Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 1.967

 3 Mayıs 2013 - Fincanın İçindekiler


  • ANARŞİK MASAL 2 ... Seyfullah Çalışkan
  • İNSAN İLİŞKİLERİNDE ANALİZLER ... Nevriye Hamitoğlu
  • BEDRETTİN CÖMERT ... Bertan Onaran
  • Sıra Maduro’da... ... Cüneyt Göksu
  • DAYANIŞMANIN GÜZELLİĞİ ... Erhan Tığlı
  • BANA OKSİJEN VERSENE ARKADAŞ! ... Gündüz Badak
  • ESKİ BİR OSMANLI KÖYÜ ... Neslihan Minel
  • Dedi Teörik ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Faşist Patron sen çok yaşa emi!?..


    Yazıya oturduğum anda Dünyanın en büyük havalimanın ihalesi de sonuçlandı. Rakamlar büyük, onları telaffuz etmenin gereği de yok. İşin içinde olanlar anlıyorlar ya yeter. Ama bizleri yakından ilgilendiren bir yanı var ki, o da çevreye vereceği zarar. Helikopterle görüp beğendiği güzargaha, 3. köprü, muhtemelen kanal ve havalimanı yapılmasını buyuran Adolf Tayyip'in bu büyük projesinde, rant var, hırs var, böbürlenmek var ama insan yok. ÇED raporu olmadan yapılan ihalenin kanuni dayanağı da yok ama olsun, Adolf'un Goebbels'leri onu da hallederler. Halletmeseler de kim takar hukuku? Hem hukuk onların elinde guguk, adalet te nalıncı keseri değil mi?

    Projelerine insanı ancak yolunacak kaz olarak dahil eden ve kaz sayısını artırmak için elinden geleni ardına koymayan bu adamı, tarih, elinin kiri olarak bir yerlere yazacaktır eminim. Şu anda, Dünya'da faşizmle yönetilen ülkelere örnek verilmek istense akla Türkiye, lider olarak ta Tayyip gelir mi bilmem ama benim aklımdan hiç çıkmadığını söyleyebilirim. Yetmişli yılların çalkantılı ortamını, ardından gelen darbe ve sonuçlarını bilfiil yaşayan biri olarak vicdanım çok rahat, evet, henüz insanları fırınlarda yakmaya başlamadılar ama insanı insanlıktan çıkarıp, boş patates çuvalı haline getirerek asimile etmeyi, salak kaz olarak damgalayıp, korkuyla sinmiş insan müsveddesi haline getirmeyi pek güzel beceriyorlar. Yani öldürmeyip süründürüyorlar. Eh buna da şükür.

    Bir memleket düşünün, sırf bir sidik yarışı nedeniyle, Taksim 1 Mayıs kutlamalarına kapanmalı diye, memleket savunuyormuşçasına eli gazlı, kamyonu su toplu binlerce gözü dönmüş polisi seferber eden, yeni imal edildiği belli demir barikatlarla her deliği kapatan, insanlar geçmesin diye bölgeye geliş yolu üzerindeki 2 köprüyü açan ilin en büyük yetkilisi "Fevkalade orantılı güç kullanılmıştır. Bakın biz onlara bilye attık mı? Ama onlar attılar." diyebilmiştir. Taksimi kutlamalara açtıkları son 3 yılda tek bir hatırı sayılır olayın çıkmadığı unutulmuş gibi "Muhtemel olaylara önlem" adı altında faşizmin Allahı sergilenebilmiştir. Hedef gözeterek 10 metreden insanın üzerine tüfekle atılan gaz fişeklerinin vurduğu 17 yaşındaki Dilan için "O bir militan" diyerek, aslında "Az bile o fişekle ölse yeriydi." demek istemiştir. Eli keleşli katiller aktivist ama 17 yaşındaki Dilan militan. Bunu söyleyene siz insan mı diyorsunuz? Ama işte Allah'ın sopası yok ki, nasıl vuracağı belli olmuyor. O 17'lik Dilan İmam Hatip'li çıkmamış mı?

    Polisin "Orantılı Güç!??" uyguladığı saatlerde, Adolf Tayyip yanına aldığı koruma ordusuyla kapı komşusu bir asnafı ziyarete gidiyor ve esnaf kardeşine soruyor; "Kaç çocuğun var?" Uçkur bekçisi ya, sorar. Adamcağız "Bir tane" diye cevap veriyor. Tayyip'in o en edeplisinden cevabı ise hazır; "Bir yetmez bas gaza." Bas gaza öyle mi? Ne kadar veciz, ne kadar ahlaklı, bir o kadar oturaklı laf değil mi? Zaten etrafındakiler de işten çok anladıkları için pür neşe gülme halindeler. Bas gaza ha? Şimdi ben burada "Sen hala basabiliyor musun birader?" diye soru sorsam ayıp olacak, iyisi mi ben sormayayım, siz de içinizden sorun.

    Eee, imamı böyle olan caminin cemaati de Meclis'te ana avrat söver değil mi? Söver elbet, hem söver hem de sever. Kamer Ganç'in son derece yerinde ve hiçbir hakaret barındırmayan sözünden nem kapan bakan bayanın yersiz ve gereksiz infali ile tavan yapan Meclis ahlakı, o pespaye küfürlerle taçlanmış oldu. Yesinler sizin din ahlak itaat üçlemenizi. Bu arada Kamer Genç'i yalnız bırakan CHP yönetimine de yuh olsun. Hele Güldal Hanım'ın anlamsız çıkışı da patavatsızlığın daniskasıydı. Keşke Genç gibi beş on tane daha vekil olsa da şunların tozunu silkse. Böyle bilir böyle söylerim.

    Son olarak, Fenerbahçe'ye, bana yaşattığı bu heyecan, tattırdığı coşku ve yaklaştırdığı zafer nedeniyle canı gönülden teşekkür ediyorum. Futbol bu, "olsaydı"nın "yapsaydı"nın hiç bir anlamı yok. İşte ben de sırf bu yüzden futbolu ve Fenerbahçe'yi seviyorum. Kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      ANARŞİK MASAL 2

    Her tarafı denizlerle çevrilmiş o güzel ülkenin balıkçıları çok yoksulmuş. Yedi iklim ve üç kıta üzerindeki bereketli topraklarında bin bir çeşit ürün yetişirmiş. Yine de o ülkenin en fakirleri çiftçilermiş. On kilo karpuza, üzüme, pamuğa, ayçiçeğine, hatta buğdaya bir litre benzin alınamazmış. Çeşme suyu bile sütten pahallıymış. Devlet büyükleri çiftçilerden tarımsal üretim yapmamalarını salık verirmiş. Çünkü sadece ufku dar, cahil kafalar çitçilik ile kalkınmaya çalışırmış. Köylerinde çitçilik yapmalarındansa ketlere gidip simit satmalarının daha iyi olacağı söyleniyormuş. Birkaç on yıl içinde bütün tarım ürünlerini başka ülkelerden satın alır hale gelmişler. Çin’den sarımsak, Cezayir’den mercimek, Kongo’dan kiraz, İran’dan karpuz alıyorlarmış. Bütün köylüler büyük kentlere akmışlar. Hal böyle olunca kira fiyatları, ev fiyatları artmış. Sokaklarda yaşayan insanlar türemiş. Ucuz, sudan ucuz çalışmak için insanlar fabrikaların ve diğer işletmelerin kapısına yığılmışlar. Ağlayıp, yalvarıp yakarırak iş dileniyorlarmış. Patronların keyfine diyecek yokmuş. İnsan öyle ucuzlamış, öyle ucuzlamış, koyun fiyatına, keçi fiyatına inivermiş.

    Dünyanın bazı ülkelerinde insanların birbirini ıslatma bayramı, domates savaşı bayramı, azgın boğaların önünden koşturma bayramı, bira bayramı, bahar bayramı, hasat bayramı varmış. Onlar da 1 Mayıs günü dayak yeme bayramı kutlarlarmış. Aklı başında olan hiç kimse böyle bir bayramın neden kutlandığını anlayamazmış. Hastaneler tıka basa yaralı, karakollar tıka basa tutuklularla dolarmış. Bir keresinde bu kutlamalarda coşku iyice fırlamış ve tam otuz dört kişi ölmüş. Ölenler belliymiş ama silahlarıyla kalabalığa ateş açanları inek içmiş. Sonra da dağa kaçmış. Gerisi malum… Ne gören olmuş, ne duyan. Üstelik bunu kimse acayip karşılamıyormuş. Çünkü bu ülkede insanların hüzün duygusu, sevinç duygusu, öfke duygusu varmış. Ama şaşkınlık göstermek nasılsa yitip gidivermiş. Ne olursa olsun hiç kimse şaşırmıyormuş. Trafik kazasında her gün onlarca kişi ölüyormuş şaşkınlık yok. Yüzlerce işçi işten atılıyormuş. Yine aynı. Madenlerde göçük altında ölenlere de tık yok. Depremlerde ölen binlere bile kimse aldırmıyormuş. Büyük vurgunlar yapılıyormuş, kaçakçılık falan… Yine aynı. Televizyonların gözü önünde adamın biri karısı otuz yerinden bıçaklayıp öldürüyormuş. Yine tık yok.

    Generallerin yaptığı o büyük darbeden sonra ölenler, işkence görenler, idam edilenler kaçarken vuruldu, çatışırken vuruldu diye radyoların akşam haberlerinde anons edilenler birkaç yıl içinde unutuluvermiş. Unutulması bir yana hiç kimse “ne oluyor yahu?” bile diyen çıkmamış. Ölenlere sevinenler bile olmuş. “Uslu dursa onu tutuklar mı hiç? Oh iyi yapmışlar. O da anarşist olmasaymış,” deyip sırtını dönüvermişler. Yakın akraba, komşu, hatta arkadaşlarını bile arayıp sormamışlar. Acısı olanlar kendi dört duvarı arasında ağlayıp inlemekle yetinmek zorunda kalmış. Hiç kimseden küçücük bir teselli sözcüğü bile duyamamışlar. Acıların ve ölümlerin üzerinden yirmi yıl geçtiğinde birileri çıkıp onların anılarını el çabukluğuyla çalıvermiş. Bir eli yağda, bir eli balda, ihbarcı, yağcı hatta dönek olup araziye uyum sağlayanlar “biz mağdur olduk, çok acılar çektik,” diye sokaklara çıkmışlar. Her akşam televizyonlarda haykırır olmuşlar. Üstelik insanları kısa sürede bu yalana inandırıvermişler. Camilerimiz yıkıldı, ibadetlerimizi yapamadık, başörtü zulmü gördük, ikna odalarında işkence gördük diyorlarmış. Oysa generallerin hepsi dini bütün imanlı insanlarmış. Hiç kimsenin aklı karışmamış, tek bir kişi bile şaşkınlık geçirmemiş. Onlar konuştukça insanlar ikna olmuşlar. Büyük kalabalıklar halinde kafa sallamışlar. Aradan otuz yıl geçince bütün ülke iyice dindar olmuş. İnsanlar camilere sığmaz, sokaklara taşar olmuşlar. Yeni camiler yapılmış, çalışma saatleri ibadet vakitlerine kesiştirilmiş. Dini okullar çoğaltılmış. Önce insanların selamlaşmaları değişmiş. Herkes birbirini yanaklarında öperek veya alnına tos vurarak selamlar olmuş. Dini öğretiler birbirinizi sevin, adil olun, dürüst olun, merhametli olun, ekmeğinizi yoksullarla paylaşın, düşkünlere yardım edin, büyükleri sayın, küçükleri sevin diyormuş. Ama toplumda her geçen gün şiddet, adam kayırmaca, sahtekârlık, dolandırıcılık, uyuşturucu, içki hatta fuhuş artıp duruyormuş. Yetkililer çok geçmeden bunun nedenini anlamışlar. Yeterince inançlı olsaymışız, içten ve derinden inansaymışız bunlar olmazmış. Hepimizin inancı yüzeysel ve şekilden ibaretmiş. Bunlar derin konurlarmış, bizim gibi cahiller anlayamazmış.

    Dünyanın en güzel yağmurlarının, kadife dokunuşlarıyla güneşinin toprağını okşamaya doyamadığı bu güzel ülkede mevsimler yılda dört kez değişiyormuş. Her yıl dört ayrı bereket, dört ayrı cömertlikle gökten sağanak sağanak yağıyormuş. Yine de insanlarının çoğu yoksul, yine de her zaman bir demokrasi sorunları varmış. Sokakları diplomalı ve bilgili insanlarla doluymuş. Her seçimde bütün beyinler, bütün ağızlar kilitleniyor herkes hipnotize olmuş gibi sandığa gidip kendini yoksulluğa mahkum edeceğini söyleyen liderlere oyunu veriyormuş. O ülkenin dışında dünyadaki başka hiçbir ülkede işçiler “sizin çalıştığınız fabrikaları satacağım, çalıştığınız madenleri kapatacağım. Siz işsiz kalacaksınız,” dediği halde o başkana oy vermezler. Memurlar, çiftçiler, esnaflar, işsizler “ Siz yine yoksul kalacaksınız. Programımızda sizin yüzünüzü güldürecek hiçbir şey yok,” diyenlere oy vermezler. Onlar verirlerdi. Neden böyle olduğu, insanların neden böyle davrandığı hala aydınlatılamamış bir sırdır.

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    7 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Nevriye Hamitoğlu

     Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


      İNSAN İLİŞKİLERİNDE ANALİZLER

    Merve, yeni işe başlamış, masasında çalışıyor. Verilen yeni görevleri anlama derdinde. Onu izleyen karşı masadaki Yasemin, Merve’den hiç hoşlanmamış durumda. Merve’nin sorduğu sorulara kısa ve hızlı cevap veriyor. Merve, yine de anlayabiliyor, çünkü iş deneyimi var. Yasemin, yeni gelen bu kızın personelle olan sıcak ilişkisini de yan gözle takip ediyor. İçinde bu kıza karşı anlayamadığı bir negatiflik var. Bunu davranışlarında Merve’ye yansıtıyor. Merve ya anlamamış ya da anlamazlıktan geliyor. Ofiste birkaç personel bu durumun farkına varıyor. “Yasemin Merve’ye kötü davranıyor” konusuyla mail aracılığı ile sohbet ediyorlar. Bu sohbette ne hikmetse maillerden biri Yaseminin posta kutusuna gidiyor. Yasemin ilk başta çok şaşırıyor, daha sonra personele yanlış düşündüklerini söylüyor. Fakat bu yazışmalardan habersiz olan Merve’den de çekiniyor. Bu durumun yanlışlığını Merve’ye anlatması lazım, iş çıkışında bir gün Merve’yi konuşmak için durduruyor. “Ben sana kötü mü davranıyorum?” diye soruyor. Merve, gerçekten durumdan habersiz, “hayır” diye şaşırarak cevap veriyor.
    Günler geçiyor, Yasemin Merve’ye daha iyi davranıyor. Anlıyor ki Merve, personelden bile daha iyi kalpli. Merve ile yakınlık kuruyor ve hamile kaldığında güzel haberi ilk Merve’ye söylüyor. Merve çok mutlu oluyor. Yasemin, Merve ile her derdini paylaşmaya başlıyor. İkisinin arkadaşlıkları işten ayrılmaları sonrasında bile devam ediyor. Daha sonra da zamanaşımına uğrayıp yok oluyor. Ön yargı insanı fena yanıltır, düşman bilinen tanınınca belki dost olur.

    Kursta kocaman insanlarız. Yıllar sonra tekrar öğrenci olmanın küçük mutluluğunda şımarık zamanlar da geçiriyoruz. Birbirine saç yapmalar, fıkralar, dans etmeler, kahkahalar, takılmalar. Belli bir arkadaş grubunda geçici bir süreç de olsa lise çağlarına dönmek bizi mutlu ediyor. Bir gün birisi soruyor: “Kahve falı bilen var mı?” . Gırgırında atlıyorum: “Ben biliyorum” diyorum. Sınıfta elektrik fişi var. Kahveyi ben getiririm, fincanları da ama kahve makinesi? Yeliz: “Bizim evde var ben getiririm, kimse kullanmıyor, öylece duruyor” diyor. “Yaşasın” diyoruz. Sonraki gün kahve makinesini getiriyor. Herkes mutlu, kahveler pişiriliyor, fallara bakılıyor. Ancak sınıfta bekarların çoğunluk oluşturması, kahvelerin durmadan yapılmasına neden oluyor. Bundan rahatsız olan Yeliz, gün sonunda kahve makinesini toplayıp gidiyor. “Tekrar getiririm” diyor. “Tamam” diyoruz. Ancak sonraki gün getirmiyor. Sorduğumuzda bize şu cevabı veriyor: “Babam her gün kahve içiyor, kahve makinesi babama lazım.” Bu koca yalana hepimiz şaşırıyoruz, kimse de Yeliz’in ilk söylediğini hatırlatmıyor. Çünkü Yeliz’le tartışmak mümkün değil. Hep haklı olan o olacak. Dünyanın en haklı insanı o. Sınıfta tartışmadığı insan yok. Bakışları rahatsız edici. Öyle ki bir gün kendisi ağzından kaçırıyor: “Kayınvalidemin gözü sürekli bende. “Belli ki kadıncağız bile ondan çekiniyor. Yeliz, yapılan gezi organizasyonlarında “ben de gelirim” deyip son anda gelmeyenlerden. Hem hiçbir etkinliğe katılmayıp, onsuz düzenlendiğinde darılmaya kalkıyor. Bir piknik düzenlenecek, ben sadece soruyorum: “gerçekleşecek mi” diye, tıp diye bana takılıyor. Bana olan gıcıklığının ta eskiden beri olduğu belli. Zavallıcık en sonunda dayanamayıp bir sabah bana afra tafra yapıyor. Allahın selamından kusur ediyor. Bana da kesilen tırnağımın ucu kadar tın yani. En fazla üç gün göreceğim insan. Ben onun asıl derdini biliyorum. Bu yılki görev arkadaşım onun yakın arkadaşıydı. Zavallıcığa dert olmuş, benim haberim yok. Arkadaşlığını paylaşmayan ve yalnız kendisini haklı gören insanlar, bir de bakarlar ki yapayalnız kalmışlar.

    Sevil, evlendi, işi bıraktı. Hemen de çocuğu oldu. Büyüttü, okula verdi. Düşündü ki çalışmam gerek. Karşı komşusunun muhasebe bürosu vardı. Gel bizde çalış dediler Sevil’e. “Tamam” dedi, işe başladı. Sevil mutluydu, yeniden iş hayatına atılmıştı, ne iş verseler yapıyordu. Bilgilerinin ne kadar eksik kaldığını fark edip sürekli sorular soruyordu. Ofiste başı türbanlı Büşra vardı. Büşra uzun zamandır buradaki işleri yapıyordu, fakat yeni gelen personeli istemiyordu. Sevil’i de sevmemişti. Sevil de bunu fark edememişti. Bir gün Sevil, sabah işe gittiğinde bilgisayarının çalışmadığını fark etti. Büşra daha gelmemişti. Sevil, telaşlandı bilgisayar bozuldu diye fakat bir de baktı ki bütün kablolar, fişler yerinden çıkarılmış. Bunu kim yapabilirdi? Başka bir gün ofisin tuvaleti kilitliydi. Sevil, anahtarı aradı bulamadı. Meğer anahtar Büşra’nın cebinde gitmişti. Sevil’e ofis sahibi iyi davranıyordu. Öğretiyordu, bu iş yakınlığını Büşra kıskanıyordu. Çünkü Büşra patronuna deli gibi aşıktı. Sevil bunu işten çıkmadan önce öğrenmişti. Sevil Büşra’nın yaptıklarına dayanamayıp işten çıktı. Arkasından Büşra da kendisini ele verdiği için kovuldu. Hırsına ve kıskançlığına yenilen kişi biranda her şeyini kaybedebilir.

    Ali’ye kuzeni telefon açıyor, “Abi bana Real Madrid maçına bilet bulur musun?” diye. Ali, “tamam, bir bakayım” diyor. Ofiste Ali bilenlere soruyor, patron da “Ben sana garanti bulurum, dernekte sağlam adamlarım var.” diyor. Ali, patrona güveniyor. Kuzenine söylüyor. Zaman daralıyor bilet ortada yok. Ali, patrona soruyor: “Biletleri bulacak mısınız, bütün aile yurt duşundan gelip bana misafir olacak. Eğer bilet bulursanız hep birlikte geleceklermiş” diyor. Patron kendinden emin cevap veriyor: “Gelsinler, bilet tamamdır” diyor. Kuzen ve ailesi yola çıkıyor, kuzen çok mutlu arkadaşlarına hava atmış. Yurt dışından dünya yolu geçerek Ali’ye misafir oluyorlar. Maça iki gün kalmış, Ali ofise gittiğinde bileti soruyor. Patron gayet rahat cevap veriyor: “Maalesef, bilet işi olmadı, gel oku maili, bak olumsuz yanıt gelmiş dernekten” diyor. Ali, üzerinden kaynar su boşaldığını hissediyor. Başı dönüyor ve kuzene ne cevap vereceğini düşünüyor. Yer yarılsa da ortadan kaybolsa, bu durum hiç yaşanmamış olsa. Ali, kuzene haber veriyor, dünyanın en sessiz anı yaşanıyor. Korkunç bir durum. Ali ve kuzeni mutsuz. Ama patron gayet merhametsiz, düşüncesiz, insafsız. Ali’nin eşi, ailece düştükleri bu tatsız duruma kızıp, patron için iyi şeyler dilemiyor. Dileklerini de Allah gerçekleştiriyor. Mahcup olan ailenin durumunu kendisi yaşıyor. Seyahat edeceği zaman Milan ve Milano şehirlerini karıştırıp yanlış uçak bileti satın alıyor. Değiştirmek imkansız, çünkü bilet kampanyadan satın alınmış, bu sefer yeni bilet almak zorunda kalıyor, beşbin lira havaya gidiyor. Yaptığı kötülük bir şekilde patrondan çıkıyor. Verdiğin sözü tutmayıp başkasına zarar verirsen bir gün gelir o zarar seni bulur.

    Nevriye Hamitoğlu
    nevriye.h@hotmail.com



    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    6 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Bertan Onaran

     Güzelin Ardında : Bertan Onaran


      BEDRETTİN CÖMERT

    Barış Gümüşbaş ile Sancar Seçkiner, 11 Temmuz 1978’de Gladyo’nun alçakça aramızdan ayırdığı sevgili Bedrettin Cömert’i 70. Doğum Yıldönümü’de anmak üzere bir kitap hazırlamışlar, Hacettepe Üniversite Yayınları 1. hamur k3ağıra özenle basmış.

    Anımsayacaksınız, Sancar Seçkiner’i Sinema Şenliği’nde Feriye Sineması’nda gösterilen Marco Belllochio’nun Uyuyan Güzel  filminde tanımıştım; Sancar da Hacettepe’de öğrenim görmüş; daha önce de başka bir çok sevdiğim insanın, Magdi Rufer’in anısına  kitap hazırlamışlar arkadaşlarıyla birlikte.

    Kitapta birçok değerli insanın Bedrettin’le ilgili anı ya da değerlendirme yazıları var; 1974 ve 78’de, bilemeyeceğim kişisel nedenlerle, bilerek ya da bilmezden gelerek ülkemizi ABD’nin heveslerine kurban edenlerden biri olan Ecevit’in yazık ki ancak göstermelik kalan danışma Kültür Bakanlığı’ndaki Danışma Kurulları’nda ya yana çalışmıştık Bedrettin’le; ama yazık ki, aydın olarak tanımanın ötesinde yakın dostu olma fırsatını bulamadım.

    Buna karşılık sevgili Hasan Hüseyin Korkmazgil çok yakın dostlarından biriymiş ve yürekten severmiş Bedrettin’i; ben kitaptan, bu iki değerli insanın acılarını iç içe yaşamış, can dostum Azime Korkmazgil’in şiirsel yazısından kısa bir bölümü alacağım ancak; gerisi size kalıyor, bu değerli kitabı edinin ve kalan yazıları canınıza katın.

    Sonuçsuz Bir Telefon Konuşması

                “4 Mart 1927, 27 Eylül 1940: Tarihsel yükleriyle, destan gibi iki başlangıç!

                83 yaşındaki Hasan Hüseyin Korkmazgil’i mi anayım, 70 yaşındaki Bedrettin Cömert’i mi? Şimdi…onların unutulmaz anılarıyla, darmadağın olmalı mıyım savrulmuş bir harman gibi; yoksa, derlenip toparlanmalı mıyım, acılarımdan doğmuşçasına!

                2008 yazı… Bir de baktım, belleğim  yanıyor! Günler, Bedrettin’in aramızdan anlaşılmaz bir hainlikle koparılışının 30. yıldönümü günleri! Kıyı’da yayımlanan, bir tür ağıt niteliğindeki yazımdan sonra, dedim ki; Bedrettin için de, Hasan Hüseyin için de, bundan böyle yalnızca doğum günlerinde konuşacağım!

                   Ben kendimi tutabilirsem eğere/ sesimi tutabilirsem…

                İkisini, neden birbirinden ayıramıyorum? 

     Düşünüyorum da…Canından ayrı tutmadığı, bu demek bir dosttan bir arkadaştan bir oğuldan daha başka bir şey, belki de ikizi gibi gördüğü Bedrettin’in ansızın yitirilmesi olayı; Hasan Hüseyin’le evliliğimizin son dönemine damgasını kaçınılmaz olarak vurmuştur! Başka türlü, şöyle diyebilirim: Bedrettin’den öylesine ayırtılmakla Hasan Hüseyin; akıl sağlığını yitirmediyse de, çok ağır biçimde, duygusal ‘yıkım’a uğramıştı…

                Geçmiş miydi önümüzde uzanan artık, yoksa gelecek miydi; anılarım, gitgide derinleşerek, acılaşma dozu artarak ve içinden çıkarak elbet, benimle yaşar gider… Ne var ki; otuz yılı aşmış böyle gerçek bir uzaklıktan bakınca şimdi; Bedrettin’den sonraki yılları biz Hasan Hüseyin’le nasıl paylaştık, bunun adının konması bile, baş döndüren bir süreçtir. Geride, 12 Eylül’ün hemen öngününde; olanca bilinçli bir kederi ve isyanı sesiyle, yüreğiyle, yaratıcı tüm varlığıyla taşımış bir Hasan Hüseyin çıkıyor karşımıza! Ben O’nun silinmeyecek imgesine şaşarak; içimdeki, sanki başka bir insana bakar gibi bakmaya alıştım artık. Bu demek, Bedrettin gittikten sonraki Hasan Hüseyin; tümüyle ‘farklı’; nasıl demeli, benden ayrı bir insan olup çıkmıştı! Ozanın ardından; kıyısına köşesine değinen pek çok  yazı yazdım. Her saptamamla, O’nun başka bir yanını anlatmaya çalıştım. Özünü yansıtabildim mi? Hayır! Artık Bedrettin’siz bir Hasan Hüseyin gerçeğini gerektiği gibi, bu demek sıcağı sıcağına ve yerli yerine oturtabildiğimi sanmıyorum…

                O yakıcı 11 Temmuz ’78 sabahından, karlı ’83 Şubatına; neresinden baksak, daha bir beş yıla yakın yaşadı Hasan Hüseyin…

                Yaşadı mı? Tartışılır!

                …çürüttük en güzel günlerimizi – zindan köşelerinde/ kapılarda

                                                                                                  kaygılarda

                                                                                                              boş umutlarda…”

    Bütün ölümler geride kalan yakınlar için dayanılmazdır kuşkusuz; ama Azime Korkmazgil bunun katmerlisini yaşamış, ve kusursuz anlatmış; ayrıca, yeryüzünde en sevdiği varlığın en sevdiğini yitirince çektiği acıyı, düştüğü durumu, kendi acısına acılar katarak görmüş.

    Okuyun işte,

    Bertan Onaran
    bertan37@hotmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    4 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Cüneyt Göksu

     Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu


       Sıra Maduro’da...

    Venezuela, 7 Ekim 2012 tarihinde ülke tarihinin en yüksek katılım oranıyla (yüzde 80,7) gerçekleşen başkanlık seçimlerinde oyların 55,5’ini alan Chavez’, dördüncü kez devlet başkanı olarak seçmişti. Chavez, 2011 yılında kanser teşhisiyle Küba’da ameliyat oldu ve bir süre tedavi gördü. 2012 seçimlerinden sonra nükseden hastalığı nedeniyle bir kez daha ameliyat olmak için Küba’ya gitti. Toplam üç defa Küba’da tedavi gördüğü kanserden kurtulamayan Chavez, 58 yaşında, 5 Mart 2013’de öldü.

    Chavez adil ve eşit koşullarda uluslararası entegrasyon politikalarına büyük önem verirken anti-emperyalist tavrını korudu. 2004 yılında Küba’yla başlatılan ALBA, daha sonra bünyesine Bolivya, Ekvador, Nikaragua gibi ülkeleri de kattı, ekonomik alanda çeşitli uluslararası yatırımlara ve kalkınma bankalarının kurulmasına ev sahipliği yaptı. Venezuela bu süreç içinde UNASUR ve MERCOSUR gibi bölge örgütlerinin güçlenmesine ve CELAC gibi uluslararası örgütlerin kurulmasına da büyük katkıda bulundu.

    Chavez, emperyalist saldırılar karşısındaki net tutumunu daima korudu. Gerek Küba’ya yönelik saldırıların, gerekse son örnekleri Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan işgal ve müdahalelerin karşısında yer aldı. Chavez, 2009 yılında gerçekleşen Honduras darbesi başta olmak üzere pek çok konuda Latin Amerika ülkelerinin ortak ve kişilikli bir tavır alabilmesine öncülük etti.

    Sosyalist lider Hugo Chavez'in hayatını kaybetmesinin ardından Venezuela'da yapılan ilk seçim anketi, Bolivarcı liderin halefi Nicolas Maduro'nun, muhalefet adayı Henrique karşısında 14 puan önde olduğunu göstermişti.

    14 Nisan 2013’de gerçekleşen başkanlık seçimleri öncesinde İngiliz Barclays Bankası’nın talebiyle Datanalisis anket şirketi tarafından yapılan ankete göre, halkın yüzde 49.2’sinin Geçici Devlet Başkanı Maduro’yu desteklediği görülürken, seçim çalışmalarını Küba karşıtlığı üzerinden sürdüren Capriles ise yüzde 34.8’de kaldı.

    Başkanlık dönemi boyunca, Venezuela’yı 21.yy sosyalizmi yolunda ilerleten ve bu modeli diğer Latin Amerika ülkelerine de ihraç etmeyi gözeten Başkan Chavez, bu uğurda Venezuela’nın petrolden elde ettiği milyarlarca dolarını harcadı.

    Birçok Latin Amerika uzmanının hemfikir olduğu konu, kim seçilirse seçilsin, Venezuela’nın kısa vadede mevcut politikalarından sapma yapamayacağı yönündeydi. Iktidarının ilk 9 yılında, petrol fiatlarının yüksek olmasının da avantajını kullanan Chavez, gelen parayı sosyal projelerde ve bölge ülkelerinin dayanışmasında kullanarak iktidarını güçlü tutmayı bildi. Chavez’in seçilmiş halefi Maduro’nun bu becerilere sahip olup olmadığı önemli bir soru işareti.

    Eski bir otobüs şoförü ve sendikacı olan 50 yaşındaki Maduro, 14 Nisan 2013’de oyların %50,8’ini alarak seçimleri kazandı ve Chavez'in izinden gideceğini, halkçı ve kamucu politikalara devam edeceğini duyurdu. Miranda eyaleti valisi 40 yaşındaki Capriles ise seçilmesi durumunda ABD ile ilişkileri geliştirecek ve neoliberal bir ekonomik politika izleyeceğini söylüyordu. Capriles seçim propogandası sırasında vaatlerine bakıldığında, sosyal politikalara devam edeceğini ama ABD ile ilişkilerin de ilerleteceğini söylemekteydi. Bence bu vaatleri, geçmişte Chavez’e oy vermiş ama Maduro hakkında soru işareti olanların oylarını alabilmek için taktiksel bir söylemdi.

    Petrol fiatları düşerse, Chavez’in devlet destekli olarak yürüttüğü bir çok sosyal proje ve programa giden kaynaklar kısılabilir bu durum da Maduro’nun iktidarını zor durumda bırakabilir.

    Seçim mitinglerinde seçmenlerine konuşan Capriles, Maduro'yu “Havana'nın kuklası” olmakla suçlarken, Küba'ya ücretsiz olarak verilen petrolün kesileceğini söylemişti. Ancak Capriles, Küba'nın aldığı petrol karşılığında Venezuela'nın yoksul bölgelerindeki sağlık kuruluşlarına doktor ve sağlık çalışanları gönderdiğine ve burada halka ücretsiz sağlık hizmeti sunulduğuna ise değinmedi. Venezuela Küba'ya günlük 100 bin varil petrol gönderiyor.

    Özel bir televizyona konuşan Maduro, seçim öncesi ülkede kaos yaratmak için, Capriles'in ABD gizli istihbarat servisi CIA tarafından öldürüleceğini ve suikastten kendisinin sorumlu tutulacağını iddia etmişti. Suikast planının arkasında ABD'nin Amerikan Devletleri Örgütü eski büyükelçisi Roger Noriega ve Otto Reich'in olduğunu söyleyen Maduro, ABD Başkanı Barack Obama'ya da planı durdurma çağrısında bulunmuştu. Capriles, daha önce sosyal paylaşım sitesi Twitter'da, başına gelebilecek her şeyden Maduro'yu sorumlu tutmuştu.

    19 Nisan’da yemin ederek görevine resmi olarak başlayan Maduro, yolsuzluk ve suçla mücadeleyi arttıracağını, Chavez’in sosyal programlarına devam edeceğini açıkladı. Maduro, “Chavista” ve “işçi sınıfından” olan ilk başkan. Maduro ve Capriles arasındaki puan farkının sadece 1,5 olmasından dolayı, yapılan itirazlar devam etmekte. Küba, Rusya, Brezilya, Peru, Ekvator, Kolonbiya, Bolivya ve Arjantin, Maduro’nun başkanlığını tanırken, henüz ABD denetimlerin bitmesini bekleyeceğini açıkladı.

    Chavez’in son kazandığı seçimlerde sunduğu 2013 bütçesinde, 2012’ye göre %33’lük bir artış vardı. 2013-2019’un sosyalizm yol haritasında 5 tarihi hedeften bahsediliyordu –ki 96 sayfadan oluşan ana metinde, 5 hedef en ince ayrıntısına kadar ele alınıyor. Bu hedeflerin ana başlıkları şöyle:

    1) 200 yıl sonra yeniden ele geçirilen ulusal bağımsızlık savunulmaya ve geliştirilmeye devam edilecek. Bu hedefin ana amacı, Venezuela’nın korunması adına, mevcut sivil savunma gücü ile Bolivar ordusunun savunma kabiliyetlerini arttırmak ve konsolide etmek üstüne kurulu.

    2) Yıkıcı ve yokedici sermaye sistemine karşılık, insanlarımızın mutluluğu, sosyal güvenliğin devamlılığı ve politik istikrar için, 21.yy sosyalizminin inşasına devam edilecek. Bu tarihi hedef, mutluluğun sosyalizmden geçtiği ilkesi üstüne kurulu. Öncelikli hedef, yılların sermaye ve petrol temelli üretim modelinden kurtulmak, sosyalist üretim ve ekonomik modellerini daha hızlı hayata geçirerek insanların temel ihtiyaçları olan yiyecek, su, enerji, barınma, ulaşım, sağlık, eğitim, güvenlik, kültür, iletişim özgürlüğü, bilim ve teknoloji, spor, kendini geliştirebilme ve iş ihtiyaçlarını karşılamak.

    3)Bütün Amerika kıtasının genel barışını inşa etmek için, Venezuela, Latin Amerika ve Karaiplerin sosyal, ekonomik ve politik bir gücü haline evrilecek.Bu tarihi hedefe, ülke içi ve dışı bütün güçlerin ve kaynakların konsolide edilerek, optimum bir şekilde bölgedeki diğer birlikteliklerle işbirliği yaparak ulaşılması hedeflenmiş. ALBA, PETROCARIBE, UNASUR ve CELAC’daki liderlik rolü ve işbirliğine durmaksızın devam edilecek.

    4) Yükselen çok merkezli ve çok kutuplu dünyada, yeni bir uluslararası jeopolitik dengenin inşası için gereken katkılar yapılacak. Bu hedef, emperyal bir yaptırım olmadan, bütün insanların kendi geleceklerini tayin hakkına saygı göstererek, çok merkezli ve çok kültürlü yeni dünya dengesine katkı vermek olarak adlandırılabilir. “Neocon’cu emperyal sisteme karşı, dengelerin oluşması ve devamlılığı dünya halklarının genel barışı için çok önemlidir.” ilkesi vurgulanıyor.

    5) İnsan neslinin korunması ve devamlılığı ile gezegendeki barışın sağlanması için katkı yapılacak. İnsanlığın devamlılığı, dünya kaynaklarının dengeli ve adil kullanımı için, eko-sosyalist ekonomik üretim modelinin gerekliliği ve bu uğurda bütün küresel güçlerle işbirliğinin önemi vurgulanıyor.

    Maduro’nun, Chavez’in programı doğrultusunda, bu hedefleri gözeterek bir program uygulayacağını umuyoruz. Chavez’in yıllar boyu kazandırdıklarının yanında, Maduro’yu bekleyen en önemli probemler; ülkede devam edegelen dünyada ki en yüksek enflasyon oranları, yiyecek ve ilaç sıkıntıları ve dünyada ki beşinci en yüksek cinayet oranı...

    Maduro’nun önünde, Chavez’den aldığı mirası koruyarak, kollayarak yürüyeceği uzun ince bir yolu var. Üstelik hemen ensesinde, ABD destekli, avukat bir rakibi varken...

    Cüneyt Göksu
    Cuneyt.Goksu@Gmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Erhan Tığlı

     GÜL-DİKEN YAZILAR : Erhan Tığlı


      DAYANIŞMANIN GÜZELLİĞİ

    Dayanışmak dayanmak sözcüğünden türemiştir. Dayanmanın kökü de dayamaktır. İşini bilen kişiler sırtlarını amcaya, dayıya dayarlar. Saygısızlar da ayaklarını masaya dayayıp otururlar. Nelere dayanmayız ki! Ama atalarımız, “Duvara dayanma, yıkılır; insana dayanma, ölür” diyerek başkalarına dayanmanın çıkar yol olmadığını dile getirmişlerdir. Ayrıca hazıra dağ dayanmaz, hazır yiyiciler gün gelir aç kalabilirler. Herkes açlığa dayanamaz. Kötü duruma düşmüş kişileri de görmeye dayanamaz, hemen başka bir kanala geçeriz! Dayanamayacağımızı, “Buna can dayanmaz” diye belirtiriz. Şeyh Galip, bir şiirinde, “Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenara düştü/ Dayanır mı şişedir bu reh-i sengsare düştü” diyerek, gönül gemisinin kırılıp kenara düştüğünü, yani gönlünün çok kırıldığını anlatıyor. Şişedir bu, taşlı yola düşünce dayanır mı, diye soruyor...

    Bir şarkıda şöyle soruluyor:
    “İki gemi yan yana; haylayabilir misin,
    Yârim benim sevdama dayanabilir misin?”

    Süavi Süalp adlı mizah yazarımız yazılarıyla geçinmeye çalışan bir kişiydi. Bu konuda o kadar çok darbe yemişti ki... Ama o bütün bunlara dayanmaya çalıştı. Hatta son kitabının adını, “Gene İyi Dayandık” koydu ama bir süre sonra dayanamadı, yaşlılığın tadını çıkaramadan bu dünyaya veda etti. Ben de sevginin, saygının yok olmaya başladığı bu dünyanın durumuna dayanamadım ve aşağıdaki taşlamayı yazdım:
    “Aydın’dan çıktım yayan
    Ne seven var ne sayan
    İş başa düştü artık
    Dayan dizlerin dayan!”


    A. İlhan’a göre bu dünya bir kurtlar sofrasıdır, orada koyunların, kuzuların yaşama hakkı yoktur, kurt kanunu hüküm sürer. Bir görüşe göre, insan insanın kurdudur. Atalarımız toplumsal dayanışmanın önemini vurgulamak için, “Sürüden ayılanı kurt kapar” demişlerdir.

    Konuşmalarımızı bir düşünceye, bir görüşe dayanarak yapmalıyız, yoksa inandırıcı olamayız. Borcunu zamanında vermeyenlerin kapısına alacaklı dayanır. Bir eşya, bir mal alırken ne kadar dayanacağını düşünürüz, dayanıklı tüketim mallarından almaya çalışırız. Milas Kundera’nın çok beğenilen eserinin adı “Var olmanın Dayanılmaz Hafifliği” adını taşır. Dayanılmaz durumu, “Bıçak kemiğe dayandı” diye açıklarız. Orhan Veli Kanık, “Gelirli Şiir”inde nelere dayanamadığını bakın nasıl anlatıyor:
    “İstanbul’dan ayva da gelir nar gelir
    Döndüm baktım bir edalı yâr gelir
    Gelir desen dar gelir
    Gün aşırı kapıma alacaklılar gelir.
    Aman aman dayanamam
    Bu iş bana zor gelir!”


    Haksızlıklara dayanamayız ama bunu başkalarıyla paylaşacağımıza, kendi kendimize söylenerek, homurdanarak dile getiririz. Söz gelişi, bir sürücü arabasına fazla yolcu alır, herkesi sıkıntıya sokar, buna ses çıkarmadığımız gibi tepki göstereni desteklemez, aman başım belaya girmesin diye susar, onu yalnız bırakırız. Bu eylemimiz(!) hemen her yerde ortaya çıkar. Batılı toplumlar gibi dayanışma gücümüz yoktur. Oturduğumuz apartmanda herkesi rahatsız eden kişi hakkında imza toplamak, imza toplayanları desteklemek işimize gelmez. Hatta vatandaşlık hakkımızı bile korumayız...

    Kimi zaman karşımızdaki bizi öyle kızdırır ki, dayanamaz, yapmamamız gereken şeyler yaparız, cinayet bile işleriz. Trende bir yolcu üçüncü mevki bilet almış, gitmiş birinci mevkiye oturmuş, üstelik herkesin gelip geçeceği yere kocaman bir bavul koymuş. Biletçi ona buradan kalkmasını söylemiş ama bizimki oralı bile olmamış. Tartışmaya başlamışlar. Biletçi kızmış, “Hem biletinin bulunduğu mevkiye geçmiyorsun, hem de yol üstüne kocaman bir bavul koymuşsun. Mademki öyle, ben de bu bavulunu pencereden dışarı atarım” demiş ve dediğini de yapmış. Yolcu biletçinin boğazına sarılmış, “Katil! Oğlumu öldürdün” diye bağırmış. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak budur işte!

    Onurumuza dokunacak sözler karşısında da soğukkanlılığımızı koruyamayız.

    Ünlü tiyatrocu Bedia Muvahhit, bir partide sosyetik bir bayanla karşılaşmış. Bayan kırıtarak, “Ben de bir zamanlar sizin gibi tiyatrocu olmak istemiştim ama babam orospu olursun diye kabul etmedi” diye konuşmuş. Ünlü tiyatrocu dudaklarını büzerek sormuş:

    “Peki sonra ne zaman oldunuz hanımefendi?”

    Yaşlılar bastonlarına dayanarak yürümeye çalışırlar. Hepimizin dayanağı dost ve arkadaşlarımızdır. Arkadaş sözcüğünün dayanmakla ilgili bir söz olduğunu biliyor musunuz?

    Eski Türkler, düşmanlarıyla savaşırken arkalarını bir taşa dayarlar, o taşa dayanarak arkalarını güven altına alırlarmış. Buradan önce arka-taş, daha sonra da arkadaş sözü ortaya çıkmış. İyi arkadaş taş gibi arkamızda durur, bize davranışlarıyla güven verir, “Korkma, arkanda ben varım” der. Bir yakınımız ya da çok sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman bu acıya dayanamayacağımızı sanırız. Dost ve arkadaşlarımızın tesellileri zamanla bu acımızı hafifletir, küllendirir. Bu dayanışmayı keşke her yerde gösterebilsek!

    Dayanışma uygarlıktır. Dernekler, sendikalar, partiler, örgütler dayanışma amacıyla kurulmuşlardır ama bizde başa geçme, öne çıkma hırsı yüzünden en iyi dostlar bile birbirlerine girerler, bölünürler, çeşitli gruplara, fraksiyonlara ayrılırlar, savaşırlar...

    Bu durum edebiyatta, yazarlar arasında da görülür. Ödül kazanan kişi karalanmaya, değersiz kılınmaya çalışılır. Gruplaşmalar başlar. Bir grubun üyesi ağzıyla kuş tutsa dahi karşı grup üyelerine yaranamaz ama kendi grubundan abartılı övgüler alır. İnternette blog yazarları arasında da görülüyor bu durum. Yazılar okunup tarafsız yorumlar yapılmıyor. Kişi kendi arkadaşlarının desteğiyle ön plana çıkıyor. Reklâm yapma gücü ve fazla arkadaşı olmayan blokçu ne kadar güzel yazılar yazarsa yazsın, hiç sözü edilmiyor. Blog yöneticilerinin bu duruma bir çare bulmaları, yazıları değerlendirip okuyuculara tanıtması, duyurması gerekir. Küçük yarışmalar, teşvik edici önlemlerle bu haksız rekabete dur denilebilir.

    Dayanışmaz; el ele verip aydınlığa koşmazsak, dayanışmanın verdiği güçle coşmazsak ve de iyileri, güzelleri yalnız bırakırsak, dertlerin paylaşmazsak nasıl meydan okuyabiliriz kötülere, çirkinlere, nasıl göğsümüzü gere gere dolaşabiliriz insanım diye?

    Dayanışalım; hep birlikte karlı dağları aşalım. Dayanışalım; doğruya, iyiye, güzele ulaşalım. Dayanışalım; insancıllığa, uygarlığa, yeniliklere koşalım. Erdem ve özveride buluşalım, mutluluğu bölüşelim; güle, karanfile dönüşelim.

    Erhan Tığlı
    erhantigli@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Gündüz Badak


    BANA OKSİJEN VERSENE ARKADAŞ!

    CİĞER - ARKADAŞ, BENİM OKSİJENE İHTİYACIM VAR!
    SİGARA İÇEN -  SABAHTAN BERİ OKSİJEN ALIYORSUN YA!
    CİĞER - BURADA OKSİJEN Mİ KALDI? NEREDEYSE YİRMİ KİŞİ, SABAHTAN BERİ BU SALONDA OKSİJEN TÜKETİYOR! HADİ ÇIKALIM DIŞARIYA!
    SİGARA İÇEN -  ÇIKALIM ÇIKALIM! BEN DE ÇIKMAYI DÜŞÜNÜYORDUM ZATEN.
    (ÇIKARLAR. SİGARA İÇEN, HEMEN BİR SİGARA YAKAR)

    CİĞER - ARKADAŞ! NE YAPIYORSUN SEN?
    SİGARA İÇEN -  SİGARA İÇİYORUM! SEN DEĞİL MİSİN “DIŞARI ÇIKALIM!” DİYEN?
    CİĞER - BEN “ZEHİR SOLUMAK İÇİN ÇIKALIM” DEMEDİM Kİ!
    SİGARA İÇEN -  SAÇMALAMA! HAZIR ÇIKMIŞKEN, SOLUSANA OKSİJENİNİ İŞTE!
    CİĞER - SOLUYAMIYORUM Kİ! OKSİJEN BEKLERKEN, ZEHİR DOLUYOR İÇİME!
    SİGARA İÇEN -  GÖRDÜN MÜ? BEN, İÇERDEYKEN SANA: “BURADA OKSİJEN                 SOLUYORSUN” DEMEDİM Mİ? DIŞARI ÇIKMAK İSTEYEN SENDİN. BEN DE “HAZIR DIŞARI ÇIKMIŞKEN YAKAYIM BİR SİGARA” DEDİM!
    CİĞER - YANİ SEN, DIŞARI, BENİ ZEHİRLEMEK İÇİN Mİ ÇIKIYORSUN?
    SİGARA İÇEN -  SEN DE ABARTIYORSUN HA! İKİ SAATTE BİR DIŞARI ÇIKIP BİR SİGARA YAKMAM, SENİ ZEHİRLER Mİ?
    CİĞER - O SİGARADAN, NELER AKIYOR İÇİME, BİLİYOR MUSUN?
    SİGARA İÇEN -  AMAN! ABARTMA SEN DE!  TÜTÜN DENİLEN BİR BİTKİNİN, ZEVKLİ DUMANI İŞTE! ARKADAŞLARIM, SİGARA YAKINCA,   “CİĞERLERİM BAYRAM EDİYOR” DİYORLAR.
    CİĞER - ARKADAŞLARIN, SİGARA DUMANI SOLUYUNCA; KİM DİYOR, “CİĞERLERİN BAYRAM EDİYORDİYE?
    SİGARA İÇEN -  CİĞERLERİ DİYOR İŞTE! MİDESİ DİYECEK DEĞİL YA!
    CİĞER - SEN, BENİ Mİ KANDIRMAYA ÇALIŞIYORSUN? YOKSA KENDİNİ Mİ?
    SİGARA İÇEN -  SENCE, ARKADAŞLARIMIN CİĞERLERİ, SİGARA DUMANINDAN MEMNUN KALMASA, BAYRAM EDERLER MİYDİ?
    CİĞER - BUNU ARKADAŞLARIN UYDURUYORDUR. AMAÇLARI, KENDİLERİNİ KANDIRMAK! HANGİ CİĞER, SİGARA DUMANINI İÇİNE ÇEKİNCE BAYRAM YAPAR Kİ?
    SİGARA İÇEN -  BANA ŞUNU AÇIKLASANA: CİĞER, SİGARA DUMANINDAN ZEVK ALMAZSA, BİZ NEDEN SİGARA İÇERİZ?
    CİĞER - BİZE, “ZEVK ALIYOR MUSUN” DİYE SORUYOR MUSUNUZ?
    SİGARA İÇEN -  CİĞER ARKADAŞ; BİZ, HER TÜRLÜ SORUYU BEYNİMİZE SORARIZ. CİĞERİMİZE DEĞİL. ZATEN CİĞERİMİZE SORSAK DA O NE SORUMUZU ANLAR NE DE CEVAP VERMEYİ BİLİR!
    CİĞER - BEYNİNİZ BİLMİYOR MU SİGARA İÇEREK CİĞERLERİNİZİ ZEHİRLEDİĞİNİZİ?
    SİGARA İÇEN -  BEN SORUYORUM AMA O HEP SUSUYOR. DEMEK Kİ, SÖYLEYECEK BİR ŞEYİ YOK.
    CİĞER - BENİ KANDIRMA! SEN SUSTURUYORSUNDUR BEYNİNİ.
    SİGARA İÇEN -  SAÇMALAMA, BEN NASIL SUTURAYIM BEYNİMİ?
    CİĞER - EN BÜYÜK TUZAK BU İŞTE: BEYNİNİZE SORU SORAN DA SİZSİNİZ; “BU                SORUYU YANITLAMA VE ZEVKİME ENGEL OMA” DİYEN DE SİZSİNİZ.

    ZEHİRLEMENİN ZEVKİ, NASIL BİR ZEVKSE?

    Gündüz Badak


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Neslihan Minel


    ESKİ BİR OSMANLI KÖYÜ

    Geçen hafta sonu havaların güzel olmasını fırsat bilip, gelen Mayıs’ı kutlamak için Cumalıkızık köyüne gittim. Cumalıkızık, Bursa’ya bağlı küçük ama bozulmamış bir Osmanlı köyü. İstanbul’dan yola çıkıp, Eskihisar'dan Yalova'ya doğru giden arabalı vapurla yolunuza devam ettiğiniz zaman, üç buçuk saat sonra Cumalıkızık'a ulaşabiliyorsunuz.

    1300 yıllarda Uludağ etekleri ile vadiler arasında kurulan köye, Cuma Namazı için toplandığı için Cumalıkızık adı verilmiş. Bir başka rivayete göre de; köyün kurulduğu günün Cuma günü olmasından dolayı, bu adın verildiği söylenir.

    Burada ilk dikkatimi çeken şey; bozulmamış insan ilişkileri ve molozlardaki renkli taş dokularıyla, köy meydanında, kadınların sattığı ev yapımı salçalar, soslar ve kahvaltılıklar oldu.

    Bunun yanında, yörenin güzelliklerini anlatan magnetler, oyuncaklar ile Hacivat ve Karagöz kuklaları da beğendiğim şeyler arasındaydı. Burada, çok satılan şeyler arasında, bayatlamayan yuvarlak ekmekle, narenciye reçeli, kestane şekeri ve mantı da vardı.

    Cumalıkızık'ta evlerin altındaki, geniş avlularda, gözleme yapan ve mantı hazırlayan kadınları görmeniz mümkün.

    Özellikle sabah kahvaltısını burada yapmanızı tavsiye ederim. 40 çeşit malzemeden oluşan yiyeceklerin arasında; ahududu, böğürtlen ve kızılcık da bulabilirsiniz. Bunun yanında; kahvaltıdaki tereyağı ve peynir de buraya has özel yiyecekler arasında.

    Tarihi doku olarak bozulmayan taş döşeli, dar sokakları ile üç katlı cumbalı sarı, mavi, mor renklerle boyalı moloz evleri resimlerini çektiğim güzellikler arasındaydı.

    Genelde üç katlı yapılan evlerinin, kafesli cumbaları ile sardunyayla süslü pencereleri vardı. Ve her zaman ilgimi çeken, resmini çekmekten vazgeçemediğim, kapı kulpları ve tokmakları.

    Kalın, süslü, demir, ahşap, aslan başlı kapı tokmakları...
    Evlerin arasında, kaldırımsız yolda, çamurla oynayan küçük çocukları...
    Her kapı açılışınca gıcırdayan, ahşap bahçe kapıları…
    Köyün Zekiye Hatun Çeşmesinden akan suyu, eski tek kubbeli hamamı, Bizans devrinden kalma unutulmuş kilisesi...
    Gezilmesi gereken yerlerden biride; meydandaki Cumalıkızık Etnografya Müzesi ile yukarı çıkınca sizi karşılayan tepesi karlı dağları…
    Burada İstanbul’un sıcak ikliminden hiç eser yok…
    Kapı önlerinde, ördüklerini satmayan çalışan kadınları, el boyama kaşıkları, ahşap oyuncakları beğendirmeye çalışan çocuklarıyla, saklı bir cennet Cumalıkızık...
    Her işte olduğu gibi burada da reklamın büyüklüğünü görüyoruz. Biz ki Kurtuluş Savaşı'nı anlatan Kurtuluş dizisi, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatan Kuruluş ve en son olarak da burada çekilen, Kınalı Kar dizisi olmasaydı, belki de burayı hiç tanıyamayacaktık. O filmler sayesinde bu cennet köşesini tanıdık.

    Ve en üzücü olanı da; kim bilir ülkemizde buna benzer, reklamı yapılmayan, daha ne çok güzellikler vardı keşfedemediğimiz…

    Neslihan Minel
    neslihancaa@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Dedi Teörik

    –Sevinçli ve yeşil olacak,
    çocuklarım dünyâ;
    sevinçli ve yeşil,
    mezarlarımızın üstünde!–
    (E. Rosenberg)


    Yağmurlar mı çekilmiş,
    ben mi yoktayım;
    bulutlar nerede şimdi,
    bu gök benim değil.

    Kör hüzünler kılıcı mı çekilmiş,
    bileklerim kan ter.
    Bir hışırtı duyarım çalıların arasından,
    vuruşa vuruşa gelir ölüm
    ve ansızın gecelenir
    mâtem sessizliğim.

    Yüzünü ağırlaştıran bu yabancıyı
    hatırladın mı?
    Hani, günde iki kez,
    seni güneş dansına kaldırırdı;
    sense başaklar gibi utanır,
    başını öne eğerdin.

    Yüzünde belirirdi,
    kesik bir ömrün yol haritası;
    mâvi perçem, buz gibi bir çığlık.
    Kapı duvar şimdi hepsi;
    izler kırık, izler kalleş.
    Firârî rüzgârlar
    kim bilir, kimi gizler.

    Ben seni,
    îmânım gibi sevdim;
    gizli bir mâbet,
    gizli bir ibâdet;
    bu, ne bir gösteriş,
    kendi hâlince bir saadet.

    Sen de küçüğüm,
    sen de elbet,
    öğreneceksin ya sevmeyi,
    öğreneceksin ya elbet
    uykusuz geceleri,
    yorgun bekleyişleri,
    siren seslerine karışan ıslık seslerini,
    korsan bildiriler arasına sıkıştırılan
    hercâî gülüşmeleri.

    Kapı seslerine müebbet yalnızlık,
    dert ortağın olmuş;
    seni sana getirir.
    Telefon ha çaldı, ha çalacak;
    kim bilir, hangi selvi yere yığılacak,
    hangi yiğidin sazı düş olacak;
    iğnelenmiş çimen karası,
    hangi ellere giz olacak.

    Nice yol görünür,
    nice dağlar dumanlanır şimdi,
    nice canlar saza gelir,
    nice canlar yiğitlenir.

    Bense toprağa düşer, devrilirim;
    söz kesik, can kesik, kan kesik!
    Akerez kucaklarında bağrım delinir;
    dil yanık, diker yanık, düver yanık!

    Gayrı lügatler inleye.

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    5 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Dost Meclisi


    YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
    Yorumlarınız için bekleriz.

    Fotograf : Mehmet Hamurkaroğlu

    Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
    dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
    Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
    Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
    Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
    Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

    Yukarı


     


     Tadımlık Şiirler


    SIVAS ACISI

    Ben tanırım
    Bu bulut bizim oranın bulutu
    Hemşeriyiz ne de olsa
    Benim için kalkmış ta Sıvas'tan gelmiş
    Yurdumun bulutu
    Başımın üstünde yeri var

    Ben bilirim
    Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı
    Hemşerimiz ne de olsa
    Benim için kopup gelmiş yayladan
    Yurdumun rüzgârı
    Kurutsun diye akan kanlarımı

    Ben anlarım
    Bu acı bizim ora işi hançer acısı
    Bir ülkedeniz ne de olsa
    Aynı dili konuşsak da
    Anlamayız birbirimizi
    Hançerin nakışı
    Tanıdım acısından Sıvas işi

    Ben duyarım duyumsarım
    Bizim oranın sızısı bu
    Binip kara bir buluta Sıvas ilinden
    Sıvas rüzgârında uçup gelmiş
    Helallik dilemeye

    Ey yüreğimin onmaz acıları
    Ey beynimin dinmez sancıları
    Suç ne bende ne de sende
    Suç seni karanlıklara gömenlerde
    Ne de olsa yurttaşımsın
    Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
    Bilmelisin bir yerin var canevimde

    Aziz NESİN

    Yazdırmak için tıklayınız.

    Yukarı


     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


     Damak tadınıza uygun kahveler






    http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
    Kahve Molası Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

    GOM Player 2.1.28.5039 / Windows / 7.21 MB
    http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
    Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

    VLC media player for Windows / V.1.1.7 / 20 MB
    http://www.videolan.org/
    İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

    7-Zip 9.20 (2010-11-18) for Windows / 1.068 KB
    http://www.7-zip.org/
    Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Fernando
    ABBA









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20130503.asp
    ISSN: 1303-8923
    3 Mayıs 2013 - ©2002/23-kmarsiv.com