Mutlu Yıllar



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 11 Sayı: 1.949

 28 Aralık 2012 - Fincanın İçindekiler


  • SOKAKLAR SESSİZ KONUŞUR -8 ... Seyfullah Çalışkan
  • Reklamlar – Tık Tık..! ... Ahmet Şeşen
  • Gezdim Gördüm Öğrendim; Doğduğum Topraklar - 2 ... Nevriye Hamitoğlu
  • Rüzgârları Dinleyen Bir Çiçek ... Buket Çetin
  • “BAŞKALDIRAN KURŞUN KALEM” ... Bertan Onaran
  • YAŞASIN KARIMI GENE DÖVDÜM! ... Gündüz Badak
  • Ateş düştüğü yeri yakmasın! ... Neslihan Minel
  • 2010’LARDA NASIL BİR HAYAT YAŞIYORUZ ACABA? ... Abuzittin Tırlak
  • Uludere Türküsü ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : ODTÜ AYAKTA!..


    Geçen hafta gençlerimizle ilgili serzenişte bulunduğumda birkaç eleştiri almıştım. Genellemenin yanlış olduğunu, sözünü ettiklerimin Türk gençliğini temsil etmediğini söyleyen sadık(!?) okurlarım vardı aralarında. Oysa geçen bir hafta beni haklı çıkardı. Nedeni ise basit. ODTÜ’de haklı protestosunu sürdüren öğrencilere ilk tokat, emsalleri öğrencilerden, öğrenci birliklerinden ve onları yetiştiren bir grup öğretim görevlisinden geldi de ondan. Yani ne kaa ekmek, o kaa köfte. Gözlerinin önünde olanı görmezlikten gelip, aklın, bilimin, fikrin, özgürlüğün en merkezinde olan üniversitelerin öğrencisi olup, bulunduğu yeri yalakalık uğruna reddedenlerle bu işin olmayacağı zaten aşikar. Dün bir grup öğrenci ODTÜ öğrencilerini “Eşekli protesto” etmiş. Hani şu eser - semer hikayesi. O gün, yaşdaşlarının neyi protesto ettiğinden bile bihaber bu genç güruhu hangi sınıfa koyacağımı şaşırdım doğrusu. En iyisi ben işi gücü bırakıp “Aptallar için hak, hukuk, özgürlük” isimli bir kitap yazayım. Eminim bunların sırtından para da kazanırım.

    Üniversite olmanın bir raconu vardı onu da mahvettiler. Her ile bir vakıf üniversitesi kurmak için kolları sıvayınca, öğretim görevlisiz bölüm üstüne bölüm açınca, göstermelik seçimlerin sonucuna göre değil de el etek öpme liyakatine göre rektör atayınca, üniversiteleri bilim yuvası olmaktan çıkarıp birer yalak haline getirdiler. Recep Üniversitesi bile kurdular, daha ne yapsınlar? Ya da, Konya’da 92 kişinin ölümüyle sonuçlanan “Zümrüt Apartmanı” faciasından ODTÜ raporu ile sorumlu tutulan ama İçişleri Bakanlığı izin vermeyince yırtan dönemin belediye başkanı, Sabahattin Zaim Üniversitesine rektör atanınca kuyruk acısıyla, intikam uğruna ODTÜ’yü kınıyor, daha ne olsun?. Bir başka koca üniversitenin hasbelkader rektörü olduğu belli adam bir tvit atıyor ki evlere şenlik. “Basın açıklamasının her kelimesinin arkasındayım bu konu ile ilgili her kes fikrini belirtnilir yarum yapmayacagım cevap yazmayacağım” Yanlışları özellikle düzeltmedim. Bu mesajı yazan adama rektör diyenin alnını karışlarım ben.

    Hoş ben ne söylesem boş. İmam yellenirse cemaat ne yapar Allah bilir. Sultan Tayyip'in şu sözlerindeki kini, düşmanlığı görmeyenlerin gözüne sokmak sokmalı. "Merak ediyorum, bu okulun yönetimi, akademisyenleri bu öğrencilere bu işi mi öğrettiler? Nasıl sapan kullanılır, hangi cins kullanılır veya araba lastikleri ne zaman, hangi ortamda nasıl yakılır ve yahutta molotof nasıl yapılır, kimlere nasıl atılır. Bu mu öğretildi bunlara? Biz de öğrencilik yaptık, biz kimsenin burnunu kanatmadık. Öyle yetiştik, geldik." Bölücülüğe, ayrımcılığa devam ediyor; "Siz elinde döner bıçağı olan öğrenci olmayacaksınız, bilgisayarla dolaşan gençlik olacaksınız. Siz fikrinizle mücadeleyi verin." Yorumu size bırakıyorum.

    Aynı sultan, varlığını borçlu olduğu mağdur edebiyatında yeni bir döneme girdi Allahın izniyle. Bir böcektir gidiyor, ortalık yıkılıyor. Bir yıl önce yakalanmış dinleme böceklerini ancak bugün gündeme getirmesinin sebebi, mağdurdan mağrura dönüştüğü için kaybedeceğinden korktuğu eziklik mertebesi yüzünden olabilir mi acaba? "Bakın hala benle uğraşıyorlar." diyebilmenin yollarını arıyor olabilir mi? Ben şahsen o bulunan böceklerin işlevini yerine getirdiğine zerre kadar inanmıyorum. Belki ortada böcek möcek bile yok. Gölgesinden bile korktuğundan olsa gerek, üniversiteye bile 2500 polis eşliğinde gidebilen bir adamın, elinde bunca olanak varken ve kaşıkçı elmasından bile sıkı korunuyorken dinlenebileceğine ihtimal vermiyorum. Olsa olsa bu böcek, Tayyip'in kafasında dolaşan tilkinin üzerine yapışmış bit böceğidir.

    Bir yılı daha geride bırakıyoruz. Ben hepinize geçen yılı mumla aratmayacak, illa başkan olacağım diye memleketi içinden çıkılmaz bir sorun yumağına dönüştürmeye teşne adamlara aklın, izanın egemen olduğu, sağlıklı bir 2013 diliyorum. Son dakaika sürprizi ile bizlere umut aşılayan başta ODTÜ sonrasında aklı başında tüm üniversite öğrencilerine, satılmış olmaktansa işsiz kalmayı yeğleyen tüm öğretim elemanlarına selam ve sevgilerimi yolluyorum. Geçmişten ders çıkarmaktan aciz, öğrenciyi karşısına almanın neye mal olabileceğinden habersiz, doğan görünümlü şahinlere de akıl niyaz ediyorum. Kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      SOKAKLAR SESSİZ KONUŞUR -8

    (Kurnazlar Tilkileri Sever)

    Çoban Seyfullah’ın İbo (Sıçan İbo) alengirli ve çetrefilli işleri sever. Hafif kabadayı tavırları ile hangi taşı kaldırsan altından o çıkar. Bela mıknatısı gibi bir adamdır. Çelik Mustafa’nın Sabittin de kendince kasaba kurnazıdır. Uyanıktır, tongaya basmaz. En azından biz öyle biliyorduk. Saruhanlı Karakoluna şikâyete gitmese, beni dolandırdılar, kandırdılar demese namına leke sürüleceği de yoktu. O yıllarda sabittin daha on yedisinde falandır. İbo da tut aşağı, vur yukarı akran sayılır. Sabittin Topal Süleymanların benzinliğinde hem gece bekçisi hem pompacıydı. İbo da aylak adamın teki. Babası koyunlara götürse durmaz. Canı pamuğa gündeliğe gitmeyi istemez. Boş gezenin boş kalfası dolanıp durur. Aylak adamın aklına şeytan üşüşür derler. Bizimki zaten şeytanla her zaman koyun koyuna…

    Sıçan ibo benzinliğe gidip Sabittin’e yılbır yılbır yanan bir kol saati gösterir. Ama el sürdürmeden... Uzaktan gösterip.“Bunu az önce asvalt kıyısında buldum. Üstelik yirmi iki ayar altın,”der. Çünkü altın olduğu saatin arkasından belliymiş. Stanley steel (paslanmaz çelik) yazısı bu saat altın demekmiş. Aldım, sattım, bir kedi tuttum muhabbeti işte... Bu saati sana satayım teklifi ile tiyatro sona ermiş. Uzun pazarlıklar sonucu Sıçan İbo altin görünümlü kol saatini Uyanık Sabittin’e dört yüz liraya okutmuş. Tarla yevmiyesinin yirmi beş lira olduğu devirlerde dört yüz lira çok para. İbo’nun hesabı başka, Sabittin’inki başka. Uyanıkların her ikisi de karşısındakini kandırdığı için mutlu. İbo yediğim kazığı çıkardım, yüz kağıt da avantam var hesabında, Sabittin ise kuyumcuya gidince bunun en temiz sekiz yüz kağıdı var hesabında… Gerçekte saati alan enayi dümbeleği , satıcı kurnaz tilkinin feriştahı…

    Sabittin benzinlik sahibinden izin alıp hiç renk vermeden ve elindekini kimseye göstermeden Saruhanlı’ya gitmiş. Saati bin bir özenle cebinden çıkarıp kuyumcuya göstermiş. “Bu saat kaç para eder? deyip fiyat sormuş. Kuyumcu da “Yüz liraya bende aynısından var. Bu zaten kullanılmış. Yetmiş beş anca eder.” demiş. Kutusundan çıkarıp altın rengi saatlerden birini Sabittin’e göstermiş. Elleri kırılsa da göstermez olaymış. Dilleri tutulsa da söylemez olaymış. Bizimkinde bet beniz atmış. Başı dönmüş gözleri kararmış. Utancından kuyumcuya ben buna dört yüz verdim bile diyememiş. Kuyumcudan çıkıp kulağına kar suyu kaçmış balık gibi sokaklarda dolanıp durmuş. Aklı başına gelince de doğruca karakolun yolunu tutmuş.

    Jandarmalar şikayetçiyi’de cipe alıp doğruca Hacırahmanlı’nın yolunu tutmuşlar. Sıçan İbo’yu koyduysan bul. Aramışlar taramışlar ama bulamayıp Saruhanlı’ya eli boş dönmüşler. Ertesi gün İbo sabahın köründe kendi ayağıyla karakolun kapısına dayanmış. Daha kendisine niye geldin bile denmeden “Beni de kandırdılar komutanım. Ben de şikâyetçiyim,” demiş. Anlatılanlara göre İbo saati Soma treninde hiç tanımadığı birinden satın almış Ve satan kişiye tam üç yüz lira bayılmış. O kadar parayı nerden bulduğu ise hala gizemini korumaktadır. Sahte olduğunu bilmiyordum. Altın saat diye aldım. Altın saat diye sattım. Hiç kimseyi kandırmak gibi bir maksadım olmadı. İşin içine karakol, dolandırıcılık falan girince olaya gençlerin babaları da karışmış. Komutan “En iyisi siz kendi aranızda anlaşın, mahkemelik olmayın,” demiş. Böylece “paramızı verin şikâyetimizden vazgeçelim,” teklifi en uygun seçenek haline gelivermiş, İbo paranın bir kısmını çoktan harcamış. Bir kısmını dediğime bakmayın neredeyse yarısını tüketmiş. Elde kalan para hemen çıkarılıp Sabittin’e verilmiş. Geriye kalan miktar için Çoban Seyfullah’tan söz alınmış. Jandarma komutanı bunları barıştırıp tutanakları yırtmış. Yorgan gitmiş, kavga bitmiş verilen sözler de karakoldan çıkınca uçuvermiş. Giden gittiğiyle, kandırılan uyanıklığıyla baş başa kalıvermiş.

    Geçenlerde burada köylü bir vatandaşa külçe altın diye çakmak satmışlardı. Bütün gazeteler yazdı. Adam banka borçları için tarlasını satmış. Gidip kredi kartı borcunu ödemiş. Otobüs durağında karşılaştığı adamlardan külçe altın diye iki tane çakmak almış. Karşılığında tam iki bin sekiz yüz lira ödemiş. Altın rengindeki çakmakların değeri ise sadece beş liraymış. Memlekette kurnaz da çok , fırsatçı adam da … Sanıldığının aksine kimse safları kandırmıyor. Kurnazlar fırsatçıları avlayıp duruyor. Hacı hacıyı Mekke’ de kurnaz kurnazı dakikada buluyor.

    İlhami uzun boylu, akça pakça bir delikanlıydı. Burnunda et olduğundan nefes alırken komprasör gibi tıslayıp dururdu. Onun özelliği ayaklı gazete olmasıydı. Kasabada ne olsa anında duyar ve öğrenirdi. Arkadaş ne zaman haber aldın, ne zaman gittin? Akıl alacak şey değil. Kavga, gürültü, kaza, düğün, cenaze nerede İlhami orada. Gazete muhabiri misin be mübarek? Kimseye bir şey sormazdı üstelik. Konuşulanlara kulak kabartıp her olayı en ince ayrıntılarına kadar bilirdi. Çocukken de böyleydi. Herkes sabahın ilk dersinde konuşacak günlük olay bulamazken İlhami beş tanesini birbiri ardına sıralardı. Bir gün bu merakı yüzünden mutlaka başı derde girecek diye düşünürdüm. Ama olmadı. Mahkemeye şahit bile yazmadılar.

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    4 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Ahmet Şeşen

     Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


      Reklamlar – Tık Tık..!

    Son haftalarına hatta son günlerine; Maya’nın kehanetiyle, takvimin lanetiyle, Meireles’in hakeme el hareketiyle, Aykut’un “kocaman” başlayıp “küçümen” biten istifa cehaletiyle, besmeleyle uzaya fırlatılan Göktürk 2 planetiyle, bu şova karşı öne fırlayan ODTÜ’nün devrimci ihanetiyle, plakası TR ( okunuşu TeRe ) olan Türkiye’nin yağlıboya tablosuna bir fırça darbesi daha vurulsun diye sulandırılan ressamın paletiyle, “az-gari” diye yılsonunu sabırsızlıkla bekleyen “asgari” ücretlinin beklentilerinin çoook üzerinde tespit edilmesiyle gelen mutluluk rehavetiyle, yıllar sonra tutuksuz yargılama kararı gelirse hesabını kimin vereceğinin bilinmediği o yılların geciken adaletiyle, kısaca; safsatadan ibaret ileri demokrasi buduyla, adaletten medet uman insanların etiyle, pek çok acısıyla, yok denecek kadar az tatlısıyla, felekten bu yıl “366 gün” daha çalındı...

    Bir soygun gerçekleştiğine göre ve soyulan zamanın “Felek” olduğu anlaşılınca soyan insanın da “Kelek” çıkmaması için hiçbir geçerli neden kalmamıştı. Kafalar iyice karışmıştı ve hatta Shakespeare; “Olmak” veya “Olmamak” arasında gitti geldi, hiç bilinmez acaba hangisine alıştı. Plakası TR ( okunuşu TeRe ) olan aziz ülkem insanlarının kafası ise çok daha kolay çalıştı. “Olmak-Olmamak” arasında bunalım takılmak yerine işi alaya bile almıştı. O masum “kelle” ile dalga geçip yıllarca şarkısını söyleyerek neredeyse “Top 10” listelerine bodozlama dalmıştı. Sonuçta; o uyduruk şarkı bile reklam yoluyla ve Selaattin Abi’nin şıkıdım şıkıdım oynadığı eliyle-koluyla felekten “366 günü” daha çalınan Yalan Dünya’nın başına kalmıştı...

    Seni gidi com com TR ( okunuşu TeRe )
    Güzel ülkem TR’nin 7 düvele parmak ısırtan gidişatı, endamımız...

    Herşeye var bir çare
    Pratikliğe düşkünlüğümüz ve özellikle işbilir edamız...
    Elbette çaresini bulacaktır halkımız, gencimiz, yeni anlıyor, ne de olsa hamız...

    Elimde tek bir fare
    Bir bilenlik, tek adamlık, vs. ufak ufak çıkmaya başlıyor sesimiz sedamız...
    Tek tek uğurlarız, biri hariç güle oynaya geçmiştir bizim tek adamlarla vedamız...

    Havaleyi yaptım TIK TIK
    Kolay olmuştur, sonuçta asgari ücreti 774 TeLe’lik Adam’ız...
    Havale geçiren yine emekli, işçi, memur, hepsi bildik bakla-sofa değil mi odamız...

    Faturayı ödedim TIK TIK
    Vakt-i zamanında ve o yoklukta kuruşu kuruşuna ödemişti zaten ecdadımız...
    Bugün yine faturaları ödeyen ne yazık ki zavallı şehit anamız, emekli babamız...

    Dövizimi aldım TIK TIK
    Tatlı para uğruna giren döviz, geri gittiğinde nasıl kapanacak bilinmez mabadımız...
    Üretmeden kazanmaya çıkmış ya bir kere adımız...

    Hesabıma baktım TIK TIK
    Şu Yalan Dünya’da sürsün gitsin nereye kadarsa sefamız...
    Sıfır Sorun hesabından maalesef çok şişkin çıktı hesabımız...

    EFeTe’mi yaptım TIK TIK
    Ev Ödevi’mi demek daha doğru olurdu, belki de bu en büyük cefamız...
    Yurtta satış dünyayla çatış, bu da en büyük cezamız...

    Güzel günlerini konuşacağımız bir 2013 yılının yaşanması temennisiyle iyi yıllar...

    asesen@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    8,228,228,228,228,228,228,228,22
    9 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Nevriye Hamitoğlu

     Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


      Gezdim Gördüm Öğrendim; Doğduğum Topraklar - 2

    Dereköy sınırını geçtikten sonra Bulgaristan’dayız. Yollar tek şeritli ve virajlı. Dağlardan aşağıya iniyoruz. Yol üstündeki çukurlara dikkat etmemiz gerekiyor. AB ülkesi olmasına rağmen pek bir ilerleme yok. TRT belgeselinde seyretmiştim. Yoksul halkın söylediğini aynen aktarıyorum: “AB ülkemize yardım ediyor, ancak baştakiler parayı ceplerine indiriyor. Halka ve ülkeye hizmet yok.” İnsanlar şikayet ediyor, bir çivi bile çakılmadığı için. Ama ben biliyorum ki çivi çakılmayan yerler sadece yoksul kesimin yaşadığı yerler. Zengin muhitlerde, artık alışveriş merkezleri, yeni yerleşim alanları inşa edilmeye başlandı. Yoksul kesimin yaşadığı bölgeler ise bakımsız. Ormanların içinde kalan dar köy yolları da öyle… Kış aylarının sebep olduğu çukurlar yer yer kapatılmış ama buna rağmen yol çok bozuk. Dağların arasından geçiyoruz. Görüşümüzü kapatan sisle sanki beyaz bir bulutun içindeyiz. Ormanın bittiği yerlerde uçurumlar var. Sis dağılırken yolun iki tarafındaki ağaç dallarının birbirine nasıl kavuştuklarını görüyorum. Bu ülkenin en sevdiğim yanı doğası. Nereye baksam yeşil… İnsanı bambaşka diyarlara götüren yeşil yol tünellerinde araba sürmenin keyfini yaşamak için direksiyon başına geçiyorum. Camımı biraz aralıyorum, soğuk dağ havası yüzüme çarpıyor. Yeşilin kokusu beni büyülüyor. Gerçek oksijen bu olmalı diyorum. Sürekli kıvrılarak giden yollar biranda düzlüğe çıkıyor. Buradaki yol yeni yapılmış, şanslıyım. Önüme bakıyorum, bir tablonun içindeyim sanki. Alabildiğine kara topraklar yeni sürülmüş. Çizgi çizgi üzüm bağları, yer yer ayçiçeği tarlaları, meyve bahçeleri serpilmiş ovalara. Kırlangıçlar uçuşuyor önümde.

    Yol kenarlarında sıra sıra meyve ağaçları var. Küçüklüğümde, ne zaman annemle köye gitsek yolculuk boyunca yol kenarındaki ağaçları sayardım. Böylece otobüsteki sıkıcı dakikalardan kurtulurdum. Son rakamı bir türlü söyleyemezdim, çünkü illa şaşırırdım. Şaşırma nedenim saymayı bilmediğimden değil, annem ya da ablamın bana söylediği bir sözle dikkatimin dağılmasıydı. Ama yine de sayma işine, aklımda kalan sayıyı düşünerek devam ederdim. Bu ağaçlar, meyve ağacıydı. Bulundukları bölgeye göre de meyve çeşitleri değişiyordu. Bir bölgede kiraz ağaçları varsa, başka bir bölgenin yollarında şeftali, başkasında elma, dut, ceviz olurdu. Aslında bunlardan en sık görülen ceviz ağaçlarıydı. Hem gövde bakımından büyüktü, hem dayanıklıydı hem de iyi meyve veriyordu. Yol kenarlarında meyve ağaçlarının olmasının sebebi de şu: Burası eskiden yani 1989’a kadar, sosyalist bir ülkeydi ve sosyalist ülkelerin en büyük amacı halka hizmet etmektir. Meyvelerin olgunlaştığı zamanlarda insanlar ağaçlardan diledikleri gibi faydalanabiliyorlardı. Ben de ailemle birlikte ceviz, şeftali, kiraz topladığımı hatırlıyorum. Şimdi de bu ağaçların yanından geçerken hala bile bu kadar faydalı oluşlarına saygı duyarak onları selamlıyorum.

    Yolumuz bizi küçük bir kasabanın ortasına götürüyor. Bu ülkenin yolları hep böyle, kasabaların ve köylerin içinden geçiyor. Aslında iyi düşünülmüş; köy ve kasabalarda yaşayan toprakla geçinen insanlar, yoldan geçen turistlere ufacık da olsa sattıklarından ek gelir elde ediyorlar. Domates, kiraz, çilek, kavun, karpuz, balkabağı, küçük hediyelikler bulunan stantlar, geçim kaynağı olabiliyor. Kasabanın ortasında giderken ‘30’ hız limitine uyuyorum. Sokaklarda genç göremiyorum. Gençler Avrupa ülkelerine göç etmiş. Kaldırımda küçük adımlarla yürüyen yaşlılar, ellerinde torbalarla bir yere gidiyor. Sanki ikinci dünya savaşından kalan yorgun yüzleri, bana merakla bakıyor. Bu merakları kısa sürüyor, çünkü plakamız nereden geldiğimizi ele veriyor. Bahçelerin ortasında kalan dışı sıvasız tuğlalı evler ise sahipleri kadar eski. Pencerelerindeki perdeler seksenli yıllardan kalma, en ufak bir değişiklik yok. Bahçelerde taze sebzeler yetiştirilmiş. Ağaçların dallarında meyveler var. Birden dikkatimi küçük bir köpek dağıtıyor. Bir zamanlar ev köpeği olduğu belli, çünkü kesilmesi gereken kıvırcık tüyleri uzamış. Arabamıza doğru havlıyor, yabancı olduğumuzu tüm kasabaya haykırıyor. Ona gülümsüyorum, güle güle deyip yola devam ediyorum. Ama biraz sonra tekrardan yavaşlıyorum, hatta duruyorum. Upuzun elektrik direğinin üzerinde kocaman bir leylek yuvası var. Bu yuva her yıl aynı şekilde duruyor, leylekler de aynı mı bilmem? Ayakta duran bir anne leylek ve üç küçük yavrusu... Uzun gagaları, uzun bacakları ve beyaz gövdelerinde siyah tüyleri var. Masallara, hikayelere konu olan bu kuşları yakından seyretmek çok güzel… Yola devam ediyorum. Kasabanın sonuna doğru kavun karpuzların olduğu uzun bir tezgah, kaldırım üzerine kurulmuş… Karpuzların şekli bu ülkede aynı, ama kavunların tipleri Türkiye’den farklı; kabukları açık sarı, pürüzsüz, dilim ayrılmış gibi derin çizgili. Kavunlar oldukça lezzetli ve kokulu.

    Kasabadan çıktıktan sonra, dağ yollarına yeniden giriyorum. Yeşil ağaç tünellerinin içinden geçerken yolun viraj ve kavşak yerlerinde beyaz taşlar ve yanlarında duran çiçekler görüyorum. Bunların ne olduğunu biliyorum. Beyaz taşlar, mermer taşları; önünde duran çiçekler ise anma vazolarının içine konulan dua çiçekleri. Burada olmuş trafik kazasında ölen kişi için yapılmış küçük anıt. Bulgarların geleneğidir bu. Ülke sınırları içinde nereye giderseniz gidin, karşılaşırsınız. Özellikle dağ yollarında, tek şerit olan yerlerde sıkça görülür. Bazı mermerler çok süslüdür, üzerlerinde hatıra yazıları, tarih vs yazar. Çiçekler ise tazedir, yenilenir. Çiçek vazolarının yanında mum kaseleri de olur. Gece yolculuk yaptığım zamanlar, yol kenarlarındaki bu küçücük ışıklar, adeta ateş böcekleri gibi görünür. Bazıları ürker bu görüntüden. Çünkü zifiri karanlık dağ yollarında uzakta gördüğün ışığı anlamak biraz sürer, tabii bilmeyenler için? Bulgarların inancına göre ise ruhlar oracıkta bekler. Yani bedenden nerede çıktılarsa, orada kıyamet beklenir. Ölülerine saygı duyan bu insanların dirilere de saygı gösterdiklerini söyleyebilirim. Bu kadar sık karşılaştığımız anıt taşların, şu küçücük ülkenin bir avuç insanı için çok fazla olması enteresan. Dört aileye ancak bir araba düşen bu minicik ülkede bu kadar sık kaza, hem de çok ağır trafik kazalarının olma sebebi yolların boş olmasındandır. Yollar boş, araç az ve hız yüksek. Hız yüksek olunca, tali yoldan gelen ya da kavşaktan tin tin geçen başka araçla korkunç bir şekilde çarpışılıyor. Sonuç ise dikilen başka bir anıt taş ve üzerinde dökülen gözyaşları. Trafik kazalarının başka sebebi de alkol. Aşırı derecede alınan alkolle araç kullanmanın kaçınılmaz sonu da ya kendine zarar vermek ya da bir başkasına. Buna en iyi örnek de kariyerini mahveden dünya patinaj şampiyonasının çiftlerde dans birincisi Maksim Staviski’dir. Bulgaristan’a buz dansında altın ve gümüş madalyalar kazandıran bu sporcu, alkollü araç kullanarak bir kişinin ölümüne üç kişinin de ağır yaralanmasına sebep oldu. Tüm kariyeri ve hayatı birden bire soluverdi. Bulgaristan’ın küçük ve dar yollarında gitmek, yol ne kadar boş olursa olsun, daima tehlikelidir. Özellikle de geceleri…

    Nevriye Hamitoğlu
    nevriye.h@hotmail.com



    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,679,679,679,679,679,679,679,679,679,67
    6 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Buket Çetin

     Kahveci : Buket Çetin


      Rüzgârları Dinleyen Bir Çiçek

    Rüzgârlar esti günlerce dört bir yanından. En son bir doğum günü hikâyesiyle bitmişti anlatılanlar ve küçük kırmızı çiçeğin doğum gününü kutladı tüm rüzgarlar. Her yönden esen rüzgârın sesini dinledi küçük kırmızı çiçek. Dinledikçe düşündü, düşündükçe büyüdü.

    Doğudan esen gündoğusu, köklerin, dedi. Köklerini unutma. Gündoğusu köklerin dedikçe ismini koyduğu günü anlattı gün doğusuna kırmızı çiçek. Köklerim var biliyorum artık, olduğum yere sıkıca tutunduğum bir geçmişim var benim. İşte o senin kaderin dedi hemen ardından güneydoğudan gelen keşişleme. Varlığının cisimleşmiş hali belirler yazgını, dedi. O, bunu söyler söylemez sert bir rüzgar esti kırmızı çiçeğin kuzeyinden, yine de hayat senin mücadelenle var olur, dedi. Bir yazgın da olsa onu sen şekillendirirsin. Tıpkı benim esip geçerken bıraktığım izler gibi de olabilir her şey, öyle derin ve öyle güçlü. Ya da dedi lodos benim dokunuşlarım kadar ılık bir aralıkta da durabilir her şey, ne güney sıcağı kadar keskin bir kıble, ne de karmaşık bir günbatısıdır her şey. Öyle sakin ve ılık bir aralıkta da salınıp durabilirsin.

    Onlar konuşmaya devam ettikçe kafası karıştı küçük kırmızı çiçeğin. Tamam, doğudan esen gündoğusunun ne demek istediğini anlamıştı. Kökleri vardı, gündoğusu estikçe köklerini anımsatır, köklerini güçlendirirdi. Doğudan gelen gündoğusu kökleriydi küçük kırmızı çiçeğin. Peki, bu güneydoğudan esen keşişleme ne demek istemişti öyle, köklerin senin kaderindir, derken? Varlığının cisimleşmiş hali senin yazgındır ne demek oluyordu acaba? Bir de kuzeyden gelen o hışımlı rüzgâr vardı: Yıldız. Yine de hayat senin mücadelenle var olur demişti. Sanki keşişlemeye inat eder gibi dolanmıştı üzerlerinde. Bir yazgın da olsa hayat senin mücadelenle var olur. Keşişleme hiç sesini çıkarmamıştı bunun üzerine, çıkaramazdı da zaten, yıldız kadar gücü yoktu ki onun. Oysaki hemen ardından yumuşacık esivermişti güneybatı incisi lodos ve ılık bir dokunuştan sakinlikten söz etmişti. Ne günbatısı kadar karmaşık, ne de güney rüzgârı kıble gibi keskin bir sıcak demişti. Geriye konuşmayan bir poyraz bir de karayel kalmıştı.

    Onlar konuştukça dinledi küçük kırmızı çiçek. Dinledikçe düşündü, düşündükçe büyüdü ve büyüdükçe karşısındaki heybetli ağacın konuşmasını daha çok istedi.

    Ve bir gün konuştu ağaç. Kulaklarına inanamadı çiçek. Bütün bir kış dalında küçük bir kar tanesiyken uyanması gibi birdenbire konuşuvermişti. Rüzgârlar esiyordu dört bir yanından küçük kırmızı çiçeğin. Ağaç konuşmuştu. Rüzgârları dinliyordu. Ağaç konuşmuştu. Rüzgârları dinledikçe düşünüyordu, Ağaç konuşmuştu. Günlerce söylendi ağaca ve ağaç konuştu. Günlerce sitem etti ağaca ve ağaç konuştu. Çekip gitmeyi düşündü ve ağaç konuştu. Hiçbir yere gidemedi ve ağaç konuştu. Bir gün bir tavşanla tanıştı ve ağaç konuştu. Entrikaları öğrendi ve ağaç konuştu. Sevinçli olduğu günler oldu ve ağaç konuştu. Öfkeden delirdiği kocaman seslerle bağırdığı anlar oldu ve ağaç konuştu. Korktu, korktuğu zamanlar oldu ve ağaç konuştu. Konuşmayan ağaçtan bile korktu ve ağaç konuştu. Hatta konuşmayan ağaç onu her şeyden daha çok korkuttu ve ağaç konuştu. Etrafındaki otlara bağırdı. Ağaç konuştu. Neden böyle bağırdığını kimse anlamadı. Ağaç konuştu. Hatta deli olduğunu düşünenler oldu. Ağaç konuştu. Kendi bile deli olduğuna inandı. Ağaç konuştu. Bir hayalle konuştuğunu düşünenler oldu. Ağaç konuştu. Kendi bile bir hayalle konuştuğuna inandı. Ağaç konuştu. Deliliğe dair öyküler anlatanlar oldu. Ağaç konuştu. Deliliğe dair öyküler dinledi. Ağaç konuştu. Küçük kırmızı çiçek bağırdı ve ağaç konuştu. Gece oldu, gündüz oldu. Ağaç konuştu. Yaz oldu, kış oldu. Ağaç konuştu. Yıllardır yanıbaşında her gün bekledi ve ağaç konuştu. Bir köpekle başlamıştı her şey ve ağaç konuştu. Bir rüzgâr tutup dalına bırakıvermişti ağacın ve ağaç konuştu. Uyuma uyan demişti, o kış ilk kez bir ağaç gözlerini açmıştı. Gitmek istemiyorum bırakma beni demişti. O zaman susmuştu ağaç. Şimdi konuştu. O zamanların hiç birinde konuşmayan ağaç sonunda konuşmuştu.

    Ağaç konuştu ve küçük kırmızı çiçek anlattıklarını dinledi ağacın. Uzunca düşündü sonra. Ve kızdı ardından ağaca, neden bunca yıl konuşmadın, diye. Öfkeli çığlıklar attı içinden, hiçbir şey söylemedi ağaca. Ben o kadar konuştum, o kadar şey söyledim o kadar şey anlattım sana, tek bir kelime söylemedin, günlerce bekledim seni, bir kelime et diye, tek bir kelime etmedin, hiçbir şey söylemedin, günlerce bekledim seni, bir kelime sadece bir kelime için yıllarca bekledim, sen hiçbir şey söylemedin. Sadece sessizce sustun. Sen sustun ve ben sadece bekledim. Senin suskunlukların benim anlattıklarımı daha da büyüttü. Bir tek kelime söyleseydin belki o kadar büyümezdi anlattıklarım. Ve ben kaybolmazdım anlattıklarımda. O büyüyenlerin karşısında böyle küçücük kalmazdım. Sen konuşsaydın eğer ben beklerken, korkum bu kadar büyümezdi. Sen sustun, sen sustukça anlattıklarım büyüdü. Öyleyse şimdi de ben susuyorum, dedi küçük kırmızı çiçek. Sen anlat, susma sırası bende.

    Ve deriiin bir suskunluğa bıraktı küçük kırmızı çiçek kendini. O sustukça ağaç daha da anlattı. Anlattı, anlattı ve bir gün küçük kırmızı çiçek sustukça susadığını fark etti. Sustukça büyümekte olan bedeninin kuruduğunu fark etti. Kurudukça kırmızı saçlarının büzüştüğünü, yeşil bedeninin kararmaya başladığını fark etti. Sonra birden aklına geldi. Sahi o sıcak yaz güneşinde neydi onu ayakta tutan? Hiç susamadan nasıl geçirmişti onca zamanı? Üstelik durmadan büyümüştü. Kırmızı saçları gittikçe daha da güçlü bir kırmızı, yeşil bedeni gittikçe daha da parlak bir yeşil olmuştu. Kökleri toprağa gittikçe daha da sıkı tutunmuş kavurucu sıcaklara ve bir damla suyun olmamasına rağmen küçük kırmızı çiçek yaşamıştı. Üstelik yaşamakla da kalmamış gün geçtikçe daha da büyümüş ve güçlü bir çiçek olmuştu. Nasıl oldu, dedi kendi kendine. Nasıl oldu? Sonra birden ağacın da sustuğunu fark etti. Ve köklerinden bir şeylerin çekilmekte olduğunu hissetti. Sanki toprağın altındaki küçük kahverengi bedeninden uzundur ona sarılmış olan bir şeyler artık ondan uzaklaşıyordu. O an anladı ki ağaç, kendi köklerini çiçeğin köklerine dolamıştı O uzun ve kavurucu sıcaklarda ağaç, çiçek susadıkça köklerinden ve kendi bedeninden su veriyordu çiçeğe. Şimdi ise çiçek onu istemiyor diye tüm köklerini usulca çekiyordu çiçeğin köklerinden. Kökler uzaklaştıkça gücünün kalmadığını düşündü küçük kırmızı çiçek. Ölüyorum, dedi. Nefes alamıyorum. O an köklerine sarılı parçalardan biri tam gidecekken tekrar tutuverdi kahverengi küçücük bir parçayı. Işığımı kaybettim, dedi küçük kırmızı çiçek. Hiçbir umudum kalmadı, ölüyorum. Ve ağaç toprağın altındaki son köklerini de ayırdı çiçeğin küçük kahve bedeninden. Konuşmuyordu çünkü çiçek. Çiçek konuşmayınca anlayamıyordu onu. Artık ağacı istemiyor diye düşündü.

    O an nefes alamadı küçük kırmızı çiçek. O son anlarda rüzgârlar geldi aklına. Kaderi düşündü. Varlığının cisimleşmiş hali belirler yazgını diyen keşişlemeyi düşündü. Benim yazgım yürümeyen ve toprağa sımsıkı bağlı köklerimde gizliyse yürüyüp giderek bir yerlerden su bulamazdım kendime. Ama aynı kökler toprağın altında başka bir şeyden besleniyormuş. Hiç konuşmuyor diye kızıp söylendiğim ağaç güçlü köklerini bedenime dolamış, toprağın altında meğer. Ben konuştukça o bana daha çok su vermiş kendi köklerinden. Ben konuştukça o bana daha çok bağlanmış. Benim yazgım yürümeyen ve toprağa sımsıkı bağlanan köklerimde gizliymiş anladım, diye düşündü küçük kırmızı çiçek. Ben bir başka yere gidemezdim, yazgım beni olduğum yere bağlarken ağacı da bana bağlamış, ben gidemedikçe o bana gelmiş, diye düşündü. Şimdi ise ben sustum ve o da benden gidiyor, o benden gittikçe ben ölüyorum, dedi. Boynu bükülmeye başladı birden. Gözlerini kapadı dünyaya. Derin bir sessizlik çöktü birden her yana.

    O anda hiç konuşmayan iki asi rüzgâr esti kuzeyden. Poyraz ve karayel küçük kırmızı çiçeğin etrafında serin serin döndü ve soğuk su damlaları düşürdüler küçük kırmızı çiçeğin toprağına. Önce karayel bağırdı küçük kırmızı çiçeğe, yıldızı neden unuttun, dedi. Keşişlemeyi, gündoğusunu andın da yıldızı neden unuttun? Onun söylediklerini hatırlasana. Ve poyraz ekledi hemen ardından, bir yazgın da olsa sen mücadele etmeden hayat durur anlamadın mı?

    Toprağına düşen birkaç damla soğuk suyla irkildi küçük kırmızı çiçek. Sordu onlara, ben yürümeyen bir yazgıyla var olmuşum, dedi, ne yapabilirim ki? Kızdı kuzeyin asi rüzgarı poyraz, şimdiye kadar ne yapıyordun? Hiçbir şey, dedi küçük kırmızı çiçek, olduğum yerde konuşmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. Konuş o zaman, dedi karayel, susma konuş. Konuştukça erişirsin hayallerine. Konuştukça yaşadığını, yaşamakta olduğunu görürsün. Suskunluk da yürüyememek gibidir, hiç yol alamamaktır, hatta ölmek gibidir bazen. Konuştukça yürür, büyür ve yaşarsın. Bak yıllardır konuşmayan ağaç bile konuştu. Susma artık. Gücüm yok ki, dedi küçük kırmızı çiçek. O an bir kez daha hışımla etrafında döndü kuzeyin iki asi rüzgârı. Güç senin köklerinde, unutma, dediler ve geldikleri gibi birden kayboluverdiler çiçeğin etrafından.

    Çiçek toprağın altındaki köklerini kıpırdattı usulca. Ağacın gitmekte olan son kökünü yakaladı ve ona doğru dönerek bir lodos gibi seslendi. Ne günbatısı kadar karmaşıktı söyledikleri ne de kıble kadar boğucu ve sıcak bir öfkesi vardı artık. Ilık ve net bir lodos aralığından seslendi ağaca. Anladım seni, dedi. Anlattıklarının hepsini dinledim.

    Buket Çetin


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Bertan Onaran

     Güzelin Ardında : Bertan Onaran


      “BAŞKALDIRAN KURŞUN KALEM”

    İngiliz ressam-ozanı William Blake: “Günahtan ve acı çekmekten korkanlar kişilikli olamaz” demişti; kişilik edinemezseniz, suyosunu gibi yaşayıp ölürsünüz.

    Ferhan Şensoy’un ne cehennem kazanlarından korkusu var, ne de ömür boyu bin bir güçlüğe çıtını çıkarmadan katlanmaktan; üstelik anacığından yetenekli doğmuş.

    Bakın ne diyor “Başkaldıran Kurşunkalem”de:

    “Sigara tüttürerek, sanatçı olmak düşüncesini yürüyorum Nişantaşı’ndan Şişli’ye. Sanatçı; sanatı iş edinmiş kişi. Oysa dünyanın her yerinde sanatçının ürettiğinden yaşaması çok bi zor. Babamın dediği doğru:
    - Unnar zor işler!

    Yaptığı işle geçinemediği halde, o işi inatla, hüzünle, terle, alayla sürdürebilen kişi sanatçı.Eline arasıra ve çok az para geçtiğinden yaşantısı çok basite indirgenmiş olmak zorunda. Gereksiz şeyler bir çırpıda atılıveriyor yaşamak penceresinden. Masa, sandalye, lâmba gibi gerekli eşya arasında, kumu gür yemeksiz, kimi gün sigarasız, beyaz kâğıtla bir savaştır sürüp gidiyor Şili’de, biz gayet şişsizken. Yazılır, bozulur, yeniden yazılır. Yırtılır atılır, başka şeyler yazılır.İşte bu sırada kapı çalınır. Ya elektrik parası, ya da su parası isteyen tahsildardır, yazdığınız cümleyi ortasından bölen.”

    Bu yetenekli, kararlı çilekeş, daha liseyi bitirdiğinde nasıl bir yaşam süreceğine, ne olacağına, ne yapacağına karar vermiştir; tiyatro öğrenmek üzere Strasbourg’a, Kanada’ya gittiğinde, Güle Güle Godot’yu yazmış; Devekuşu Kabare’ye oyunlar yazan, TRT’ye diziler hazırlayan biridir; dar da olsa, tiyatro çevresinde, TRT çevresinde adı bilinmekte, ustam dediği Haldun Taner’le dostluk etmektedir.

    Kanada’da okulunu bitirip döndüğünde, Ünye’de yaşayan, eski Belediye Başkanı Cemil Bey, kız gibi uzun saçlı oğlunun, ille de istiyorsa üniversite öğretim üyesi ya da oyun yazarı olmasına pek bir şey demez, ama oyuncu olup sahneye çıkmasına kesinlikle karşıdır. Oğlansa, tiyatronun artık 19. Yüzyıl’daki, hattâ 20. Yüzyıl’ın ilk yarısındaki gibi olamayacağına inanmakta; bir çadırda, Taksim Meydanı’nda, ya da gezen bir gemide tiyatro yapmayı düşlemekte, kendi topluğunu kurmayı tasarlamaktadır.

    Yatacağı yerin kirasını ödeyebilmek, emke yiyip sigara alabilmek için, Ali Poyrazoğlu’na oyun yazar, TRT’ye diziler için yeni bölümler kaleme alır; bir ara Mete İnselel’le bir topluluk oluşturup oyanlarını oynar; çok süremez. Çok sevdiği, hayran olduğu Ayfer Feray’la Anadolu turnesine çıkar iki kez, özellikle ikinci turda cepleri epey para görür; Ayfer Hanım için özel bir oyun yazar; ama o aralar Şan Sineması’nda büyük müzikli gösteriler düzenleniyor, Ayfer Feray bunlardan birinde görev alıyor, gösteri tutmuyor;bunun üzerine Ayfer Hanım çok büyük düşkırıklığına uğruyor; Ferhan’la kendi topluluklarını oluşturup onun için yazdığı oyunu oynamaktan da, her şeyden de vazgeçip Güney’e gidiyor. Ferhan kalıyor ortada; ortada dersem, elbette tiyatro dünyasının ortasında: uzunca bir dönemin bütün yazarlarını, oyuncularını tanıyor elbet. Hemen her topluluğa oyunlar yazıyor; ama hâlâ kendi topluluğu, kendi tiyatro salonu yoktur.

    Dünyamızda, çevremizde yaşanan olaylar, günün birinde, İran’da Şah’ın Humeyni tarafından devrilmesini, toplumcu devrim beklenirken İran’ın İslamcı kimliğe bürünmesine yol açar; bundan çok etkilenir, kendisini hak ettiği üne, özlediği topluluğa ve salona kavuşturacak Şahları da Vururlar’ı yazmaya koyulur; büyük bir tutkuyla çalışır; bitirdiğinde, oyununu Ustası Haldun Taner’e okumak ister herkesten önce. Gerisini ondan dinleyelim:

    “Günlük güneşlik bir hava, pastırma yazının son demleri. Çantamda Şahları Da Vururlar dosyası yürüyerek geldim Teşvikiye’den Elmadağ’a. Yüreğim küt küt çarpıyor, sanki sınava gireceğim.
    Haldun Taner, Divan Pub’ın önünde, otel kapısından kaldırıma dek uzanan masalardan birinde oturuyor. İliştim karşısına.
    Kazancı Yokuşu kitabımın hiçbir kitapçıda bulunmamasından yakındım. Gülümsedi.
    - İlk kitabı yazmamak lâzım!
    - Direk ikinciden mi başlamak gerek?
    - Genellikle yazarların ilk kitabı harcanıyor. Yazarlar ünlü olunca ilk kitapları yeniden basılıyor. Benimki de öyle olmuştu… Üzülme… Oku bakalım oyununu.
    - Uzun sürebilir… İsterseniz dosyayı size verebilirim. Bende bir kopyası mevcut.
    - Hayır, hayır, oku. Vaktim var.
    Sesim titreyerek başlıyorum okumaya. Bir peygamber sabrıyla sonuna dek dinliyor, kimi yerlerde gülüyor, gülümsüyor.
    - Çok güzel, diyor sonunda. Ağlayacak gibi oluyorum.
    - Gerçekten mi?
    - Evet.Hem çok güncel, hem evrensel, hem de sağlam bir güldürü. Uydurduğun dil çok güzel. Yalnızca birinci perde sonu, bana biraz sert geldi.
    Birinci perde sonunda Ömer Hayam, Şah Rıza’nın huzurunda vuruyor sazın teline:
    Şahımızın önünde boynumuz kıldan ince
    Şairem ki ölüme giderim geze geze
    Şiirler ölmüyor ki şairler öldürülse.

    Şarkı sonunda Şah:

    - Munu evvel ipe çeksin, âhır kurşuna dizsinler, ölüsünü değirmende çeksinler!buyuruyor. Hayyam’ın idâmıyla bitiyor perde. Ustam başka bir final öneriyor: - İdâmdan önce suçluya son arzusu sorulur. Şah, Hayyam’ın son arzusunu sorsun. O da, İran’ın veliahtını görmek istediğini söylesin. Şah: - Ne veliahtı? Daha ortada gelin yok, desin; Hayyam şöyle yanıtlasın:
    - Menim acelem yok, men meklerem!
    İki gözümden birer damla yaş süzülüyor, hüngür hüngür ağlamak üzereyim. Çok güzel bir perde finali armağan ediyor bana tiyatro peygamberi Haldun Taner.
    Bu oyunu bir tiyatroya vermek istemediğimi, kendi düşündüğüm gibi sahneye koymak arzumu dile getiriyorum.
    -Kendi tiyatromu kurmak istiyorum.
    - Paran var mı?
    Hayır hocam. Buyurduğunuz gibi olay iki kalas, bir heves. İşin fenası bende sadece heves var, kalas parası da yok!
    Gülümseyerek koyuyor elini omzuma:
    - Kolay gelsin. Yolun açık olsun!
    Koyverdim dizginlediğim gözyaşlarımı, Elmadağ’ı sel aldı. Gondolla döndüm Teşvikiye’ye.”


    Çok parlak yılların ardından, bugün de tiyatronun aylık giderlerini nasıl karşılayacağını kara kara düşünen gerçek bir sanat kahramanıdır sevgili dostum Ferhan Şensoy; önünde saygıyla eğiliyorum.

    Bertan Onaran
    bertan37@hotmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Gündüz Badak


    YAŞASIN KARIMI GENE DÖVDÜM!

    E – Sevgili karıcığım, bana biraz şarap getirsene!
    K- Şarap mı? Bu saatte mi? Daha yeni kalktın yataktan. Kahvaltı edelim önce.
    E – Kahvaltı da nereden çıktı şimdi?
    K– Önce kahvaltı etsen… Aç karnına şarap içilir mi?
    E – Şarabın nasıl içileceğini sana mı soracağım?
    K– Ama yataktan kalkar kalkmaz şarap içilmez ki!
    E – Kadın kadın! Sabah sabah kafamı bozma benim! Ben gözümü açar açmaz “Sevgili karıcığım!” diye sesleniyorum; sen, bana şarap içme dersi veriyorsun. Nasıl şarap içileceğini sen nerden bilirsin ki?
    K – Ama uyanır uyanmaz da şarap içilmez ki. Şarap, akşam yemeğinde içilir.
    E – Kadına bak! Erkeklerin, neden kadınlara şiddet uyguladığının güzel bir örneğini yaşayacağız şimdi.
    K – Beni dövecek misin?
    E – Ben seni hiç dövdüm mü?
    K – Birkaç defa denedin ama son saniyede vazgeçtin!
    E – Artık vazgeçme zamanı değil. Bu kez gerçekten başaracağım.
    K – Yani beni döveceksin!
    E – Evet! Kadın dövmenin tadına bakacağım.
    K – Ya tadı güzelse?
    E – O zaman her sabah kalktığımda seni bir güzel pataklayacağım!
    K – Yani, “Kadına şiddet uygulamayın!” diye bir konferansta sunuculuk yapan biri, kendi karısına şiddet uygulayacak ha?
    E – O konferansın anlamını da çözmüş olacağım böylece! Yoksa o konferans, anlamsız bir etkinlik olarak kalacak kafamda.
    K – Anlamadım! Sen şimdi o konferansın anlamlını çözmek için mi beni döveceksin?
    E – Evet. Böylece, neden herkese, “Kadına sakın şiddet uygulamayın!” dediğimi anlamış olacağım.
    K – Bana bak! Sen uyurken şarap mı içtin yoksa?
    E – Saçmalama! Uyurken şarap içilir mi?
    K – İçilmez ama sen, bu sabah, sarhoş uyanmış gibisin.
    E – Erkeği, sarhoş edenin şarap değil de KADIN olduğunu öğrenmeye başladım.
    K – Madem sarhoşsun, neden şarap istiyorsun sabah sabah?
    E – Belki şarap içersem ayılırım, diye düşündüm de.
    K – Dünya iyice değişiyor galiba. Tüketim ekonomisi neler üretiyor beynimizde! Sabah sarhoş uyanıyorsun. Sonra şarap içerek ayılıyorsun!
    E – Kadın! Beni iyice delirteceksin bu sabah! Neler saçmalıyorsun!
    K – Doğru! Neler saçmalıyorum ben? Sabah uyanıyorum. Her Pazar olduğu gibi, bu Pazar da kocamla kahvaltı etmek için hazırlık yapıyorum. Ekmek kızartıyorum, yumurta haşlıyorum, peynirleri tabağa diziyorum. Tereyağını tabağa koyuyorum, Sonra kocam uyanıyor, benden şarap istiyor!
    E – Sen de “Sabah sabah, şarap mı içilir?” diyorsun ve beni, sana şiddet uygulamaya yönlendiriyorsun.
    K – Yani, kocalarını şiddet uygulamaya yönlendiren kadınlar mı yani?
    E – Öyle olduğunu ben de öğrenmeye başladım!
    K – Artık sen de bana şiddet uygulayacaksın, öyle mi?
    E – Neyse, sevgili karımın yüzünü morartmadan gideyim ben!
    K- Nereye gidiyorsun, sabah sabah? Üstelik Pazar günü?
    E – “Karılarına şiddet uygulayan erkekler derneği”ne üye olacağım!”
    K – Sonra da derneğin üyelik kartıyla gelip beni döveceksin?
    E – Sen de kocası tarafından şiddete uğrayan kadın olarak televizyonlara çıkacaksın!
    K – Sen de karısına şiddet uygulayan erkek olarak hapse gireceksin?
    E – Mahkemede de beraat edeceğim.
    K – Hem karını döv, hem de mahkemede beraat et! Kanun denilen bir şey var!
    E – Kanunların yorumu da var. “ŞİKE yaptık; beni şiddete teşvik etti” diye savunacağım kendimi.
    K – Hakim de inanacak ŞİKE Lafına.
    E – İnanacak elbette. “Televizyonlara çıkmak, ünlü olmak için bana ŞİKE teklif etti. Ben de maddi sorunlarım nedeniyle ŞİKE teklifini kabul ettim.” Diye savunacağım kendimi.
    K – Sonra da serbest kalıp eve geleceksin; kapıyı çalacaksın; yüzünü mosmor ettiğin karın kapıyı açacak, seni içeri alacak…
    E – Öyle olmayacak elbette. ŞİKE nedeniyle sen tutuklanacaksın. Ben de yeni bir kadınla, sabahları şarap içerek, renkli bir yaşama kavuşacağım.
    K – Kocacığım senaryo şaşırtıcı ama inandırıcı değil.
    E – İnandırıcı senaryolar, ilginç gelmez seyirciye. Senaryo, sürprizlerle dolu olmalı. Tabii soru işaretleriyle de. Ne kadar soru işareti varsa, o dizi o kadar reyting yapar.
    K – Evet söyle bakalım sevgili kocacığım: bu pazar günkü programın ne?
    E – Önce suratına bir yumruk atacağım. Sonra da kalçana bir tekme! Daha sonra da çekip gideceğim bu evden.
    K – Böylece erkekliğini kanıtlamış olacaksın çevrene!
    E – Çevremden çok kendime. Arkadaşlarımın yanında da prestijim düzelecek.
    K – Arkadaşlarının yanında prestijin bozuk mu?
    E – Bozuk tabii. En yumuşağı bile ayda bir döver karısını. Ben, evlendiğimden beri karımı dövemedim diye hep alay konusu oluyorum. Beni görünce “kılıbık erkek geliyor!” diye bağırıyorlar kahkahalar atarak.
    K – Böylece sen de karısını döven erkek olarak aralarına katılacaksın.
    E – Böylece erkek adam olacağım ben de. (Boşluk. Çok şaşırır) Hey! Ne o elindeki sopa?
    K – Kocasını döven ilk kadın olarak tarihe geçmek istiyorum da.
    E – Saçmalama! Kocasını döven kadın tarihe geçer mi?
    K – Deneriz. Tarihe geçmesem de gazetelerin baş sayfalarında, televizyonların da haber programlarında yerimi alırım hiç olmazsa. Şimdi görürsün sen: koca nasıl dövülürmüş!
    K- Dur karıcığım! Vurma! Ahhhh! Bacağım kırıldı!.. Ahhhhh!!!!

    Gündüz Badak


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    7,007,007,007,007,007,007,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Neslihan Minel


    Ateş düştüğü yeri yakmasın!

    Allahıma şükürler olsun; Aile vakfımız Vaksa eliyle yurdumuzun 51 değişik yerleşim merkezinde 105 adet kalıcı sosyal eseri yaptırmak Sabancı Ailesi olarak bizlere nasip oldu. Gözüm gönlüm hayır işlerine doymadığı için kendime, koş daha da koş Sosyal-Ekonomik işler yap. Koş, Tren son istasyona gelmeden daha fazla bir şeyler yap diyorum.”
    Sakıp SABANCI


    Geçen hafta bir arkadaşımı ziyaret için, Türkan Sabancı Görme Engelliler İlk okuluna gittim.
    Ulaşım olarak çok kolay bir yerde bulunan okul, teçhizat olarak da tam donanımlıydı. Okulun her köşesini bütün ayrıntılarıyla inceledikten sonra, kendi kendime “işte okul bu!” dedim. Bahçesi, temizliği, sınıflarındaki donanımıyla, her şeyi tamdı.
    1997-1998 Eğitim/Öğretim Yılı'nda açılan Okul; Üsküdar'daki 12.000 m² arsa üzerine kurulu dörder katlı bloklarla, 19.000 m²'lik kapalı alandan oluşmaktaydı.
    Okulda görme engelli öğrencilerle beraber öğrenim gören, çok engelli, zihinsel gelişim geriliği, fiziksel engeli, işitme engeli, otizm benzeri davranışları, olan öğrencilerde vardı.
    İstanbul’daki, Türkan Sabancı Görme Engelliler İlköğretim ve İş Okulu ile Kilyos’taki Veysel Vardar İlköğretim Okulu, aynı amaçla kurulan okullardı.
    Anayasa’nın 42. maddesinde “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” Diyordu. Fakat bu okulların sayısı öğrenci ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde değildi. Bu yüzden, bu öğrencilerin çoğu, eğitim alamadan, kaybolup gidiyordu. Hatta bazı aileler, özellikle kırsal kesimde, bu çocukları toplum içine bile çıkarmıyordu. Bu çocuklar, onların üzerlerindeki kara bir lekeydi sanki.
    Her geçen gün, eğitim seviyesinin yükselmesiyle, bu insanların bakış açısı değişmiş, bu çocukların da okullaşması sağlanmıştı.

    Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu, Metin Sabancı Spastik Çocuklar Merkezi, Dilek Sabancı Anadolu Ticaret ve Ticaret Meslek Lisesi, Sevil Sabancı Altı Nokta Körler Eğitim ve Kültür Merkezi bu okullardan, öne çıkanlardan bazılarıydı.

    Ama görünen o ki, bu okullar yeterli değildi, sayıları parmakla sayılacak kadar da azdı.
    Servis beklerken, bu öğrencileri daha yakından izleme fırsatını buldum. Onlar da diğer bütün çocuklar gibi öğrenmeye, sevmeye, yaşamaya muhtaç çocuklardı.

    Bizim yapmamız gerekense, onlara acımak değil, eğitim fırsatı verip, topluma kazandırarak, çalışkan ve üretken bireyler yaratmaktı.

    Neslihan Minel
    neslihancaa@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Ailenizin Delisi : Abuzittin Tırlak


    2010’LARDA NASIL BİR HAYAT YAŞIYORUZ ACABA?

    Bu haftada köşeme konuk almaya karar verdim. Tabii konuğun bundan haberi yok! Nasıl haberi olsun ki, kafayı tümden sıyırmışların ülkesi Amerika’da “N’oluyo lan bize..” diyen bir garip komedyen kendisi, ne Türkçe bilir...., ne de beni tanır.....

    İşte böyle! Amerika’da yaşayan George Carlin isimli bu komedyenin alıcısı anonim olan kısa mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Mektup aynen şöyle: “ Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var. Daha geniş otoyollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz. Daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.

    Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz, daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz, daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz, daha çok ilacımız ama daha az sağlığımız var.

    Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz. Çok savurganca para harcıyoruz. Çok az gülüyoruz. Çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz. Çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz. Çok az okuyor, çok fazla televizyon izliyor ve çok ender şükrediyoruz.

    Malvarlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.

    Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Ay’a gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış uzayı fethettik, ama iç dünyamızı fethedemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.

    Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama ön yargılarımıza hükmedemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayar yapıyoruz, ama giderek daha az iletişim kuruyoruz.

    Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin, büyük adamlar ve küçük karakterlerin, yüksek karlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.

    Günümüz artık, çift ücret gelirlerinin girdiği, ama boşanmaların daha çok görüldüğü, daha süslü evler ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler; hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlaki değerler, bir gecelik ilişkiler, o bez bedenler ve neşelendirmekten, sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.

    Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı zamanlardayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.

    Dostluğu, arkadaşlığı bilgisayar klavyelerinde, yaşamı monitörlerde arıyoruz sanki!

    Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten, candan bir merhabadan? Sevgiyi tuşlarla yazabilir miyiz mesela? Ya da mutluluğun resmini çizebilir miyiz bir Excel tablosuna?

    Öpüşmek için, dost bir omuza yaslanmak ve sıcak bir tene dokunmak için hangi tuşlara basmamız gerekir? Geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman? Ya da hatalarımız, kızgınlıklarımız, hüzünlerimiz, sevinçlerimiz.....?

    Peki ıslak toprak kokusu var mıdır, dosyalarınızın arasında? Bir çocuğun gülüşü, bir annenin sıcaklığı ve merhameti ya da bir babanın yaşam tecrübesi? Senin sevgi haznen kaç megabayt mesela? Ne kadar sabır alıyor senin belleğin? Hard diskin seni sabahları kucaklıyor mu, yanağından öpebiliyor mu? Senin dertlerini dinleyebiliyor mu cep telefonun?”
    GEORGE CARLİN


    İşte böyle dostlar, tam da sinirimizin en oynak yerine, bam telimize dokunmuş bu klasik Amerikalı gibi olmayan Amerikalı! Bize de söyleyecek pek de bir laf bırakmamış aslında!

    Evet, bu haftalık da benden bu kadar. Boşça değil, hoşça kalınız!

    Abuzittin


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Uludere Türküsü

    I.

    Seğirdim;
    iki doruk arası,
    elimde kalır kokusu;
    tütün, sigara, çay ve mazot;
    yaz kış babam, yaz kış.

    Candarma görmez,
    eşkıyâ sormaz;
    kurdun, çakalın arasında;
    yaz kış babam, yaz kış.

    Hayat;
    ateş, hava, toprak ve sudan ibâret olabilirdi;
    mazot solumasaydı bu ciğer,
    tütünle dolmasaydı ceplerimiz,
    sevebilirdik belki de kahverengini,
    kırmızıyı, sarıyı ve mâviyi.

    Gördüğün bu evler,
    çatışmada sağ kalanların evleridir;
    onlar ki, verilmiş sadakaları olanlardır,
    hayat güvercini hep onlara sığınır.

    Kurşunlar, böyle sâhipsiz olmayaydı,
    kanımız da böyle akmazdı elbet.
    Nereden bilirsiniz babam,
    karpuz tarlası değil bu;
    barut soludu ciğerlerimiz.

    Toprak, başımıza devşirdi güneşi.
    Bir ömür, olduğu hâlde bir ömür;
    dalından kopan erik misâli
    ve çiçeğe durmuş kayısı
    ve bal olmuş üzüm sanki,
    sanki başımızı bekledi akbabalar.

    Yaşattık;
    yedi baş, on iki mâsumu,
    bir iğne deliğine sığınarak.
    Kuzularımın hep, eksik olur uykuları;
    patlar gece, patlar barut kokusu.
    Menzil kırar fırtına,
    üzerimize yıldırımlar düşer;
    kuvvetle yaşanır korkular.

    Ecel bir girdap oldu;
    tut tutabilirsen.
    Bir hâl edip sakınsam da kuzularımı,
    ciğerimi deldiler babam,
    ciğerimi deldiler.

    Tütmeyen bacaları,
    kevgire dönmüş duvarları,
    kurumuş çeşmeleri,
    geçit vermeyen yollarıyla bütün,
    bütün köyümüz şimdi yastadır.

    Gözümde kara bir pençe, dilim lâl.
    Bilir misiniz ki babam,
    özgürlük meskeni bu dağlar
    mezar olur bize?

    Elimin içinde toprak,
    toprağın içinde elim;
    bir yol havayı duyarak,
    bir adımda bin durarak;
    koştuğum bu, kaderimdir.
    Karıncalar imdâda gelir;
    yaz kış babam, yaz kış.

    II.

    Uludere bir büyük târihtir;
    Urartular, Medler, Persler,
    Romalılar, Arsaklılar, Sasânîler
    ve daha onlarca kavme beşiklik etmiştir.
    Dirileriyle değil, ölüleriyle bilinir;
    ihtiyar toprak, geleceği kendine devşirir.

    Uludere bir uzun servidir;
    dalları rüzgârda kırılır,
    gövdesi delik deşik olur,
    köklerine mazot dökülür,
    yolları hep ölüme çıkar.

    Uludere bir garip handır;
    dolu gider, boş gelirsin;
    boş gider, dolu gelirsin.
    Yollar kapalıysa, hâin pusudaysa,
    gövdeni kara toprağa,
    murâdını kalanlara bırakırsın.

    Uludere bir vîrân dağdır;
    ne bir kuşu, ne bir ceylanı vardır.
    İhtiyar bir dul gibi, bir ayağı çukurdadır;
    üstünde mayınlar, altında solucanlar,
    ölülerin başını bekler her dem.

    Uludere bir hâin pınardır;
    ne bir geçidi, ne bir köprüsü vardır;
    akar Allah akar,
    akar kısmetimin goncası.
    Ayın şavkı suya düşer,
    gitmeler hep bana düşer;
    kuzularım, canımın parçası,
    yıldızlara kalır geceleri.

    III.

    Bir ah edip sîneme sarsam seni;
    zamânı biriktirsem,
    kollarımda büyütsem,
    koymasam seni.

    Boynu çöp gibi ince,
    çatal dilli bir serçe;
    çiçekleri solur gibi bakar,
    bakar kalbimin avuçlarını kanatarak.
    Kurşun gelir, sâhipsiz,
    yere yığılır bedeni.

    Ah sevdiğim, ah geleceğim,
    Uludere’ye daha kaç kurban vereceğim!?

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,639,639,639,639,639,639,639,639,639,63
    24 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Dost Meclisi


    YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
    Yorumlarınız için bekleriz.

    Fotograf : Mehmet Hamurkaroğlu

    Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
    dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
    Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
    Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
    Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
    Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

    Yukarı


     


     Tadımlık Şiirler


    SEVİŞKEN

    Bakıyorum: önünüz
    Ancak şu söylenebilir bir şiirde
    Karanlık ve sessiz
    Şey diyecektim
    Sevişir misiniz?

    İşte gece, işte çılgınlığım
    Ve insan isteyebilir bazen
    Bazı şeyler: şeyiniz
    Hadi kanayalım birlikte
    İnce ve sonsuz beliniz

    Çünkü sabırsızım
    Çünkü sabırsız
    Ve konuşkan memeleriniz
    Değince dimdik oluyorlar hemen
    Tenime teniniz

    Çok eskiden birine söylemiştim
    Size de söylüyorum
    İnsan sevişecekse eğer
    Yatağa çıplak girmeli
    Çıplak yerleriniz

    İsmail UYAROĞLU

    Yazdırmak için tıklayınız.

    Yukarı


     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


     Damak tadınıza uygun kahveler






    http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
    Kahve Molası Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

    GOM Player 2.1.28.5039 / Windows / 7.21 MB
    http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
    Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

    VLC media player for Windows / V.1.1.7 / 20 MB
    http://www.videolan.org/
    İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

    7-Zip 9.20 (2010-11-18) for Windows / 1.068 KB
    http://www.7-zip.org/
    Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Diana - Paul Anka









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20121228.asp
    ISSN: 1303-8923
    28 Aralık 2012 - ©2002/23-kmarsiv.com