Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 8 Sayı: 1.625

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 29 Nisan 2009 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : Alandayım, bekliyorum!..


Gecenin uzunca bir kısmını alanda geçireceğim için bugünlük sizi serbest bırakıyorum. Kendinize mukayyet olun, hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur








 


Yıldız Sırma

 Kahveci : Yıldız Sırma


  Roman şöyle başlıyor!

Burada, sıcağın, tozun ve hastalığın hüküm sürdüğü bu ülkede; yaşamak imkansız görünmüştü en başta. Kesinlikle yaşayamayacağım bir yer demişti kocasına. Ama öte yandan, yaşanan onca şeyden sonra, artık dönemeyeceğini de hissediyordu. Kaybolmuştu. Ya da öylece kalakalmıştı diyelim.

Yalnız ve kimliksiz.

Kit'in; kocasının ölümünden sonra hafif kafayı yemiş bir biçimde yanına aldığı küçük bavulu ile tüccarlardan oluşan çöl bedevilerine katılması, burada grubun şefi, ki aynı zamanda daha genç ve yağız olanı tarafından tecavüze uğraması ve bu durumun yolculuk bitip de, ilk kent merkezine gelinceye kadar günlerce sürmesi gibi aslında sonundaki katatonik durumu hızlandırıcı ayrıntılar atlanmıştır. Kit de, genç Araba karşı boş değildir. Ancak çöldeki yolculuk boyunca şefin amcasının da bu maldan pay almak istemesi ve genç yeğenin de buna izin vermesi …Bu kadar da olmaz ki dedirtiyordu insana. Bunlar yazarın anlattıkları tabii. Yönetmenine göre ise; tecavüzcü bedevilerden biri ile romantik bir ilişkiye girer Kit'ceğiz. Bedevinin doğal olarak birkaç karısı vardır ve Kit'i de bilmem kaçıncı karısı yapmak istemektedir. Bundan sonrakiler kitapla paralel gidiyordu zaten. Neyse işte, bedevinin diğer kadınları farklı düşünmektedir, bunu da Kit'e bir hayli haşince belirtirler. Sonuçta zavallım Kit, buradan da kaçar ve Pazar yerinden onun yabancı olduğunu anlayan ve belki de bu yüzden dört bir yanını saran kalabalığın içinde neredeyse boğulmak üzereyken, başka bir sahneye geçilir. Hoppala!

Afrika'nın derinliklerinde ordan oraya sürüklenirken, yanında ısrarla taşıdığı ve aslında bu ülkeye geldiğinden beri kullanmaya fırsat bulamayacağı kişisel bakım ürünleri, şık ayakkabılar ve elbiselerle dolu bavulunu da kaybeder. Üç kişi geldikleri bu ülkede, sevgili kocası Port ölmüş, ortak arkadaşları angut Tönnir'i ise, daha rahat yolculuk yapmak adına, bir kasabada bırakıp, deyim yerindeyse karı-koca tüymüşlerdir. Ha bu arada kitapla film arasında bir diğer önemli fark ise: yazar; Kit ve kocasını, eşlerin birbirine gösterebileceği şehvettten oldukça uzak anlatırken, hani nerdeyse karıkocadan çok birbirinin kankası gidibirler, filmde ise bu iki karakter; her fırsat bulduklarında birbirini düdükleyen kösnül bir çift haline getirilmiş. Kitapta; aklı sürekli Kit'i yatağa atmakta olan Tönnır ise, tam tersine, filmde dağ bayır çöl demeden habire çiftleşen bu ikilinin yanında, bir hayli masum kalmıştı.

Sonraki sahnede Kit; Kuzey Afrika'nın az bilinen bir diğer kasabasında, bir tren istasyonunda başıboş dolaşmaktadır. Derken yaklaşan tren sesiyle düşüncelerinden sıyrılır. İçi tıka basa Afrikalılarla dolu trene binmek üzere ilerler. Bu et yığının bir köşesine de kendisi sıkışacaktır. Bu kasabada duramazdır artık, başka bir yere gitmesi gerekir, aslında bakılırsa sürekli gitmesi gerekiyordur. Zaten gitmesi, hep gitmesi gerekmiştir. O beğenmediğimiz angut Tönnir'ın ısrarları sonucu birileri nihayet Kit bulmaya çalışır, çünkü bildiğimiz üzere Tönnır Kit'e yanıktır ve kocası öldüğünden beri ondan haber alamamıştır, onun için endişeleniyordur, falandır filandır. Neyse iste konudan haberdar edilen ve Kit'i bulma görevi verilen Amerikalı bir kadın görevli; nihayet istemeye istemeye de olsa aramış durmuştur bu yarı deli kadını, Afrika'nın olmadık yerlerinde. Kit'i Amerikan Konsolosluğuna kadar getirmiş, yeniden ülkesine dönebilmesi için gerekli resmi evrakları, binbir zahmetle tamamlamıştır o cehennem sıcağında. Biraz önce arabada şöförle bıraktığı Kit'i, konsolosluğa götürmek üzere tekrar dışarı çıkar, arabaya yaklaşırken arka koltukta kimsenin olmadığı görüp panikle kara derili şöföre döner:

"Nereye kayboldu bu tanrının cezası, neden engel olmadın!"

Yani işte, hemen hemen bu anlama gelecek bir şeyler söyleyerek bağırıp durur.

Aptal adam nerede olduğunu bilmiyordur! Haydi şimdi yetkililere ne söylecektir bakalım! Bu keskin güneş altında, kuraklığın ve susuzluğun sürdüğü bu ülkede, bulaşıcı hastalıklar yüzünden yaşayan her şeyin tükeneceğini sanırken, öte yandan bu sefil insanlar habire çoğalıp duruyordu. Oh may gaad!

İnsanlar yapacak bir şey bulamıyordu zaar. Üstelik bu işin ön çalışmasının bedava ve bir o kadar da zevk veren bir uğraş olduğunu düşünürsek, insaoğlunun hiçbir şartta uçkuruna gem vurmadığını bir kez daha anlaşılmış oluyordu. Öyle değil miydi may diir?

Görevli kadın, alnında biriken teri, tombul elleri arasına sıkıştırdığı bir mendille sildi.

Bu koca ülkede, bulunmamak için elinden geleni yapan deli bir kadını neden bulmaya çalışıyordu ki? Halbuki onca güçlükten ve bir takım ilişkileri kullanarak onu bulduktan sonra temizlemişler, yaralarını berelerini tedavi etmişler ve ülkesine dönebilmesi için uçak bileti bile ayarlamışlardı. Onun için bu kadar çabaladıktan sonra?! Sürtüğün ne kimliği ne pasaportu vardır. Kolay mıydı bütün bunlarla uğraşmak? Ha KOLAY MIYDI!!!

Omuzlarını silkti. Evet evet, artık uğraşmayacaktır.

Tek ayak üstünde artistik bir hamle ile tekrar konsolosluk binasına dönerken, geniş kalçaları arasında sıkışan osuruğunu da, güneşin altında salıverir. Plort! …Ya da ben o dönüşe, osuruğu yakıştırdım diyelim. Aslında bir şeyler yesem iyi olacaktı, açıkmaya başlamıştım artık. Bir şeyler atıştırmak üzere, mutfağa geçtim.

Tekrar odaya döndüğümde, zavallı Kit, son anda gördüğü bir trene binmek üzereydi. Nereye gittiğini bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu artık. Tek bildiği bir daha batı uygarlığına hiçbir zaman dönemeyeceğiydi. Hiçbir yere ait değildi artık ve ne kimliği ne de pasaportu ne de beş kuruş parası vardır cebinde. Tren sarsılarak ilerlerken, balık istifi sıralanmış bedenlerden yayılan kokular arasında, ki herhalde bu şartlarda herkes kokardı, normaldi yani, sıkıştığı köşeden dışarıda görünen düzlüklere baktı, hep baktı. Treni dolduran Afrikalılar ise; ne kendilerine ne de -günün bu saatinde üstelik yalnız başına böyle bir trene bindiğine bakılırsa delinin teki olmalıydı- kendi ırklarına benzemeyen bu kadını izliyor, genç olanları, aralarında fısıldaşıp gülerek Kit'i işaret ediyorlardı.

İşin ilginç yanı; kitapla film arasında bariz farklılıklar olmasına rağmen, yazarın bu filmde, anlatıcı olarak yer almasıydı. Visidi sona ermişti. Çık çık yaparak kumandayı aldım ve televizyon kanallarını rastgele taramaya başladım. Sıkıldıkça izlediğim bir filmdi.

Perdenin arasından sızan gün ışığı; omuzumu aşmış, odadaki bitkiler üzerinde turuncu oyunlar yapıyordu. Bugün Cumartesi. Bazen bir film oyuncusu ile aranızda bir bağ kurarsınız. Tanışsaydık emimin iyi anlaşırdık diye düşünürsünüz. İşte bir şekilde filmin baş kadın oyuncusu da benim için öyleydi. Çok iyi bir oyuncu diyebilir miydim? Hayır. Ama rol seçimlerini beğeniyordum ve oynadığı bütün o filmlere kendine özgü ışığıyla ayrı bir tat veriyordu.

Eylül ayının ortasındaydık ve sonbahar ilk defa bu yumuşak, turuncu bir cumartesi günü kendini, beni neredeyse ağlatacak kadar hissettiriyordu. Kanalların çoğunda, aynı saatlerde yayınlanan birbirinin benzeri dandik magazin programları vardı. Gerinerek pencereden dışarı baktım. Dışarı çıkıp çıkmamaya karar verememiştim. Sandevicimden son ısırığı da alırken telefonum çaldı. Üniversiteden bir arkadaşım, çalıştığı firma için bu taraflarda malzeme almaya gelmişmiş ve müsaitsem bana da uğramak istiyormuş. Eh, dedim kendi kendime, bir karar vermeme gerek kalmamıştı.

"Tabii, evdeyim gel."

Dönüp odaya baktığımda biraz temizliğin iyi olacağını düşündüm. Hele mutfak, almış başını gidiyordu. Ortalığı toparlarken, bir yandan da Kit'i düşünüyordum. Çöpleri kapının dışına çıkardığımda, Kit'in modern dünyaya dönüp her zamanki yaşantısına devam etmesindense, böyle bir kayboluş; finali daha güçlü kılmış diye hem yönetmene hem de yazarına hakkını teslim ettim ve uzman bir kritikçi edasıyla bir kaşım havada içeri girdim. Hüseyin efendi çöpü almayı unutmazdı umarım.

Yıldız Sırma


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


9,509,509,509,509,509,509,509,509,509,50
4 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kahveci : Filiz Ayseli


SARI YILLAR

Sen olmadan bu şehrin anlamı yok demiştim.
Bu şehirde yaşamamın da
Düşün ki bir kaleye hapsedildim
Gün geçtikçe daralıyor yaşama alanım.
Sen yokken bu şehirde olmam demiştim
Aynı sokakları sensiz yürümem,
Senin bir zamanlar soluduğun havayı solumam.
Düşün ki tutsak edildim aşkınla
Sensiz bir anlamı var mı zannediyorsun nefes almanın
Ve savrulan bir kum taneciği olmanın.
Nereye gittiğim kimin umurunda, karşılaşacağım zorluklar, tehlikeler…
Sarı yıllardayız zaten yaşadığımız her şey anında eskiye dönüşüyor
Uzun ve zorlu yıllardayız yaşadığımız her an bin yıl gibi
Zannediyor musun ki sensiz olduğum zamanlarda gözümün önünde değilsin.

Hayat her bir adımda yürümesi daha zor bir yol oluyor. Gittikçe daralıyor caddeler sokaklar. Bulvarlardaki insanlar çoğalıyor, ben yalnızlaşıyorum. Büyüdükçe içimde küçülüyorum. En sonunda küçücük bir cenin olacağım. Sarı yıllardayız baksana. Gittikçe sararan bir resimdeki mutsuzlaşan suratlara dönüyor görüntülerimiz. Eskiyoruz farkında değilsin. Rüzgar aşındırıyor umutlarımızı bedenimizden. Kuruyoruz, soluyoruz. Sen bensiz yaşayabilir misin dersin. İnsan nefesini tutarak ne kadar daha dayanabilir, yalpalayarak. Seni sevmek yalpalamak mı yoksa hayatta. Hayat zor demiştin bir keresinde. Biz büyüyoruz ve dünya daha bir küçülüyor etrafımızda. Sen zannediyor musun ki her şey bir sabah uyandığımızda masal diyarlarındaki gibi pembeye dönecek ve biz mutlu olacağız. Bu aşk ta mutluluk yok. Aşkta mutluluk yok. Sen ve ben mutsuz savrulan kum tanecikleriyiz. Bir yerimiz, bizi sahiplenecek bir kent yok bu dünyada. Sevgilim ben de umut yok oldu. Derimi kazıdılar, ruhumu kuruttular. İçimde senin aşkın çıplak bir zavallı şimdi. Bir söz yeter mi dersin bu buhrandan kurtulmaya, bir gülüş, bir umut kırıntısı. Bir an geliyor hiçbir şeyin anlamı kalmıyor içimde. Yaşamanın ve mutlu olacağımıza inanmanın. Kendi benliğimin, alıştığım her şey anlamını bir bir yitiriyor. Sen zannediyor musun ki bir gün gelecek, seni bana getirecek beni de sana. İçimde sen olmasan daha mı kolay olurdu yaşamaktan vazgeçmek. Sen beni bu dünyaya bağladın ve şimdi bak ikimizde kilitli kaldık insanların özgürlüklerini yaşadıkları yerde. İkimizde sarardık solduk. Birbirimize iyi gelmediğimiz halde birbirimizleyiz, deliler gibiyiz. Deliler gibi sıkıca sarılmış bedenlerimizin suyunu çıkartıcasına birbirimizi sıkıyoruz. Neye yarayacak bu buhranlar. Bu beklemelerin sonu yok. Halbuki her beklemenin sonunda bir ödül vardır mutlak zamanlarda.

Karşıma çıktığın günkü mavi deniz, yeşil gökyüzü, sarı masa ve senin beyaz gömleğin yok. Akşam yanan fenerler, benim uçuşan eteğim ve içtiğimiz o serin biralar. Gülüşünle aydınlanan yüreğim yok. Gitme dediğimde hep gittin. Gitmek zorundayım dedin. Elimi bıraktın arkana bile bakamadan titrek adımlarla döneceğini bile bile gittin. Dönüşüne kadar ki geçen zamanlarda ikimizi birden bir buz gibi erittin. Halbuki biz seninle hep serin sabahlarda, bembeyaz çarşaflar içersinde lavanta ve tuzlu deniz kokusuyla uyanmaya alışmıştık. Her geri dönüşte birbirimize daha az bakmaya başladık. Birbirimizi daha fazla tükettiğimiz için içten içe kendimize kızıyorduk. Yalvarırcasına beni bırak diyordu gözlerin. Yalvarırcasına kır dök yak her şeyi haykır yüzüme istemiyorum seni de diyordu gözlerim. Birbirimize hissettiklerimizi söyleyemedik, söylememiz gerekenleri söyleyemediğimiz gibi. Sözcükler sessizleştikçe biz daha çok konuşur ve yüzleşir olduk kendimizle. Ben kendimle yüzleşirken sen nerdeydin. Sen kendinle benim yüzümden boğuşurken beni, evinin hangi köşesinde hangi sehpanın üzerine koyup, unutmuştun. İçimizdeki kavgalara, ayrılıklara bir bataklığa saplanır gibi saplandık. Kendimden vazgeçişimin nedeni sendin. Amacımdan sapmış bir halde şimdi kendimle senin uğruna küsmüşken seni bulamıyorum işte. Sense bir yerlerde kendine yenilip bana tekrardan döneceğin günü bekliyorsun. İkimiz de zamanın içinde tükeniyorken daha çok tükenmek için mi zamanın geçmesini bekliyoruz. Dünya benim etrafımda dönüyor sanki… yok ben dünyanın etrafında dönüyorum. Belki de bu yüzden hafif yalpalıyorum yürürken. Her şey senmişsin. Her şey sen olmuşsun. Uyandığım sabahlar, yürüdüğüm yollar, giydiğim giysiler de senin dokunuşların... Akşam üstü turuncuya çalan gökyüzü, merdivenin altından kara kedi geçince içimdeki uğursuzluk korkusu, gece gördüğüm rüyalar, kağıtlara yazdığım kelimeler her şey senin ismine dönüşmüş. Hangi zaman diliminde yelkovan akrepi kovalarken geçen hangi saniye de sen her şeyim oldun. Bunu bana açıklayabilir misin? Sarı yıllardayız.... Sarı ve eskiyecek olan....

Filiz Ayseli


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kahveci : Beyza Becerikli


Kapüşonsuz

- Niye ben diye sorduğumda, cevaplayabilir misin?

- Sorarsan denerim.

- Niye ben?

- Bana biraz zaman tanı.

~

Düşündüm.

Binlerce, milyonlarca, trilyonlarca anlamın vardı! Sen olmanın verdiği ifadenin her dilde farklı bir karşılığı, türkçedeyse sonsuz tane vardı! Sendin, çünkü sendin. Sen oldun, çünkü sendin! En baştan beri sendin. Soruları sorup cevapsız bıraktığımda, onları özenle kafamın içine tek tek yerleştirdiğimde, sendin. Sendin, günler , aylar ve yıllar sonra gelip beni cevaplayan. Süresiz zamanlarca beklediğim sabahlar, sendin, beni öperek uyandıran. Sendin çünkü sen olmalıydın. Sen gerekliydin ve bu ihtiyaç yaşama tutunma sebebimdi.

Sendin. Çünkü yağmurda şemsiye aramayan ve bütün ceketleri kapüşonsuz olan çocuk. Sendin ve hala sensin. Fotoğrafa gülümsemeyen, ilgiyi sevmeyen, ama pek çok ilgilenen, sen! Sen, hem gece hem gündüz. Hem güneş hem dünya. Hem uranüs hem ay. Hem sen hem pek çokları. Hem yalnız hem kalabalık. Sendin ve sensin, elleri kız elleri kadar güzel olan. Bembeyaz tenine ışık vurduğunda, parlayan. Sana baktım diye mutlu olabilen ve bakmadım diye derdimi hisseden, sendin ve sensin. Hem toprak hem hava, hem bulut hem kar, hem kan hem su, hem sen hem ben.

Düşündüm. Ceketleri kapüşonsuz çocuk. Sendin, sensin ve hep sen olmalısın.

~

- Çünkü ceketinde kapüşon yok.

Şaşırmadın, bunu söylerken kafamda yazdıklarımın bunlar olduğunu bildin. Sen zaten hep bilirsin.
Sarılırken kokladın beni, sanki yaşamın buna bağlı gibiydin. Sendin, sensin, sen olacaksın.

Beyza Becerikli


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
2 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Nuran Talay

 Kahveci : Nuran Talay


  KALANLARLA YETİNELİM

İstanbul/Bostancı'da yaşanan çatışma, baskın ve güvenlik önemleri ile ilgili yayın yasağı var…

Yazamıyoruz!

16 yaşındaki gencin kanlar içinde yatan bedenini çarşaf çarşaf ekranlarda görmemize, silah seslerini, patlamaları duymamıza rağmen yasak var.

05:30 'dan 12:00'ye kadar devam eden çatışmada, takır takır atılan silahlar sonucu şehit verişimizi, 16 yaşında gencin öldüğünü, kimine göre 7 kimine göre 9 - 10 yaralıdan bahsetmemize izin verilmiyor.

İyi de yayın yasağı kararı; tüm gelişmeleri milyonlar ekranda "canlı canlı" izledikten, "ölen gencin ailesi evlatlarını kanlar içinde yerde yatarken, her kanalda ayrı ayrı görüntüsünü" gördükten sonra geldi.

Yapılan ihmalleri,
Yanlış eve bomba atılmasını,
Baskına değil de ev ziyaretine gidiyormuş havasının sergilendiğini zaten kimse görmedi.

Yayın yasağı iyi ki ilan edildi.

Yoksa yaşanan fiyaskoyu milyonlar görecekti.
Çaktırmayın, gördüğünüzü de kimseye söylemeyin en iyisi unutun.

Hadi, Deniz Feneri Davası ile ilgili Frankfurt savcısının istediği dosyayı önce gelmedi diye açıklayan sonra da gelen bir dosya dan bahseden Adalet Bakanlığını konuşalım diyordum ama burada da yayın yasağı var…

Yolsuzluklarla ile ilgili seçmenin AKP'yi cezalandırması haberini paylaşsak, olmaz burada da dokunulmazlık var…

Alican sınır kapısının açılmasına tepki verelim, ABD emri var…

İşsizliği yazmaya gerek yok teğet ekonomisi başarı ödülü var…

1 Mayıs işçi bayramının Taksim'de kutlanması ısrarına karşı direniş var…

Ne yazsak da yasağa, engellere takılmasak?

Buldum Ergenekon!

Yaz yazabildiğin kadar,

Suçu sabit olmadığı halde her türlü eleştiriyi, suçlamayı yaz…

Alan serbest!

Akademisyenlerin çalışmaları,

Atatürk'ün Nutuk'u,

Hepsi delil, çarşaf çarşaf bunları yaz!

Ya da "domuz gribi virüsünü" yazalım, zira ona henüz yasak gelmedi ancak kaçak işletilen domuz çiftlikleri varken her an gelebilir.

Kalanlarla yetinebilir miyiz bu durumda?

Nuran Talay
talay.nuran@gmail.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
5 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Dost Meclisi


polygon@polygon.com.tr



<#><#><#><#><#><#><#>

YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
Yorumlarınız için bekleriz.

Fotograf : Mehmet Hamurkaroğlu


<#><#><#><#><#><#><#>

Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.


 


 Tadımlık Şiirler


MAVİ RANDEVU

Mavi bir elbiseyle gelmiştin, gökyüzü maviydi..
Getirdiğin rüzgarla ev kokuyordun..
Kolun koluma değiyordu, omzun omzuma..
Mendilin maviydi, gökyüzü maviydi..

Bin dokuz yüz kırk iki baharıydı
Bahçeli pencereler önünde geziyorduk,
Gözlerimiz buluşuyordu, ürperiyordum
Gökyüzü maviydi, mendilin maviydi

Sıcak nefesin yüzüme değiyordu
"Evlenebilir miyiz" diye sormuştum,
Yürüyüşün değişmiş, yüzün penbeleşmişti;
Mavi elbiseler içindeydin, gökyüzü maviydi.

Elini elime verdin, ayrılıyorduk,
Gözlerin gözlerimde, dudakların ıslak,
"Sık sık konuşalım" demiştin; gittin..
Mendilin maviydi, gökyüzü maviydi..

CELAL SILAY

Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Bol Bul Bulmacalar




Bloxorz       Foto Puzzle       Küp Küp


 


 Biraz Gülümseyin






KMTV Sunar...

 


 Kıraathane Panosu



Polygon Web Studio


Yazarlarımızın Kitapları


Merih Günay
"Martıların Düğünü"

Nesrin Özyaycı
"Işık -II-"


Temirağa Demir
"Her kardan Adam Olmaz"


Şadıman Şenbalkan
"Şehit Analarımızın Çığlıkları"

Hatice Bediroğlu
"Düş Kuruyor Gece"

Cüneyt GÖKSU
Serpil YILDIZ

"KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

Merih Günay
"HİÇ"

Feride Özmat
"Yanlış Zaman Hikayeleri "

C.Eray Eldemir
"Uzak İklimler"

Temirağa Demir
"Edepli Fahişeler"

 
Nesrin Özyaycı
"ÖLMESEYDİ"


İstanbul için Son Hava Durumu
ISTANBUL ISTANBUL
Ankara için Son Hava Durumu
ANKARA ANKARA
İzmir için Son Hava Durumu
IZMIR IZMIR
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr


 


 Damak tadınıza uygun kahveler






http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
Beklenen Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

GOM Player 2.1.16.4613 / Windows / 4.48 MB http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

VLC media player for Windows / V.0.9.9 / 16 MB
http://www.videolan.org/
İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

7-Zip 4.65 (2009-02-03) for Windows / 913 KB
http://www.7-zip.org/
Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

 


KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
KM-abone-unsubscribe@googlegroups.com
(Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
E-posta:


Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


Uygulama : Cem Özbatur
2002-09©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

 






Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM




All Alone Am I
Brenda Lee









Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20090429.asp
ISSN: 1303-8923
29 Nisan 2009 - ©2002/09-kmarsiv.com