Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 1.965

 19 Nisan 2013 - Fincanın İçindekiler


  • YAZ GELDİ KİRAZ KALDI (Son) ... Seyfullah Çalışkan
  • Baktım, bırakabiliyorum.. ... Ahmet Şeşen
  • DİLDE, FİKİRDE VE İŞTE BİRLİK ... Bertan Onaran
  • Bakın Yugoslavya'da neler olmuş! ... Cüneyt Göksu
  • TURİST TAVUK MU KAZ MI? ... Erhan Tığlı
  • Barış mı? ... Haşmet Şenses
  • Karamel ... Elçin Koçlan
  • Kant’ın Aydınlanma Görüşü ve Foucault’nun Eleştirileri Üzerine II ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Onikinci yıla kocaman bir Merhaba!..


    Onca kargaşanın içinde 11 yılı geride bırakıp 12. yılına girdi Kahve Molası. Birlikte büyüdük sanal Dünyada. Yaş aldıkça olgunlaştık, olgunlaştıkça hassaslaştık. Kahveye katık olmak için yola çıkmıştık, memleketin dertlerine gark olduk. Hoşumuza gidenlerin yanında, çokça hoşumuza gitmeyenleri yazdık, çizdik, okuduk, ağlaştık ama vazgeçmedik. Yolculuğumuz boyunca çok "Hoşgeldin" az "Güle güle" dedik. İş hayatına atıldık, evlendik, ayrıldık, çocuklarımız oldu, bir iken iki iki iken üç olduk, acımasız zaman birçok arkadaşımızı aramızdan aldı götürdü, "Hayat bu işte" dedik geçtik. Gelenleri gidenlerin yerine koyduk devam ettik. Türkiye'nin 17 yıllık internet serüveninin 12 yılında var olmanın dayanılmaz hafifliği ile huzurluyuz, huzurluyum ve devam ediyorum edebildiğim yere kadar. Kahve Molası'na bir şekilde dokunan, bir adım öne çıkıp "Ben buradayım" diyen herkese, hepinize çok teşekkür ederim. Sağolun varolun.

    ...

    Benim için çok anlamlı bu güzel günde farklı konulara girmek istemezdim ama birkaç laf etmeden gidersem de için rahat etmez. Onca gündemin arasından birkaç tanesine dokunmak boynumuzun borcu.

    İlki tabi ki, Fazıl Say'a verilen ve ertelenen ceza. En başından beri sanatçı olmanın gereği olarak düşünürüm muhalif olmayı. Muhalifsin o zaman sanatçısın değil demek istediğim, senden başka insanları ruhsal olarak etkilemek uyandırmaksa görevin, mutlaka muhalif olmalısın diye düşünürüm. Ayrıca hangi konumda olursa olsun, sanatla uğraşan ve tanınan birinin diğerlerince daha az hor görülebileceğini düşünürüm. Farklı olmanın gereğidir tüm bunlar. Sıradan olmadıklarını hissetmek ve hissettirmek bu insanların hakkıdır ve haklılardır.

    Sanatçı olmak, aydın olmak zordur bizim memlekette. Hele bu ünvanları taşımak daha da zordur. Politikacı yalan söyleyebilir, çıkarının peşine düşebilir, normaldir, gün gelir bedelini öder, sorun olmaz. Ama aydın ya da sanatçı farklıdır. Aydın insan yalan söylemez, söylememelidir. Sanatçı dümen suyuna girmez, girmemelidir. Bir ülkede aydınlar ve sanatçılar da düzene uymuşsa artık son yakın demektir. İşte sırf bu yüzden Fazıl Say, sayılmalıdır. Daha az önce il başkanlarına hitap ederken, "Üç beş çapulcu köşe yazarı. Bahçeli'nin kayışı koptu. Kayseri'de akilleri protesto edenleri inceleteceğim." diyebilen bir başbakan tarafından yönetilen memleketimde bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki bu sanatçılara gözü gibi bakılmalıdır. Say, milyonlarca insanın yaptığını yapmış, hoşuna giden mesajları diğerleriyle paylaşmıştır. Ve bunun üzerine yelden nem kapan Ali Emre Bukağılı diye anılan meczup, durumdan vazife çıkarmış ve Say'ı mahkemeye vermiş. Mahkemenin kararından sonra da üşenmemiş, tüm basın mensuplarına tek tek bir basın açıklaması göndermiş. Hasbelkader bunların arasına beni de almış. Okuduğunuzda özenle yazılmış bir metin olduğunu görüyor ve "Acaba mı?" diye düşünüyorsunuz ne yalan söyleyeyim. Ama derine indikçe ve bu meczubun kim olduğunu araştırınca durumu anlıyorsunuz ve soru işaretlerinin yerini nefret alıyor. Temiz yüzlü bu çocuk Adnan Hoca ismiyle maruf tacirin müridi. Görevi ateist avlamak. Şu sıralar Say'ın mesajlarını retweet edenleri de yakalamakla meşgul. Neyse uzatmaya gerek yok. Bu kepazelikte bir inci tanesi gibi parlayan birkaç insandan biri olan Say'ın ettiği söylenen tüm sözlerin altına imzamı çekinmeden atarım. Say'a tahammülü olmayanın başka neye tahammülü olabilir ki?

    Cadı avlar gibi aklı başında laf eden gerçek akıllıların peşinde tüm yalaka medya. Şu aralar moda, bir onlardan bir bizden diyerek 2 aykırı sanatçıyı bir araya getirip tokuşturmak. Aralarında bir avuç aklıyla yılların sanatçılarına kafa tutmaya kalkanlar bile var. Geçen akşam Müjdat Gezen'i zorla ekrana çıkaran HaberTürk spikeri Didem Yılmaz'ın patavatsızlığı yalakalığın vardığı son nokta. Star tarafından "Spiker, Gezen'i nasıl susturdu." diye verilen haberin aslını seyredip siz karar verin. Spiker susturuyor mu yoksa pabuç pahalı diye programı kesip kaçıyor mu? Yahu Didem sen kim Gezen kim? Kesip attığı tırnaktan değerli olduğunu iddia edebiliyorsan helal olsun sana. Video için tıklayın.

    Bir nedenle, az önce, Sinan Çetin'in 3 yıl önce Samanyolu TV'deki bir konuşmasını izledim. Takdir ettiğim birinin erdiği doruğu görmek iyi gelmedi bana. Bunların gördüğünü ben niye göremiyorum diye kızdım bile kendime. Hala aynı görüşte olduğunu sandığım bu adamın o sözlerini gelin bir izleyin, izleyin de yalakalığın sinancası nasıl olurmuş bir görün. Video için tıklayın.

    Time'da açıklanan Dünyanın en etkili 100 kişisini gördünüz herhalde. Bizden olduğu söylenen ama benden olmayan iki zatın varlığı zerre kadar şaşırtmadı beni. Tayyip üzülmüştür diyeceğim ama kuvvetle muhtemeldir ki, için için eseriyle gurur duymuştur. Sırada imralıya Nobel Barış Ödülü, hocaya Nobel Fizik ödülü var. Dünyanın bir ucundan koca memleketin çivisini çıkartabilen adama Fizik ödülü az bile ya neyse... Haydi kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      YAZ GELDİ KİRAZ KALDI (Son)

    - Hayır artık arkadaşın olmayı sürdüremem. Son birkaç içinde yaşadıklarımız buna engel.
    Sen aylardır Turhan’ı seviyormuşsun. Benimle otururken, konuşurken, yürürken hatta ders çalışırken bile bir başkasını seviyormuşsun. Oysa ben sadece seni seviyordum.
    - Peki bundan sonra ne yapacaksın? Birbirimize nasıl davranacağız.
    - Henüz bilmiyorum. Şu anda bu ilişkiyi duygusal bakımdan sonlandırmak dışında başka bir şey istemiyorum. Etrafımızdaki insanlar için hiçbir şey olmamış gibi yapalım istiyorum. Yine zaman zaman birlikte oturalım. Görüşelim, konuşalım. Ama bunu yavaş yavaş azaltıp sonlandıralım. Arkadaşlarımın dikkatini çekmek, başkalarına malzeme olmak istemiyorum. Konuşmalarını, bizimle ilgili yorum yapmalarını engellemeliyiz. Özellikle seni incitirler.
    - Bitirecek misin?
    - Evet, kesinlikle. Bunları tekrar tekrar konuşmayalım lütfen.
    - O zaman neden uzatıyorsun? Başkalarının ne düşüneceğinden bana ne? Azar azar bitirmek ne demekmiş. Kes at olsun bitsin.
    - Tamam öyle olsun. Şu andan itibaren bitmiştir. Bundan sonra seninle görüşmeyeceğim,” dedim.
    Gözleri büyüdü. Bunu göze alacağımı düşünemiyordu. Ağlamaklı oldu ve sesi çatallandı ve bir şeyler söyledi. Ama ne dediğini anlayamadım. Yolculuk saatlerdir sürüyordu. Araba nereye varmıştı yolun neresindeydik? Bilmiyordum. Cümlelerimiz bir süreden beri satranç oyununa dönüşmüştü. Karşılıklı hamleler yapıyorduk. İkimiz de gözünü budaktan sakınmayan oyuncular gibiydik. Bilirsiniz pervasız oyuncular hep yenilenlerdir. Keder yüklü bu yolculuk iyice çekilmez olmuştu. Elimden gelsi arabadan inip yürüyerek o taşra kasabasına gitmeyi isterdim. Dağlar çok uzakta bir yerdeydi. Gideceğim kasaba uzaktaki dağların arkasında gizleniyordu.

    Canan için kayıp büyüktü. Turhan zaten ellerinin arasından kayıp gitmişti. Şimdi bütün amacı en azından beni elinde tutabilmekti. Eğer şartlar ileri sürsem kabul edecekti. İçinde bulunduğumuz durum birlerce saçmalığa uygundu. Hiçbir olmadı. Zayıftı. Zaman zaman ağlıyordu. Ağlamaya başladığında insanlığımdan utanıyordum. Kimse bir insanı böyle örseleme hakkını kendinde bulmamalıydı. Ortada kesin olan tek bir karar vardı. Yarın artık ikimiz içinde yeni bir gün olacaktı. Tanımlanmamış, ne olduğu sorgulanmamış, yarısı yırtık, benim içinse henüz içini çekmemiş yeni yetme bir aşk hikâyesi kendi sonuna varmaya çalışıyordu.

    Yolculuk akşamın yeni perdelenen bir ilkyaz akşamında sona erdi. Otobüs bütün yolcularını çarşıya döküp arkasına bile bakmadan çekip gitti. Son bir kez Canan’ı evine bırakacaktım. Hiç konuşmadan sadece yürüdük. Evinin bulunduğu yokuşun başına geldik. Dik sokaktaki üçüncü evde anneannesiyle birlikte kalıyordu.

    - Beni dinler misin?,” dedim.
    - Söylenecek ne kaldı,” dedi.
    - Sana kızmıyorum. Hiçbir kötülüğünde dokunmadı bana. Üstelik yaşadıklarım fazlaca öğreticiydi. Senin kişiliğinde, senin davranışlarında hayatın bilmediğim yanlarını öğrendim. Kızlar hakkında çok toydum örneğin. Bana bir şeyler öğrettin. Bir bayanla nasıl konuşulur, nasıl oturulur. İlginç bir deneyimdi doğrusu. İyisiyle kötüsüyle her şey için çok teşekkür ederim. Yarın ikimiz için de yeni bir gün olacak.
    - Canın cehenneme, salak Egeli,”dedi.
    Aldırmadım. Deli gibi öfkeliydi. Kafama bir şey atmadığı için şansı bile sayılırdım. Yokuştan aşağı inip meydana doğru yürüdüm. Kasabada taze bir ilkyaz akşamıydı. Havada akasya ve hanımeli kokuları savruluyordu. Sokaklar bomboş, evlerden gelen halı tezgahı sesleri akşam molasındaydı. Yüreğimde yağmur öncesinin sıkıntısı vardı. Çereşe Meydanı’ndaki havuzun incecik fıskıyesi her zamanki şarksını söylüyordu. İşidüştü Mahallesi yokuşuna vurduğumda aklıma Manisa geldi. Güzel bir hafta sonu nasıl çekilmez bir eziyete dönüşmüştü. Şehirden ayrılırken içimde duyduğum bütün dünyanın uzağında olma duygusunu bir kez daha hissetmiştim.

    Sonbahar Düşleri - 2003

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Ahmet Şeşen

     Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


      Baktım, bırakabiliyorum..

    Selam verdim sağa-sola, bir dostumun sigara bırakma(ma) olayı üzerinden çıktım yola, diğer olayların konuyla hiçbir alakası yoktur, haberiniz ola..

    Baktım, bırakabiliyorum..
    Diyelim; televizyonu açıyorsunuz, bir o kanala bir bu kanala baka baka. Tesadüfmüş gibi aynı saatlerde toplanmış bir sürü yalaka, konuşup duruyorlar ama konulardan kel alaka. Eskiden radyolardaki “Beraber ve Solo Şarkılar” misali gibi ama ne bestelerde doğru bir paça var, ne de güftelerde düzgün bir yaka. Anlaşılmaz bilgiçlikte bir küçük caka, ancak anlaşılır hiçlikte bir büyük caka. Maksat; etrafta yandaş şakşakları olsun, incir çekirdeği ve cüzdanlar nasıl dolarsa dolsun, kıymet-i harbiyesi varsın olsun taka. Ağızlardan vıcık ve cıvık yağlar aka aka, sanki iktidar olmuş da şunları bunları o yapmış gibi muhalefete çata çaka, ona buna tu-kaka. Şaka gibi adeta hemen hemen her gece izlenen bu vaka..
    ... Öyleyse; bir sigara yaktım...

    Baktım, yakabiliyorum..
    Diyelim; benim gibi içiniz sıkılıyor, ruhunuz bunalıyor, atalarınızın kemikleri sızlıyor. Gün be gün; birileri çıkıp, bir yerleri, bir şekilde, birileri memnun olsun diye kazıyor. Bakıyor ne ses var ne seda; bu kez pervasız biçimde kazdıkça azıyor. Sanki; Alman’a “Almanyalı”, Fransız’a “Fransalı”, İngiliz’e “İngiltereli” deniyormuş gibi “Türk” demeyelim, “Türkiyeli” diyelim diye birileri kızıyor. Çocukluğumuzda bir uzun kelime vardı; “Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız ?” diye, bugün bu milletlerin nüfus cüzdanlarında “Çek” ve/veya “Slovak” yazıyor. Neden ? Çünkü parçalandı, artık sınırları “Çek Cumhuriyeti” ve “Slovakya” diye ayrı ayrı çızılıyor. Benzer kaderi “Yugoslav” denen millete sahip ülke de yaşadı, “Sırp”, “Hırvat”, “Sloven”, “Makedon”, “Boşnak” belki de beraber ne kadar güçlüydük diye yüreğini dağlıyor..
    ... Öyleyse; T.C.’nin akıbetini çaktım...

    Baktım, çakabiliyorum..                
    Diyelim; analar ağlıyor, babaların yüreği paramparça olmuş, binlerce ailenin yuvaları solmuş. Bu acımasız ve tek taraflı savaşta; kimilerinin psikolojisi bozulmuş, kimilerinin kolu kopmuş, kimilerinin bacağı yokolmuş. Kim vatanı savunmuş, kim vatandaşları vurmuş, kim hain tuzakları kurmuş ? Kimin başına çuval konmuş ? Yüzyıllardır bu güzelim coğrafyadan kim medet ummuş, kim olanlara gözlerini yummuş ? Kimileri nutuk atıp coşmuş, kimileri sadece oy peşinde koşmuş. “Kime, neyi, nasıl ?” anlatacağını kendileri bile bilemeyenler bir olmuş, bindikleri birer dolmuş. Masalın adı “Barış”, bir varmış bir yokmuş, masalın az gideceği uz gideceği bir avuç nafile yolmuş, lakin masal boşmuş..
    ... Öyleyse; kafayı şu 63 akil muhtereme taktım...

    Baktım, takabiliyorum..                 
    Türkan’a sormuştum geçen hafta, “Öptürecek miydi acaba bu kez dudaktan ?” diye;
    “Nayıır, noolamaz, naslaaa..!” dedi..
    Bu hafta da Mükremin’e sordum;
    “Ben silahları bırakabilme ihtimalini sevdim” dedi..
    Düşündüm ve “Kim inanır bu ihtimale acaba ?” dedim;
    “Beeen...” dedi birisi, “Yalaaaaan...” diye de ekledi..
    Diğerine içimden sormak bile gelmedi ama o yine de;
    “Batsın bu dünya” dedi..
    ... Öyleyse; sigarayı bıraktım...

    Baktım, bırakabiliyorum..

    asesen@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,569,569,569,569,569,569,569,569,569,56
    9 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Bertan Onaran

     Güzelin Ardında : Bertan Onaran


      DİLDE, FİKİRDE VE İŞTE BİRLİK

    Çalışkan dostum Kaan Turhan  yaklaşan kuruluş yıldönümleri dolayısıyla Köy Enstitüleri’ni akla getiren bir çalışma yapmış, kitabını da bastırmış: “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik”. Kitabın alt başlığı işi nasıl sağlam, nasıl geniş bakışlı ele aldığının kanıtı: “Akçura, Galiyev, Gaspıralı, Gökalp”.

    Kitabın ayrıntısına geçmeden önemli bir noktaya değinmek istiyorum: 19. Yüzyıl’ın inci yarısında insanlar dişlediğimiz elma öyküsünden bıkmış, nereden gelip nereye gittiğimiz somut bilgilerle anla ve açıklamaya girişmişlerdi; bu öncüler arasından ikisi, Marx’la Freud evrensel enerjiyi temel alan iki açılama sundular insan kardeşlerine; Freud bu enerjinin cinsel alandaki işlevlerini ele aldı, Marx da çalışma, emek dünyasındakileri. Derken başka bir uzgörüşlü çıkageldi, Avusturyalı Wilhelm Reich; Freud’un başyardımcılığına yükselmiş bir hekimdi, ama öbür ustayı, Marx’ı da çok iyi sindirmişti; ruh gibi soyut, ne olduğu kestirilemeyen bir kavramdan yola çıkmış, sonunda enerji işlevlerine dayanmıştı; dolayısıyla şunu söyleyebildi: “ canımızın üç temel direği sevgi, çalışma ve bilgidir; dolayısıyla yaşamımıza onların yön vermesi gerekir”.

    Ama Demokritos’un bulgulayıp dile getirdiği olasılık-gereklilik ikilisi izin verseydi de bugünkü Küba’yı görebilse, orada yaşayabilseydi, dile getirdiği denklemin ne kadar doğru, yerli yerinde olduğunu görüp sevinirdi; ama 2. Dünya Savaşı’ndan sonra anamalcılığın gittikçe azmakta olduğu dönemde yaşıyordu; Avrupa’nın hiçbir ülkesinde barınamadı, zavallı insancıkların demokrasi(!) simgesi  saymayı sürdürdükleri ABD’ye sığındı, ve zindanların birinde şarlatanlıktan ötürü zehirlenip öldürüldü.

    Köy Enstitüleri tam onun istediği okullardı: burada öğrencilerle öğretmenler birbirlerini, derslerini, okullarını, ülkelerini, dünyalarını sevecek; yalnız soyut bilgiler öğrenmekle yetinmeyecek, asalaklıktan kurtulacak, aynı zamanda üretici, yaratıcı olacak; bu iki işlevi de kusursuz yerine getirebilmek için ömür boyu doğru bilgiler edinmeyi sürdüreceklerdi.

    Ama işte bu çokkkkk tehlikeliydi: böyle yetiştirilen, böyle yaşayan insanlar köle olamaz, insanın insanı sömürmesine, insanların geçimlerini silah ve uyuşturucu üretim ve satışına dayandırmasına göz yumamazlardı; nitekim yummadılar: 1 Nisan 1939’da ABD ile imzalanan ilk ikili anlaşmadan; hele 1945’ten sonra aralıksız tanınan ayrıcalıklardan sonra, yurdumuza yardıma (?) gelen Amerikalı uzmanlar (!) koyun otlatan çocukların heybesinde bir lokma ekmekle soğanın yanında MEB’nın bastığı klasikleri görünce durumun Moskova’da girişilen toplumculuk denemesinden daha tehlikeli olduğunu hemen gördüler ve Batılı sömürücülerin yüzyıllardır uyguladıkları yöntemi yürürlüğe soktular: harakiriyi yerli yöneticilere yaptırmak. Öyle de yaptılar.

    Köy Enstitülerini göklere çıkaran İnönü, yapının temel direkleri olan Hasan Âli Yücel  ile İsmail Hakkı Tonguç’tan başlayarak, bütün etkili insanları kurumun başından aldı; cenazeyi gömmek de DP’ye kaldı.

    Kitaba gelince, bakın ne diyor Kaan Turhan Sonuç bölümünde:

    “Bu dar oylumlu kitapta; dil, fikir ve iş birliğini amaçlayan üç büyük Türk aydının savaşımını ortaya koymaya çalışılmıştır, Üçü de dil üzerinde çalışmış, dil birliği için emek vermişlerdir. Üçü de fikir işçisi aydındırlar. Üçü de ortak hareket/imece kavramlarının içini dolduran büyük çabalarla tarih yazmışlardır.

    Çalışma il hem onlara saygıyı, hem de tarihimizde adlarıyla, sanlarıyla, savaşlarıyla yaşamlarını fikirleri üzerine kurmuş ve yaşamış, Türk Devrimi’ni hazırlamış bu insanların etkilerini anımsatmayı amaçladım.

    …

    Dr. Necip Hablemitoğlu’nun ilk gençlik dönemlerinde çıkarmış olduğu ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik’ Dergisi, bu kitabın oluşmasında etkili oldu. (…)

    Ödevimiz: Çalışmak, okumak, bilgiyle dik durup ortak hareket etmektir.”

    Dünyamız debelendirildiği anamalcılık batağından kurtulup Atatürk'ümüzün  gözünü diktiği “Yurtta ve Dünya’da Barış’a kavuşabilirse, Reich’ın değindiği “sevgi, çalışma, bilgi”  denklemi suyun akışı kadar doğallaşacaktır, bugün Küba’da olduğu gibi.

    Bertan Onaran
    bertan37@hotmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Cüneyt Göksu

     Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu


       Bakın Yugoslavya'da neler olmuş!

    Uluslararası bir toplantıda, Slovenya'dan gelen bir meslektaşımla bir iki saat sohbet etme şansı buldum. Günlük hayatın sorunları üzerine sohbet ederken laf döndü dolaştı, Yugoslavya'nın parçalanma sürecinde ki yaşananlara ve sonrasına geldi.

    Sordum: - “20 yıldan fazla zaman geçti. Bugünkü koşullara baktığında Yugoslavya'nın varolduğu dönemi mi, yoksa bügünkü koşulları mı tercih edersin?”

    Bakın neler söyledi!..

    Yugoslavya zamanlarında, işsizlik yoktu. Az ücret alıyorduk ama sağlık ve eğitim için endişelenmemize gerek yoktu. Çalışma saatleri daha azdı. İnsanlar arasında dayanışma vardı, gelecek endişemiz neredeyse yoktu. Farklılıklarımız olmasına rağmen, bir arada yaşayabiliyorduk çünkü farklı kökenlere ait olmamız, bir arada anlaşmamıza engel değildi. Fabrikaları yönetenler bizlerdik, yöneticiler vardı ama onlar fabrikaların sahibi değildi. Sendikalar güçlüydü. Birlik içindeydik.

    Parçalanmaya başlayıp, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya gibi ülkelere bölünmeye başladıktan ve sınırlar ayrıldıktan sonra birbirimize yabancılaştık. Herşey için para ödemeye başladık. En basit hizmetler için para istenmeye başladı. Özellikle sağlık hizmetleri özelleşip de, kazançlarımızdan sağlık hizmetleri için daha çok para ayırmaya başladığımızda gerçeklerle daha çok yüzleştik. Göreceli olarak daha çok kazanıyoruz, marketlerde daha çok alacağımız mallar var ama net olarak gelirlerimiz çok da fazla farketmedi. Daha çok çalışmak zorundayız. Bireyselleşme arttı, dayanışma azaldı. Artık herkes kendisini ve ailesini daha çok düşünmek zorunda. Özelleştirmeler sırasında çok fazla yolsuzluk yapıldı. Bunların hesapları hala sorulamaya çalışılıyor ama yapanın yanına kar kaldı. Özelleştirmeden kazanılan paralaın bazıları politikacılar veya bürokratlar tarafından yurt dışına kaçıldı. Gelir farklılıkları çok arttı. Eskiden fabrikaların yöneticileri olanlar, şimdi sahipleri oldu.



    Ülke parçalandıktan sonra, Almanya veya ABD'ye çalışmaya gidenlerin, göçenlerin sayısının patlama yaptığını da vurguladı meslektaşım.

    Bunları anlatan kişi erken ellilerinde, bilişim sektöründe çalışan, mesleğini yapan bir mühendis. Banka kredisi ile aldığı evinin parasını ödemek için daha uzun yıllar çalışması gerektiğinin de farkında. Yaptığımız değerlendirmeler ışığında sadece 20-25 yıl içinde bu geldiği duruma bakınca da “parçalanmanın” ve “sosyalizm”den vazgeçmenin ne kadar yanlış olduğunun özeleştirmesini de yapan birisi.

    Ayrılırken, “Aynı hataya düşmeyin” diyerek de tembih etmeyi unutmadı!...
    “Akil”lerin bol olduğu dönemde, “Akil”lice bir tavsiye…

    Cüneyt Göksu
    Cuneyt.Goksu@Gmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    4 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Erhan Tığlı

     GÜL-DİKEN YAZILAR : Erhan Tığlı


      TURİST TAVUK MU KAZ MI?

    Turist altın yumurta yumurtlayan tavukmuş ama biz sanırız onu kaz, yolmak isteriz biraz. Dinlemeyiz ne itiraz ne ikaz, atarız kazıkları. Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis tereyağlı(!) yemekler pişiririz, zorla yediririz. Üstüne de sunarız ekşimiş ayran, kurtlu kiraz. Çalar teneke orkestra, söyler kurbağa solist; deriz buna caz!

    Çok severiz biz turistleri, bağrımıza basmak isteriz karısını kızını. Turizm gönüllüsü delikanlı alamaz hızını, biriyle dans ederken öbürünün avuçlar kalçasını. Plajda da yalnız bırakmaz, iyice yanına sokulur, onu kem gözlerden korur! Bu ekstra hizmetlerden asla para almaz, turist memnun oluncaya dek onu başka bir yere salmaz.

    Tam turist mevsiminde belediye aşka gelir; yollar kazılır, turistik faaliyetlerle gözler boyanır. Tam sekiz ay yatılır, yumurta kapıya gelince ancak o zaman uyanılır...

    Sen istediğin kadar bağır, istediğin kadar yaz; bizde böyledir turizm.

    Ne söylesek boş; turizm mevsimi başladı, koş vatandaş koş! Atılan nutuklarla sen de coş, turistlerin gönüllerini ediver hoş. İlginle, sevginle olsunlar sarhoş...

    Turist tavuk değil kaz. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

    Erhan Tığlı
    erhantigli@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Haşmet Şenses


    Barış mı?

    Herkes bir barış'a odaklandı gidiyor.
    Benim en büyük savaşım sekiz diş ve üç ayaktan ibaret protezimle barışmamı engelleyen odaklarla şu günlerde. Kim mi bu hain odaklar? Sermaye imparatorluğunun karanlık fırsatçısı dişçiler!

    Daha birkaç ay önce pek kalıcı olmaz ama idare ettiği kadar artık diye 20 tl'ye geçici olarak barıştırıldığım protezim, geçende yine küsüp ağzımı terkedince, bu kez daha iyisine gittik fırsatçının. Bir hafta dayanmaz ama takalım deyip yerleştirdikten sonra, bakalım yenisi kaç para görüşmesi için geçti masasının ardına, tak tak tak... hesap makinesi kararı açıkladı: Müebbet! Hakimler kalem kırar, dişçiler kalem hoplatır. Bu genç zatı muhteris, yıllar önce dershane gençliğinin gözdesi haline gelen kalem hoplatmada da usta. Gözümü alamadım, saniyede iki kere 180 derece dönen ve bir kez bile masaya düşmeyen kalemden.

    Fırsatçı ilizyonist dişçi, peki bu geçici barışın bedeli deyince, dışarda arkadaşlar şey edecek, gibisiden birşeyler söyledi.

    İki hostes ve bir doktor syborg ile hizmet verilen modern, soğuk, donuk ve insandan arınmış muayenehane odasında, hastanın yanında gelen yakınına güç bela izin veren, fazla konuşmaya pirim vermeyen, güldün mü seni gülüşünle yalnız ve aptal hissettiren konukluğumuzun ardından, ilkelerine sıkı sıkıya bağlı fırsatçımızın hesap odasında geçici barışın bedeli açıklandı: 50 tl. Normalde 60 ama size 50...

    Geçici barış bir buçuk gün sürdü, hain iç mihraklar beni yine hain oğlu hain dış mihrakların önüne sürdü. Elde diş önümde dişçi, onun önünde hesap makinesi uygun bir alternatif arıyorum müebbete.

    Yahu ne barışı, iç dış tüm barışlarımızı sinsi bir cenderede ezdikçe ezen savaş asıl ayaklarımızın bastığı her yerde 7/24 verilen savaş.

    Dün, daha geçen haftalara kadar Erdoğan'a sallayıp duran bir kürt tanıdık, baktım gerçek demokrasi ve barışı getiren AKP'den, MHP VE CHP'nin silinip gideceğinden, seçim olsa %60 garanti oydan filan dem vuruyor. CHP faşistmiş, darbeciymiş. Ezbere kaptırmış gidiyor, arada söylediklerimi dinlemiyor bile. Konu Suriye'den açılmıştı. Nusayri-Sünni filan derken, meğer Suriye'nin asıl konusu kürtlermiş. Oradaki kürtlerin konumundan başka bir şey önemli değil gibi bu arkadaş için. TKP iyi ama ulusalcı olmuş. Kürtlere sırt çevirmiş filan... BDP'ye sempatisi apaçık ama AKP'ye de gönlünde bir yer açmanın gayreti içinde bell ki şu sıralar.

    Sizlere acı bir şey söyleyeceğim.

    Geçende "O devletten, iyi bir yerden emekli" demişti birisi bana. Emekli olduğunu ve maddi durumunun fena olmadığını tahmin ediyordum. Art arda yuvarlanan biralar eşliğinde bir elde iddia, diğerinde at yarışı kuponu, hemen her gün...

    Hangi barış ve özgürlük dostlar?

    Ben yüzlerce başvuru, onlarca görüşme, bir dolu olumlu görüşme sonucuna karşın, umutla iş aramaya devam ediyorum. Elimde protezle dişçi geziyorum. Ben kendime Türk filan demiyorum, Türkiyeli diyorum. Hangi Türkiyeli özgür, bunların hangisi Kürt Türk Arap kökenli, kaçı toplumsal yaşamda 24 saat bir "yaşamla barışıklık" sürdürüyor?

    "KAN DURSUN, SİLAHLAR SUSSUN" tabi ki... Ama hepsi bu kadar.

    Yalan ezberleyen, kimseyi dinlemeden bunları düşünce diye katıksız ve bozuk bir duygusallıkla şakıyan insancıklar...

    Bunca şiddetin, acının da önünü açmış olan gerçek "savaş" ve "barış mücadelesi" nerede veriliyor dersiniz?

    Haşmet Şenses


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Elçin Koçlan


    Karamel

    Malum yine ben..ihtimaller denizinden..ve malum mevsim yine sonbahar..

    Bir gülümseyiş aklımda dönüp duran şimdi.uyurken aklında tutarda insan sabah nasıl olurda o gülümsemeyle uyanıverir ? allah aşkına bir çift göz nasıl böyle bakabilir? Derin mi? Sıcak mı? Soğuk mu? Yeşil mi?

    Gülme şöyle ne olur diyesi gelir mi içinize içinize iki de bir.gülme çünkü canım yanıyor başım dönüyor..saçlarımın arasından geçiyor sesin. Susma yada biraz daha sus.ellerini düşlüyor gibi durup durup bakarsınız şimdi.tane tane duran bir üzüm kasesi.

    Nerde kalmıştım..gülümseyişi..düşledikçe, hatırladıkça, göğüsünüz içinden üstünden geçip gittikçe eğer sizi de gülümsetiyorsa var bunda bir iş.

    Söylenmeyin hemen! Aşk maşk değil bu.başka birşey.

    Hem ona ne sizin ne hissettiğinizden.kimin umrunda ki?soran var mı size soran oldu mu? Gülümsemesymiş oda bu kadar güzel. Sövmeyin içinizde bulunduğunuz duruma hemen.ne bileyim şansa kadere zamana falan.demedik mi, size ne ne düşündüğünden!

    Şarkılarım var mırıldanmıyor adeta kanıyorum..yorgun olmasam bu kadar geçer karşına bakardım uzun uzun. Hayır birşey değil anlayıverecek diye aklım çıkıyor. Gözlerini yum diyin ve öpün yüzünde mutlaka bir yara izi vardır..şakağında, alnında ne bileyim belikide hemen dudağının altında. Koklamak kim istemez ki nefesinden. Yorgunum şekerim, kahvem, sabahları boğazımı delip geçen çayım. İncinmişim ve incitmekten irkilirim seni. Bilme diye bu delirmişliklerim.

    Yan yana kaç kelime dizdiysem nafile..anlatmıyor hepsi birden bire birini. Sonbaharı kışı, mevsim sayarım çünkü içinden o geçer..

    yanlış yerdeyim şimdi. Dönmek için bakıyorum ardıma. Hazır değilim hemen dağılmaya.. göğsümün solu ağrıyor ve o da iyi geliyordu. Bahane arayıp duruyor bende ki.. dokunmak için ona. gülümsemesine değsin istiyor parmaklarım.sesinden geçsin.bir kere adınızı söylemedi kimbilir söylemese daha mı iyi? Hayır o değil adınıza kırılırsınız siz şimdi.. ellerim acıyor kesip atamadığım ellerim. Kaygısızlığına hayran kaldığım. Boşvermişliğine bayıldığım adam ! ellerim yanıyor.

    Gölgesi hızlı hızlı uzaklaşıyor şimdi benden..istanbulda kayboluyorum.karaköy oluyorum. neresiydi en sevdiği yer? galata köprüsü gibi içim. Eziliyorum eksikken o resim de.azalıyorum saat saat.

    Kaygısızlığına hayran kaldığım adam ! renk renk boyama içimi.karamel karamel..

    Gülme şöyle ne olur..başım dönüyor. İçim acıyor.

    Bir resim içinde kayboluyorum şimdi.dönemiyorum da geri.

    Ne olur demeyin peki ya “ileri” ?

    Elçin Koçlan


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,809,809,809,809,809,809,809,809,809,80
    5 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Kant’ın Aydınlanma Görüşü ve Foucault’nun Eleştirileri Üzerine II

    Kant’a göre akıl, bir bilme yetisi olmak bakımından, yargıları bağlayarak düşünce üretmeye yarar ve insanın doğal bir yetisidir. Bu yeti insana, başlangıçta doğa tarafından verilmiştir ve insanın bunu kullanması, doğası gereği bir zorunluluktur. (Kant, 2002:105-6) Konuya ilişkin olarak sarf ettiği “Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o, henüz kendisine güven duyarak bacaklarını hareket ettirmeye daha alışamamıştır.” (Kant, 1984:214) sözlerini ise şu şekilde ele almak mümkündür.

    Burada “atlama”, insanın kurtuluşunu ifâde eder ve henüz kendi başına düşünme olanağına sâhip olmayan insan yeniden, kurtulmak istediği kendi “hâmîsi”nin kucağına düşer. “Bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen pek az kişi vardır.”(Kant, 1984:214) Kant’ın bu görüşleri, insanın sâhip olduğu bir yeti olarak aklın hem bilgide, hem de toplumsal yaşamdaki rolüne ilişkin bâzı kabûller içermekte ve bu kabûller, insanlık târihinde özel bir yer teşkil eden “aydınlanmış kişiler”e duyulan güvenle desteklenmeye çalışılmaktadır.

    Kendi akıllarını kullanan bu kimseler, kendilerinden beklenen toplumsal görev ve sorumluluklarını en yetkin biçimde yerine getirebilen kimselerdir. Onlar, kamu işlerini sürdürürken ihtiyaç duyulan çeşitli bürokratik ve siyasî mekanizmalara koşulsuz itaat etmek yerine, bunların temellerini sorgular ve aksayan yönleri hakkında, ilgili kimselere görüş ve önerilerini aktarırlar. Yalnızca kendi toplumlarına karşı değil, bir insan olmak bakımından tüm insanlığa karşı da sorumluluk hissederler ve insanlığa karşı sorumluluklarını yerine getirdiklerinde, kendi toplumlarına da faydalarının dokunacağının bilincindedirler.

    Bu bilinç eşliğinde, eylemlerinde kararlılık ve yüreklilik gösterirler; eylemlerinin sonuçlarını da üstlenirler. İnsanlar, aklın kamusal kullanımında özgür; özel kullanımında ise özgür değildir. (Kant, 1984:216) Buna karşılık, insan olma bilinçlerini “askıya alarak” kendilerini yalnızca yaptıkları işlerle bilen ve bunlarla anlamlandırmaya çalışan kimselerin bu tutumu hem kendilerine, hem yaptıkları işlere, hem de toplumlarına ve tüm insanlığa zarar verecek niteliktedir. Sorgulamadan itaat etmek, itaat edilmesi istenilen irâdenin dogmatik zorunluluğunun gerçekleşmesini sağlar ve bu dogmatizm, sonuç olarak herkesin felâketine yol açar. Din adamları için de durum, tam olarak budur.

    Kant’a göre “alanının bir bilgini olarak din adamı, yazılarıyla halka hitâp ederken ve dünyâya seslenirken; yâni, râhip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Halkın tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmak, yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.” (Kant, 1984:217) Görünen o ki, Kant’ın kendi aklını kullanma vurgusu, aynı zamanda bu kullanımı engelleyen topluluklar ve bunların kararlarına yönelik bir eleştiriyi de içinde barındırmaktadır.

    Nitekim, hiçbir kilise meclisi, parlamento veya sözleşme, kendinden sonrakilerin ne şekilde düşüneceklerini tespit yoluna gitmemelidir. Kendi aklını kullanma, bağımsız düşünmeyi ifâde eder ve “insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak böyle bir anlaşma, kesin olarak bir hiçtir (...), en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bile. Çünkü hiçbir çağ, bir yemine dayanarak, kendisinden sonra gelen dönemlerin hem de pek önemli konularda bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da Aydınlanma’da ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez.” (Kant, 1984:217)

    Akıl, hem doğanın ve insan doğasının yasalarını keşfeder, hem de hayâtın her alanında insan özgürlüğünün gerçekleşmesini sağlar. Bağımsız düşünmenin herkes için ödev olması, aklın herkeste bulunmasıyla ilgilidir ve bunu ödev hâline getiren de insanın doğal varlık yapısı; onu diğer canlılardan ayıran varlıksal özelliğidir. İkili bir varlık olan insan, bir yönüyle fenomenler alanına âittir; ancak, aynı zamanda da akıl sâhibi bir varlıktır ve bu yönüyle, doğadaki diğer canlılardan farklı olarak kendisine özgü bir yer edinir. (Heimsoeth, 1986:112-4)

    Kendi aklını kullananlar ve kendilerini aydınlatanlar, bu özel yerin farkına varacak ve buna uygun bir biçimde yaşamlarını sürdüreceklerdir. Bunu yapamayanlar ise türlü bağımlılık ilişkileri içine düşecek ve “şeyler arasında bir şey” hâline gelecektir. Belli bir süreliğine belki insan, kendi aydınlanması için yapması gerekenleri erteleyebilir/ertelemek zorunda kalabilir; fakat, kendi aklını kullanmaktan bütünüyle vazgeçmesi, “insanlığın kutsal haklarını ayaklar altına almak ve onu incitmek demektir.” (Kant, 1984:218) Toplumsal yaşamın aklın tek ve mutlak otoritesi altında düzenlenmesi konusunda Kant, yasaların nasıl yapılacağına da dikkat çekmek ister.

    Bağımsız düşünmenin doğası gereği kişiler, kimi zaman yasalarla çatışma içine girer ve Kant, bu çatışmaların toplumsal yaşamda henüz baştan ortaya çıkmasına engel olmak ister. Yasa yapıcı, bu faaliyeti sırasında kendisine sürekli olarak, “Karar vermede kendi başına bırakılsaydı, bu yasayı kendi kendisine de koyar mıydı?” sorusunu sormalı ve kendisine uygulanmasını istemeyeceği bir yasanın yapımına engel olmalıdır. Eğer böyle bir yasa yapılmışsa, bu sefer de bilginlerin konuya dâhil olmaları ve bu yasanın değiştirilmesi konusunda halkı bilinçlendirmeleri, bunu yaparken kimsenin hak ve özgürlüklerine zarar verilmemesinin sağlanması gerekir.

    Hâliyle Kant, yasaların herhangi bir dogmatik temelden türetilmesine ve belirli bir cemaatin çıkarlarının gözetilip toplumun çıkarlarının bunun içinde eritilmesine karşıdır ve aklın otoritesine güvenir. Bağımsız düşünmenin ortaya koyacağı toplumsal yaşamda tüm kesimler, mutluluğa lâyık olma konusunda güçlü olanaklara sâhip olurlar; bu kesimlerden yalnızca birinin lehine olacak düzenlemeler ise toplumsal adâletin bozulmasına ve çatışmaların ortaya çıkmasına yol açar. Bu bağlamda, hükümdâr ya da yönetici, bir milletin kendi kendisine bile yükleyemeyeceği herhangi bir şeyi ona yükleyemez ve bunu yapmaya çalışanları da engellemelidir. (Kant, 1984:218)

    Kant’a göre on sekizinci yüzyıl, henüz aydınlanmış bir çağ değildir; fakat, Aydınlanma’ya giden bir dönemdir. Ergin olmama durumunun aşılması ve kişinin kendi aklını kullanması konusunda kat edilmesi gereken uzun bir mesâfe vardır henüz. Yine de insanlığın bu doğrultuda ilerlediğini düşünmek için haklı nedenler vardır ve “evrensel bir aydınlanma”, insanlığın gelişiminde nihâî hedeftir. On sekizinci yüzyılın “aydınlanmış bir çağ” olmaktan çok “Aydınlanma çağı” olması, bu hedefin görülmesi ve ona ulaşmada en güçlü adımların atılmasından kaynaklanır. Kant’ın bu görüşünün şekillenmesinde en büyük rolü oynayan kişi ise şüphesiz ki, Prusya Kralı II. Friedrich’dir.

    Öyle ki Kant, “Aydınlanma çağı” ifâdesi ve “Friedrich’in yüzyılı” ifâdesini, aynı anlamda kullanır. (Kant, 1984:219) “Bu gibi hükümetler, en azından milletin birliğini ve uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda nasıl vârolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar, kendi rızâlarıyla yollarının üstünden barbarizmin; bir tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşecektir.” (Kant, 1984:220)

    Kant’ın bu bağlamda üzerinde en çok durduğu bir diğer konu da dindir. Çünkü, “din bakımından ergin olmayış, çok daha tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır.” (Kant, 1984:220) Aydınlanmış bir hükümdâr ya da yöneticinin söyleyeceği söz ise şudur: “İstediğiniz kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün; ama, itaat edin!” Böylelikle Kant, savunduğu görüşleri şöyle bir sonuca bağlar: “Özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin; yâni, hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makineden fazla bir şey olan insanın onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.” (Kant, 1984:221)

    Çeşitli eleştirmenler tarafından Foucault ise hep, “modernizme karşı bir post-modernist” olarak tanımlanmıştır. Oysa, Kantçı aydınlanma ve eleştiri anlayışından bütünüyle uzak bir isim değildir ve bu şekliyle, Aydınlanma’nın yanında veya karşısında da değildir. (Gündoğdu, 2010:425-6) Hem Foucault’ya göre, herkesçe kabûl edilebilecek bir “aydınlanma” tanımı olmadığı gibi, Aydınlanma’ya karşı ya da taraf olmanın dışında başka bir seçenek de yok değildir. (Foucault, 2005b:185) Üstelik, târihsel bir dönem olan Aydınlanma’yı, entelektüel bir duruş olan Aydınlanma’dan ayırmak gerekir. (Foucault, 2005b:181)

    Foucault, Aydınlanma’ya ilişkin bu iki olguyu birbirinden ayırdığı gibi, entelektüel Aydınlanma’nın da dar bir rasyonalizm, hümanizm ve eleştiri anlayışıyla sınırlandırılmasına karşı çıkar. “Aufklärung, hem Avrupa modernliğini başlatan apayrı nitelikteki bir olay olarak, hem de aklın târihinde rasyonalite ve teknoloji biçimlerinin, bilginin özerkliği ve otoritesinin gelişmesi ve yerleşmesinde kendini göstermiş kalıcı bir süreç olarak bizim için salt düşünce târihinin bir episodundan ibâret değildir. Aufklärung, on sekizinci yüzyıldan beri düşüncelerimize nüfuz etmiş olan bir felsefî sorundur.” (Foucault, 2005a:171)

    Aydınlanma’nın genellikle “akıl, adâlet, eşitlik ve ilerlemeye dâir belirli birtakım düşünceler ve tutumlar koleksiyonu” ve aynı zamanda da “Fransız Devrimi’yle şekillenen bir târihsel-politik olaylar serîsi” olarak tanımlandığını ifâde eden Foucault’ya göre mutlak egemenliğe, adâletsizliğe, cehâlete, bâtıl düşüncenin kurumsallaştığı toplumsal yapıya bir tepki olarak Aydınlanma akıl, adâlet, eşitlik ve ilerlemenin açığa çıktığı bir toplum kurma amacı güder ve şeylerin ne oldukları, nasıl oldukları ve niçin oldukları hakkında kişinin kendi araştırmalarını yapmasını amaçlar; kişiye dayatılan sınırların eleştirisini ifâde eder. (Foucault, 2005a:170)

    Bununla birlikte, “Aufklärung’un kendisini Aufklärung diye adlandırmasını irdelemek, genelde on sekizinci yüzyılın; özelde ise Aufklärung’un incelenmesinin ilginç eksenlerinden birisini meydana getirecektir. Aufklärung, kendi kendini adlandırarak ve kendi şimdiki zamânı içerisinde yapması gereken işlemleri saptayarak kendi bilincine varmış olan kuşkusuz çok özel bir kültürel süreçtir.” (Foucault, 2005a:165) Kant’ın metninde ise Aydınlanma “istenç, otorite ve aklın kullanılması arasında önceden vârolan ilişkinin değişikliğe uğratılmış bir hâli diye tanımlanmaktadır. (...)

    Kant, [Aydınlanma’yı] bir olgu, süregiden bir süreç olarak niteler; ama bunun yanında, bir görev ve bir yükümlülük olarak da sunar. Daha ilk paragrafından itibâren, insanın olgunlaşmamışlık statüsünden bizzat kendisinin sorumlu olduğunun altını çizer.” (Foucault, 2005b:176) Felsefî düşüncede şimdinin incelenmesi, aslında yeni değildir; ancak, Kant’ın metnindeki inceleme tarzı ve diğerlerininki arasında, önemli farklılıklar vardır. Örneğin, Platon’un Devlet Adamı’nda da şimdiye ilişkin bir düşünüş dikkat çeker; fakat, bu düşünüşte kişi kendi şimdisini, diğer çağlardan ayıran dramatik bir olayla karakterize eder ve dünyânın geriye doğru dönmekte olduğundan; bunun da ağır sonuçları olacağından yakınır.

    Augustinus’un şimdi konusundaki tutumu ise yakında gerçekleşmesi muhtemel bir olayın işâretlerini inceleme şeklindedir. Vico’nun bu konudaki tutumu da şimdinin, ufuktaki yeni bir dünyânın doğuşuna geçiş olarak incelenmesini yansıtır. Oysa, bunlardan hiçbirisi şimdiyi, şimdide olanlar üzerinden incelemez ki, Kant’ın şimdiyi konu edinme şeklindeki orijinâllik de buradan gelir. (Foucault, 2005b:175) Bu, “bir filozofun kendi eserinin bilgiyle (connaissance) bağlantılı olarak anlamını, târih üzerine düşünmeyi ve yazdığı ve yazmasına neden olan tikel ânı bu şekilde; yakından ve içeriden ilişkilendirmesinin ilk örneğidir.

    Kant’ın metninin yeni olan yanı, târihte farklılık olarak ve belirli bir felsefî görevin itici gücü olarak ‘bugün’ üzerine olan düşünmesinde yatmaktadır.” (Foucault, 2005b:180) Foucault’nun Aydınlanma konusundaki görüşleri ve eleştirileri ise temel olarak iki başlıkta toplanabilir:

    1- Evrenselci, hümanist ve antropolojik anlayışa yönelttiği eleştiriler ve

    2- Bu eleştirilere karşın yine de kendisini, vesâyetten kurtulma sorusuna cevap arayan felsefî bir ethos olarak Aydınlanmacı geleneğin içine yerleştirmesi. (Gündoğdu, 2010:427-8) Foucault’nun Aydınlanma’ya yönelik eleştirileri de aslında, Aydınlanma’nın evrenselci, hümanist ve antropolojik yönlerine ilişkindir ve Aydınlanma’yı, hedef ve amaçları yönünden eleştirir; bunu yaparken de üç önemli gelişim bağlamında değerlendirir:

    1- Bilimsel ve teknik rasyonelliğin, üretim güçlerinin gelişiminde ve siyasî kararların alınmasında oynadığı rol (bilgi/iktidâr ilişkisi),

    2- Batının kültür, bilim ve sosyal organizasyon anlayışının sorgulanmasına olanak tanıyan sömürge döneminin kapanışı ve

    3- Aydınlanma rasyonelliğinin evrensel geçerlilik iddiâsında bulunması. (Gündoğdu, 2010:249)

    Foucault’ya göre “rasyonellik” ve “irrasyonellik” arasında kesin çizgiler çekmenin olanağı yoktur ve Aydınlanma’yı eleştirmek, irrasyonelliğe düşmeyi ifâde etmez. (Foucault, 2005b:185) Foucault daha ziyâde, “bir hastalığı iyileştirmek için, ona benzer bir başka hastalıkta kullanılan tedâvi şeklini kullanmaya”; başka bir açıdan “Aydınlanmacı” bir tutum sergilemeye çalışır. Aydınlanma konusundaki eleştirileri, aklın târihselliğini açığa çıkartmak, sınırlarını ve tehlikelerini göstermek gibi temel bir hedefi gözetir. Dahası, “kendi aklımızı kullanma cesâreti göstermek”le, aynı zamanda da aklımızın sınırlarını ve işleyişini öğrenme zorunluluğuyla karşı karşıya geliriz ve bundan kurtulamayız. (Gündoğdu, 2010:450)

    Akıl sorgulandığı zaman değil, Aydınlanma’nın rasyonelliğinin sorgulanmadan kabûl edilmesiyle “irrasyonalizm”e düşüleceğine inanan Foucault’ya göre Aydınlanma, ne olursa olsun korunması gereken bir “ilkeler toplamı” değil, ruhumuzu canlı tutmamızı gerektiren bir olay ya da süreci ifâde eder. (Foucault, 2005b:191) Aydınlanma bir yönüyle, belirli “bir dönemdir; kendi düsturunu, kendi kurallarını formüle eden ve genel düşünce târihi karşısında olduğu kadar, şimdiki zaman karşısında kendi târihsel konumunu görebileceği bilgi, cehâlet ve yanılsama biçimleri karşısında da yapmak zorunda olduğu şeyleri söyleyen bir dönemdir.” (Foucault, 2005a:166)

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Dost Meclisi


    YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
    Yorumlarınız için bekleriz.

    Fotograf : Mehmet Hamurkaroğlu

    Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
    dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
    Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
    Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
    Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
    Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

    Yukarı


     


     Tadımlık Şiirler


    SALKIM SÖĞÜT

    Ayrılıktan eğlim eğlim dalların,
    Düşüncelere dalmışsın kapkara.
    Başın yerde gözlerini mi yitirdin?
    Gölgen toprağa uzanmış, düşüncelerin suya.

    Toprak adamına benzer duruşun,
    Ağacım, bana da ver sabrından.
    Yapraklarında taze ay ışığı,
    Bezgin değilsin yaşamaktan.

    İyi insanların düşünü azma
    İçli türküler söyleyerek geceleri,
    Bu yoldan hırlı geçer, hırsız geçer,
    Yalnız, can dayanmaz ayrılığa.

    Büklüm büklüm dalların "dönen yerleri"
    Tel tel nakış, kimseye deme.
    İnsanın insan elinden çektiği,
    Ağacım, dert oturdu yüreğime.

    Beni, dalların bir hoş eder,
    Bir sevgili yakınlığı sarar içimi.
    Esmerim, boş ver de gel,
    Ekmek, su gibi özledim seni.

    Oğuz TANSEL

    Yazdırmak için tıklayınız.

    Yukarı


     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


     Damak tadınıza uygun kahveler






    http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
    Kahve Molası Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

    GOM Player 2.1.28.5039 / Windows / 7.21 MB
    http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
    Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

    VLC media player for Windows / V.1.1.7 / 20 MB
    http://www.videolan.org/
    İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

    7-Zip 9.20 (2010-11-18) for Windows / 1.068 KB
    http://www.7-zip.org/
    Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Fernando
    ABBA









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20130419.asp
    ISSN: 1303-8923
    19 Nisan 2013 - ©2002/23-kmarsiv.com