Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 1.983

 27 Eylül 2013 - Fincanın İçindekiler


  • YAĞMA YAĞMUR - 2 ... Seyfullah Çalışkan
  • BARDAKÇI, ZEKİ MÜREN VE EYLÜL ... Hamdi Topçuoğlu
  • HÜNER EV YEMEKLERİ ... Nurten Demirel
  • Hayatın 2’lemleri ... Ahmet Şeşen
  • KENDİ İÇ YOLCULUĞUNA ÇIKABİLMEK ... Neslihan Minel
  • Gülizâr Bebek ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Yüzündeki çizgiler ruhuna yansımış...


    Tuncel Kurtiz Tuncel Kurtiz'i ilk 1974'ten Otobüs filminden hatırlarım. Hiç unutmadım, hiç te unutmayacağım. Ardından Sürü, Bereketli Topraklar Üzerinde. 12 Eylül'den sonra pekçokları gibi görünmez olmuştu, en azından bizler için, sonra doksanlı yılların ortasında tekrar girdi hayatımıza ve Ezel'deki Ramiz Dayı ile zirve yaptı gönüllerde. Ramiz Dayı onun için ufacık bir roldü. Asıl sahnede devleşti her çıktığında. Özgürlüğün peşinde koşarken yoruldu belki de. Sevgili Altuğ Yücel'in dediği gibi; yüzdeki çizgilerin 'ruhuna' derinlik kattığı kişilerdendi Tuncel Kurtiz. Ani ölümü onu sevenler için şok oldu ama asıl, son yıllarda Türkiye'de törpülene törpülene iğne ipliğe dönmüş tiyatro, beyaz perde, bir yeri doldurulamaz aktörünü kaybetti. Allah rahmet eylesin, ışıklar içinde uyusun, tüm alkışlar onun olsun.

    ***

    Hergün bir patavatsızlığa, bir densizliğe şahit olmaktan biz bıktık ama iktidar ve çevresi bıkmadı. 18 tane adam 120 metre tünel kazıp kaçıyor ama hayret, yarasa gibi bir mağaraya girip yakalanmayı bekliyor. Bir yıldır kazılan tüneli mi sorgulayacaksın yoksa kaçmayı beceremeyen teröriste mi kızacaksın? Neresinden tutarsan tut elinde kalır. Elde patlayan açılımın kurtuluş hamlesi olarak öne sürülen 30 Eylül paketinden az önce böyle bir olayı tezgahlamanın kime ne faydası var ben hala çözemedim ama biraz çalışırsam halledeceğimden eminim. Öyle ya, 18 yeteneksiz kaçıp yakalanmayı beceriyor da ben nedeni nasılı mı öğrenemeyeceğim, hadi canım sizde.

    Şam'da gene patlama ve 35 ölü. Cami çıkışı bombalı araç. Yapan kim? Müslüman. Ölen kim? Müslüman. Ne taraftan olduğu önemli mi? Eli kanlı din tacirlerinin elinde oyuncağa dönmüş bir Dünya ve buna çanak tutan iktidarlar. Bir memlekette kanlı katil, bir memlekette örtülü ödenekten desteklenmesi gereken muhalif güç konumundaki katiller. Suriye'de ciğer yiyenleri alkışlayanlar, Esma öldürüldü diye ortalığı dört parmakla bezeyenler, Kenya'da katliam yapan katiller için tek parmaklarını bile oynatmıyorlar. Eyy Tayyip usta, sırtını sıvazladığın her katilin aldığı bir can, senin de canından can alıyor farkında mısın? Her ölümle insanlıktan bir nebze uzaklaşmaktasın. Bugün eyyamcılıktan gözleri kör olanlar, yarın oklar kendilerine döndüğünde seni tanımayacaklar, sen küçüldüğünle kalacaksın. Kurtuluş yolunu yanındaki jöleli hıyara bir sor bakalım, belki bir planı vardır senin için.

    ***

    Hayır kulaklarımla duymasam inanmayacağım. Biri gene tivitlemiş deyip geçeceğim ama duydum, zor duyan kulaklarımla bile ayan beyan duydum. Adam resmen palalı biraderi CHP'ye yamayıverdi. Hayır n'oldu da böyle oldu anlamak mümkün değil. Bu Barbaros'u ben tanıdığımda henüz 19-20 yaşlarındaydı. Yaşam tarzı ve seçimleriyle hiç problemim olmamıştır ama hep temkinli yaklaşmışımdır. Sanat camiasından ayrılalı beri de kendisiyle teşviki mesaimiz olmamıştı. Gezi olayları ile parlayan albenisi herkes gibi benim de dikkatimi çekti. Tanıdığım adamla arasında dağlar kadar fark vardı. Belli ki kendini geliştirmiş, yetiştirmiş ve en önemlisi hakkın hukukun peşine düşmüş. Bence saygıyı hakediyordu. Ama ne yalan söyleyeyim, yıllar öncesine gittiğimde hep temkinli oldum. Hep kokusunun ne zaman çıkacağını, nereye kadar dayanacağını, ne zaman pes edeceğini merak ettim. Lafı açıldığında da pekçok kişiyle paylaştım duygu ve düşüncelerimi. Terzi Barbaros'tan devrimci Barbaros'a, devrimci Barbaros'tan kaypak Barbaros'a geçiş serüvenini görmek te nasip oldu sonunda.

    Ağustos sonlarında sivil polislerce götürülmesinden, ortaya çıktığında ise hiçbirşey olmamış gibi hayata devam etmesinden işkillenmedim değil ama dedik ya, saygı duyduk bir kere, olmaz birşey dedik. Al sana, asıl olmaz olmaz dedi ve korkumu haklı çıkardı sağolsun.

    Hayrola Barbaros, n'oldu birdenbire? Hadi dediklerin doğru diyelim neden bu kadar zaman bekledin? Kirlenme böyle başlıyor biliyor musun? Eee, herşeyin de bir sınırı var, benim de bir fiyatım var dedin değil mi? Canın sağolsun be Barbaros, bugüne kadar iyi idare ettin ama artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak biliyor musun? Aylarca ayyuka çıkan kredinin üç beş saniyede yerle bir ettin, bravo sana. Haydi kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      YAĞMA YAĞMUR - 2

    Mevlüt Dayı canını dişine takıp evin avlusuna vardığında öküzleri ve arabayı rast gele bırakıverdi. Ahşap evin üst katının hayatında bir genç yatıyordu. Ev ahalisi başına toplanmış çaresizlik içinde ağlayıp inliyordu. İçeri dışarı koşturanlar vardı ama hiç kimse bir şey yapmıyordu. Anası “kalk yavrum, kalk aslanım, aç gözlerini de bana bak,”diyordu. Tahta hayatta ölü gibi uzanmış genç adam hiç kımıldamıyordu. Mevlüt Dayı merdivenleri tırmandığında kadınlar biraz aralandılar. Şevki Hoca’nın Reşit üzerinde elbiseleri, ayağında ayakkabıları boylu boyunca yatmış kıpırtısızca duruyordu. Belki de bir yere gitmek için kapıdan çıkarken düşüvermişti. Önce nabzına baktı, nefesini dinledi.” Yaşıyor şükür,” dedi. “Yaşıyor bu, kolonya getirin.” Köy yerinde kolonyayı kim bulacak? O telaşın içinde birisi “ Kızları kolonya için gönderdim. Şimdi gelirler,”dedi. Beklenecek gibi değildi. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor, bir şeyler söylüyor, etrafta telaş ve çaresizlik içinde dolanıp duruyordu.

    Hiç kesilmeden ince sicim gibi bir yağmur yağıyordu. Islak fındık ve mısır dallarından aşağılara damlalar akıyordu. Yarısı sis, yarısı buğulu bir hava uzak evleri iyice birbirinden sağır, birbirinden görülmez yapıyordu. Bahçeler arasından uzayıp giden sokak boyunca yüz metre, elli metre arayla dağılmış evler tamamen birbirinden habersizdi. Bu insanda katlanılmaz bir yalnızlık ve çaresizlik duygusu yaratıyordu. Evin avlusu çamur içindeydi. Öküzler bahçe çitinden avlu olarak ayrılmış bölümdeki mısır ve fasulye dallarına uzanıyorlardı. Başka zaman olsa hemen öküzler oradan uzaklaştırılıp bir ağaca bağlanırdı. O telaşın içinde kimsenin buna aldıracak hali yoktu.

    Mevlüt Dayı’nın peşinden bağrış çığırışı duyup gelenler oldu. İnsanlar birbirlerine bakıp ne yapacaklarını bilmeden duruyorlardı. İçlerinden biri;
    - İçeri taşıyalım, dedi. Birkaç kişi karga tulumba Reşit’i içeri taşıdı. Genç kızlardan biri kolonya şişesi uzattı. Yerde yatan gencin alnını, yüzünü ve bileklerini kolonya ile ovdular.
    - Böyle eli koynunda durmayalım dedi biri, Hastaneye götürelim.
    - Evet, hastaneye götürelim. Gençlerden biri Rahim’e söylesin. Çabuk okul düzüne Minibüsü getirsin. Delikanlılardan biri çamurda ayakları kaya kaya puslu ikindinin içinde kaybolup gitti. Reşit’i karga tulumba evin merdivenlerinden aşağı indirdiler. Böyle taşınması mümkün değildi. Baygın bedeni su gibi sağa sola akıp gidiyordu. Güçlü kuvvetli biri sırtına aldı. Ama sırtında durmuyordu.
    - Merdivene koyalım. Sedye gibi taşırız dedi, bir başkası, Merdivenin üstüne bir battaniye koydular. Reşit’i üzerine yatırdılar. Merdiven çok uzundu. Bahçe kapısından çıkarken dönmekte çok zorlandılar. Üstelik sallandıkça canı yanıyordu. Hasta genç inlemeye başlamıştı. Çamurlu yoldan bata çıka ilerleyen mahalleli telaşla genci minibüse yetiştirmeye çalışıyordu. Merdiven uzun olduğu için her adımda esneyip sallanıyordu. Hastanın inlemeleri iyice artmaya başladı. Arnavut Osman;
    - Bu böyle olmaz, dedi. Mescitten tabutu alalım. Kapağını da örteriz, yağmurdan ıslanmaz. Oradakiler bu öneriyi duyunca buz kestiler. Ses soluk kalmadı. Ölmeden tabuta girecekti he… Pek istekli değillerdi ama başka çare de bulunamadı. Tabutun içine battaniye serildi. Hasta genç içine yatırıldı. Merdiven bir ağaca dayandı ve öylece bırakıldı. Hastanın inlemeleri de azaldı. Çünkü tabutu taşımak daha kolaydı ve sallanmıyordu.

    Okul düzüne indiklerinde minibüs onları bekliyordu. Rahim tabutu görünce aklı karıştı. Reşit hasta demişlerdi ama acaba ölmüş müydü? Eğer öldüyse köyden başka yere gitsinler? Köylüler tabutu açtılar. İçinden reşit’i çıkarıp minibüsün arka koltuğuna taşıdılar. Babası ile bir komşusu arabaya binip ilçedeki hastaneye gitmek için yola çıktılar. Yağmurdan sırılsıklam olmuş komşular boş tabutu sırtlayıp sokaklarına geri döndüler. Herkes aklının bir yarısını gidenlerde bırakıp evlerine doğru dağıldılar. Mevlüt Dayı Öküzlerinin yularından tutup arabayı çeke çeke avludan çıkardı. Yokuş aşağıya evinin yolunu tuttu.

    Daha sekizindeydi Zeynep’i. Anasının adını koymuştu. Birkaç haftadır rengi soluk, iştahsızdı. Tekkiraz’a pazara giderken yanında götürmüştü. Sağlık ocağına gösteririm, nesi varsa. Genç doktor sordu, soruşturdu, baktı, dinledi ama bir şey anlamadı. Ya da anladı ama anlamazdan geldi. Yarın bunu ilçedeki filanca doktora götürün dedi. Ne ilaç verdi, ne reçete. Sadece bir kağıt yazdı. Ertesi gün kağıtta adı yazan doktora gittiler hep birlikte. Film çekti, tahlil yaptı. Hastanede yatması lazım, dedi. Birkaç gün kalsın. Aklımı kurcalayan bir şeyler var. Aceleyle bir şey söylersem yanlış yapmış olurum. Anası köyden gelip onun başucunda bekledi. Zeynep’e iğne vurdular, serum taktılar. Çok hap verdiler. Hapları içtikçe halsizleşti. Uyudu, uyandı, yatmaktan da sıkıldı. Bir hafta sonra doktor” kötü,” dedi. “Çok geç kalmışsınız. Çok kötü. Elimizden bir şey gelmez. Köye götürün en iyisi, ilaçlarını da almayı unutmayın.” Köye götürdü Zeynebini, anasının adını vermişti üstelik. Yüzüne bakmaya kıyamazsın. Bir gülüşüyle bütün bir ev aydınlanır. Şarkılar bilir, tekerlemeler söyler. Hanımına bir şey söylemedi. “ Yok bir şeyi, dedi.” İlaçları bitince yine gelin,” dediler. Mevlüt Dayı bir hafta evden çıkmadı. Türlü bahaneler uydurdu. Sadece bir kere değirmene yolladılar. Evde un bitti diye zorla gönderdiler. Zeynebini bol bol sevdi. Yorgunluktan bezinceye kadar oynadı. Zeynep sekiz gün sonra sabahleyin uyanmadı, şarkı söylemedi. İyice sararıp solmuştu. Hiç bir şey yemedi. Öğleden sonra da sessizce uçup gitti. Anası kendini kaldırıp kaldırıp yerlere vurdu. Saçını başını yoldu.

    Avlunun kapısından içeri girdiğinde ağlıyordu. Yağmurdan sırılsıklam olduğu için karısı anlamadı. “Hani odun getirecektin, hayvanlara sap biçecektin. Bu akşam damdaki mallar ne yiyecek? dedi. Başını kaldırıp yağmura baktı. Hala iplik iplik yağıyordu.

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Hamdi Topçuoğlu

     Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


      BARDAKÇI, ZEKİ MÜREN VE EYLÜL

    - Bardakçı!

    Sesi gür, kesin. Dildeki “en az çaba yasa”sını en iyi uygulayanlardan biri olmalı. Gözleri rıhtımda yürüyenlerde:

    - Salmakis!

    - Salmakis, Azka!

    O seslenirken cümlem yarım da kalsa susuyorum. Beni de laf olsun diye dinlediğinin farkındayım.

    - Teknenin adı niye Barbaros?

    - Barbaros’un torunlarıyız ya! Oğlumun adı da Barbaros.

    - Bu tekneler Bardakçı’dan başka yere gitmez mi?

    - Gider, gitmez olur mu? Ama biz dolmuş kayıkçılığı yapıyoruz.

    Barbaros, bütün gün Bardakçı ile liman arasında mekik dokuyan yedi tekneden biri. Ne zaman Bardakçı’ya varsam onlardan birini ya gelirken ya da limana dönerken görürüm. Eğer mavi derinliklerin bin bir halini seyre dalmışsam başımı sudan çıkarmadan onları motorlarının seslerinden ayırt edebilirim.

    İşte, Barbaros geliyor…
    Bu Keleş olmalı. Bu da Özmazı…
    Bu kesin Adalet’tir. Bunlar da Görgen, Aydın ve Akıncı…

    Diğer kayıkçılar, kırk elli metre ötemden yokmuşum gibi geçip giderken o, her seferinde seslenir.

    - Dubalardan dışarı çıkma. Kayık çarpacak.

    Bardakçı’nın suyu ne soğuk ne sıcaktır. Gece rüzgâr denizden esmemişse sabah denizin altı yedi kulaç dibindeki kumları tek tek seyredersiniz. Sahil görevlilerce her sabah temizlenir. Yerde tek sigara izmaritine dahi rastlayamazsınız. Buraya Bardakçı denmesinin nedeni ise içime elverişli suyudur. Daha yakın zamanlara dek kayıklarla oradan Bodrum’a su taşırlarmış.

    - Oraya neden Zeki Müren koyu diyorlar?

    Herkesin bildiğini niye soruyorsun gibisinden bakıyor. Yine de yanıtlıyor sorumu:

    - Zeki Müren denize orda girerdi de ondan.

    Birden dili çözülüyor:

    - Ekseriya öğleden sonra giderdi Bardakçı’ya. Yanında arkadaşları olurdu. O zamanlar Bardakçı’da hiç otel yoktu. Azka’dan denize indiğin köşede, hani ağaçlar var ya işte orada kır gazinosu gibi bir yer vardı. O ağaçların altında oturur, denize oradan girerdi.

    “ İki ılgın ağacı arasına durmuş
    Arkasında okaliptüsler
    Ve incir ağacı meyvesiz
    Sağ gözünde Karaada
    Solunda İçmeler
    Yelkenler dolusu
    Acemaşiran, Kürdili, Muhayyer…
    Serenler gergef olmuş ufka
    Ambarlar dolusu Anfora
    Anforalar dolusu Afrodit
    Knidos’ta mı sevmiş Hermes’i
    Su mu doğurmuş Hermafrodit’i
    Hermafrodit mi suyla sevişmiş
    Ne zaman Mavi, diye seslense bir kayıkçı.
    Yay gibi sarıyor hâlâ limanı
    Ve ses salkımlarına dönüşüyor
    Kale’nin burçlarında
    Salmakis!”

    - Yarın Zeki Müren’in ölüm yıldönümü, diyorum.

    Beni duymuyor. Kayığa doluveren sekiz on yolcudan ücretleri toplamaya çalışıyor. Sözlü dilin yetmediği yerde işaret diliyle rahatça anlaşıyor yolcularla.

    Gözleri, rıhtıma doğru gelenlerde:

    - Bardakçı!

    - Salmakis, Azka, Charm…

    Kayıktan inmem gerektiğini biliyorum. Motor hırıltıları arasında rıhtım kalabalıklarına karışıyorum. İçimde tanımsız bir eksiklik. Şimdi önümden gelen şu gence: “Yarın Zeki Müren’in ölüm yıldönümü” desem büyük olasılıkla yüzüme “O da kim,” diye bakacak. O kişi yabancı biri ise Zeki Müren adı ona bir zerrecik çağrışım bile sunmayacak; ama orta yaşlı bir hanımefendi ya da beyefendiyse, sevdiği bir sanatçının ölüm yıldönümünü unuttuğu için hayıflanacak.

    Marina’yı hızla geçip tepeyi tırmanıyorum. Tepenin ardı Bardakçı. Koyu kuşbakışı seyretmek için Şapel’i geçip değirmenlere doğru yürüyorum. Balıkçının sözünü ettiği, Hermes’le Afrodit’in tapınakları nerede olabilir ki? Ya şu Latin Ozan Ovidius’un Metamorphoses ( Dönüşüm) ünde anlattığı Salmakis’in aynasında yıkandığı göl nerede olabilir? Salmakis’in saçlarını taradığı tarağın yapıldığı mersin ağaçlarından bir örnek kalmış olabilir mi bir köşede?

    Gök mavi, deniz mavi. İkisinin arasında sarı eylül. Kulağımda bir ses:

    “Ne yeşil ne siyah ne toz pembedir
    Mavi dünyam benim ömre bedeldir
    Denizle bir örnek bir renktir
    Mavi dünyam benim ömre bedeldir...”


    Az sanra Azka’nın önünden denize dalıp balıklara;

    - “ Menekşelendi sular, sular menekşelendi…” ezgisini bulup getirin diyeceğim.

    - Hay Allah, o kayıkçıya Zeki Müren, Bardakçı’da dinlenirken yüzerken şarkı söyler miydi, diye niye sormadım ben!

    Birkaç adım sonra: “ Hiçbir insan şarkıcı olur da şarkı söylemez mi; söylemiştir elbette.” diye geçiriyorum içimden.

    Bardakçı, Bodrum’da güneşin doğuşunun seyredilebileceği en güzel koylardan biri. Onun Bodrum’un büyülü güneşini seyrederken: “Yılları durduracak/Güneşi doğduracak/ bir sevgi istiyorum” dizelerini mırıldanmadığını kim söyleyebilir ki?
    Yorulduğu, bunaldığı anlarda Cem Karaca’nın “Ben suyumu kazandım da içtim/ Ekmeğimi böldüm de yedim /Alkışı duydum /İhaneti gördüm… “ şarkısını söylememiş olabilir mi hiç?

    Tepemde yakmayan bir eylül güneşi. Bardakçı koyu tıklım tıklım. Kulak kabartıyorum. Neredeyse her iki üç şezlongda bir dil farklılaşıyor: İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Japonca, Hollandaca, Sırpça, Rusça, Polakça… Herkes Bardakçı’da eylülün hazzını yaşamaktan mutlu. Aklımda tekne kaptanının söyledikleri:

    - 1992’ye dek o koyda yapı olarak sadece Zeki Müren’in gittiği o gazino vardı.

    Coğrafyalar yaşayanlarıyla ve yaşatanlarıyla anlamlı. Bu koy da artık, Salmakis’iyle, Hermafrodit’iyle, Hermes’i ve Afrodit’iyle olduğu kadar gök kubbesinde hoş bir seda bırakan Zeki Müren’iyle de anılacaktır. Her 24 Eylül bize onun ruhunun bu “Güzel Meltemler Ülkesi”nde yaşadığını bir kez daha anımsatacaktır.

    Hamdi Topçuoğlu
    egerem@yahoo.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Nurten Demirel

     Kahveci : Nurten Demirel


      HÜNER EV YEMEKLERİ

    Bugün menüde etli taze fasulye ve pilav var. Çorba, her zaman. Ayran ister miyim? Su istedim. Gelmedi. Israr etmedim, susuz yedim yemeğimi. Çayım gelir birazdan.

    Hava serin, üşütüyor. Eylülün başı, sonbahar geldi galiba artık. Çok kalmam, giderim eve.

    Annem aradı demin, köyde yağmur fenaymış, hem de fırtına ile birlikte.

    Halamın çiçekleri büzüşmemiş, şayan-ı hayret. Rezil olmaktan kurtuldum. Bir ay oldu iki adım ötedeki eve gidip sulamayalı, bir bilse…

    Şu karşıdaki yaşlı kadın Mehmet’in annesi mi yoksa? Kader’le pek sıkı fıkı, adı İnci’ymiş. Yaşlı bir kadına gitmeyecek kadar genç isim İnci. Kader ona kaynanam diyor.

    Masama bir kadın oturdu, teklifsiz. Sigara içiyor, sessiz, yan dönük. Ses etmedim, otursun, masalarda yer kalmamış.

    Hepsi tanıdık yüzler. Sanki her dakika buradalar. Evlerinde yemek pişmiyor, kesin. Akşamüstü oldu mu kocaları da geliyor. Bütün yaz her gün gördüm onları. Hele Ramazan’da, sahura kadar oturdular. Oruç da tutmuyorlar, sabah akşam çatır çatır yiyorlar, ama sahura kadar da oturuyorlar.

    Canımlar cicimler, nasıl zayıfladınlar, bugün sessizsinler, senin için üzülüyorumlar, sen neden yemiyorsunlar, bu da artık kadınlaştı canımlar.

    Sevgi hanımla, Aydın bey hakkındaki dedikodumuz yarım kaldı dün. Merak etmiyor değilim, evlilik işi ne oldu?

    Sevgi hanım Hüner Ev Yemekleri’nin sahibi.

    Bir sene olmuş burayı açalı, ben yeni müdavim oldum. Her gün önünden geçip de kafamı çevirip bakmazken, Brezilya dizilerinin uyuşturuculuğuna kapılmış kadınlar gibi ille bir sebep yaratıyorum gelmek için şimdi. Sıtkı Hoca sağ olsun, kaç sokak ötede oturuyorken biliyormuş. Buluşmak için burayı seçmeseydi ben gene kafamı çevirmeden geçecektim aylarca belki.

    Ay, gene geldi bu kadın. Kafa ütüleyecek, kurtuluş yok. Şu sevimli çocukları olmasa çekilir dert değil. Zavallı çocuklar!

    Psikopat annelerinin elinde travmatik kişilik geliştiriyorlar, yazık. Elçin’le Erçin, biri bir buçuk öbürü iki buçuk yaşında. Büyüğünü hiç sevmiyor kadın, varsa yoksa küçük kız. Bir de yüzüne söylüyor, senden nefret ediyorum diyor. Babaannesi kılıklı diyor. İkinci evliliğindenmiş bu kızlar. İlk evliliğinden de üç çocuğu varmış, askerde oğlu, evlenmiş iki kızı. Şimdiki kocası da kendinden epey küçük, at kuyruklu saçlı, pizza dağıtıcısı. Kadın gibi geveze o da. Bir gün yanılıp sohbete katılayım dedim, nasıl kurtulacağımı şaşırdım.

    Neyse kadın bana uzak, boşalan masalardan birine oturdu da sadece selamlaşmakla yetindik.

    Sevgi hanım pek dertli bu aralar. Manyağın biri mahallenin bütün esnaflarına dedikodusunu yapıyormuş, onu burada barındırmayacağını söylüyormuş. Aldırmamasını söyledik, seni bilen bilir dedik. İstemeyen gelmesin dedik.

    Bir de kocası, ondan dertli. Hangi kadın kocasından dertli değil ki?

    Evi Fikirtepe’deydi, kentsel dönüşüm denen şey başlayınca bizim sokağa taşındı. Kocası gelmedi on gün kadar, iyi mi? Neymiş efendim, baba evini nasıl terk ederlermiş? Evi yıkacaklar tepesine, hâlâ inat ediyor. On gün dayandı işte. Kadın olmadan ancak o kadar kalabildi yalnız. Kadının da burada tek başına, işten ayrılan elemanının yokluğunda anası ağladı.

    Amaaan diyor, erkek mi? İllallah!

    Sorun bitmiyor ki, biraz önce de mal sahibi geldi. Bahçeyi kapatacaksın dedi. Allah Allah, bahçe olmazsa kimse gelmez ki. Hem daha önce buradaki pastane de bahçeyi kullanıyordu, ona bir şey dememişlerdi. Sen bahçeyi kapatırsan ben de kirayı yarım veririm dedi Sevgi hanım.

    Üst katta oturuyor mal sahibi kadın. İki basamaklı bahçe merdivenini parçalamış geçen gün çekiçle. Allah akıl versin.

    Kadın kadını çekemez derler ya, doğru mu ne?

    Şu adamın da adını hep unutuyorum, beyaz at kuyruklu saçlı, uzun boylu yaşlı adam. Her sabah görürmüş beni işe giderken. Mesleğimi merak eder dururmuş. Maliye, adliye memuru yahut öğretmen olduğuma kanaat getirmiş. Amaaa, demiş bir de; devlet dairelerinde bu kadar güzel kadın olmaz. Bak sen, üstü kapalı iltifat. Yok canım ne üstü kapalısı, açık açık iltifat.

    İnşallah bahçeyi kapatmazlar, havalar soğuduğunda bile oturulabilir tente altında.

    Eski mahalle havası var burada. Komşuların kapı önlerindeki muhabbetlerinin modern hali.

    Çok şenlikli hatta, curcunalı.

    Neden daha önce keşfetmemişim diye hayıflanıyorum.

    Nurten Demirel (Karahasanoğlu)


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Ahmet Şeşen

     Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


      Hayatın 2’lemleri

    İnsan benim gibi hem “Matematik” hem de “Bilgisayar” dünyası içinde olursa; tüm olayları “2” parçaya ayırmaktan başka ne yapabilir ki ? Kendimi bildim bileli “Gri” diye bir ton tutturamadım. “Toz” kısmından vazgeçtim, çevremdeki olaylara “Pembe” gözlükle bakamadım. Sorulan sorulara karşı “belki” cevabından hep uzak durmuşumdur. Kısaca; “Muallak” olmak için “Allak-Bullak” bir pozisyona geçmeyi hiç düşünemedim. Hangisi daha iyi tartışılır belki ama ben; “Siyah-Beyaz”, “Doğru-Yanlış”, “Evet-Hayır”, “1-0”, “Açık-Kapalı”, “Artı-Eksi” gibi seçeneklerden başka bir şık bulamadım. Benim bu durumum için “Muhafazakar” diyenler olmuştur ama “Muhafaza” ettiğim şey her ne ise en ufak bir “kar” elde etmişliğim de yoktur. Benim gözümde ( eninde sonunda ) hayatta herşey “2” parçaya ayrılmakta ve insanın önünde yazı başlığında olduğu gibi “Hayatın 2’lemleri” dışında bir seçenek kalmamaktadır...

    Kabul edelim/etmeyelim, ıvıralım-kıvıralım, “belki” diye zamana bırakıp erteleyelim ama ne yazık ki önümüzde hep seçmemiz gereken “2” şık kalıyor ve eninde-sonunda bir tanesi ile yolumuza devam ediyoruz. En acıklı tarafı da diğer yolda ne/neler olabileceğini “asla” bilemeyeceğimiz. Zaman zaman kullansak da; “keşke” diye bir kelime anlamını otomatik olarak yitiriyor. Seçilen yolun diğer tarafı bilinmiyor ki.. En azından seçtiğin yolda başına gelenleri biliyorsun. İnsanı olgunlaştıran “keşke...” diye belirttiğimiz cümleler değil, seçtiğin yolda başına gelenlerden aldığın “ders” olsa gerek diye düşünüyorum...

    Bu kadar felsefeden sonra gelelim çok sevdiğim bir arkadaşımın anlattığı öyküye.

    İzmir’den İstanbul’a gelmek üzere eşiyle birlikte yola çıkacak ama aklına Ayvalık’da yaz tatilini geçiren Teyze’si geliyor. Ay sonunda otobüsle İstanbul’a döneceğini bildiğinden “Sen de bizimle gelir misin ?” diye teklif ediyor ve olumlu yanıt alınca da direksiyonu “İzmir-İstanbul” yolu yerine “İzmir-Ayvalık” yoluna çeviriyor ve Teyze’sini alıp “Edremit” istikametine devam ediyor ( Teyze’sine telefon etmeyip kendi yoluna devam etse başına ne gelecek elbette bilmiyor ama “Hayatın 2’lemleri” için ilk örneği burada oluşturuyor )...

    Bilenler bilir ki; “Edremit” sapağı yine “2” seçenek. Sola dönerseniz “Çanakkale”, sağa dönerseniz “Balıkesir” yolu. Teyze “Avrupa”, kendileri ise “Asya” tarafında ikamet etmekteler. “Hayatın 2’lemleri” için 2.örnek de işte bu sapakta gerçekleşiyor ve “Çanakkale” yolunu seçiyor. Belki de bu kararında Asya’dan Avrupa’ya “git-gel” trafiğinin dayanılmaz hafifliği ( ! ) de söz konusu olabilir. Ve yine elbette diğer yolu seçmesi durumunda başına ne/neler gelebileceği meçhul...

    Yolda giderlerken Amca’sı telefon ediyor, önce karısını ona getireceklerinden ve tam da akşam yemeği saatlerinde İstanbul’da olabileceklerinden gayet masumane ve mantıklı bir şekilde yemeğe davet ediyor. “Hem köprü trafiği de dağılır” diye de ekliyor. Bir yanda 7-8 saatlik direksiyon sallamanın verdiği yorgunluk var, diğer yanda da evde tam-takır kuru-bakır bir durum. Haliyle öneriye balıklama atlıyor. Eh, bu da “Hayatın 2’lemleri” için son örneği oluşturuyor...

    Sonuçta; onlar Amca’sının evinde akşam yemeği yerler iken, develer tellal pireler berber iken, dolar-benzin-cari açık almış başını gider iken, hudut diye birşey kalmamış elini kolunu sallayan geçer iken, işsizlik de had safhada gezer iken, hırsız kırmış arabalarının kelebek camını, indirmiş arka koltukları ve deyim yerindeyse boşaltmış bagajlarını...

    Kimbilir diğer seçeneklerde başlarına neler gelecekti, bunu biliyoruz ki sadece “mal” yitirildi, canın yongası olsa da Allah beterinden saklasın. Şayet yaşıyorsan; seçtiğin yolun sonucunda “pişmanlık” duygusunu tadıyorsun hiç olmazsa. Diğer seçeneği de “merak” bile etmemelisin. “Hayatın 2’lemleri” böyle bir şey işte...

    asesen@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    5 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Neslihan Minel


    KENDİ İÇ YOLCULUĞUNA ÇIKABİLMEK

    Sonbaharın ilk yağmurları serpiştirmesiyle beraber, daha bir güzel oldu sokaklar ve İstanbul. Yağan bu yağmurların ardından gelecek, sarı yapraklar ve soğuk kış, beni ne kadar çok korkutsa da, yine de en hüzünlü ve yazarların en sevdiği mevsimdir sonbahar ve kış.

    Ben de bugün havaların tam olarak soğumasına fırsat vermeden, tuttum Beyoğlu’nun yolunu. Beyoğlu’nun her mevsimde ayrı bir güzelliği vardır. Sokaklarıyla, gece gündüz canlı müzikli mekanlarıyla, tarihi barındıran eski binalarıyla, İstanbul’un gözbebeğidir Beyoğlu.

    Burada her hangi bir sokak başında oturup, saatlerce insanları izlemek, en bütün zevklerimden biridir. Yüzlerce farklı yüz ve farklı milletlerden oluşan, insanları görmeniz mümkündür bu sokaklarda.

    Tabii bir de kültür. Beyoğlu’ndaki çok kültür, aynı havuz içinde yaşayan, farklı renklerden oluşan balıklar gibidir. Birbirine karışırlar ama asla birbirlerine zarar vermezler.

    Bu anlamda, burada yaşayan insanlar, farklı kültürleri tanıma şansına erişmiş olan insanlardır. Barışın, kardeşliğin yaşadığı, en güzel mekanlardan biridir Beyoğlu...

    Ve sanat… Bir çok sanatsal etkinliklerin merkezidir de Beyoğlu. Aklınıza gelebilecek birçok faaliyetin, konserin ve serginin gerekleştiği yerdir de burası.

    Sokaklardaki, elektronik panolardan o günkü etkinliklere bakabilirsiniz. Mesela bu hafta, Gelişen Ülkeler Film Festivali kapsamında, izleme imkanı bulabileceğiniz birçok film var. Ben bunlardan en çok beğendiğim, ismi bana ilginç gelen, uzak doğu kültürünü yansıttığını düşündüğüm; Hidalou'ya Yolculuğ’u seçtim. Filmin içeriğini incelediğim zaman, Rumi ve Attar kültüründen esinlenerek yapılmış İran yapımı bir film olduğunu gördüm.

    Daha önceden izlemiş olduğum, Cennetin Rengi filmi de, İran yapımıydı ve birçok ödül almıştı. Bu anlamda İranlı yönetmenlerin başarılı olduğunu düşünmüşümdür.

    Umarım hata yapıp 110 dakikamı boşa harcamam diyerek, salonun kapısından içeri girdim. İçeride beni bekleyen bir sürpriz vardı. Filmin yönetmeni Mojtaba Raei, mavi koltuğuna oturmuş, filmin başlamasını bekliyordu.

    Üniversite amfisinde, yaşlı bir profesörün dersiyle başlayan film, onun hayatı sorgulamasıyla devam ediyordu. Geçmişini, bugününü, geleceği ve ölümü sorgulayan bir yolculuktu bu.

    İlk bölümde; yaşadığı hayatın yanlışlıklarla dolu olduğunu fark edip etrafındaki düzeni değiştirmeye çalışması, fakat bunu yapamayacağını anlayıp, bundan vazgeçmesi; İkinci bölümdeyse kaçtığı geçmişiyle tekrar yüzleşmesi, ağabeyinin yaşadığı şehre gitmesi, onunla tekrar karşılaşması ve ona yardım eden esrarengiz bir kadın anlatılıyordu.

    Burada dikkatimi çeken, en önemli şeylerden biri toplumun yargılarının eleştirilmesi oldu.

    Darbuka çalan bir ağabey ve bir hayat kadınının, insanlar tarafından dışlanması. Fakat daha sonra bu insanların nasıl değişime uğradığının, bununla beraber de toplumun yargılarının nasıl kırılabileceğinin gösterilmesi oldu.

    Yani ön yargının, ne kadar yanıltıcı olduğunun anlatılması.

    Film bu anlamda, biraz karmaşık ve esrarengizliliklerle dolu. Fakat mekan farkı ve mekanlar arasındaki hızlı geçişler, daha zengin hala getirmiş eseri.

    Ve en son üçüncü bölüm. Profesörün, kendini bulup, eşiyle beraber tekrar memleketine dönmesi.

    Film bana, konusuyla Simyaci’yi anımsattı. Kitapta, gerçeği aramak için yollara düşen bir adam, en sonunda gerçeğin kendinde olduğunu anlayıp, aynı başladığı noktaya geri dönüyordu. Bu filmde de aynı son vardı. Başrol oyuncusu Mahmoud Pak, başladığı noktaya geri dönüyor ve gerçeğin kendinde olduğunun farkına varıyordu.

    Aslında, hepimizin gerçeği ve aradığı mutluluk ta içindeydi. Fakat biz şaşkınlıkla başka yerlerde, başka insanlarda ve farklı mekanlarda arıyorduk bu mutluluğu...

    Kendimize dönebilsek, kendi iç yolculuğumuza çıkabilsek, aradığımız gerçek mutluluk çıkacak karşımıza…

    Neslihan Minel
    neslihancaa@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Gülizâr Bebek

    Gülizâr bebek,
    kapat gözlerini uyu
    sonsuza dek!

    Annen ve baban yavrum,
    depremde öldüler;
    iki oy daha fazla alabilmek için,
    bataklıkta ev yapmalarına izin verdiler.

    Yıkıldı,
    kumdan kaleler gibi yuvanız;
    sana kim bakacak?
    Mini mini ellerin
    soğukta üşüyecek.
    Sımsıcak evlerde değil yavrum,
    polisler seni alıp götürecek.

    Gülizâr bebek,
    kapat gözlerini uyu
    sonsuza dek!

    Yumuk yumuk gözlerin,
    kirli ve soğuk hastahâne odalarında
    görecek dünyâyı bütün,
    bütün pisliği içinde.

    Sonrası, yetiştirme yurdu
    ve al al yanakların
    ve pembe dudakların
    ve bembeyaz vücûdun
    kim bilir, kimin eline düşecek.

    Gülizâr bebek,
    kapat gözlerini uyu
    sonsuza dek!

    Annen,
    dürüst ve nâmuslu bir kadındı,
    evlere temizliğe giderdi.
    İki otobüs, bir de minibüse binerdi.
    Tabanı delik ayakkabılarıyla,
    çamurların içinde atlayarak
    ekmeğini taştan çıkartırdı.

    Ya baban yavrum,
    fabrikada “ücretli köle”ydi.
    Sendikaya da girmişti üstelik,
    senin için yavrum.
    Fakat maaşını aldığında,
    bir gün sürerdi neşesi;
    paralar, geldiği gibi gider;
    senin derdin ciğerleri delerdi.

    Gülizâr bebek,
    kapat gözlerini uyu
    sonsuza dek!

    Büyüyeceksin yavrum,
    bir fabrikaya gireceksin sen de.
    “Patron” diye bildiğin o eller,
    cebinden alın terini çalacak.

    Daha on sekizine gelmeden,
    yetmişlik bir ihtiyar gibi
    omuzların çökecek;
    “patron”, işverenin değil yavrum,
    koltuk değneklerin olacak!

    Gülizâr bebek,
    kapat gözlerini uyu
    sonsuza dek!

    Sâdece bu kadar mı?
    Hâyır, dahası var elbet.
    Oy verme yaşın geldiğinde,
    yandaşları sıraya dizilecek;
    mercimek, bulgur ve makarnayla,
    senden oy isteyecek.

    Komşun Kezban Teyze,
    rahatı bir yerinde ki sorma!
    Kömürlüğünü, ağzına kadar doldurmuşlar;
    yardım dernekleriyle onu,
    kendilerine bağlamışlar;
    imrenerek bakacaksın sen de.

    Gülizâr bebek,
    kapat gözlerini uyu
    sonsuza dek!

    Otobüste tâciz, minibüste tâciz,
    fabrikada tâciz;
    gelen vuracak, giden vuracak.
    Alın teriyle yaşamak ne mümkün,
    yıldızlar utancından ağlayacak.

    Ay kararacak,
    bulutların ardına saklanacak.
    Sığınma evlerine düşeceksin,
    seni kimse kabûl etmeyecek.
    Yediğin her lokmada yavrum,
    için kan ağlayacak.

    Gülizâr bebek,
    kapat gözlerini uyu
    sonsuza dek!

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    12 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Bir Sevgi İstiyorum
    Zeki Müren









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20130927.asp
    ISSN: 1303-8923
    27 Eylül 2013 - ©2002/23-kmarsiv.com