Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 9 Sayı: 1.774

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 28 Mayıs 2010 - Fincanın İçindekiler


  • İLKYAZ AKLIMI BAŞIMDAN ALIR -4 ... Seyfullah Çalışkan
  • RECEP BEY ... Hamdi Topçuoğlu
  • Psikolojik Analizler; Yazmak Lazım… ... Nevriye Hamitoğlu
  • Küba Turizm Bakanı ile özel röportaj ... Cüneyt Göksu
  • BEN KAYBETTiM… ... Cem Polatoğlu
  • Siyasî Efsâneler ve Dünyâ Barışı Üzerine II ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Biraz Gülümseyin, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Burkamdan sesleniyorum!..


    Merhabalar,

    Recep Bey kuş misali. Atlamış jetine, ver elini Brezilya. İran-Brezilya-Türkiye üçgeninde kankalaşan üç büyükler fırsat bu fırsattır deyip Brezilya'ya yollanmışlar. Ama mevsim yanlış. Karnaval yok orada bu aralar. Karnaval olmayınca da uçak fabrikası gezilir deyip çıkmışlar yola. Üç boyutlu simülasyonlarla uçak uçurmuş Recep Bey. Kıyak olsun diye, Kemal Bey'in bıyıklarını yoldurmuşlardır diye tahmin yürütüyorum. Benimkisi de ne kafaysa işte.

    Belediye otobüsünden inerken kapıya sıkışan pardesüsü yüzünden tekerleğin altına girip ölen kadının haberini okurken aklımdan geçenleri yerine oturtmaya çalışırken, Tuğba Tekerek'in sosyolog Nilüfer Göle ile yaptığı röportaj düşüverdi posta kutuma. Durumları farklı yorumlayış halini ilginç bulurum Göle'nin. Ama bu sefer ilginçliğin de ötesine geçmiş Nilüfer Hanım. Fransa'da tartışılan burkayı, özel yaşamın mahremiyetiyle özdeşleştirip "Burkanın karanlığını, mahremiyetini seviyorum." deyivermiş uluorta. "Bu kadar aydınlıktan da yana değilim zaten." diye eklemiş. Bu lafları ilgi çekmek için etmiş olduğunu düşünmüyorum çünkü buna ihtiyacı olan biri değil. Ama bu denli aykırı laf etmek için hangi ruh halinde olmak gerektiğini anlamakta güçlük çekiyorum. Sıfatlarından birinin "Aydın" olduğunu sandığım birinin, kadını hiçleştiren bir garabete sırf mahremiyete övgü düzmek için arka çıkmasını anlamak mümkün değil. İş buralara kadar vardıysa vay halimize...

    Birbirimizi yediğimiz yetmiyor, uluslararası alanda da kavga çıkarmak üzereyiz. Gazze'ye yardım edeceğiz diye inatlaşan Mazlumder önderliğindeki gemiler şu anda yolda olmalı. Bu sabah İsrail tarafından durdurulacaklar. Neler olacak Allah bilir. İsrail Başkonsolosu, "Eğer amaç yardım ulaştırmaksa bu pekala mevcut kanallar kullanılarak yapılabilirdi." diyor. Üzeri bayrak ve slogan bezeli koca gemilerle oraya gitmenin insani yardıma pek uygun düşmediği ortada. Amaç ilgi çekmekse amenna ama Mazlumder başkanının dediği gibi sadece yardım elini uzatmaksa, seçilen yol problemli. Bakalım neler olacak? Hepinize makul sıcaklıkta bir haftasonu diliyorum, esenkalın.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur








     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      İLKYAZ AKLIMI BAŞIMDAN ALIR -4

    Sanki her şey çoktan olup bitmiş, kız artık çantada keklikmiş gibi ben birden düşler denizine balıklama atlayıverdim Beni bir telaş aldı sormayın gitsin. Denetimi gelmiş askeri birlik gerginliğine yakalandım. Kız gelirse ben ne giyecektim? Berbere de gitsem mi acaba? Güzel kokulu bir tıraş losyonu da almalı mıyım? En önemlisi para nerde? Pastane için para sorun olmazdı. Çünkü orada birkaç yıldır okul arkadaşım Yakup çalışıyordu. O beni bir kızla dımdızlak ortada bırakmazdı. Bizi kıralar gibi ağırlar, paşalar gibi itibar gösterirdi. Bilmeyenlere duyurulur. Erkek dayanışması tam da böyle bir şeydir.

    İnsan doğası zaten bir bulamacadır. Ergen bir delikanlının doğası bu bulmacanın en zor olanıdır. Düşlerimde kızla ben pastaneye gidiyordum. Acayip yakışıklıydım üstelik. Birlikte çikolata parçacıklı ve meyveli dondurma yiyorduk. Lale pastanesi de dondurmayı nefis yapar. Hatta dondurma yerken birlikte fotoğraf çektiriyorduk. Bir ara adı bende saklı kızın ağzının kenarından incecik bir dondurma pınarı akıyordu. Ben hemen o daha farkına bile varmadan dudağından aşağı süzülen dondurmayı siliyordum. Kız bu ilgili ve sevecen halimden çok etkileniyordu. İşte tam bu an yüreği tamamen bana akıyordu. "Yarın yine gelsek olur mu?" diyordu. Ben de gülümseyerek başımı sallıyordum. O farkına bile varmıyordu ama ben sevincimden havalara uçuyordum. Ben Türk filmi etkili düşlerimle gelin güvey olurken aslında hiçbir gelişme olmuyordu. Kız yeniden gelip şartını kabul ediyorum demedi. Birkaç kez "Peşimi bırak. Düşünüyorum, henüz bir karar veremedim. Sana zamanı gelince söylerim," dedi. Sanki olumlu bir yanıt verecekmiş gibi bir sinyal verdi. Beni de kandırmayı pardon, atlatmayı başardı.

    Kız takipten vazgeçmeyeceğimi, kararlılığımı görünce hiç ummadığım bir zamanda pes etti. Yine gölge gibi peşinden onu izliyordum. Neredeyse onların sokağın başına gelmiştik. Tamam dedi, tamam sen kazandın. Perşembe akşamı geleceğim. Ama bu ilk ve son kez olacak. Beni bir daha kesinlikle rahatsız etmeyeceksin. Söz mü? Evet, sanki başka seçeneğim mi vardı? Perşembe akşamına kocaman iki günüm vardı. Yemedim, içmedim uyuyamadım. Aklımdan geçenleri toplasam tuğla gibi kalın, kocaman bir roman olurdu. Perşembe günü gelip çattığında berbere gittim. Yeni aldığım gömleği ablama ütülettim. Gömlek de bir acayip sormayın gitsin. Siyah zemin üzerinde palmiye dalları ve acayip bir renk cümbüşü vardı. O yıllarda böyle yaygın bir havai tarzı modaydı.

    Adı bende saklı kız o gece dükkânı her zamankinden daha geç kapattı. Üzerinde dükkânda çalışırken giydikleri vardı. Yani bu pastane işine pek aldırmadığını göstermeye çalışıyordu. Benimle birlikte yürümek bile istemiyordu. İsteksiz isteksiz yürüyor ve benim gerimde kalmaya çabalıyordu. Tam o anda kafamın tası attı. "Pastaneye gitmekten vazgeçtim. Sen en iyisi yürü evine git," dedim. Afallamıştı. "Böyle cenazeye gider gibi pastaneye mi gidilir? Her zaman öfke dolu bakışlarını yüzümde hissettiğim o kız birden ortadan silinip, yerine küçük suçlu bir çocuk gelivermişti. Bütün direnci bir anda kırılıvermişti. Böyle bir olayla karşılaşmaya hiç hazır değildi. Yarın akşam seni yine aynı yerde bekleyeceğim. Üzerine çeki düzen ver. Üstelik yanımda yürüyeceksin. Arkadaşıyla pastaneye giden bir kız gibi olmanı istiyorum. Konuşacak, bir şeyler söyleyecek gibi oldu. Yutkundu ama sesi boğazında tıkılıp kaldı. Söylediklerimi ve kıza karşı takındığım bu tavrı önceden planlamamıştım. O anda içimden geldiği, aklımın estiği gibi davranıvermiştim. Bunca çabanın ve kıza yaptığım eziyettin sonunda bu davranışım her şeyin üzerine tuz biber olmuştu. Bir daha geri gelmemek üzere gidecekti. Onu kaldırımda o halde bırakıp çekip gittim.

    Tahmin ettiğim gibi olmadı. Kız ertesi gece dükkânı kapattıktan sonra onu beklediğim yere tıpış tıpış geri geldi. Giysileri dün geceden daha özenliydi ve hafif ıslaklığından saçlarının yeni tarandığı belli oluyordu. Yok yok hayır, makyaj yapmamıştı. O yıllarda genç kızlar şimdiki kadar ruj, rimel, pudra, far, fondöten gibi malzemeleri kullanmazlardı. Zaten makyaj yapın kızlara aşifte gözüyle bakılırdı. Garson arkadaşım Yakup pastanenin kapısından içeri girerken bizi kıralar gibi karşıladı. Güzel bir masaya oturttu. Mavi işlemeli porselen kâselerde dondurmalarımızı ikram etti. Bu akşam masada, karşımda oturan kız ile haftalardır peşinde koşturduğum kız arasında zerre kadar benzerlik yoktu. Yepyeni bir insanla karşı karşıyaydım. Ona nasıl davranacağa karar vermekte güçlük çekiyordum.

    Lale pastanesinde yaklaşık kırk dakika veya bir saat kadar oturduk. O neredeyse hiç konuşmadı. Ben de hiç susmadım. Çünkü ona her şeyi, bütün duygularımı anlatmayı istiyordum. Gerçekten dinlemeyi, beni tanımayı ve anlamayı istiyor muydu? Bilmiyorum. Yüzüme çok az bakıyordu, bazen de beni başıyla onaylıyordu. Masadan kalkarken "Bunu arada sırada yapsak ne güzel olur di mi?" dedim. "Sen babamı bilmezsin, duyarsa ikimizi de öldürür," dedi.

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    5 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Hamdi Topçuoğlu

     Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


      RECEP BEY

    Ünlü dilbilimci, düşünür ve devlet adamı W. von Humboldt, dil - toplum ilişkisini "Ulusun dili ruhu, ruhu da dilidir."özdeyişiyle açıklar. Ancak ünlü Dilbilimci Saussure, "Dil, toplumsal olmasına rağmen birey tarafından kullanılır: Bu söz (parole) dür." diyerek dilin bireysel yanına dikkat çeker.

    Dil, toplumsal değerleri yansıtan en önemli araç. Ancak aynı konuyu herkesin kendi sözcükleriyle, vurgulama ve tonlamalarıyla anlattığını düşünürsek, dilin bireysel yanını daha iyi kavrarız. Her birey gibi politik liderlerin de kendilerine özgü dillerinin olması doğaldır. Unutmayalım ki onlar kitleleri etkilemek için dilin toplumsal özellikleri kadar bireysel özelliklerini de dikkate alarak konuşurlar.

    Deniz Baykal, iyi hatiptir. Onun, toplumun değer yargılarına ters düşen hiçbir söyleminden söz edemeyiz. Ancak nedense onun bireysel dili kahvelerdeki, tarlalardaki, fabrikalardaki kitlelerle buluşamamıştır.

    Başbakan da iyi bir hatiptir. Dahası, onun dilin bireysel özelliklerini kullanmada çok daha etkin olduğunu söyleyebiliriz. Üstelik kendileri en olmadık zamanlarda kimi jargonları kendi söylemlerinin başköşesine yerleştirmeyi de çok sever:

    " Bizim yaptıklarımızı monşer eskileri anlayamadı. Monşer geldiler, monşer gidiyorlar."

    "Simdi bana/beni küfür ettireceksiniz."

    "Tokatı yediler."

    "Bizi ırgalamaz."

    " Ananı da al git!"

    "Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri."

    "Onların köpekleri var, onla yatıp onla kalkarlar.

    "Bunlar komünist rejimin atık malları, atık malları."

    "Ula nasıl oluyor bu iş.

    Elbette, bir dil eğitimcisi olarak bu dili ne kullanmam ne de öğrencilerimde hoş görmem olanaklıdır. Ne var ki Başbakan, geçen zaman içinde hitabetini oldukça geliştirmiş olmasına karşın bu söylemlerine devam ettiğine göre siyaseten yararını görüyor olmalıdır.

    Türk siyasetinin çiçeği burnundaki yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu' nun da kendine özgü bir dili var.

    Kemal Kılıçdaroğlu "ben dili" yerine "biz dili" kullanıyor. Bu dil, kurultay delegelerine yönelik olduğu için değerlidir. Geleceğe bir ekiple yürünebileceğinin içselleştirilmesinin ifadesidir. Ancak meydanlara çıkıldığında "siz dili"ne dönüştürülmesi gereklidir. Eğer Sayın Kılıçdaroğlu, meydanlarda bu dili kurabilirse geleceğe halkla bütünleşerek yürünebileceğini içselleştirmiş olduğunu da anlamış olacağız.

    Kılıçdaroğlu, uzun ve dolambaçlı cümle kullanmıyor. Onun cümleleri yalın ve duru. Başka başka yorumlanabilecek cümleleri sevmiyor.

    "Gözünü seveyim Recep Bey!"

    "Sözünü tutmayan mert biri değildir."

    "Recep Bey, mayınlı araziler işine sulanmasın."

    "Soyula soyula üstümüzde bir şey kalmadı."

    "Medya halkın sesi değil, Sevgili Recep'in sesi."

    "Kasımpaşalı dedikoduyla uğraşmaz. Bel altı vurmazlar."

    Görüldüğü gibi Kılıçdaroğlu'nun konuşmasında da halk söylemleri var: "sulanmak", "gözünü seveyim", "bel altı" , " mert -namert", "Sevgili Recep'in sesi"…

    AKP'lilerin, Recep Bey, hitabından rahatsız olmalarını anlamak zor değil. Çünkü halkın dilindeki sevgi ya da eleştiri ifadesi olarak kullanılan "Tayip" sözcüğünün bizdenliğini "Recep Bey!" ötekileştirmektedir. Recep Bey, villalarıyla, Amerika'da arkadaş paralarıyla okuttuğu oğullarının gemicikleriyle ve dünyanın en zengin 8. başbakanı olmamasıyla artık halkın "Tayip"i değildir.

    Bakın Türk Bilgesi Yusuf Has Hacib, 938 yıl önce, Kutadgu Bilig adlı eserinde bir Türk beyinde bulunması gereken nitelikleri nasıl anlatmış:

    Asık yüz, kaba söz, kibirli tavır,
    Kişiyi incitir o yolda kalır.

    Kabalık, aculluk, boş gevezelik,
    Uzak durulmalı bunlar basitlik.

    Halkın kusurunu beyler düzeltir,
    Bey kusurlu olsa, kimler düzeltir.

    Bilmeli sözünün dışı içini,
    Ki onunla dizer, yapar işini.

    Dili usta gerek, hem gönül ehli,
    Sözde usta gerek, hem düşünceli.

    Sözleri yumuşak şekerden tatlı,
    Hoş sözle yumuşar, küçük ve yaşlı.

    Kemal Kılıçdaroğlu da bu özelliklere sahip olduğu oranda lider olma vasfı kazanacaktır. Unutmayalım ki: "Dil, kişiliğimizin aynasıdır." Halk, onun kişiliğinin yumuşak; ama kararlı bir kişilik olduğunu anlamıştır.

    Hamdi Topçuoğlu
    egerem@yahoo.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    7 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Nevriye Hamitoğlu

     Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


      Psikolojik Analizler; Yazmak Lazım…

    Yazamamak… Uzun bir günde vaktimi değerlendirememek berbat bir durum. Beynim boşalmış gibi. Hiçbir şeyi düşünmeyip günün rutinliğine kaptırdığım zamanlar ne kadar da yavan oluyorum. Belki de yavanlık değildir bu, sadece çaresizlik… Bir yerde tıkanmak…
    Yazamamak, ne de kötü bir şey? Oysa daha geçen günlerde aklım çok yoğundu ve ben çok doluydum yazmak için? Ya şimdi? Başladığım halde vakitsizlikten bitiremiyorum yazdıklarımı. Belki de içten bir hesap sormadır bu? Beni durgunlaştıran ve kalemimin kırılmasına sebep olan… Ama biliyorum ki geçici, işte bu ruh halinde bana tek ışık olan bu durumun geçici olduğunu bilmem. Zamanı gelince, aklımdaki her şeyi olabildiğince içten ve hızlı yazacağım. Kelimelerim dökülecek satırlara ve rahatlayacağım. Belki sonra yine bir durgunluk yaşayacağım ve daha sonra yine canlanacak, hayat bulacak kalemim ve yine sonra ve daha sonra… İşte böyle akıp gitmez mi zaman, elinde kalem yazanlar için?

    Değerli zamanımı çalarken bu durgunluğum, rahatsız etse de beni engel olamıyorum. Hani rüyalar vardır kabus gibi. Kaçmak istersin bir yerden ya da ulaşmak, ama bir şey engel olur bedenine ve yapamazsın, kaçamazsın ve yetişemezsin. Kan ter içinde o rüyadan uyandığında sevinirsin gerçek olmadığı için. Çünkü sıkıntılıdır bu rüya, boğmak istemiştir seni gecenin ortasında. Çaresizlik içindeki kabuslar gibi olur yazma tutukluğu. Elim kalemime bir türlü varamaz, yazmak isterim ama yazamam, şimdi olduğu gibi…

    Nedenler sıralanıyor aklımda. Küstüm mü kalemime? Güçlü kalemlerin varlığı mı kırdı şevkimi? Beni daha satırların başlangıcında hangi kötülük durgunlaştırmış olabilir ki? Bir an önce toparlanmam gerek. Ben söz vermiştim kendime. Yazmalıyım daha fazla… Çocukluk anılarımdan başlayıp, şu zamanlarıma kadar, yazmalıyım başımdan geçenleri; belki küçük öyküler içinde, belki uzun ince bir şiir, bir deneme, bir tekerleme…

    Kalemi kurutmadan yazmak için okumak lazım, hem de öyle böyle değil, çok ama çok okumak… Olabildiğince araştırmak lazım dilin her taşını, her kelimeyi didiklemek lazım, paramparça bölüp incelemek lazım dilimizi. Ayıklamak lazım sözcükleri, gereksizlerden yanlışlardan kurtarmak. Yıkanmak gerekir bilgi denizinde. Bu deniz koskocaman bir kütüphanedir aslında. Rengarenk ve bin bir çeşit balıkların olduğu bir derya…Okuyup dili öğrenmek lazım. Yazmak lazım her yerde sıkılmadan, utanmadan. Bir otobüs koltuğunda, kafede birisini beklerken, evin bir köşesinde, durakta, okulda, işyerinde, hatta yürürken… Bazen baş kaldırmak gerekir diğer insanlara. Çünkü onlar seninle konuşmaya can atarken sen bir köşeye çekilip yazmaya konsantre olmak istersin. Konuşmazsın onlarla, sadece kaleminle beyaz sayfalara konuşursun. Bağlarını koparırsın yavaş yavaş herkesle. Sessizce hayattan kopmak ve yazmak… Sadece sana ait bir dünya yaratırsın köşende. Yazmak işte böyledir.

    Yazmak lazım her şeyi, öncelikle bütün hayallerden uzak hayatın tüm gerçeklerini… Yazmak, öyle güzel ve gerçektir ki yazdıklarını okurken ve hatta yazarken bile düşünürsün tekrar her şeyi. Öğrenirsin yeniden ve ders alırsın. Bir sarmal, dönme dolap gibi rengarenktir yaşadıkların. Sonra sıra düşlere gelir, uçsuz hayaller, amaçlar sıralanır kaleminin ucuna. İşte o zaman tüm yaratıcılığını ortaya koyma vaktidir. Düşler, düşlerimiz… Her renkten rüyaların içinde, yazmak lazım hayalleri geleceğe dair ne varsa. Sonsuz amaçların, hırsların tenceresinde kaynatırken arzularımızı, yazmak lazım iyi ve kötüyü. Neler yaptırdıklarını insanoğluna. Bazen de karalamak iyi gelir kötünün üzerini. Yazmak lazım mevsimler gibi geçici olan dostlukları, mutlulukları ve bazen gerçek olan gözyaşları… Yazmak… Durmadan, daima, her zaman, günden güne ve bıkmadan. Yazar olmak işte böyledir.

    Tüm kahveci dostlara selamlar…

    Nevriye Hamitoğlu
    nevriye.h@hotmail.com



    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
    7 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Cüneyt Göksu

     Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu


       Küba Turizm Bakanı ile özel röportaj

    "FIT Cuba (Uluslararası Turizm Fuarı) 2010" Küba Turizm Fuarı'nda Küba Devleti'nin davetlisi olarak 31 ülkeden çağrılan, 131 tur operatörü, acenta, havayolu şirketi temsilcileri ve Latin Amerika konusunda uzman gazeteciler arasında, Türkiye'yi ve Birgün gazetesini temsilen; 1 Mayıs 2010'dan başlayarak dokuz gün Küba'daydım; Fuar kapsamında Küba Turizm Bakanı Manuel Marrero'a Küba'nın Turizm Faaliyetleri hakkında sorular yönelttim.

    - Sayın Marrero, Küba bu seneye, geçmiş yıllara göre nasıl başladı ?

    Aslında bu seneye çok iyi başlamadık fakat Mart/Nisan döneminde arayı kapatarak yılın ilk çeyreğini rekor bir rakamla, 1,053,000 ziyaretçi ile kapattık. Küba Turizm endüstrisi, son 20 yıl içerisinde, Amerika ve Karaiblerin en önemli ve dinamik gelişmesini gösterdi. 1990'da en fazla ziyaretçi alan 23. ülkeydik, bugünlerde 9. sıraya kadar yükseldik. Küba Devletinin desteğiyle, Turizm Bakanlığı, ülkedeki iş imkanlarını arttırmaya yönelik bir dizi faaliyet sürdürmekte. Yeni ve farklı hedefleri olan stratejiler düşünüyoruz. Dünyanın gelişmekte olan bölgelerinde yürüttüğümüz özel kampanyalar var. Bu stratejinin bir parçası olarak bütün Dünya'da aynı anda "Gerçek Küba" adında bir kampanyayı da çok yakında başlatacağız, otellerimizde ve buna bağlı olarak insan gücümüzde sürekli gelişim, eğitim, iyileştirme, modernizasyon ve inşaat faaliyetleri devam edecek. Küresel iklimdeki olumsuz gelişmelere, bölgedeki rekabetin artmasına ve 50 yıllık ABD ambargosundan dolayı Karaiblerdeki turizm potansiyelinin sadece %50'sine ulaşmamıza rağmen, Küba Turizm faaliyetlerini geliştirme çalışmalarını hiç askıya almadı ve almayı da düşünmüyor.

    - Dünyanın hangi bölgelerinden en çok turist çekiyor Küba ?

    Kanada yıllardır en çok ziyaretçi aldığımız ülke fakat Avrupa'dan gelenlerin sıralaması da sürekli değişiyor. Bunun çeşitli sebepleri var. İspanya, ziyaretçi sayısının sürekli arttığı tek ülke fakat diğerleri oldukça inişli çıkışlı rakamlar gösteriyor, bunun nedenlerini araştırıyoruz. Latin Amerika'ya baktığımızda, Arjantin'in sürekli artan bir ilgisini görüyoruz. Hemen arkasından Kolombiya, Şili ve Peru gelmekte. Meksika, Venezuela ve Brezilya'dan gelenlerin sayısını arttırmak için özel çalışmalar yapıyoruz. Bu yıl fuarın onur konuğu Rusya ile birlikte, Çin ve Hindistan'da öncelikli ülkeler arasında. ABD'lı turistlerin adaya ziyaretleri konusunda, ABD'li yetkililer ile Cancun'da yaptığımız toplantıda gördük ki, ABD'li turizmciler Küba'nın bölgedeki potansiyeli ve ülkenin turizm kapasitesi hakkında çok bilgili değiller. Bu tabii ki ABD'li yöneticilerin yıllardır Küba'ya uyguladığı ablukanın bir sonucu. Türkiye'den gelen turist sayısı bu saydığımız ülkelerle ve Türkiye'nin nüfusu ile karşılaştırıldığında oldukça az kalıyor. Geçen yıl adamızı 9000 vatandaşınız ziyaret etti.

    - Turizm Kapasiteniz hakkında bazı rakamlar verirmisiniz.

    Şu anda 50,000 odamız var. Bunların %65'i dört ve beş yıldızlı otellerden oluşuyor. Gelecek 5 yılda 20,000 yeni oda eklemeyi düşünüyoruz. Varadero, Guardalavaca (Holguin), Cayo Santamaría, Cayo Coco ve keşfedilmeyi bekleyen başka adacıklarda yeni otel inşaatlarımız sürüyor. Bu faaliyetlerin yanında havalimanı ve limanların geliştirilmesi, kapasitelerinin arttırılması, uluslararası golf ve balık turnuvaları düzenleyerek uluslararası ilginin daha da artmasını hedefliyoruz. Yabancı yatırımın önemine inanıyoruz. Son 20 yıldır özellikle yabancı yatırımcılarla yaptığımız çalışmalar sonucunda, 66 otel (27,909 oda) uluslararası otel zincirleri tarafından işletiliyor. Küba'nın Turizme ilgisi, önceliği, yatırımı ve bu konuda ki sürekliliği artarak devam edecek. Latin Amerika ve Karaiblerin turizm sıralamasına baktığımızda bu gelişmeyi görüyoruz. 1990'da 23. olarak başladığımız yarışda, 1995'de 14., 1998'de 12. ve 2009'da 9. sıraya yükseldik. Son 20 yılda, 70 farklı ülkeden, 30 Milyon ziyaretçi geldi adaya.

    - Yatırımları özendirmek ve yatırımcının güvenliği için yasal düzenlemelere gidilecek mi?

    Bildiğiniz gibi Küba'da yabancıların iş yeri ya da arazi satın almaları yasak. Fakat yatırımların ve yatırımcının korunması için uzun süreli kiralamaya dönük kanunlar üzerinde çalışılıyor. Özellikle kısa vadeli ziyaretçilerin yanında, adada daha uzun süreli kalmayı özendirecek, apartman daireleri, residanslar vb yatırımların da tesis edilmesini düşünüyoruz. Turizmle ilişkilendirmek koşuluyla, golf sahaları, yat marinaları yatırımları konusunda bir düzenlemenin onayı alınmış durumda. Küba'nın güçlü Turizm altyapısı var ama gelenler kısa kalıyor ve az para harcıyorlar. Yeni girişimler, daha varlıklı turistleri adaya çekmek üzere tasarlanıyor. Bütün bu yatırımları yaparken, doğal güzelliklerimizi korumaya ve çevreyle uyumlu işletmeler inşa etmeye dikkat ediyoruz. Havana'nın bir "kültür merkezi" olarak restorasyonunun yapılmasını buna örnek gösterebilirim.

    - Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

    Ben de size teşekkür ediyorum ve Türkiye'ye selam gönderiyorum

    Cüneyt Göksu
    Cuneyt.Goksu@Gmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    8,508,508,508,508,508,508,508,50
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     KAHVE-TUR : Cem Polatoğlu


    BEN KAYBETTiM…

    SENi SEViYOR(D)UM BABA ! yazımı okuyanlar hatırlar, medenice ayrılmıştık eşimden. İlk 6 ay sütliman. Kız henüz 2 yaşında. Artık onunla eskisinden daha çok ve daha kaliteli zaman geçirebiliyordum. Kısa sürdü balayı. Geri dönmeyeceğime inanan anne intikam fitilini ateşledi. Kızımı almaya gittiğim bir gün kapı yüzüme kapandı. Kızımı öyle "uluorta" göremeyeceğimi, bu konuda muhatabın artık "avukat" olduğunu söyledi. Bir sonraki ve daha sonraki kapı önü yalvarmalarım ve eş-dost tavsiyeleri fayda etmedi. Böylece yıllarca sürecek olan yüzlerce kez öz kızımı "hacz etme" dönemi başladı.

    Bu işlem, çek borçlusuna yapılan haciz işlemiyle aynı; önce adliyeye gidilir, ücret yatırılır. Sonra çalışan memurlara Pazar günü sizinle gelsin diye yalvarılır. Her konuda! anlaştığınız haciz memuru Pazar günü gidilip evinden alınır, adliyeye getirilir, oradan dava dosyası alınır. Daha sonra karakola gidilir, 2 Polis memuru da oradan alınır. Çocuğun evine gidilir. Sağlam aldım-sağlam verdim yani teslim-tesellüm tutanağı düzenlenip memur, polis gözetiminde karşılıklı imzalanır. Sonra sırası ile polis karakola ve memur evine bırakılır. Anca bir alışveriş merkezine adım atılır. Annesinin verdiği sipariş listesi kan-ter içerisinde bitirilir. Paket fast-food'lar arabada yenir. Çünkü; memuru evinden, polisi karakoldan alıp 17:00'da kızımı teslim etmeliyim, aksi takdirde bu "çocuk kaçırma"ya girer ki bu konuda davalarım vardır. Oysa defalarca kızımı evde bulamadım ancak bir kez bile dava açmadım.

    Seneler çabuk geçiyor;

    5 Yaş; Beraberken son derece mutlu olan kızım annesinin her telefonunda adeta işkence görüyor ses tonunda konuşmaya başladı.

    6 Yaş; Her buluşmamızda "18 yaşına gelince soyadımı değiştireceğim" demeye başladı.
    7 Yaş; Eskisine göre daha uzunca bir alışveriş listesi var. Siparişlerin çoğu da bir çocuğun kullanmayacağı objeler. Ör. Tığ, Tuval, ithal boncuklar v.s.

    8 yaşından itibaren kızımdan hakaret işitmeye başladım. Şambaba, İskele babası v.s.

    9 Yaş; Maziye dönük ilginç hikayeler anlatmaya başladı. Ör. Henüz kundaktan yeni çıkmış kızım yaşamışcasına annesini vahşice nasıl dövdüğümü! anlatmaya başladı. Detaylar şöyle; Kızım elinde şeffaf kiraz kasesi ile kırmızı berjer koltukta otururken gece 02:00 de sarhoş olarak eve gelen bendeniz annesini sille tokat dövmüşüm! Dudaklarından kanlar akan annesi şevkatle kızına sarılarak "sen ağlama kızım, bir gün kurtulacağız bu kötü adamdan" demiş bizim bir yada birbuçuk yaşındaki "Ayşecik"e. Bizim Ayşecik kundağından kalkarak "sen üzülme anneciğim, ben çalışır sana bakarım" dedi mi? orası meçhul.
    10 yaş; Yeniden evlendim. Kardeşi doğdu. Kadın panikledi. Sanırım "yedek geldi" sandı. Kızım her gün bizde. Mutluluğun resmi bu olsa gerek. Bir yanda oğlum, diğer yanda kızım. Bakarken gözlerim yaşarıyor. Tek üzüntüm, evde otomatik olarak kaydolan telefon konuşmalarından dinlediğim kadının kızıma şimdiki eşim hakkında söyledikleri.
    11 Yaş; Kadın bir oğlum oldu diye kızımı boşlamayacağıma inandı. Dişler tekrar meydanda. Yine göstermiyor kızımı. Ben de bu yaşından sonra kızımı Polis gücü ile haczetmek istemiyorum. Bir kere denedim. Pişman oldum.
    12 yaş; Kadının bir sevgilisi oldu. Evet evet.. Vallahi. O bana kızımı göstermeyen kadın, adeta kızımı bana bıraktı hatta terketti. Öyle ki Şubat'ta Mısır, Haziran'da 10 gün Yunan adaları ve Ağustos'ta full Avrupa turlarına çıktık ailece. Hacizle bir kaç saat görebildiğim kızımı 6 ay sürekli gördüm, haftalarca bende kaldı. O mutlu, ben mutlu, oğlum mutlu. Biz mutlu olduğumuz için eşim mutlu. Kadın da mutlu, artık sevgilisi var. Yaşasın. 6. ayın sonunda adamdan ayrıldı. Silah (kızım) tekrar fora.

    13 yaş; Sponsor olacağım adam arıyorum. Neyse parası vereceğim. Düğünlerini yapacağım, balayına yollayacağım, maaşa bağlayacağım hatta ev alıp içini döşeyeceğim (ama Ekvador'da). Yok-yok-yok!
    14 yaş; Senede 1 veya 2 kez görüşmeye başladık. Artık kızım tarafından da doldurulan kalınca bir alışveriş ve temel fikir başkasından gelse de daha bilimsel hakaret listem var. Mesela şambaba gitti, "biyolojik baba" geldi.
    15 yaş; Büyümüş. Buluşmamız sadece para, alışveriş veya yurtdışı izni için gereken muvaffakatname nedeniyle. Gerçi kardeşini çok sevdiğini söylüyor ama görmek için hiçbir çaba sarfetmiyor. Yılda bir, iki kez görüşsek de, ne yaparsam yapayım kavgasız tek bir buluşmamız geçmiyor. Konuşmaların seyri şöyle;

    - Nasılsın kızım?
    - Sana ne.
    - İyi misin?
    - Seni ilgilendirmez
    - Okul nasıl gidiyor?
    - Yeni mi aklına geldi. v.s. v.s.

    16 yaş; Hakaretler daha da felsefi. Alt tarafı "Senden baba olmaz" diyecek, ancak son okuduğu 4 kitabın özetine bir Sokrates, iki Descartes ekleyerek. Ayrıca "şunu şöyle yapsan daha iyi olur" mu dedim? Eyvaaah!… Sen kimsin ki, sen bana karışamazsın, sana soran mı oldu, konuşma! v.s.

    17 yaş; Son buluşmamız. Görüşmeyeli sadece bir sene geçti. Karşımda uzun boylu, zarif ve çok güzel genç bir kız var. Fönlü saçları, trendy kıyafeti, hafif makyajı ile modern, göz alıcı bir genç kız. Ama ben "o kız" ın sadece adını ve doğum tarihini biliyorum. Onu da bir zamanlar facebook şifremde kullanmıştım.

    Bir gün istemeden ağzımdan böyle çıktı laf; "O kız…"
    Bir baba, hem de kızını canından çok seven, özlemini her an kalbinde, beyninde, hücrelerinde hisseden bir babanın istemsiz çığlığı bu olsa olsa... Ancak arada o kadar boşluk var ki, "o"nun hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bilmeme, tanımama, koklamama, bağrıma basmama müsaade edilmedi. Bakkalın çırağını, kapıcının kızını, kimse alınmasın ama ablamın köpeğini daha çok tanıyorum. Ama benim kızım ne yer, ne içer, ne sever, neyi sevmez, hobileri, fobileri nelerdir, ayakkabı numarası, boyu kaçtır, alerjisi var mı? … ve binlerce cevabını bilemediğim soru.

    Emek veremedim kızıma, hasta iken başında duramadım, ilk yazısını, ilk karnesini göremedim, birlikte ders çalışamadım. Benden tek istedikleri para idi, hem de doğmamış torunlara yetecek kadar. Aldılar, alıyorlar, alacaklar. Ancak para geleceğe değil sıfır arabalara, seyahate, dekorasyonlara gömüldü.
    Allah evlat acısı vermesin derler. Evlatlarını kaybedenleri anlamam mümkün değil. Peki benim gibi evladını ölmeden kaybedenleri kim anlar? Kim "var ama yok" olan evladımın yüreğimde hissettiğim acısını tarif edebilir bana? Önce insan ve bir baba olarak yıllardır irdeliyorum, kızıma özlemin yakıcılığını daha az hissetmek için duygularımın adını koymak istiyorum, Bulamıyorum bu acının adını, yapamıyorum tarifini. Tek bildiğim, yaşadıklarımdan asla vicdan azabı ve pişmanlık duymadığımdır. Ama ya kızım pişmanlık duyarsa...

    Ne olursa olsun ben bir babayım ve kızıma olan duygularım, özlemlerim, aşkım asla bitmedi, bitmeyecek de...
    Sonuç;

    Artık kızımla görüşmüyoruz. Ben kaybettim. Kızımla bir kez bile dans edemeden, baş başa bir kadeh şarap tokuşturamadan, elinden bir fincan kahve içemeden, bana erkek arkadaşını anlatamadan kaybettim. Başı sıkıştığında kapımı çalmadan, omzuma yaslanmadan, erkeklere, kadınlara, hayata dair konuşmadan, tek bir nasihat veremeden, bir kez dahi babacığım cümlesini duymadan, en kötü anlarında, hata yapsa da, hakaret etse de karşılıksız koşulsuz hep yanında olacağımı, onu çok sevdiğimi ve hep seveceğimi söyleyemeden kaybettim.

    Bu yarışı ben kaybettim. Kızımı benden uzaklaştırmak isteyen, göstermeyen, yıllarımı mahkemelerde süründüren annesi ise kazandı.

    Peki, benden başka kaybeden oldu mu?

    Cem Polatoğlu


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,319,319,319,319,319,319,319,319,31
    13 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Kahveci : Alkım Saygın


      Siyasî Efsâneler ve Dünyâ Barışı Üzerine II

    Gelelim Hıristiyanlığa. Hıristiyanlık teolojisinin özü "kutsal üçleme"dir: Baba-Oğul-Kutsal Ruh. Sözde bunlar, tek bir tözün üç farklı görünümüymüş. Peki Meryem Ana nerede? Baba ile Oğul arasında köprü kurduğuna inanılan Kutsal Ruh bu ilişki içinde değerlendiriliyor da Baba'nın Oğul şeklinde ete kemiğe bürünmesini sağladığına inanılan Meryem Ana'ya niçin bu ilişkide yer verilmiyor? Hıristiyanlık teolojisine göre Tanrı'nın inâyetiyle İsa Mesih'i dünyâya getiren Meryem Ana'nın baş tâcı edilmesi gerekmez miydi?

    İmdi, "kutsal üçleme"deki bu çelişki ilk olarak İznik Konsülü'nde ortaya çıkıyor. Bâkire bir kadının böyle bir şey yapması imkânsız görünüyor, ona bir "koca bulunarak" bu sözde çelişki(!) aşılmak isteniyordu. Ne var ki, Meryem Ana'nın herhangi bir fânîyle ilişkiye girdiği yönünde tek bir kanıt bile yoktu; o hâlde, çocuğun babası bir fânî olamazdı. Böylelikle, Hz. İsa'nın babasının Tanrı olduğuna hükmettiler ve bu sözde çelişkiyi(!) aştıklarını sandılar. Ama bakınız, Kuran'da ne yazıyor:

    "Meryem dedi ki: 'Ey Rabb'bim! Bana hiçbir erkek dokunmadığı hâlde nasıl çocuğum olabilir?' Allah şöyle buyurdu: 'İşte Allah dilediğini böyle yaratır.' O, birşeyin olmasını dilerse ona, 'OL' der, o da hemen oluverir." (Âl-i İmran, 47) Dolayısıyla, buradaki asıl çelişki şudur. Niçin Allah'ın gücü, bâkire bir kadından çocuk doğurtmaya yetmesin! Allah istemesi hâlinde niçin bir bâkire, herhangi bir cinsel ilişkiye girmeden hâmile kalamasın!

    Başka deyişle İznik Konsülü, Allah'ın irâdesine sınır koydu; bu durumu bir çelişki olarak nitelendirerek Tanrı'nın irâdesini çelişkili olarak damgaladılar ve bu sözde çelişkiyi(!), Meryem Ana'nın Tanrı'dan hâmile kaldığı uydurmasıyla aşmaya çalıştılar. Ve Meryem Ana imgesi, Tanrı'yla ilişkiye giren bir kadın imgesine bürünüverdi, Hz. İsa'yı da Tanrı'nın Oğlu ilân ettiler. Ama, Tanrı'yla aynı tözden olduğuna inandıkları bir çocuğu karnında taşıyan bir kadının da onunla aynı tözden olması gerekeceğini unuttular.

    Oysa, yüzyıllardır Hıristiyan teologlarının kavrayamadığı şey şudur ki, Tanrı'yla ilişkiye giren bir kadın imgesi pagan inançlarına âittir. Örneğin Grek mitolojisi, Zeus'un fânî kadınlarla olan ilişkileriyle ilgili anlatılarla dolup taşar. İznik Konsülü'ne katılanlar henüz paganlıktan kurtulamadığı için, Tanrı'yla ilişkiye giren bir kadın imgesi onlara saçma gelmedi. Üstelik, Pavlus ile yol arkadaşı Barnabas bile gittikleri yerlerde birer tanrı olarak karşılanmıştı, Resullerin İşleri bölümünde bunlar ayrıntılı bir biçimde anlatılır.

    Bugünkü Papa Efendi, İslâmiyet'i akıl dışı görüp göstermeye çalışacak yerde otursun da o öve öve bitiremediği Hıristiyan aklını bu çelişkileri aşmakta kullansın. Meryem Ana'nın niçin "kutsal üçleme"de yeri olmadığını bize açıklasın bakalım. Ama bunu başaramayacaktır; çünkü, "Kalplerinin mühürlenmesi, inkâr etmeleri ve Meryem aleyhine büyük bir iftirâda bulunmalarındandır." (Nîsâ, 156) Yine de Kuran, onlara karşı açık bir kapı bırakıyor ve şöyle bir çağrıda bulunuyor:

    "Meryemoğlu İsa Mesih, sâdece Allah'ın peygamberi, Meryem'e bıraktığı bir kelimesi ve Allah'tan gelen bir ruhtur. Artık Allah'a ve peygamberlerine îmân edin. 'Allah üçtür' demeyin. Bu iddiâdan vazgeçin, sizin için daha hayırlı olur." (Nîsâ, 171) İşte, kulaklarınızla duydunuz. Hıristiyanlık tek tanrılı bir din değildir. Semâvî dinler, "İbrâhimî Dinler" başlığı altında bir araya getirilemez, bunu yapanlar Allah'a eş koşmuş olur; yâni İslâm inancındaki en büyük günâhı işlemiş olur.

    İmdi Vatikan, yaklaşık bin yıl boyunca akıl almaz siyasî efsâneler uydurdu. Örneğin, kadınların şeytânî varlıklar olduğu safsatası (cadılıkla ithâm edilen ve diri diri yakılarak öldürülen dulların mallarına Vatikan konuyordu) ve Tanrı'nın yeryüzündeki gücünün kaynağı olan bir kutsal kâse masalı (bunu da Kral Arthur ve şövalyelerini Kudüs'teki çapulcu sürüsüne destek vermek amacıyla oraya göndermek için uydurdular) hemen ilk kalemde akıllara gelen birkaç siyasî efsâne.

    Diğer taraftan, Roma İmparatorluğu her ne kadar güçlü bir merkezî idâreye sâhip olsa da aslında feodal bir imparatorluktu ve Vatikan, bu feodal yapı içinde kendi topraklarına sâhip olabiliyor, bunları senyörlere kirâ ederek zenginliklerini arttırıyordu. Bu topraklardaki ortakçılar, ürünlerin üçte birini alabiliyor, geri kalanı da senyörler ile Kilise arasında paylaşılıyordu. Toprak ne kadar işlenirse o kadar pay alınabilecek, ailelerin geçimi de o kadar iyileşecekti; o yüzden, ortakçı ailelerinde çok sayıda bireye ihtiyaç duyuluyordu.

    Ama bakınız, adını azize çıkarttıkları bir insanlık düşmanı olan Augustinus ne diyor: "Gerçekte, hiç kimse, bir günlük bebek bile, senin karşında günâhsız değildir. O zamanlar ne gibi günâhlar işliyordum? Ağlayarak meme emmek için ağzımı uzatmam günâhtı. Aynı şeyi şimdi yapsam, memeye doğru değil de ağzımı bir karış açıp yaşıma uygun bir yiyeceğe uzatsam bana gülerler, haklı olarak da ayıplarlar. Gerçekten de bu, kötü bir oburluktu, büyüyünce bu oburluğu içimizden söküp atıyoruz. İnsanların çocuk yaşta bile olsa ellerinden geldiği kadar kötülük yapması iyi bir şey mi?" (İtirâflar, Birinci Bölüm; Bap 7)

    İşte, Allah adına hüküm vermek, Allah'ı gaddar ve intikam düşkünü bir varlık olarak göstermek; o kadar ki, küçük çocukların en doğal davranışlarını bile bir günâh nedeni olarak göstermek, henüz ahlâkî olgunluğa erişmemiş bir çocuğu bile ahlâkî eylemin öznesi olarak konumlandırmak, Vatikan'ın diğer siyasî efsâneleri. Nitekim Vatikan, cinsel ilişkinin yalnızca çocuk doğurma amacına hizmet etmesi gerektiğini savundu; insanlar hayatlarından cinsel ilişkiyi söküp atamayacağı için, bunu daha fazla sayıda "toprak işçisi üretilmesi" için kullandı.

    Başka deyişle Vatikan, ortakçı ailelerinin çok sayıda çocuk sâhibi olmasını sağlayarak onların sırtından kazandığı rantı arttırmak istedi. Ancak, çocuklar küçük yaşlarda henüz çalıştırılmaya hazır değillerdi. Dolayısıyla, çocukların o en doğal davranışlarının bile günâh olarak algılanmasının nedeni budur; bu günâhların affedilmesi için onlara Kilise'nin emrine girmekten başka bir seçenek bırakmadılar.

    Öbür taraftan, cinsel ilişki sonrasında, insan vücûdunun anatomik yapısı gereği erkek orgazmı ile kadın orgazmı arasında önemli bir farklılık gerçekleşir; kadınlar orgazmın hemen sonrasında yeni bir cinsel ilişkiye girmek için herhangi bir bekleme süresi geçirmezken erkekler, yeni bir cinsel ilişki için belirli bir süre hazırlık evresi geçirirler.

    Vatikan, erkeklerin anatomik yapısı itibâriyle geçirdiği bu bekleme süresini cinsel tatmînin devâm etme süresi olarak görünce, böyle bir evrenin kadınlarda olmamasını, kadınların doyumsuz varlıklar olduğu biçiminde çarpıttı. Vatikan, erkek-egemen toplum yapısının kadın bedeni üzerindeki baskı ve denetiminin sözde ilâhî yoldan; ama, bu denli iğrenç bir gerekçe ve yöntemle meşrûiyet altına alınmasını sağladı. İşte, Vatikan'ın kadın cinselliği üzerinden ürettiği bir başka siyasî efsânenin gerekçeleri.

    Kezâ, İncillere sonradan eklemlenen Vahiy bölümüne bakılırsa Tanrı, tüm yeryüzünü Cennet'e çevirmek istedi(!) ve tüm kötülüklerin yeryüzünden silinmesi için Pavlus ve arkadaşlarını görevlendirdi(!). İnananlar, bu kötülükleri yeryüzünden silmeyi ancak Armagedon Savaşı'ndan sonra başaracak(!) ve bundan sonra Şeytan hapsedilecek(!), bu savaştan sağ kurtulmayı başaranlar Hz. İsa liderliğinde Tanrı Devleti'ni yeniden inşâ edecek(!).

    Bu masallar, Hıristiyan misyonerlerinin ta eski çağlardan bu yana uydurdukları zırvalıkların önde gelenleri, Pavlus'un öteye beriye yazdığı mektuplarda yaptığı dâvetlerin gerekçeleri. Oysa, bu çevreler o kadar büyük bir bağnazlığın içinde ki, Armagedon Savaşı'yla tasvir edilen Kıyâmet Günü'nün ta M.Ö. 515'te; yâni, Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşâ edildiği Zerubabel zamânında kopması gerektiğini yüzyıllardır kabule yanaşmıyorlar.

    Ve bu savaşın başlaması için târih boyunca çok sayıda gizli örgütün, tarikatın ve finans kuruluşunun kurulmasını ve güçlenmesini sağlayan Vatikan, her defasında insanlığa karşı yeni bir suç işliyor, yeni birtakım siyasî efsâneler üretiyor. Örneğin, on birinci yüzyılda Matta İncili'ne tecâvüz edilmiş; Bap 16'ya, "Ardımdan gelecek olanlar geçmişini unutsun, haçını kapıp peşime düşsün; çünkü Tanrı, onların tüm günâhlarını affedecek!" sözü eklenerek bu çapulcu sürüsü hakkında böyle bir siyasî efsâne üretilmişti.

    İmdi Vatikan, Ortadoğu'da işlenen insanlık suçlarının azmettiricisi olarak Allah'ı gösterecek kadar iğrençleşmiş, yeryüzünde bozgunculuk yapmayı Allah'ın emri olarak pazarlamıştır. Ve Batının din ve inanç özgürlüğünden anladığı budur. Asya ve Afrika'ya "çağdaşlaşma"(!) adı altında kakalamaya çalıştıkları "batılılaşma" isimli o iğrenç siyasî efsânenin temelinde bu zırvalıkları gerçekleştirme çabası vardır.

    Bugüne gelelim. Allah'ı Kıyâmet Günü'nü gerçekleştirmeye zorlama ve Hz. İsa'yı yeryüzüne yeniden getirme projesi olan evanjelizm gibi iğrenç bir siyasî efsâne yıkılmadıkça, ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesi mümkün değildir. ABD'nin, başta Irak olmak üzere Ortadoğu'ya getireceği rivâyet olunan özgürlük ve demokrasi, evanjelist-siyonist ittifâkının özgürlüğünü ve demokrasisini; yâni, Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşâ etme ve kendi işbirlikçilerini iktidâra taşıma, gerektiğinde etnik ve dinsel çatışmaları provoke etme serbestisini ifâde eder.

    Vaad edilmiş topraklar kültü gibi eski bir Sümer kültünün (Tammuz kültü) çok daha anti-seküler hâle getirilmesiyle oluşturulmuş insanlık dışı bir siyasî efsâne yıkılmadıkça Filistin'e özgürlüğün gelmesi, PKK terörünün sona ermesi ve bin yıldır süregelmiş olan Türk-Kürt ve Türk-Ermenî kardeşliğinin yeniden tesis edilebilmesi mümkün değildir.

    II. Katharina ve II. Jozef'in Balkanlar üzerinden sıcak denizlere ulaşmak için ortaya attıkları megalo idea ve Bizans İmparatorluğu'nu yeniden diriltme, İstanbul'u Ortodoksluğun merkezi hâline getirip Vatikan'a eş bir statüye sokma efsânesi yıkılmadıkça Ege Havzası'nda suların durulması mümkün değildir.

    Batının Sevr'den bu yana tekrar tekrar ısıtıp önümüze koyduğu ve Anadolu'yu parçalama ve Hıristiyanlaştırma amacıyla geliştirdiği, târihsel kökeni ise ta haçlı seferlerine kadar uzanan Türkleri Orta Asya steplerine doğru geri sürme yollu siyasî efsânesi yıkılmadıkça sözde Ermenî, Süryânî, Gagavuz, vs. "soykırım"ları hakkında Türkiye'yi çeşitli yaptırımlara mâruz bırakmasını engellemek mümkün değildir.

    Bu ülkede çağdaşlaşmanın ve "Atatürkçülük"ün yanlış ve son derece hastalıklı bir biçimde algılanması sonucu kendisine taban bulan, Batının her türlü ekonomik ve siyasî tâcizlerine karşı elimizi kolumuzu bağlayan AB'ye katılım efsânesi yıkılmadıkça Türkiye'de millî ekonomi, millî kültür ve millî devlet ilkelerinin gerçekleşmesi mümkün değildir.

    Biraz da dışarıya bakalım. Britanya Adaları'nda, "Tanrı dünyâyı altı günde yarattı, yedinci gün dinlendi. Dinlendiği bu yedinci günde tuvaletini yaptı. Tuvaletini yaptığı topraklar İrlanda'dır; bu nedenle İrlandalılar iğrenç insanlardır, bunların dünyâdan silinmesi, İrlanda'nın İngilizlere açılarak 'temizlenmesi' gerekir." yollu bu denli iğrenç bir siyasî efsâne yıkılmadıkça İrlanda'ya özgürlüğün gelmesi mümkün değildir.

    İngilizlerin 1846'da Hindistan üzerinde siyasî egemenlik kurmak için geliştirdikleri Çiştîlik efsânesi yıkılmadıkça ve Muhammet Abbas ile Şah Kelimullah Cihanâbadi gibi işbirlikçilerinin gerçek yüzleri görülmedikçe Keşmir sorununu çözüme bağlamak mümkün değildir.

    Görünen o ki, tüm bu efsâneler arasında kuşkusuz en önemlisi olan, siyasî efsânelere dayanmayan bir siyâset tarzının mümkün olmadığı efsânesini yıkmadan gerek Ortadoğu'da, gerekse dünyânın diğer bölgelerinde barışı sağlamak mümkün değildir.

    Adâlet, adâlet, adâlet! Benim gerek ülke, gerekse dünyâ politikalarına yönelik tek şiârım budur. Peki, ya adâleti de siyasî bir efsâne hâline getirmede birbiriyle yarışmakta olan ABD'ye ve AB'ye ve tabiî ki, onların yerli uzantılarına ne demeli?

    Bugün iktidârda bulunan ve Batının işbirlikçiliğine soyunan siyasî partinin de adında "adâlet" kelimesinin geçmesi, adâlet gibi bir değerin de hızla kendi başına büyük bir siyasî efsâne hâline getirildiği bir ülkede ve çağda oldukça düşündürücü değil mi?

    Oysa ben, zamânında onlara en uygun ismi koymuş, partilerine verecekleri isim konusunda öneride bulunmuştum; Millî Takiye Partisi. Ne dersiniz, onlar Anadolu'nun bin yıllık Türk târihinin, Türklerin binlerce yıllık devlet geleneğinin yüzkaraları değil midir?

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,209,209,209,209,209,209,209,209,20
    10 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Dost Meclisi


    YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
    Yorumlarınız için bekleriz.

    Fotograf : Halil Önceler


    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
    dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
    Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
    Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
    Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
    Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

    Yukarı


     


     Tadımlık Şiirler


    AÇLIK

    çamurlu karlarla dolu
    bir varoş ikliminde daha
    koşarak yetiştik sabahleyin trene.
    havada aynı kömür kokusuyla
    yorgunluktan sendeleyerek
    kahvaltı niyetine yaktığımız
    ilk sigarayla ısıttık
    daktilodan nasırlaşmış avuçlarımızı.
    kendimizi toplama kampında hissetmediğimiz
    tek bir zaman olurdu fakat
    artık tünellerden geçmeye başladı trenimiz.
    herşeye rağmen yakamızdaki bu kravatlar
    ''açlıktan ölmeyeceksiniz'' diyorlar
    dediklerine kendileri bile inanmadan, korkakça.

    murathan

    Yazdırmak için tıklayınız.

    Yukarı


     


     Biraz Gülümseyin



    KMTV Sunar...

     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

      Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"
     


    İstanbul için Son Hava Durumu
    ISTANBUL ISTANBUL
    Ankara için Son Hava Durumu
    ANKARA ANKARA
    İzmir için Son Hava Durumu
    IZMIR IZMIR
    Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

    Yukarı


     


     Damak tadınıza uygun kahveler






    http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
    Beklenen Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

    GOM Player 2.1.21.4846 Released [2009 11/05] / Windows / 5.77 MB http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
    Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

    VLC media player for Windows / V.1.0.5 / 17 MB
    http://www.videolan.org/
    İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

    7-Zip 4.65 (2009-02-03) for Windows / 913 KB
    http://www.7-zip.org/
    Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Dursun Zaman
    Manga ve Göksel









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20100528.asp
    ISSN: 1303-8923
    28 Mayıs 2010 - ©2002/23-kmarsiv.com