz. Gizli ipuçlarını bularak aramaya başlayabilirsiniz.
Bol bol gülmek isteyenlere komik resimler ve komik fotoromanlar http://www.komikler.com/komikresim/kategori.php?catid=33
...Manga kelimesinin bilinen ilk kullanımı 1770'li yıllara dayanmaktadır. 19. yüzyıl boyunca manga kelimesi özel olarak, üzerinde karikatürler bulunan odun bloklarını (Hyakumenso), özellikle de Hokusai Katsushika'nın(1760-1849) 1819'da yayınlanmış olan ve öğrencilerinin kullanması için kendisinin çizdiği skeç, çizim ve karikatürlerini adlandırmakta kullanılmıştır. Hokusai çizdiği skeçleri iki Çince karakterin ["man" (rasgele) ve "ga"(resim)] birleşiminden oluşan Manga kelimesiyle tanımlamıştır... Manga'yı ve tarihçesini merak edenlere http://www.anime.gen.tr/tarih_manga1.html
Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
FreeTetris 2.2 [3.99 MB] 98/ME/NT/2000/XP Deneme 12.95$
http://www.one.com.ua/ftetris/download/FTETRIS.EXE Bir tetris sever olarak sizlere bu oyun programını tavsiye etmek zorundayım. Klasik versiyıonların yanında farklı alternatifler de mevcut. İşyerinde de rahatça oynayabilirsiniz. Zira Esc tuşuyla hemen görev çubuğuna düşürebiliyorsunuz. Eh bu kıyağımı da unutmayın artık:-))
Yukarı
|
|
|
|
 |
|