Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 11 Sayı: 1.962

 29 Mart 2013 - Fincanın İçindekiler


  • YAZ GELDİ KİRAZ KALDI–3 ... Seyfullah Çalışkan
  • Avustralya Seyr-ül Seferi - 5 ... Ahmet Şeşen
  • SARMAŞIK VE KÜÇÜK KIRMIZI ÇİÇEK ... Buket Çetin
  • NİSAN’A ÖVGÜ ... Neslihan Minel
  • Üç Yeni Kitap ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Türk'ün Türk dostu da kalmadı artık?!..


    Hakikaten bir akıl tutulması yaşıyoruz. Akil diye öne sürülenlerden, akıllı diye adam yerine konulanlara kadar herkes bir garip halde. Madem tecavüz kaçınılmaz o vakit zevk alalım bari, der gibi bakıyor gözlerimiz birbirine. Ne olup bittiği ile değil, oldurup bitirenlerin kafalarından geçeni anlamakla vakit öldürür olduk. Aslında ne diyor? Asıl ulaşmak istedikleri nedir? Bir yerden emir mi alıyor? Gerçekten kahraman mı? gibi soruları kendimize sora sora helak olmuş durumdayız. Mesela ben artık haber dinlemiyorum da seyretmiyorum da. Gazete okumayı, haber sitelerine girmeyi henüz bırakamadım ama en azından haber dinlemeyerek meditasyon yapabiliyorum. Seslerinden uzak olmak bile iyi geliyor insana.

    Mesela, adliye nazırı zatın, teröristlerin yurdu terk etmesi için kanun çıkarın fikrine verdiği cevabı duymadığım için rahatım. Hiç olmazsa okuduğumda yorum yapmak için vakit kazanıyorum. Oysa duysam, aklımdan geçeni dudaklarımın arasından dökmemek için akla karayı seçerim. Özetle demiş ki; "Ama bir kaygı var. Bir savcı çıkıp da bir dava açarsa çok zorda kalabiliriz diye. Ergin: Ne diyecek bri savcı çıktığında? Siz niye Türkiye'ye baırşı getiriyorsunuz diye hesap mı soracak? Ya da akan kanın, akan gözyaşının durdurulması için niçin gayret ediyorsunuz diye mi soracak? Suçsa ben bu suçu işliyorum burda." Buyrun cenaze namazına. Neresinden tutsan elinde kalır. Savcıları töhmet altında bıraktığına mı yanarsın, anayasaya karşı suç işlediğini mi söylersin. Neyi nasıl düşünürsen düşün başlı başına bir aymazlık, başbakanın değirmenine su taşımaktan öte bir anlam taşımıyor.

    Bu devlete, beğenirsin ya da beğenmezsin, otuz yıl, kırk yıl hizmet etmiş, gelebileceği en üst rütbeye ulaşmış, bugün ağzının içine baktığın sürüyle senin yerine güreşmiş insanları, kaçma şüphesi ile yıllardır tutuklu yargılıyorsun, ama sürekli vurup kaçan silahlı terör itleri kaçsınlar dile serbest bırakıyorsun. Bravo sana adliye nazırı efendi. Sıkmadığı için de yazılı emir değil, sözlü ricayı kullanıyorsun. İşte ben de buradan savcıları göreve çağırıyorum. Sadullah Bey'in kaçırma şüphesi vardır, dolayısıyla tedbiren derdest edilip Silivri'ye konması caizdir.

    Biz buralara nasıl geldik bilen var mı? Ne zaman Türk demekten korkar, Türk denilmekten utanır olduk? Bir ulusu tasvir etmek için kullanılan bu kelimenin bu denli korkutucu olacağı hiç aklımıza gelir miydi? Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene." derken, bir ırka ait olmayı kasdetmediğini, tam tersine, yapbozun bitmiş halinden söz ettiğini ne zaman unuttuk? Varolan Kürt sorununun Türk kelimesini hafızlardan silerek çözmeyi düşünecek kadar ne zaman küçüldük? Bambaşka sorunları alakasız yöntemlerle çözme yeteneğine bir biz sahibiz herhalde. Konuşmaktan aciz, ama gerçekten aciz bir kadın, koca bir ulusal kanalda "Herkes cebinde ay yıldız taşıyor zaten (nüfus cüzdanını kasdediyor herhalde) Diyarbalır'da Türk Bayrağı olmasa ne olur? Zaten Türk bayrağı da artık devlet bayrağı olmalı." gibi saçmasapan sözler sarfedebiliyor. Aklımız tutulmasın da ne yapsın...

    Epeyce geciktim bugün, biran evvel toparlayıp bitirmem gerekiyor. Ben seyretmeyeceğim ama bir saat kadar sonra Tayyip ekranda aynı çanağa çekirdek çitlediği basın mensuplarının sorularını yanıtlayacak. Hokkabazlığın daniskasına, göz boyamacılığın dik alasına, salak yerine konmanın pervasızlığına buyrun efendim. Benim yerime de seyredin, aklınızda kalanları bir yere yazın, günü geldiğinde açar açar gülersiniz. Kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      YAZ GELDİ KİRAZ KALDI–3

    Cümlelerin akıntısı durulmaya başladığında Canan’ın o akşam kalacağı evin sahibi çıkıp geldi. Zehra onu ablasının evinde misafir edecekti. Zehra ile birlikte Canan masadan kalktığında Nurhan da masadan kalktı. Çay bahçesinin kapısından çıkıp ayaküstü birkaç dakika konuştular. Ne konuştuklarını anlamadım. Zehra onlardan biraz uzakta konuşmanın bitmesini bekliyordu. Ortada gittikçe sevimsizleşen bir şeyler vardı. Suratlar asılıyor, konuşmalar sertleşiyordu. Sonunda fazla uzatmadan konuşmayı bitirdiler. Canan ile Zehra yürüyüp gözden kaybolurken Nurhan yeniden parka döndü. Ters bir şeyler vardı. Akşamın alaca karanlığında eriyip gitti Canan. Ardında dağlar kadar sorular bırakarak gitti. O zaman sevgilime veda ettiğimin henüz farkında değildim. Bilseydim İyi akşamlar Canan, derdim. İyi akşamlar acemi sevdam. Beceriksiz gençliğim, toy ve sersem yanım, acemi tarafım… İyi geceler… İyi geceler içimi kemiren milyonlarca kurt, iyi geceler uykusuz sabahlar. Sizin geceleriniz de benimki gibi zindan olsun. Zifiri karanlıkta kalsın…

    Turhan’la masada yalnız kaldık. Konuşmak, söze başlamak istiyordu ama yapamıyordu. Bakışlarını etrafta gezdirip, ıkınıp sıkınıyordu. Kelimeler yarım yamalak cümleler paramparçaydı. Ağzının içinde anlamsız bir şeyler geveliyordu. Sırtında taşınamayacak bir ağırlık varmış gibi eziliyordu. Her şeyden vaz geçince derin bir sessizliğe gömüldük. Havanın bozulduğu çok belliydi. Ben de bir şeyler sormayı istemiyordum... Ve sükûnetimiz şehrin sesine karışıyordu. Akşamın karanlığında eriyip gidiyordu. Aklımdaki sorular, kuşkular ciğerimi yerinden söküyordu. Ama ısırırla ben sormuyordun o da anlatmıyordu. On beş yirmi dakika sonra Turhan kendine gelerek sessizliği bozdu.

    - Gel birahaneye gidelim. İkişer bira içer konuşuruz,” dedi.
    Bira sevmiyorum. Özellikle sıkıntılı durumlarda içilmesi çok sevimsiz gelir bana. İçimizde bulamadığımız yakınlığı, samimiyeti alkolle ortaya çıkarmak zayıflıktır.

    - Gidelim istiyorsan, ama içmek istemiyorum. Sen içersin,” dedim.
    Çay paralarını ödeyip parktan ayrıldık. Şehrin ana caddesine doğru yürümeye başladık.
    - Cananla mektuplaştığımızı biliyorsun değil mi?
    - Evet biliyorum.
    - Ne kadarını biliyorsun haberim yok. Neredeyse her hafta bir mektup alıyordum ondan. Elbette karşılığını yazıp yolluyordum.
    Konuşacak bir şey bulamıyordum. La olsun diye sordum.
    - Canan’a kaç mektup yazdın?
    - Çok mektup, belki onlarca…
    - Bu mektuplar mı seni buraya getirdi.
    - Evet, beni o çağırdı. Sınava girmek için Manisa’yı seçmeye birlikte karar verdik.
    - Keşke benim bundan haberim olabilseydi.
    - Olsa ne olacaktı? Bunu senden özellikle gizlemedim. Hatta Canan’ın sana söylediğini sanıyordum.
    - Peki, başka bilmediğim ne var?
    - O’nu seviyorum. O’da beni seviyor. Sadece onunla görüşebilmek için kalkıp Samsun’dan buraya geldim. Sınav kimin umurunda?
    - Ben çok alakasız kaldım şimdi. Ne desem bilemiyorum. Tam bir maydanozluk benimkisi…
    - Sen bizim ilişkimiz hakkında ne biliyorsun ?
    - Hiç bir şey... Çünkü Canan mektuplarla ilgili olarak sadece birkaç kez selamını iletti. Sıkça yazdığını ve yazdıklarınızın içeriğini bilmiyorum. Özel olduğunu düşündüğüm için de fazla meraklı davranmadım.

    Sis yavaş yavaş dağlıyordu. Konuştukça her şey daha anlaşılır olmaya başlamıştı. Bu kez iş iyice sevimsizleşmiş, aramızdaki hava iyice soğumaya başlamıştı. Sokaklarda öylece yürüyorduk. Nerde olduğumuzu bile unutmuştum. Ne vitrinlerin, ne insanların hiçbir önemi yoktu. Baktığım halde zihnimdekiler dışında hiçbir şey görmüyordum. İnsanlara çarpmadan yürüme gayretindeydim. Turhan’da yüzümdeki ifadeden kendince bir anlam çıkarmaya çabalıyordu. Onun da aklında binlerce soru olduğunu anlamak zor değildi.

    Sonbahar Düşleri - 2003

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Ahmet Şeşen

     Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


      Avustralya Seyr-ül Seferi - 5

    “Yok bu haftasonu olmaz, haftaya gidelim..!”, “Tüh, bu hafta da işim çıktı..!”
    derken Murat’a gidemedik. Son haftasonu yaklaşınca; telefonla kendisine bilgi verdim.
    “İyi ki de gelmediniz, Sydney’i sular-seller götürdü.. Evde oturacaktık..!” dedi.

    Sydneyland’ı göremedik velhasılı. Disneyland da burada yokmuş zaten. Ama; “Queen Victoria Market” mutlaka görülmesi gereken bir yer. İnsanlar hafta içi iş çıkışı soluğu burada alıyorlar ( Sol üst köşedeki fotoğraf ). Hediyelik eşya satıcıları, çeşitli ülkelere ait yemekler, sebze ve meyve satıcıları.. Benim oturduğum yerin arkasındaki kapalı alanda da şarküteri ( peynirciler, balıkçılar, vb. ) dükkanları var. Kadıköy Çarşısı’na benzettim. Ve fakat dükkanlar saat 14:00’ü gösterdiğinde kapanmış oluyor...



    “Bunlar da neyin nesi ?” dediğinizi duyar gibiyim. Öyle bizdeki gibi “sallama” falan değil, gerçek bir demokrasinin cilvesi. Avustralya Polisi’nin Rock/Pop Grubu’nun sesi.. Grubun adı; “Code One”. Queen Victoria Market denen bu bölgede akşam sahne aldılar, 1 saate yakın söylediler, çaldılar. Onlar sahnede ter döküp koştu, gençler ellerinde bira şişeleri coştu, manzara gerçekten de çok hoştu. Web sayfaları :

    http://www.police.vic.gov.au/content.asp?Document_ID=670

    Oğlum anlattı, bir gece Melburnu’na gitmiş, gençler eğleniyor, caddelere taşmışlar. Cadde trafiği sıkışınca haliyle polisler gelmiş ve gençlerin omuzlarına sarılıp şöyle demiş :

    “Artık eve gitme vaktiniz gelmedi mi ? Bak saat geç oldu, trafik de etkileniyor, yavaş yavaş dağılsanız iyi olur, ne dersiniz gençler ?”.

    - “Aynı ülkemizdeki gibi hatta; bizim gençler bu ilgi karşısında iliklerine kadar ıslanıp, gözyaşlarıyla dağılırlar...” dedim. Bilmiyorum artık 7 mi, yemedi mi ? Bugün olmasa bile; “ileri demokrasi” hele iyice yerli yerine otursun, sadece o değil siz de yersiniz...

    Bana ilginç gelen yerlerden birisi de “Melbourne Zoo” olmuştu. Avvustralya’nın sembolü haline gelen “Kanguru” ve “Koala” gibi hayvanları ancak burada görebilecektik. Bir haftasonu şehir dışına çıktığımızda yollarda; “Koala düşebülü, Kanguru çıkabülü..!” gibi uyarı levhaları vardı ama biz rastlayamamıştık.



    Sol alt köşedeki penguenler sanki “Toplantı” halindelerdi. Ancak toplantının “Açılım” değil “Birleşim” toplantısı olduğunu zannediyorum, zira bir tanesi bile yüzünü dönmedi. Merak ettiğim “Koala” ise sürekli uyudu ( “Türk asıllı mı acaba ?” dedim içimden ) ama yine de çok sevimliydi. Aslan kılını bile kıpırdatmadan yattı durdu ( “CeHePe’li mi lem bu yoksa ?” dedim yine içimden ). Fil, zürafa, domuz, kelebekler, hatta taraftarım güzelim sarı-lacivert ( lacivert biraz mavi gibiydi ama hasretlik işte ! ) papağan gördüm. Devekuşu’nun yabancı ülke vatandaşı olduğu besbelliydi, halkın ortasında başı dimdik dolaşıyordu, öyle kuma gömme falan sözkonusu değildi. Orangutan; tıpkı yabancı fonları yutan, o televizyondan bu televizyona koşturan, “Öyle değil canım, aslında böyle demek lazım” diye halka yutturan, tatlısu liboşları gibi sürekli şaklabanlık peşindeydi. “Su tosbağası” hayli büyük idi ama asıl “Tosbağa” rengarenk sağ alt köşede yerini aldı. Ve en sonunda ve o renkli tosbağanın üstündeki sevgili “Kanguru” ile tanışma fırsatımız olabildi. Çok çok uysal ve masum ve hatta çaresiz görünüşüyle; “İşçi-Emekli-Memur”, kısaca ülke vatandaşımıza çok benzettim onu. Hatta Aussie’lerin; etinden yararlandığını duyunca bu kararım daha da kesinleşti...



    “Mornington”. “Good morning tonton” der gibi..! Bir haftasonu gittiğimiz deniz kenarı.
    Oğlumuzun yaşadığı yere yaklaşık 1 saat uzaklıkta. Kamp yapıp geceyi geçirenler, günü birlik denize girenler.. Dinlenme yerleri ve gölge altında masalar.. Duş ve tuvaletler... Elektrikli mangal yerleri... İşin bitince sirke ile güzelce temizleyip bırakıyorsun. Üstelik hepsi ücretsiz... Kısacası; ödediğin her kuruş vergi, insanlara hizmet olarak geri dönüyor. Ülkemizde ise; ödediğin her kuruş vergi, bütçenin deliklerine biraz yama örüyor, az biraz da hokkabazların cebi para görüyor.. Bütçenin deliği mi yoksa hokkabazın cebi mi büyüyor anlamadım ama vergiler her sene “Yürü ya kulum !” misali yürüyor...

    Üç aşağı beş yukarı; durum böyle değil mi..?

    Devam edecek...        

    asesen@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    8 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Buket Çetin

     Kahveci : Buket Çetin


      SARMAŞIK VE KÜÇÜK KIRMIZI ÇİÇEK

    Rüzgarlar esti yine günlerce. Kırmızı saçlarını okşayıp giden rüzgarlarla konuştu küçük kırmızı çiçek. Köklerini her geçen gün karşısında duran koca ağacın köklerine doğru uzattı. Dolandıkça dolandı toprağın altında ağacın ve küçük çiçeğin kökleri. Ayrılmak isteseler de ayrılamazlardı artık. Kökleri öyle çok dolandı ki birbirine sessiz ama derinden bir yakınlık büyüdükçe büyüdü aralarında. Dışardan bakınca sanki uzakta gibiydiler. Çiçek de hep öyle düşünmüştü, ta ki bir gün ağacın köklerinden beslendiğini anlayıncaya kadar. Ondan sonra hiç kopmasın istedi bu bağ, hiç son bulmasın, hatta oluyorsa daha da büyüsün, büyüdükçe büyüsün ve sonsuz olsun.

    Günler böyle geçip giderken bir sarmaşık fark etti bir gün küçük kırmızı çiçek, hemen yanıbaşında büyüyen. Aslında öncesinde de fark etmişti ama bu sarmaşık ne zaman bu kadar büyümüştü. Üstelik ne tuhaf bir şeydi. Son zamanlarda hızla büyüyor ve büyüdükçe de küçük kırmızı çiçeğin tüm bedenine dolanıyordu. İlk başlarda ciddiye almadı küçük kırmızı çiçek bu acayip sarmaşığı. Hatta bazı zamanlarda çiçek açardı. Çok güzel olurdu o çiçek açtığı zamanlarda, etrafa mis gibi kokular saçılırdı.

    Sonra ne oldu? Bir gün bu sarmaşık zehirli bir çalıya dönüştü. Önce gördüklerini kabus sandı küçük kırmızı çiçek. Heralde dedi, bana öyle geldi. Yoksa neden çiçekler açan, mutluluk veren bir sarmaşık birden bire zehirli bir çalıya dönüşsün ki? Evet evet , böyle olmalıydı. Tuhaf, kötü bir rüya olmalıydı gördüğü. Bir sarmaşık, çiçekler açan bir sarmaşık hiç zehirli bir çalı olabilir miydi?

    Günler geçtikçe bu sarmaşık daha da büyüdü. Büyüdükçe büyüdü ve küçük kırmızı çiçeğin narin bedenine dolandıkça dolandı. İlk zamanlarda güzel bir görüntü ya da arkadaşça bir ilişki gibi birlikte yan yana durdular. Sonra bir gün bu sarmaşık yine zehirli bir çalıya dönüştü. Gerçek olabilir miydi bu. Oluyorsa nasıl oluyordu o halde? Olmuyorsa nasıl öyle korkunç bir görüntüye bürünüyor ve zehirli iğnelerini küçük kırmızı çiçeğin bedenine batırabiliyordu?

    Bir sabah uyandığında gördüklerine inanamadı küçük kırmızı çiçek. Sarmaşık o kadar çok büyümüş ve çiçeğin bedenine o kadar çok dolanmıştı ki artık küçük kırmızı çiçek hastalanmaya başlamıştı. Tüm bedenine dolanan sarmaşık onun güneşi almasına ve dünyadan beslenmesine engel oluyordu. Konuşmaya çalıştı sarmaşıkla. Güneş alamıyorum, dünyayı hissedemiyorum, sen ne yapmaya çalışıyorsun, neden bu kadar dolandın bana, tüm bedenimi sarmışsın, yeter artık, dedi ona. Ama dinlemedi sarmaşık onu. Üstelik küçük kırmızı çiçek konuştukça daha çok zehirli bir çalıya dönüştü. Her zehirli çalıya dönüşmesinde küçük kırmızı çiçeğin bedenine daha çok batırdı zehirli iğnelerini.

    Bundan kurtulmanın bir yolu olmalı dedi, kendi kendine küçük kırmızı çiçek, nasıl da böyle birden bire kendisini esir almıştı? Nasıl böyle dolanmıştı bedenine? Bir türlü anlayamıyordu küçük kırmızı çiçek. Bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Başladığı noktayı çözebilse, nedenini anlayabilse belki kurtulabilirdi ondan. Ama anlayamıyordu. Başlarda böyle zehirli bir çalı değildi ki, sonradan böyle olmuştu. Anlaşılmaz bir şekilde zehirli bir çalıya dönüşmüştü. Ve küçük kırmızı çiçeğin hayatla tüm bağlarını koparmak istiyordu. Sanki onu yok etmek ister gibiydi. Neden, neden böyle oldu, diye düşündü küçük kırmızı çiçek.

    Yeniden korkmaya başladı. Korkuyordu çünkü artık hiçbir şeyi göremiyordu. Hiçbir şeyi duyamıyordu. Hiçbir şeyi hissedemiyordu. Dünya ve güneş artık çok uzağındaydı. Ağacı göremiyordu. O kadar çok sevdiği ve yanında olmak istediği ağaç, ne yöndeydi, hangi tarafında kalmıştı bilmiyordu. Otlar, bulutlar, rüzgarlar, kuşlar hepsi ondan çok uzaklardaydı. Hiç birini hissedemiyor, hiç birine ulaşamıyordu. Ağladı küçük kırmızı çiçek. Gözlerinden sesiz, küçük damlalar döküldü. Yarısı zehirli sarmaşığın bedenine, yarısı kendi bedenine döküldü. Ne ağaç bildi ağladığını, ne kuşlar, ne bulutlar, ne otlar, ne de rüzgarlar… Etrafına dolanmış zehirli bir sarmaşığın içinde günlerce ağladı.

    Günler geçiyor ve günler geçerken küçük kırmızı çiçek gittikçe daha da çok sararıp solmaya başlıyordu. Sarmaşık artık bazen değil çoğu zaman zehirli bir çalıydı. O zehirli bir çalı olduğu tüm zamanlarda küçük kırmızı çiçeğin bedenine batırdığı iğneleri ile onu gittikçe daha da çok yok ediyordu. Bir gün bütün bu boğulmuşluğun, yok olmuşluğun arasında bir boşluk yakaladı küçük kırmızı çiçek. Zehirli çalının bedenine dolandığı aralıklardan birinde bir boşluk yakaladı. Dünyaya yeniden kavuşmuştu küçük kırmızı çiçek. O aralıktan nefesler almaya başladı. Uzundur göremediği dünyayı, yaşayamadığı, hissedemediği dünyayı yeniden yaşamaya, hissetmeye başladı. Unutmaya yüz tuttuğu her şeyi yeniden hatırladı. Yeniden küçük küçücük adımlarla, küçücük nefes taneleriyle büyümeye başladı. Otları gördü yeniden. Bulutları gördü. Geçip giden mevsimlerin kokusunu duydu. Dünyayı yeniden hissetti. Yeniden yaşadı.

    Sonra kendince sarmaşıktan kurtulabilmeyi umdu. Düşündü, düşündü, günlerce, aylarca belki daha uzun zamanlar boyunca düşündü. Aklına esip geçen rüzgarlar geldi. Poyraz ve karayel rüzgarlarını anımsadı. Kuzeyin güçlü rüzgarlarını… Mücadele etmesini söyleyen, pes etme diyen rüzgarlar düştü aklına. Günlerce onlarla yatıp kalktı. Günlerce mücadeleyi, pes etmemeyi düşündü.

    Sonra ağacı hissetti yeniden. Kökleriyle kendine hayat veren ağacı… Yeniden, konuşmadan sessiz bağlarla dinledi ağacı. Günlerce dinledi, aylarca dinledi. Uzun zamanlar boyunca ağacın köklerinden kendine uzanan güçle büyüdü. Zehirli sarmaşığa inat, büyüdükçe büyüdü. Sarmaşık bedenine dolanıp, zehirli iğnelerini batırdıkça, rüzgarlardan, ağacın köklerinden güç aldı.

    Ve bir gün ummadık bir şey oldu. O nefes aldığı küçücük aralıktan tavşanı gördü. Tavşan yanına gelmiş ona bir şeyler anlatıyordu. Yine mi entrika diye düşündü kendi kendine. Yine mi? Sonra içindeki olumsuz sesleri dindirdi. Belki de entrika değildi. Belki hiçbir zaman tavşan ona entrika anlatmamıştı. İçindeki sesleri susturup tavşanı dinledi. Sonra tavşan ona iyi görünmüyorsun, anlatmak ister misin, dedi. Küçük kırmızı çiçek ağlamaya başladı. Bu sarmaşık dedi, her gün bana daha çok dolanıyor, zehirli iğnelerini batırıyor bana, dedi. Kurtulmak istiyorum, kurtulamıyorum, dedi. Sonra sarmaşıkla ilgili her şeyi anlattı, anlattıkça anlattı. Tavşan dinledi, dinledikçe dinledi.

    Düşündü küçük kırmızı çiçek. Acaba bu tavşan o tavşan değil miydi? Ne kadar değişmişti böyle. Artık hiç öyle başını döndürmüyordu. Aksine onu daha çok dinlendiriyordu. Hatta kendine bile getirdiği söylenebilirdi. Demek ki dedi, ona zaman vermeliymişim, tanımaya çalışmakta acele etmemeliymişim. Sonra kendisini düşündü, kendisi de değişmişti. Zaman geçip giderken demek her şeyi böyle değiştirebiliyordu. Böyle olgunlaştırabiliyordu.

    Tavşan, küçük kırmızı çiçeğin yanına sokuldu iyice. Biliyor musun, dedi, sen eğer gerçekten istersen, eğer gerçekten karar verirsen, bu zehirli çalı mıdır sarmaşık mıdır, nedir, ondan kurtulabilirsin. Çiçeğin gözleri parladı birden. Nasıl, dedi. Kurtulabilir miyim, bu mümkün mü? Başını salladı tavşan. Her şeyin kendi içinde olduğunu unutma dedi. Rüzgarları unutmadığın gibi, kendi içindeki güçleri de unutma, dedi.

    O günden sonra tavşan, her gün ziyaretine geldi. Küçük kırmızı çiçeğin bedenine dolanmış zehirli iğneleri tek tek, sabırla çözdüler. Zehirli sarmaşığın ise küçük kırmızı çiçeğin bedeninden ayrılmaya hiç niyeti yoktu. Onlar çözmeye çalıştıkça, düğüm düğüm daha da çok bağlanıyordu kırmızı çiçeğin bedenine. Böyle olmayacak dedi küçük kırmızı çiçek, dayanamıyorum artık. Biz çözdükçe, zehirli iğneleri ayıkladıkça, o daha çok dolanıyor bedenime. Sanki biz uğraştıkça o da daha çok zehirliyor. Daha çok gücümü tüketiyor. Tavşan, bu sana bağlı, dedi bir kere daha. Sen istersen kurtulursun. Korkuyorum dedi, küçük kırmızı çiçek, hiç gücüm kalmadı, çok korkuyorum.

    Ağacı anımsa dedi tavşan çiçeğe. Ağacı anımsa. Ne demek istemişti. Kırmızı çiçek ağacı hiç unutmuyordu ki zaten, neden ağacı anımsamasını istemişti. Onu hissetmelisin, dedi. Hissediyorum demiştin, dedi. Anlamadı kırmızı çiçek. Hissediyorum zaten, dedi ona. Hissediyor muydu? Bir an bu soru takıldı zihnine. Hissediyor muydu? Kendi köklerine dolanmış ağacın köklerini hissetmeye çalıştı. Yoktu. Ama nasıl olur, dedi küçük kırmızı çiçek. Yok muydu, yani, nasıl oluyordu böyle, ağaç yok muydu? Hani dolandıkça dolanmışlardı birbirlerine? Hani sessiz ama derin bir bağ vardı aralarında? Yok muydu? Hani kopmayacaktı hiç bu bağ? Hiç son bulmayacaktı hani? Hatta daha da büyüyecekti? Hani sonsuz olacaktı? Kökleri yok muydu? Seslendi bir kere daha ağaca. Hissedemiyorum seni, dedi. Panik içindeydi küçük kırmızı çiçek. Korkusu gittikçe daha çok artıyordu. Tavşan sarstı birden küçük kırmızı çiçeği. Önce şu sarmaşıktan kurtul, dedi. Seni zehirlediği için hissedemiyorsun, bilincini etkilemeye başlıyor artık. Korkuyorum dedi, küçük kırmızı çiçek. Kızdı tavşan, korkmanın değil, savaşmanın zamanı, topla artık kendini, kurtul şu zehirli sarmaşıktan dedi.

    Küçük kırmızı çiçek bir açılıp bir kapanan zihni ile tavşana baktı. Bir anımsadı tavşanı, bir anımsayamadı. Bir hissetti ağacı, bir hissedemedi. Kurtulabilecek miydi bu zehirli sarmaşıktan? Kendini toplayabilecek miydi? Bir açıldı, bir kapandı gözleri. Bir gördü, bir göremedi tavşanı. Seslendi ağaca bir kere daha, nerdesin? Hissedemiyorum seni, nerdesin?

    Buket Çetin


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Neslihan Minel


    NİSAN’A ÖVGÜ

    Yorgun yağan kış yağmurları son demlerini vururken cama, köprünün kırmızı ışıklarını seyre daldım.

    Daha bir sakin geçmişti bu yıl kış mevsimi. Aslında sakin geçen bu kış mevsimi, sıcak geçecek olan yaz mevsiminin de habercisiydi.

    Benim en sevdiğim mevsimdi bahar, baharlar içinde en sevdiğim ay ise Nisan. Ne güzel geçerdi ilkbahar. Erguvanlarının etrafa mor ışıklar saçtığı, lalelerin dört bir koldan şehri sardığı bahar.

    İnsanlar içinde, hayvanlar içinde bir uyanıştır Nisan. Kuşların, martıların seslerinin ayyuka çıktığı, sokakların cıvıl cıvıl çocuk sesleriyle dolduğu ilkbahar.

    Doğaya, uyanış ritmi veren bu ay, yazarlar ve şairler içinde, büyük eserler yaratma fırsatı doğurur. Çünkü yağan bahar yağmurları ve açan papatyalar, yeni ilham perilerini de getirirler peşlerinden. Yani yazmak içinde, ideal bir mevsimdir Nisan.

    Yahya Kemal’den, Cahit Sıtkı’ya, Ataol Berhamoğlu’ndan Nef'î ye kadar daha birçok şaire ilham kaynağı olmuştur bahar.

    Bir şiirinde;
    “İlk sevgilimin gülüşüne benzer
    Bir Nisan havası değil mi esen?
    Zincirlere kelepçelere inat,
    Kanatları açmak zamanıdır;
    Allahaısmarladık kaldırımlar.”
    Diyen Cahit Sıtkı, baharın gelişini, sevgilisinin gülüşüne benzetip, kanatlarını açıp, uçmakla ilişkilendirmiştir baharı.

    “Hayat ve mevsimler aynı şeydi
    Uyku kadar derin bir suda boğulurken
    İlkbahar kekeleyerek geldi
    Kırık çocuk gülüşlerinden”
    diyen, Ataol Berhamoğlu’da kırık çocuk gülüşleriyle ilkbaharı çok güzel bağdaştırmıştır.

    Nef'î de bahar için güzel bir kaside yazmıştır;
    “Esdi nesîm- i nev-bahâr açıldı güller subh-dem
    Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm- ı Cem”
    diyen Nef’i gibi bizim de sevinip bayram etmemiz gerekir; Çünkü gelen her bahar, insanın yeniden doğuşunu ve tabiatın dirilişini temsil eder.

    Bizim yapmamız gerekense, bahara sitem değil, yeniden doğuşa, övgü dizmektir.

    Neslihan Minel
    neslihancaa@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Üç Yeni Kitap

    Sevgili Okurlarım,

    Ülkemizde felsefe kültürü maalesef, olması gerekenin çok altında. Batı felsefesi filozoflarını kulaktan dolma bilgilerle tanıyan insanlarımız, kendi filozoflarımız hakkında ise neredeyse hiçbir şey bilmiyor. Hâl böyle olunca, hem Batı felsefesini gereğinden fazla yüceltme yoluna gidiyoruz, hem de kendi filozoflarımızı hakir görmeye başlıyoruz. Dahası, hayâtın hemen her alanında, felsefî sorunlarla karşılaşıyoruz; ancak, bunların farkına varmak da her zaman mümkün olmayabiliyor. Dolayısıyla, temel felsefe eğitiminin herkesçe dikkate alınması ve ülkemizde felsefe kültürünün gelişimine katkı sağlanması, son derece önemli.

    Bendeniz, durumdan vazîfe çıkartarak, “Herkes İçin Felsefe” isimli bir yayın dizisine başladım ve dizinin ilk üç kitabı, Sertan Yayınları’ndan çıkmış durumda. Diziye göstereceğiniz ilgi, hem bu projenin gelişmesine destek olacak, hem de ülkemizde felsefe kültürünün gelişimine katkı sağlayacak. Kitapların satışı, yayınevinin kendi internet sitesi üzerinden ve İdefix gibi internet sitelerinden başlamış durumda. Gönül ister ki, hepinize birer tâne hediye edebileyim; fakat, bu mümkün olmadığı için, kitaplara sizlerin ulaşmasını ve desteklerinizin sürmesini ricâ ediyorum.



    Kitapların linkleri aşağıda. İyi okumalar...

    “Kant etiği, dayandığı öncüller ve vardığı sonuçlar bakımından, yakın dönem felsefe tartışmalarında sıkça hedef tahtasına yerleştirilir. İnsan özgürlüğünü korumayı amaçlayan bu etikte aklı konumlandırış biçimiyle Kant, Aydınlanma felsefesinde özel bir yere sâhiptir. Nitekim, aklın birtakım sınırlarının olduğunu kabûl etse de etiğini, genel bir akıl görüşünden türetmeye çalışır. Akla yönelik kuşkuların arttığı ve etik alanında farklı arayışların ortaya çıktığı günümüzde Kant etiğini incelemek, bu tartışmalarda oldukça faydalı olabilir ve bu nedenle, “Herkes İçin Felsefe” dizimize, Kant etiğini serimlemekle başlamayı uygun gördük.”

    Kant Etiğine Giriş; Alkım Saygın, Sertan Yayınevi, Bursa 2013

    http://www.idefix.com/kitap/kant-etigine-giris-alkim-saygin/tanim.asp?sid=T2WRFC2RZE3EYTJCBKI7


    “Felsefe târihi içinden bakıldığında Levinas etiği, Öteki’ye saygıdan türetilecek yeni bir etik kurma ihtiyâcının ürünü olarak görülebilir. Fakat, Yahudilikle olan içkin bağlarından dolayı, ciddî olarak eleştirilecektir de. Levinas etiğinde bütün mesele, kişinin Kendi’si için istediği özgürlüğü Öteki için adâlete dönüştürmektir ki, özgürlüğü zorlaştıran da budur. Yâni, “zor özgürlük”tür bu; Ben’in gerçek özgürlüğü ya da özgür bir Ben olabilmenin zorluğu. Ayrıca Levinas etiği, Kant etiğinin bir tür ters yüz edilişidir ve bu nedenle, “Herkes İçin Felsefe” dizimize, Levinas etiğini serimleyerek devâm etmeyi uygun gördük.”

    Levinas Etiğine Giriş; Alkım Saygın, Sertan Yayınevi, Bursa 2013

    http://www.idefix.com/kitap/levinas-etigine-giris-alkim-saygin/tanim.asp?sid=VJMG02KEXE5E0NBLQM4Q



    “Nietzsche’nin felsefesi, ahlâkın ve dînin inanç içeriğine ilişkin kuşkucu bir îtirazdan çok, “metafizik varlık temelleri”nin, bu temelleri ayakta tutan kavramların ve bu kavramlardan türetilen ideallerin eleştirisine dayanır. Bu ideallerden her birini “put” olarak tanımlayan Nietzsche’ye göre Hıristiyan Batı dünyâsı, putların alacakaranlığına gömülmüştür. Üstelik, “Tanrı’nın ölümü”nden sonra da putlara tapmaya devâm etmektedir ve bu da “nihilizm çağı”nda Üstinsan’ın gelişini engellemektedir. Platonculuk, Hıristiyanlık ve Aydınlanma konusundaki eleştirileriyle Nietzsche, bugün de dikkatleri üzerine çekmeyi başaran bir filozoftur ve bu nedenle, “Herkes İçin Felsefe” dizimize, Nietzsche’nin felsefesini serimleyerek devâm etmeyi uygun gördük.”

    Nietzsche’nin Felsefesine Giriş; Alkım Saygın, Sertan Yayınevi, Bursa 2013

    http://www.idefix.com/kitap/nietzschenin-felsefesine-giris-alkim-saygin/tanim.asp?sid=Y5IK9DGB08DXNUGT33UF

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    26 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Dost Meclisi


    YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
    Yorumlarınız için bekleriz.

    Fotograf : Mehmet Hamurkaroğlu

    Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
    dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
    Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
    Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
    Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
    Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

    Yukarı


     


     Tadımlık Şiirler


    SEVENLER AĞLAMASIN

    Boyun eğme çileye ve kedere
    Diren tüm kötülüklere çirkinliklere
    Ağlama sakın boş yere
    Gülmek yakışır sevenlere
    Çünkü erişemez herkes
    Yaşamayı güzelleştiren
    O yüce değere

    Erhan Tığlı

    Yazdırmak için tıklayınız.

    Yukarı


     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


     Damak tadınıza uygun kahveler






    http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
    Kahve Molası Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

    GOM Player 2.1.28.5039 / Windows / 7.21 MB
    http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
    Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

    VLC media player for Windows / V.1.1.7 / 20 MB
    http://www.videolan.org/
    İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

    7-Zip 9.20 (2010-11-18) for Windows / 1.068 KB
    http://www.7-zip.org/
    Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Fernando
    ABBA









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20130329.asp
    ISSN: 1303-8923
    29 Mart 2013 - ©2002/23-kmarsiv.com