Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 1.969

 17 Mayıs 2013 - Fincanın İçindekiler


  • LEYLA 1 ... Seyfullah Çalışkan
  • Mendebur ... Ahmet Şeşen
  • BİZİM MAHALLE-TENEKELİ MAHALLE ... Bertan Onaran
  • AYNAMIZ KIRIK ... Erhan Tığlı
  • BİR ÇOCUĞUN GÖZLERİNDEKİ BİTMEYEN IŞILTI ... Neslihan Minel
  • DERSİMLİ KILIÇ EFENDİYE GEREKEN CEVAPLAR –I ... Abuzittin Tırlak
  • “YATÇAZ KALKCAZ, YATÇAZ KALKCAZ” ... Hasan Tülüceoğlu
  • Dedi Mirza ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : 19 MAYIS KUTLU OLSUN!..


    Sağdan, soldan, alttan üstten ne taraftan bakarsan bak, durum hiç iç açıcı değil Tayyip için. Resmi rakamlara göre 51 gayri resmilere göre 177 canın parçalandığı Reyhanlı'ya sırtını dönüp kaçar gibi Obama'yla kucaklaşmaya gitmesine bir anlam yüklemeye çalışıyorum ama beceremiyorum. Benim taraftan baktığında durum sarih. Söyleyecek sözü de, bakacak yüzü de yok, ondan kaçıp gitti. Ama ona tapınanların dediğine bakılırsa pek başarılı bir görüşme için Amerika'lardaymış hazret. Tek tuşla(!?) tuş edilen IMF'nin ardından ayyuka çıkan yağcılık, giden canların üzerine basa basa zirve yapıyor. İktidarları döneminde üç katından fazla artan dış borç yükünün dağılım adresleri değişince adamlar kral oldular kral. Yok böyle bir kandırmaca yahu.

    Sanki adamlarla farklı bir memlekette yaşıyoruz. İnanın şu memleketi onların gözünden görmek için neler vermezdim. Ama göremiyorum işte. Göremediğim için de anlayamıyorum ve mutsuz oluyorum. Geçenlere bir arkadaşım "AKP neler yapıyor?" başlıklı bir eposta gönderdi. Selanik'teki Atatürk evi restore ediliyormuş. İnsanın içinden "iyi b.k yiyorsunuz." demek geçiyor ama söylenmiyor tabi. Bunu gurur duyulacak bir haber olarak paylaşanlara inat bugün bir başka haber alıyoruz. "Atatürk Orman Çiftliği ABD Büyükelçiliğine tahsis ediliyor." Buyrun buradan yakın. Ahalinin tarihinden, kitabından, gönlünden Atatürk'ü silmek için türlü dolaplar çeviriyorsunuz, yetmiyor adıyla prim yapmaya çalışıyorsunuz, o da yetmiyor, gözü gibi bakılması gereken, emek verdiği yerler başka ülkelere peşkeş çekiliyor.

    Hakikaten Tayyip Reyhanlı'ya neden gitmedi? Oysa bundan prim toplamayı pekala becerebilirdi. Var bir yarası, çıkar kokusu yakında. Bana kalırsa halkın üstünü başını parçalamasından korktu. Haksız da değil, "görseler bir kaşık suda boğacaklar" çoğaldı o bölgede. Bugün vali açıklama yaptı, elebaşını yakalamışlar, bir Türkmüş. Kimbilir kime yıkacaklar bu katliamı. Katiller Amerika'da sürterken bakalım kabak kimin başında patlayacak.

    Hızla oradan oraya savrulduğumuz gümdemin içinde şaşkınlıktan bitap haldeyiz. İtlerin yurtdışına göstermelik çıkışlarını bile unuttuk. Bakın şimdi flaş haber girdi televizyonlar. "Hatay'da patlama, 10 ölü, Show TV'ye TMSF Baskını. " Neler oluyor anlayan beri gelsin. Yoksa barış marış dedikleri bu mu ola?

    Abdülhamit'in beşinci kuşaktan torunu Tayyip dedesine rahmet okutacağa benziyor. Ayranın milli içki ilanından vazife çıkaran yalakalar şimdi de yeşilaycılığa soyundular. Pek ulvi bir görev ifa ediyormuş gibi yalpalaya yalpalaya bir anlatışları var ki sormayın. Ayran içti sarhoş oldu diyeceğim ama olmaz ki. Gene, yaz tatiline girmeden az önce hazırlanan torba kanunun içine sokulan abuklukların sonu gelmiyor. Millet biraz sesini yükseltti diye yarım adım geri atmış gibi yaptılar ama hepsi takiyye. Bu adamlar başımızda kalırsa evde içki imalatı tavan yapacak görürsünüz. İyisimi henüz mümkünken ben akşam gidip bir kadehi Tayyip şerefine kaldırayım, ona yarasın.

    Yasaklanan bayramlardan birine daha sıra geldi işte. 19 Mayıs'ın artık ismi var cismi yok. Tesettürle dahi olsa kızlarımızı seyretmek haram artık bu memlekette. 19 Mayıs'ın kaderi taa en baştan belliydi zaten. Geçlik ve Spor Bayramının başına "Atatürk'ü Anma" yazdığınız an defteriniz dürüldü. Atatürk'e saygı göstermeyi "Sap gibi durmak." olarak tanımlayanlar Selanik'te ki evi restore ediyorlarmış, ne gam.

    19 Mayıs stadlarda yasak ama alanlarda ve Anıtkabir'de coşkuyla kutlanacak. Ben 19 Mayıs akşamı Cadde'deyim, hepinizi beklerim.

    19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun.



    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      LEYLA 1

    Senin adını vücuduma yazdırmıştım. O zaman bu bana harika bir fikir gibi görünmüştü. Banyo yaparken, üzerimi değiştirirken adının harflerinde parmaklarımı dolaştırırdım. Gotik harflerle tam göğsümün üzerinde LEYLA yazıyordu. O dövme sayesinde her nefes aldığımda, göğüs kafesim her alçalıp yükseldiğinde Leyla’yı içimde, yüreğimde, tenimde, bütün hücrelerinde hissediyordum. Akşam olunca ayrı sokaklara, ayrı evlere gitsek bile bir saniye bile benden ayrılmıyordu. Rüyalarımda o vardı. Aklımda, fikrimde bütün kitaplarda, filmlerde o vardı. Güzel bir yemek yesem onsuz yediğim için, güzel bir çiçek görsem, güzel bir şarkı dinlesem yanımda olmadığı için hayıflanırdım. Keşke o da olsaydı o da bu yemekten yiyebilseydi, bu şarkıyı o da dinleyebilseydi, denizleri yırtan bu kocaman vapuru, gümüş balıklarının arada bir çakan ışıltısını görebilseydi diye kendi kendime söylenirdim. Dünya döndüğü, nefes aldığım sürece onu sevmeye yemin etmiştim. Hayallerim içinde onsuz tek bir düş, tek bir fotoğraf yoktu. Aşımdı, işimdi, uykumdu, düşümdü, şiirim, şarkım her şeyimdi…

    Aylar sonra beni kız kardeşiyle tanıştırdı. İş çıkışında kentin merkezindeki meydana bakan bir kahvede oturduk. Duvarlara asılı saksılarda cıvıl cıvıl hercai menekşeler asılıydı. Menekşeler kadar güleç yüzlü güzel bir kızdı. Kendimi ona ısındırmak için türlü şaklabanlıklar yaptım. Birlikte konuştuk, gülüştük dondurma yedik. Akşam çökerken onları evlerine giden otobüse bindirdim. O zaman ilk kez bir arabam olmadığına üzüldüm. Otobüse bindirmek yerine güle oynaya sokaklarına kadar götürebilirdim. Böylesi hem daha havalı olurdu. Hem de daha etkileyici… İlerleyen günlerde üçümüz birkaç kez daha buluştuk. Keyfimize diyecek yoktu. Gülmekten yanaklarımız ağrıyor, konuşmaktan çenelerimiz yoruluyordu. Ne oldu, neden oldu hiç anlamadım ama kız kardeş bizden ansızın uzaklaştı. Sonradan öğrendiğime göre evdekilere benden söz etmiş. Sevgilim, dünyalar güzeli Leyla’m “Daha az görüşmeliyiz,” dedi. İşte o gün içimden bir ses hiçbir şeyin eskisi kadar güzel olmayacağını kulağıma fısıldadı.

    Bir ay sonra beni ailesiyle tanıştırmak zorunda olduğunu söyledi. Tanıyınca ben de onları sevecekmişim. Bundan adı gibi eminmiş. Konuştuğumuz haftanın sonunda akşamın saat sekizinde eve gidecektim. Kendime yeni gömlek, pantolon hatta ayakkabı aldım. Onlara ne diyeceğime, nasıl konuşacağıma, nasıl davranacağıma bir türlü karar veremiyordum. İki gece hiç uyuyamadım. İş yerinden tanıdığı tecrübeli, evli barklı ağabeylere danıştım. İçinde bulunduğum durumu anlattım. “Bana bir fikir verin, yol gösterin,” dedim Bana güldüler. Bu kadar kasma be oğlum. Senden daha iyisini mi bulacaklar,”dediler. Sorun bulup bulamayacakları değildi. O gün erkenden uyandım. Berbere gidip tıraş oldum. Duş alıp yeni giysilerimi ütüledim. Saatler bir türlü geçmek bilmedi. Üstümü giyip en sevdiğim tıraş kolonyamdan sürdüm. Çiçekçiden kocaman bir demek karışık renkte karanfil aldım. Evin kapısını çaldığımda sıkıntıdan ter içindeydim. Bütün vücudum zangın zangır titriyordu. Ne yaptıysam bunu engelleyemedim. Oysa bana “iki tek at öyle git, mis gibi olursun,” tavsiyesinde bulunanlar olmuştu. İki tek değil bir şişe içsem yine sakinleşemezdim. Kapıyı Leyla açıp beni eve buyur etti. Evin salonuna geçip çiçekleri Leyla’nın annesine uzattım. Çiçekleri kızına uzatıp suya koymasını istedi. Baba henüz eve gelmemişti. Evde anneden başka ağabey ve kız kardeş vardı. Kekeleyerek ve ter içinde sırılsıklam herkes ile tanıştım. Birbirimize hal hatır sorduk. Bana bir bardak kola ile kurabiye ikram ettiler. Benden başka hiç kimse kola içmedi. Kurabiye yemedi. Kola bardağını höpürdeteceğim, dudaklarımdan divanın üzerine kurabiye kırıntıları dökülecek diye korkuyordum. Ne iş yaptığım, hangi okulu bitirdiğim, kaç para kazandığım ve ailem hakkında uzun bir sorgudan geçirildim. Hiç kimse resmiyetini bozmadı. Evdeki hava bir saate yakın zaman geçmesine rağmen hep aynı resmiyette ve gerginlikte duruyordu. Uzun bir sessizliğin ardından kendimi anlamsız, bir başına ve yapayalnız hissettim. Kalkıp gitmek için izin istedim. Nasılsa izin verilmez, akşam yemeğine kalmam ve evin reisiyle tanışmam istenir diye umuyordum. Hiç kimse isteğime itiraz etmedi. Evin annesi ağzının içinde belli bilersiz “eh mademki gitmek istiyorsun, sen bilirsin, müsaade senin,” gibisinden bir şeyler geveledi. Herkesle tokalaştım, evin annesinin elini öptüm. Kapıdan çıktığımda kuşlar gibi hafif, gece kadar ferahtım. Sınavın nasıl geçtiğini ve sonuçlarını kestiremiyordum. Sadece bitmiş olmasından mutluydum.

    Leyla ile iki akşam sonrası iş çıkışında buluştuk. Geldiğim için teşekkür etti. Karanfiller de çok güzelmiş. Evdekilerin hakkımda ne düşündüklerinden hiç bahsetmedi. Ben meraktan geberiyordum ama o inatla bu konuda ayrıntı vermiyordu. Yakışıklıymışım. En azından kulağımda küpem olmadığına sevinmişler. İçki, kumar ve sigara alışkanlığım olup olmadığını ona sormuşlar. Kız kardeşi bizim hakkımızda evdekileri biraz kıllandırıyormuş. Bir senedir gizli gizli görüştüğümüzü söylemiş. Artık daha erken eve gitmeliymiş ve daha az görüşmeliymişiz. Evdekiler ancak bu ilişkinin adının konmasından sonra bizim rahat rahat görüşmemize izin verebilirlermiş.

    Not: Bütün kahvecilerin REYHANLI KATLİAMI NEDENİYLE BAŞI SAĞOLSUN. 19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK SPOR BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,889,889,889,889,889,889,889,889,889,88
    8 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Ahmet Şeşen

     Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


      Mendebur

    İçki mi içiyorsun ? 
    Men-i Müskirat...

    Reyhanlı haberlerini mi seyrediyorsun ?
    Men-i Neşriyat...

    Uludere’de yaşananlar ?
    Men-i Mukadderat...

    Deniz Feneri soruşturması ne durumda ?
    Men-i Tahkikat...

    Türk halkı gerçekleri bilsin mi ?
    Men-i Hakikat...

    Savunmaya 2 saat yeter mi ?
    Men-i Teferruat...

    23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim kutlansın mı ?
    Men-i Maneviyat...

    Kutlayanlara biber gazı yerine su sıkılsın mı ?
    Men-i Muhteviyat...

    8 yıllık Kesintisiz Eğitim devam etse miydi ?
    Men-i Tahribat...

    Avrupa Parlamentosu, CeHePe’yi dinlesin mi ?
    Men-i Teşrifat...

    Eğitimde okul kıyafeti giyilsin mi ?
    Men-i Mefruşat...

    Milli içki ayran olsun mu ?
    Men-i Meşrubat...

    İstanbul’a Kanal Projesi uygulansın mı ?
    Men-i Hafriyat...

    Atatürk Hava Limanı yerinde dursun mu ?
    Men-i Müştemilat...

    Silahlı Kuvvetler sınır güvenliği sağlasın mı ?
    Men-i Tatbikat...

    PeKeKe’nin çekilmesi ?
    Men-i Nakliyat...

    Kendi fasulyeni mi yetiştiriyorsun ?
    Men-i Bakliyat...

    Kendi sebzeni mi yetiştiriyorsun ?
    Men-i zerzevat...

    Bunların uygulamasını görebilir misin ?
    Men-i Mevzuat...

    Men. Men.. Men...

    Men diyeyim de sen orada dur..
    Desene kısaca Mendebur...

    asesen@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    9,719,719,719,719,719,719,719,719,719,71
    7 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Bertan Onaran

     Güzelin Ardında : Bertan Onaran


      BİZİM MAHALLE-TENEKELİ MAHALLE

    Demokritos, yine beklenmedik bir ayarlama yaptı, sıra dışı  bir insanla tanıştırdı beni: Gönül İlhan.

    Gönül, İzmirli; daha okuyor; başka bir İzmirli dostum,Gülten Uluçınar buluşturdu beni onunla; Gülten'iyse  bana Küba tanıtmıştı, Cüneyt Göksu’yla o düş ülkesini gezdikten sonra. “Bizim Mahalle-Teneke Mahalle”nin başına şunları yazmış:

    “Bu kitap; insanlık tarihine ve dünya coğrafyasına sımsıkı kök salmış bir kültürden gelen Romanların yaşadığı Ege Mahallesi’ni görünür kılmak için yazıldı.

     Çalgılarıyla eğlendiğimiz adamların, parmak şıklatmasından  ibaret gördüğümüz kadınların ve onarın çocuklarının yoksul hayatlarını bilinir kılmak için.

    Buralara yol düşürmeden, kapı önlerindeki kadınlarla lâfın boynunun bükmeden, kahvesinde oturup bülbülyuvası bardaktan demli bir çay içmeden bu kentte yaşamayı sürdüren insanları ‘Bizim Mahalle’de yaşayanlarla tanıştırmak için.

    Mortakiye’den Ege’ye yaşanmış bütün zamanlarıyla birlikte, bu mahalleyi kentin dokusundan silme talebinin acımasızlığını hatırlatmak için.

    Biraz da kendim için.

    Doğuştan bulduğu kimliğinde canı yanmadan yaşasın diye herkes;

    Çingene, Rum, Yahudi, Kürt, Türk, Süryani, Ermeni, Laz, Çerkez ve daha neler neler olan varlığımı insanlığa armağan ettiğimi duyurmak için.

    İşsizlere iş, evsizlere ev, açlara ekmek verebilseydi bu kitap, dünyanın en güzel kitabı olurdu.

    En kıymetli yapıtı olurdu bütün zamanların, yeryüzüne barış getirebilseydi bu yazılanlar.

    Hayattan başka bir şey istemezdi bu satırların yazarı o zaman.

    Hepiniz gibi.”

    Sonra, duyarlı, kederli Gönül binlerce yılın hüznü sindirilmiş sayfalarla sürdürüyor anlatısını; ve bakın ne diyor Mektup adlı bölümde:

    “Darı tanesi gibi saçıldık Hindistan’dan yeryüzünün dört bir köşesine.

    Göç yollarında geçti atalarımızın, nenelerimizin ömrü.

    Yokluğun yoksulluğun ince kederini müziğin ve dansın kıvrak ritmini taşıdık her zaman genlerimizde.

    Gökyüzünün altında uzanan bütün topraklar vatanımız oldu.

     Nereye yerleşsek, oralı olmak istedik. Dilimizi unuttuk, dinimizi değiştirdik bu yüzden.

     ‘İncindiğin yerdir gurbet’ diyor ya şair (Yüksel Pazarkaya), yerleştiğimiz memleketlerde çok incindik biz de.

    Nazilerin gaz odalarında yakılıp ‘tıbbi deneylerinde’ kobay olarak kullanıldığımızda kılı kıpırdamadı kimsenin.

    Yine de küsmedik; doğan güneşe, açan çiçeğe, uçan kuşa. Ve insana.

    Kâğıtlara yazmadığımızdan belki, geçmişi çabucak unuttuk.

     Ölümü değil, hayatı güzelledik hep.

    Yakıp yıkmadık, kendi yüreklerimizden başka hiçbir ülkeyi.

    Şarkı söyleyerek uzak tuttuk kendimizi kötü düşüncelerden. Dans ederek açlığı unuttuk (Esma Redzepova).

    Falına baktık, kaplarını kalayladık, ayakkabılarını boyadık, çiçeklerini sattık, faytonlarını sürdük, yüklerini taşıdık, sirklerinde cambazlık yaptık, evlerinin kirini pasını temizledik, sepetlerini ördük, demirlerini dövdük, çöplerini karıştırıp hurdalarını topladık, bohçayla kapılarına götürdük çeyizlerini, söyleyip oynayarak düğünlerini neşelendirdik dünyanın bütün gacolarının (Çingene olmayan insanlarının).

                …

    Bilmezden geliyorsunuz yokluğumuzu, yoksulluğumuzu.

    İnsana yakışmayan yaşama koşullarımızı görmezden geliyorsunuz.

    Uzak duruyorsunuz hayatlarımızın acı gerçeklerinden.

    Önyargıları yıkmak daha zor, demiş atomu parçalayan adam.

    Yine de…

    Tanışalım artık. Ne desiniz?”

    Ahhh Gönülcüm  ahhhh!

    Yakındıkların yalnız bu topraklarda yaşayanlara özgü eksiklikler, aksaklıklar değil ki canım; anaerkil cennetin yerini ataerkil zorbalık alalı, hele ona bir de anamalcı veba ekleneli beri, bütün uluslara, bütün ırklara bulaşan; şimdi gittikçe daha da azgınlaşan bir salgın: bir avuç dolar, bir varil petrol, bir torba bor için yapmayacakları rezillik, kıymayacakları canlı kalmadı.

    Küba’daki gibi bu tanımdışı ölüm çemberini kıramazsak, arkamızdan, mamutlar gibi, öykümüzü yazacak canlı kalmayacak şu güzelim mavi gezegende

    Bertan Onaran
    bertan37@hotmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Erhan Tığlı

     GÜL-DİKEN YAZILAR : Erhan Tığlı


      AYNAMIZ KIRIK

    İnsanlığımızı yansıtan bir aynaydı aşk
    Kırdılar
    Yerine bencilliklerini koydular
    Görmesin göstermesin diye içyüzümüzü
    Gözlerini oydular
    Sinirlerine dokundu
    Saflığı duruluğu
    Güzelliğini soydular
    Enginlere yelken açan özgürlükleri
    Dev aynalı apartmanlara sığdırdılar!
    **
    Bilmem bu işten(!?)
    Ne umdular ne buldular...

    Erhan Tığlı
    erhantigli@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Neslihan Minel


    BİR ÇOCUĞUN GÖZLERİNDEKİ BİTMEYEN IŞILTI

    Tv kanallarını gezerken eski çizgi filmlere rast geldim. Bazısını daha önce izlediğim bazılarını ise daha ilk defa izlediğim filmlerdi bunlar. Aralarında çok güzelleri de vardı vurdu, kırdı, savaşlı, kanlı filmlerde.

    Bunları izledikçe aklıma eski çocukluk günlerim geldi; Uzun Çorap Pipi, Peter Pan, Alice Harikalar Diyarında, Şirinler, Heidi vb.

    O yaştaki çocuklar için, ne kadar önemliydi bunlar kim bilir? Şimdi hatırlıyorum da, bir bölümünü kaçırınca ne kadar çok üzülüyorduk.

    Sonra oyunlarımıza onları da katardık, sanki mahalleden biri gibi. Birbirimize onların ismiyle hitap ederdik; Şirine, Heman gibi…

    Şimdi ki çocuklar onları hiç tanımıyor bile. Onlar Caillou ile Pepee’nin peşinde.

    Buradan Caillou ile Pepee’yi sevmiyorum sonucu ortaya çıkmasın. Açık olarak belirtmeliyim ki Pepee’nin bir Türk yapımı olması çok gurur verici bir şey. Geç de olsa, bir çizgi filmi kendimizin yapabilmesi çok güzel. Keşke bunu yıllar öne yapsaydık da paralarımızı film almak için harcamasaydık.

    Bu şekilde; Nasrettin Hoca’yı, Yunus Emre’yi, Mimar Sinan’ı ve buna benzer daha birçok büyümüzü de onlara oyunlaştırarak anlatabilirdik.

    Bu şekilde, daha kalıcı ve daha öğretici olurdu filmlerimiz.

    Bir de filmlerimizde olması gereken şu; çocuklara direk bir şeyler anlatmaktansa dolaylı yoldan, açık uçlu sorularla, sonucu onlara bırakarak anlatmak. Bu şekilde anlatım, onların ufkunu açacak ve hayal güçlerinin gelişmesine yol açacaktır. Aynı şey edebiyat içinde geçerli, sürekli onlara bir şeyleri dikte ederek; “Şu şöyle, bu böyle!” diye, tabular oluşturmadan, sonucu onlara bırakmak, daha yaratıcı olmalarını sağlayacaktır.

    Filmlerimizde, nasıl yeni gelişmeler olmuş, yeni soluklar gelmişse, aynı gelişmenin edebiyat alanında da olması gerekiyor. Çünkü çocuklar artık, yabancı kelimeler okumaktan sıkıldı. Bizim tarihimizi, bizim kültürümüzü okumak istiyorlar. Bunun içinde; çocuk gibi düşünen, çocukluğunu kaybetmemiş, içindeki çocuğu hala yaşatan yazarlara ihtiyacımız var.

    Bir de merak. İyi bir yazarın, senaristin, öğretmenin içinde bitmeyen bir merakın mutlaka olması gerekiyor. Bu merak, her gün yeni bir şeyler öğrenmeyle perçinlenirse ayakta kalabilir.

    Küçük çocukların, her şeyi; “Bu ne?” diye sorması gibi bu yazarlarda her şeye “bu ne?” diye bakmalı, araştırmalı ve çözümlemelidir.

    Geçenlerde Türkiye’de Hürriyet’e konuşan Hindistanlı Sugata Mitra’nın röportajı bu anlattıklarımı tam olarak destekler nitelikteydi. Mitra, eğitimle alakalı olarak; “Öğretmenler geride kalsın, sadece öğrencilere yoldaşlık yapsın yeter” dedi. Bu da; “Artık çocukları rahat bırakın, onlar kendileri yaparak, yaşayarak doğru öğrenmeyi yakalar!” anlamına geliyordu. Yani tabularla; Konuşma! Sus!gibi emirlerle, çocukların eğitilmeleri sağlanamaz, diyordu.

    Bırakın çocukları; araştırsın, konuşsun, tartışsın doğruyu kendi bulsun!

    Ve önemlisi de merak; insanı yaşatan, yeniliklere açık tutan,onu geliştiren merak!

    Hepimizde de olması gereken, öğrenme duygusu ve onun verdiği mutluluk.

    Her şeye çocukça bakıp, gülümseyebilmek.

    Gerçek yaşam, gerçek mutluluk, bu işte; Bir çocuğun gözlerindeki bitmeyen ışıltı!!

    Neslihan Minel
    neslihancaa@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Ailenizin Delisi : Abuzittin Tırlak


    DERSİMLİ KILIÇ EFENDİYE GEREKEN CEVAPLAR –I

    “LAİKLİK TEHDİT ALTINDA DEĞİLDİR”

    Eeee, bu Abuzittin kulunuz bugünlerde işin kolayını buldu, hani kendi kaleme aldığı özgün saçmalıkları yerine arada sırada köşesine konuk alarak önüne gelen her şeye ve de kişiye çakıp duruyor. Hani yakında kendisine de çakarak, kendi gözünü morartırsa şaşırmayın derim!

    Na’palım arkadaşlar; İzmir’de yaşıyoruz..... Mevsim yaz öncesi....Sıcaklık bir aşağı bir yukarı gidip geliyor, onda bile bir kararsızlık........ Nem almış başını gidiyor.....

    Canım Ülkemde anormal normal olmuş!!! Anormal, anormal olan işlerden hiç kimse söz etmiyor. Sadece 2-3 gazete, bir o kadar da TV kanalı kalmış, onları da ne kadar insan seyrediyor bilmiyorum yani! Bu arada millet, aptal sarışınların, popüler salaklarla yaptıkları sulu programları temaşa eylemeye devam ediyor.... Millet TV kolik olmuş, TV kanalları saçma sapan yarışma ve komik olduğu öne sürülen absürd dizilerle ve de “akil” olduğunu ileri süren alıklarla dolmuş.

    Ölüm olayı o kadar kanıksanmış ki, ölüm haberlerinde millet zapping yapar hale gelmiş.....

    Böyle bir ortamda Abuzittin’de birazcık işin kolayına kaçarak, deliliğini sulandırmışsa n’olmuş yani, değil mi?

    Eveeet, neler söylemiş bakalım, bizlerin AKP’ye karşı adam gibi muhalefet yapsın diye seçildiğini zannettiğimiz “ana muhalefet partimizin” böyyük başganı, bir göz atalım!

    “Anayasa Mahkemesi’nin AKP konusunda verdiği bir karar var, laiklikle ilgili. Ben bugün için laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum’’

    “Eğer laiklik tehlikede dersek bunun altını doldurmak lazım, askıda kalır, gerekçelendiremem’’

    “Yargıda cemaat kadrolaşması vardır diyemem”

    Pekiiii, ilk defa adını duyduğumuzda “yav, sen kimsin kardişim?” dediğimiz Parti Meclisi üyemiz ve dahi Ankara milletvekilimiz Bülent Kuşoğlu beyimiz ne buyurmuşlar?.....

    “Cemaatlere karşı olmak, dünyayı tanımamaktan, bilgi ve algı eksikliğinden kaynaklanıyor’’

    Pekiiii bilin bakalım milletvekillerini “İslami kurallara uygun helal vekil” kriteri ile ölçüp biçen aşağıdaki vecizeyi kim yumurtladı?

    “CHP’nin lider, yönetici kadrolarının yaşamlarında İslami kurallara ters düşecek bir şey yoktur’’

    Bizlerin “ulan bu herif kırk yıllık partili değil mi?” dediğimiz Kadıköyün ağası Gürsel Tekin tabii ki, hani şu kara çarşafa rozet taktıktan sonra kendisini Mersin’de protesto eden Cumhuriyet kadınlarını partiden attırmakla övünen yiğidimiz canım!

    Haydeee bre millet.......son bir vecize daha yumurtlatalım bakalım......Ya şundadır ya bunda helvacının kızında........derkeeeen, cümle yerine goccaman bir paragraf düşüyor dikkaaat, kafanıza gelmesin, vallahülazim kafanız yarılır, bakın ona göre!!!!

    “Fethullah Hoca Türkiye’de bir fenomendir, kimsenin görmezden gelemeyeceği bilge bir adam. Fakir halkın çocuklarının okuması için sonsuz gayret gösteren biri. İyi şeyler yapıyor. İnsanlar mesailerini, paralarını bireysel dünyanın görkemlerine harcarken, Fethullah Hoca Türkiye’nin ve dünyanın her yerinde okullar açıyor. Önce eğitime hizmet veren herkesi sonsuz saygıyla selamlıyorum. Fethullah Hoca, Türk toplumunun temel değer sistemine ve milletin, devletin daha da güçlenmesine katkı yapan bir kişidir. Saygıyla izliyoruz’’

    Evveeet 10 puanlık uzmanlık sorunuz geliyor! Bilin bakalım “pis layıklara” çakan bu sözleri kim söylemiş olabilir? Tabii ki, partimizin has ilahiyatçısı Muhammet Çakmak.

    Hıımmmm demek ki neymiş? Laiklik tehlikede değilmiş, arslan cemaatime selam durmak gerekirmiş, Fethullah Gülen hocaefendimizmiş, Tekke ve zaviyeler tekrar açılsınmış, yani ne varmış ki bunda?

    Partimizi yönetenlere bakar mısınız arkadaşlar? Eeeee, o zaman caaanım iktidarımın okullardaki kıyafet serbestisini neden eleştiriyonuz ki? Altı üstü türbanı ilkokula sokuyo amcamlar!

    Neyse, neyse daha fazla yazıp çizip kalp kırmayalım efendim......değil mi ama?

    Evveet, şimdi gelelim bu haftaki essah yazımıza. Merak buyurmayınız, Dersimli Kılıç amcamın başlıkta gördüğünüz dehşetengiz tespitine yanıtı ben vermiyorum efendim. Bu işi, benden çok daha iyi yapan çok sevdiğim bir yazara bırakıyorum. Üstelikte Kılıç beyi hiç muhatap almayan bir yazı ile yapıyor bunu, hedefi tam 12’den vuruyor.

    Sanıyorum ki, Kılıç bey’in jetonu, ismi lazım olmayan birileri bu ülkeye tıpkı Humeyni gibi giriş yaptığında düşecek. Ne de olsa plastik jeton kullanıyor kendileri sanırsam.

    Evet bu haftaki konuğum Ahmet NESİN usta. Her zaman olduğu gibi gene kendisinden izin almadan bir yazısının tamamını kullanıyorum efendim. Ve sözü, Ahmet ustaya bırakıyoruz:

    TÜRBAN ŞERİATIN BAŞLANGICIYDI…

    Yıllar önce Çerkes ve Abhazhaların bir düğününe gitmiştim. Düğün Akyazı’ndaydı, yaşamımda çok şey paylaştığım okul arkadaşım Feridun götürmüştü. Feridun’un babası yaşamıyordu ama o kesimin en sevilenlerin biri olduğundan ve ben de onların misafiri olduğumdan el üstünde tutuluyorduk.  Eski Kalamış Sahil yazlık Sineması’nın ve Todori Meyhanesi’nin sahibi Yaşar amcanın oğlu evleniyordu.

    3 Gün 3 Gece sürdü ve her yaşadığımla yeni bişey öğreniyor ve Feridun bunları bana önceden anlatmadı diye de kızıyordum. Silahsız tek kişi yoktu, açık havada selamlaşma şarjör boşaltmayla oluyordu ve doğal olarak düğün 3 yaralanmayla bitti.

    3 yaralanma dediğime bakmayın, kavga neyim çıkmadı, taşlara gelen kurşunların sekmesiyle olan ufak yaralanmalar.

    Ama bu geleneklerin yabancısıysanız benim gibi şaşkın şaşkın dolaşırsınız. Hele 3 yaralıdan dolayı size “Ağır yaralı ya da ölü yok, bu düğün olaysız geçti…” diyorlarsa sadece aval aval bakarsınız.  

    Bu tür gelenekler Avrupa ülkelerinde var mıdır bilmiyorum ama Lazlarda da var, Kürtlerde de.

    Düğünü erkek egemen mantığına çevirmenin en kolay yolu bu!.. O düğünde bişey daha gördüm, kız-erkek arkadaşlığının en rahat olduğu kesim de Çerkes ve Abhazalar.

    Türkiye’de yıllardır yaşadıklarımızı bu düğüne benzetiyorum. Din devlete bağlı, Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurum başbakanlığa bağlı olarak çalışıyor. Yani din devletten ayrı değil, yani laik bir ülke değiliz. Bu şu anlama geliyor, “Dincileri biz denetlemez özerk bırakırsak iyice yobazlaşırlar. Bırakın düğün olaysız geçsin…”

    Ben bu olaysız geçen düğüne ilk tepkiyi kimi akademisyen ve aydınımsıların “Türbana evet” imzasında göstermiştim.

    Nedeni çok açıktı, türban ya da kadının kapanması Kur’an’da bir ayetten alınmaydı ve bunu TC Anayasa’sına konması şeriat gereklerinden birini anayasaya koymaktı.

    İkinci gerekçem, kapanmak bir erkek egemenliğinin emriydi ve kadının burada söz hakkı sorulmamıştı. Doğal olarak yüzlerce yıl önce alınan bu karar kadının özgürlüğü diye tartışılamazdı.

    Kadın hakkında bir kararı erkekler alacak ve bunu uygulamak kadının özgürlüğü olacak, bu demokratik bir karar olmadığından demokrasi adına da tartışılamazdı.

    Üçüncü gerekçem, eğer bu ayet anayasaya girerse, kapı aralanmış olur ve diğerleri peşi ardına gelirdi. Doğal olarak bu tartışmalar yapılırken Hak-İş hemen bir yürüyüş yaptı ve türbanlıların devlet dairelerinde de çalışabilmelerini istedi.

    Ordu valisi güç alarak bütün umumi helalardaki pisivuarları söktürerek erkeklerin ayakta işemesinin günah olduğunu açıkladı.

    Bir imam çalışan kadınların kocalarını aldattığını ve kadının yerinin ev olduğunu açıkladı.

    Bu açıklama benim dediklerimi doğruluyordu esasında çünkü ben türbanlı kadınların üniversite bitirdikten sonra ya babası ya ağabeyi ya da kocası tarafından çalıştırılmayacağını, bunun başı açık, bilim okumak ve öğrenmek isteyen kızların önünü kesmek için yapıldığını yazdım.

    Olsun düğün hâlâ olaysız geçiyordu, libre-el-al ve eşhellektüeller yaşamlarından memnundular. Derken kimi belediyeler alkole kırmızı çizgi çekmek istediler. Biraz mırın-kırın edildi ama çok ses çıkmadı.

    Ancak bundan sonra ruhsatlı içkievi açmak zorlaştı, Ankara’da içki satan kimi yerler basıldı, Beyoğlu’nda dışarıda masa ve sandalye koymak yasaklandı.

    Herkes bu konuda bişeyler yapar da Mersin durur mu, orada da bir okul müdürü kız ve erkek öğrencilerin 45 santimden fazla yaklaşmamaları gerektiğini açıkladı. O 45 santim neye ya da kime göre ayarlandı bilemem ama bence tam bir abukluktu.

    Din dersine girmediği için notu da olmayan bir öğrenciye şimdi tasdiknamesi ve ortaokul diploması verilemiyor.

    İmam Hatip ortaokulları açıldı, kimi okullar İmam Hatip’e çevrildi. 4+4+4 diye bir sistem getirildi ki kimse bişey anlamıyor. Son 4 mecburi olmadığından niye 4+4 yerine 4+4+4 denildiğini de anlayan yok.

    AKP genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan “Dindar gençlik yaratacağız…” diye açıklama yaptı ama hâlâ düğün olaysız geçiyordu. Dindar gençlik yetişecekse açık havada bira içmek de ne oluyordu. Hemen dindar gençliğin etkisiyle yasaklandı ve hatta Diyanet İşleri başkanı bilem bu konuda demeç verdi. Diyanet İşleri Başkanı’nın protokoldeki yerinin ilk 5 olacağı suikasta uğramayan Bülent Arınç tarafından açıklandı.   

    Şimdi sıra geldi ramazana ve Mehmet Ali Birand korktuğunu yazmış bugün. Ne diyebilirim ki Birand, korku medeni bişeydir ama merak etme hâlâ düğün kazasız geçiyor!

    AHMET NESİN

    Abuzittin


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Hasan Tülüceoğlu


    “YATÇAZ KALKCAZ, YATÇAZ KALKCAZ”

    Gülşen’in yeni şarkısından bu sözleri duyduğumda 70’lere kadar alfabemizde okutulan “uyu uyu yat uyu“ ifadelerini, önceden yaşadığınız derin acı ve endişeyi yeniden hissedercesine hatırlarken yüreğime derin bir acı, bundan da kötüsü iflah olmaz bir ümitsizlik çöktü.

    Bu ülkede ilkokula yeni başlayan çocuklara mışıl mışıl uyuyan bir çocuk resmi altında yıllarca “uyu uyu yat uyu“ okutuldu; dahası zihinlere yatıp uyumak dolayısıyla tembellik yerleştirildi. İyi niyetle yaklaşırsak farkında olunmadan yapılan bu büyük hata yıllarca nesilleri olumsuz etkiledi. Bu olumsuz etkinin farkında olan duyarlı bir çok insan umuyorum ki bu şarkıyı işittiklerinde benim gibi sarsılmışlardır.

    Şarkının sözleri, sevgili özlemini ve ona kavuşmayı ifade ediyor. Sevgili çok uzaklarda, özlemi çekilmiyor; günler geçmek bilmiyor. 3 gün 300 yıl gibi bir zaman uzunluğunda hissediliyor. Müthiş bir özlem, hasret çekiliyor. “Dile kolay ama zor hasretini bana sor”. Bu hasreti bitirmek, sevgiliye kavuşmak için çok uzaklara gidilmesi, uzun mesafelerin katedilmesi gerekiyor. Dağlar taşlar, ormanlar ağaçlar, dereler çaylar nehirler aşılması, Himalayaların, Alplerin tepelenmesi gerekiyor. Ortada böylesine zor, güç, çetin ve bela bir yolculuk varken Aşık’ımız bunları hiç dert ve sorun etmez. Aşılması gereken dağlar, ormanlar, nehirler, karlar, tipiler onun uykusunu kaçırması, kıvranıp gerilime girmesi gerekirken dile gelen ifade şudur: “Yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz. Hooop ordayım” .

    Ferhat, Şirin’e kavuşmak için günler aylarca kendini feda edip dağları taşları delmişti. Kerem, Aslı’sına ulaşmak için sonu gelmez kabus dolu takipler yapmış; onun izini bulabilmek için otuz iki dişini de çektirmişti. Mecnun aşkı Leyla için mecnun, meczup olmuş; bu halde günlerce çöllerde kalmıştı. Fuzuli’nin ifadesiyle sevgiliye hayatta ulaşılamasa da edilen vasiyetle ona ulaşılmaya çalışılmıştı: “Dest bûsı arzûsuyla ger ölürsem dostlar Kûze eylen toprağım sunun ânunla yare su.?”

    Ama Gülşen’in Aşık’ı hiç bu zahmetlere katlanmıyor; hatta bunu dert bile edinmiyor. O yatıp kalkmasına, uyumasına, rahatına bakıyor. “Dağlar bayırlar o uzun yollar hepsi hikaye firardayım. Yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz Hooop ordayım” ifadeleriyle sevgiliye kısa sürede zahmetsizce kavuşacağını dile getiriyor.

    Bilemiyoruz.. Gelişen teknoloji sevgili hasretini mi değiştirdi? Dağların, taşların, ormanların, nehirlerin, karın, tipinin artık bir hükmü yok. Son model lüks binek araçlarına binmeniz yeterli. Gerisi tabii ki yatıp kalkıyorsunuz. Kısa bir süre sonra ulaşmak istediğiniz yerdesinizdir. “Bineyim arabaya bi varayım oraya…Yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz Hooop ordayım.”

    Oysa Kenan Doğulu, doksanlarda aşkı için, sevgiliye kavuşma adına,

    “Deliyim gözü kara deliyim
    Yakarım Romayı da yakarım ben
    Bulurum seni yine bulurum
    Olurum yine senin olurum”
    diyordu.

    Demek ki o günden bu güne aşkın, özlemin, hasretin dile gelişi, getirilişi de teknolojik gelişmeler paralelinde değişti yada değişmiş. Benim gibi bazıları bu hızlı değişimin gerisinde kalmış olabilir.. Ancak, burada şunu hatırlatmak lazım: Aşk, sevgi, sevda , özlem, hasret, siz uzaya da gitseniz; bilimsel hayal edildiği gibi galaksilerde de yaşasanız, her yerde her zamanda aynıdır; hiç değişmez ve eskimezler.

    Sayın Gülşen teknolojiye mi uydu, yoksa şeytana mı uydu bilemiyoruz; ama

    “dağlar bayırlar o uzun yollar hepsi hikaye firardayım
    Başlarım ha adetinden aşk bu güçlü her bir şeyden susmam!
    Üstesinden gelirim ben ayrılığı döverim ben korkmam
    Dile kolay ama zor hasretini bana sor
    Bu nasıl bi geri sayım yerinde sayıyor her gün
    Bineyim arabaya bi varayım oraya
    300 bin yıl gibi geliyor bana şu son 3 gün “
    dizeleriyle hasretin güçlüğünü çok güzel ifade ederken birden bire gevşiyor ve yatağa uzanarak “Yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz. Hooop ordayım” ifadeleriyle sözlerini noktalıyor.

    İşin iyi tarafı bu şarkı için çekilen klipte yatak ve uyku görüntüleri yer almıyor. Yatıp uyumanın olumsuzluğunun farkına varıldı da bu kliple telafi edilmeye mi çalışıldı bilemiyoruz.

    “Yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz. Hooop ordayım” ifadelerini dinledikçe “ilkokul alfabesinde nesillere okutulan “uyu uyu yat uyu“ telkinleri sanki tüm ülke gençliğine daha etkin ve baskın olarak müzik yoluyla yeniden verilmek mi isteniyor?” sorusu ister istemez aklınıza geliyor.

    Hasan Tülüceoğlu


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Dedi Mirza

    Sultan Köprüsü’nün başında,
    bir çift kara göz;
    Mirza,
    kitapsız bir zencefil karanlığında,
    böyle dert koştu
    çağlayan sulara:

    Vuslatı deli eder,
    ırak illere sözlenir.
    Bilmem, hangi gizlere yaslanır,
    sarkışını hangi hallara benzetir.

    N’eylersin koç yiğidim,
    n’eylersin;
    yana döne aranıp yakınsan,
    kime kalır endâmı.

    Küfre saplanan umutsuzluk,
    yorgun gözleriyle gün keser.
    Deli gönül, gam yükün boynuna asar;
    ikmâle uzanan yolun keser.

    Ele gelmez,
    dile dokunmaz,
    yüze sığmaz,
    için götürmez gayrı
    toprağını yakar kavurur.
    Olur şey değil;
    bu kılıç, bu kına sığar mı hiç.

    N’eylersin koç yiğidim,
    n’eylersin;
    tozpembe bir kuytuluk,
    arar mı kurdu, çakalı,
    bir zülfütaç neşesiyle
    bakarken karanfile.

    Akşam vakitlerinde,
    içini derin bir hüzün kaplar.
    Kıyılara iner,
    seyre durursun gün çiçeklerini.

    Fakat,
    üç deniz kabuğu kadardır saltanatı hüznün.
    Eğilir, deniz kabuklarını dinlersin.
    Gezdikleri denizlerden haber verirler.

    Ve içinde yükselir o ateş,
    binlerce kere ve ölesiye.
    Kavgasıyla, direnişiyle, umutlarıyla,
    yalnızlıklarıyla, acılarıyla
    seni, olduğun yere getirirler.

    Handır bu;
    yorgun gelir dinlenirsin,
    güce gelince yola devâm edersin.
    Aldanma boran sellere;
    varsın, gönül eğlesin çoban köpekleri.

    Kaç suyun sebil eder,
    yokluk sağar bir feryat;
    kesik bir düş,
    kesik bir kol gibi
    önüne serer.

    Deli zemberektir bu,
    kimseye eyvallahı yok.
    Boş gecelerin,
    çayır çimen kokusunda
    kürekçi kavgası değildir bu,
    bir ömrün kavgası.

    Çıkmazlar sancısında küflenmiş,
    bir örnek gerçekliğe ne benzer!
    Saçın başın yolsan da
    bir yol zemherine buğulasan da
    kendine geceler çoğaltmaya çalışsan da
    faydasız.

    N’eylersin koç yiğidim,
    n’eylersin;
    yazılmıştır bir kere;
    kaya dolgu engin düş,
    söz bilmez gonca güle hasreder;
    bize de sevdâmızı,
    türkülere oya gibi işlemek düşer.
    Su başlarında türkün yakmayıp da
    n’eylersin!

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Dost Meclisi


    YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
    Yorumlarınız için bekleriz.

    Fotograf : Mehmet Hamurkaroğlu

    Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
    dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
    Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
    Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
    Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
    Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

    Yukarı


     


     Tadımlık Şiirler


    DÜNYAMIZ

    Bana bir şarkı söyle
    İçinde sesin olsun
    Ve çiçek izleri olsun
    Seni de severim çiçekleri de
    Bana bir şarkı söyle
    Bizi konuşan o şarkıyı söyle

    Akşam şarkılara yatkın bir andır
    Aklın tembel yanını, etin tembel yanını
    Bildiğin türlü tembelliği
    Alıp getiren akşam
    Bizi her gün bulan akşam
    Bize hiç danışmadan
    Uykuyu hazırlıyan

    Başlangıcı olan bir şarkıdır dünya

    Söyle

    De ki

    Bir yeri olmalı insanın
    Bir anahtarı
    Yüzünü yıkıyacağı su
    Erince açık yalnızlığında
    Düşünebileceği bu dünyayı
    Hiçbir sözünden caymamış
    Kendini sokağa bırakmıya hazır
    İlişkilerini sevip okşıyarak
    Kendi olabileceği o yer
    Şarkı pencerelerden duyulduğunda
    Dünyaya bir yanıt verebileceği o yer

    Henüz sonuna gelmiyen bu dünyada
    Adımları yarıda kesilen onun
    İnsanın şarkısını de

    Veysel ÖNGÖREN

    Yazdırmak için tıklayınız.

    Yukarı


     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


     Damak tadınıza uygun kahveler






    http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
    Kahve Molası Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

    GOM Player 2.1.28.5039 / Windows / 7.21 MB
    http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
    Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

    VLC media player for Windows / V.1.1.7 / 20 MB
    http://www.videolan.org/
    İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

    7-Zip 9.20 (2010-11-18) for Windows / 1.068 KB
    http://www.7-zip.org/
    Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    10.Yıl Marşı









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20130517.asp
    ISSN: 1303-8923
    17 Mayıs 2013 - ©2002/23-kmarsiv.com