Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 1.988

 15 Kasım 2013 - Fincanın İçindekiler


  • SONBAHARDAN ZEMHERİYE -3 ... Seyfullah Çalışkan
  • BODRUM’U ORHAN VELİ’YLE YAŞAMAK ... Hamdi Topçuoğlu
  • İSTANBUL’DA YAŞAMA SANATI ... Neslihan Minel
  • MARMARAYLAR YAPTIRMAK ... Hasan Tülüceoğlu
  • Dağların ardında bir yol ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Mazeretim var!...




    Pazartesiden bu yana aile büyüğümüzün sağlık sorunları ile ilgiliyim. Deşarj olmak için hafta boyunca kafamdan geçenleri yazıya dökmek, aymazlığın doruklarına çıkmış, yolsuzlukları örtbas etmek için türlü yeni dolaplar peşinde koşan pek sayın yöneticilerimize, hoşlarına gidecek(!?) birkaç şey söylemek isterdim ama başlıkta dedik ya, "Mazaretim var!" Her işin başı sağlık. Şimdilik herşey yolunda, hastahaneden çıkmak için gün sayıyoruz. Daha uygun koşullarda görüşmek üzere kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      SONBAHARDAN ZEMHERİYE -3

    O Akşam Esma Hanım kızına gitmedi. Ayaklarının dermanın tükeninceye kadar yürüdükten sonra fırına uğradı. Tersanedeki denizden yeni gelmiş cam gibi palamutları görünce pide yaptırma fikrini silip attı. En küçük boy olanlardan bir palamut balığı aldı. Biraz da yeşillik, domates, biber ve birkaç patates… İçkiyle arası pekiyi sayılmazdı ama şimdi beyaz şarap almasa balığa yazık olurdu. Balığı sebzelerle birlikte fırına sürdü. Salatayı hazırladı. Şimdi tek bir eksik kalmıştı. Kibriti çakınca Masanın ortasındaki mumun fitili turuncu bir çiçek gibi açılıvermişti. Televizyonda eğlenceli bir şey yoktu. Yine de evin içersinde ses oluyordu. Balığa başlamadan kaşık sapı ile iterek mantarı şişenin içine düşürdü. İnce kenarlı bir su bardağını yarısına kadar şarapla doldurdu. Yarasın, dedi. Küçük bir yudum aldı. Ekmeğin kenarını sebzeli balığın kenarına batırdı.

    III

    Kemal Bey, Beşevler Caddesine çıktığında zaman sabahı çoktan terk etmiş öğleye doğru akıp gidiyordu. Arnavut’un lokantasına girer girmez kasada oturan Şaban’a “Alengirli bir çorba ver. Her zamankinden olsun ,”dedi. Ciğerci Şaban ile tanışıklıkları çok eskiydi. Mercimek çorbasını kâseye doldurdu. İçine yarım kepçe susuz nohut yemeği ilave etti. Üzerine de tas kebabının yağlı suyundan koyup süsledi. Başka bir kase ile masaya süs biberi turşusu getirdi. Ekmek sepetini değiştirdi. Masadaki sürahiden Kemal Bey’in bardağına su doldurdu ve gidip kasa önündeki sandalyesine oturdu. Sebebini sormadım ama bu lokantada nohuda Cezayir denir. Belki de artık nohudu ithal ettiğimiz için bu adın kendince bir kinayesi vardı.

    Esma Hanım’ın yanına gitmeye hiç niyeti yoktu. Nasılsa burnu sürtüp geri gelecekti. İlk zamanlarda yokluğu epey sıkıntı yaratmıştı ama artık alışıyordu. Komşulara sormuş soruşturmuş çamaşırlarını yıkayan ve ütüleyen bir kadın bulmuştu. Her iki haftada bir kirlileri bir poşete koyup evinin karşısındaki elektrikçi dükkânına bırakıyordu. Bir kaç gün sonra temiz olarak aynı yerden geri alıyordu. Parasını da dükkân sahibine bırakıyordu. Yemek ve evin temizliği için henüz bir çözüm bulamamıştı. Evde yalnız erkek var, laf söz olur diye gelmek istemiyorlardı. Evin temizliğini kendi yapıyordu ama cam silerken komşulara görünmek istemediği için onları bırakıyordu. Yemek düzeni artık tamamen bozulmuştu. Hiçbir lokanta Esma Hanım’ın serçe parmağına bile su dökemezdi.

    Yalnızlığa her geçen gün biraz daha alışıyordu. Hatta sevmeye başlamıştı. Hiç kimse hiçbir şey için ona darılmıyor ve onu eleştirmiyordu. Kırk yıllık eşinin çekip gitmesini, çocukların neredeyse tamamen kendi dünyalarına dalmış olmalarına için için büyük bir öfke duyuyordu. Bunun adı nankörlük, bunun adı işte ihanetti. Anneleri belki bir şeyler anlatıyor olabilirdi. Ama bu güne kadar çocukların hiç biri bu konuyla ilgili olarak tek bir söz bile söylememişti. Büyüklerin işine burunlarını sokmaktan uzak kalmayı seçmişlerdi. Yalnız olmak insanı yavaş yavaş değiştiriyordu. Eskiden kedileri ve köpekleri hiç sevmezdi. Oysa şimdi sokaktaki ağacın dibine onlar için su ve yemek artıkları bırakıyordu. Eskiden sabaha kadar dinlediği açık oturum ve tartışma programlarına artık hiç katlanamıyordu. Her gün zamanının bir kısmını sayı ve kelime bulmacalarına ayırıyordu. Kitaplığında yıllardır öyle aylak aylak bekleyen kitaplardan bazılarını yeniden okumaya başlamıştı. Eskiden okuduğu kitapları yeniden okurken onları hiç anımsamadığını, ilk kez okuyormuş gibi keyif aldığının farkına vardı.

    Yalnızlık bir kadın için nasıl bir şeydir bilmem ama erkek için çok zor ve kısıtlayıcıymış. Eskiden ayaküstü sohbet ettiği komşuları şimdi selam verip geçiyorlar. Özellikle kadınlar sanki bulaşıcı bir hastalığım varmışçasına benden uzak durmaya çalışıyorlar. Kendimi kötü ve çirkin biri gibi hissetmeye başladım. Evimize gelen düğün ve nişan davetiyeleri bıçak gibi kesildi. Artık insanlar yalnız bir adamı görmek istemiyor belki. Kırılıyorum ama bence böylesi daha iyi. Çünkü ben de artık insanların arasına karışmayı eskisi kadar istemiyorum. Sosyal çevre, arkadaş, dost falan… Masal bunlar. İnsan eşinden, çoluk çocuğundan ayrı olduktan sonra… Hepsi anlamını yitiriyor. Onlarca yıl akrabam, hısımlarım, iş arkadaşlarım ile birlikte yaşadım. Varımı yoğumu onlarla bölüştüm. Bundan büyük bir mutluluk duydum. Peki şimdi ne oldu. Nereye gitti bu insanlar? İsyan etmek, öfkelenmek ve kederlenmek hiçbir şeyi değiştirmez. Başıma bir şey gelse, ölsem örneğin… Hepsi çıkıp cenazeme gelir. Adım gibi biliyorum. Her şeyi , bütün anılarımı toplayıp ateşe vermeli, yeni bir düzen kurmalıyım. Önce aklımı ve duygularımı temize çekmeliyim. Kuş kadar ömrüm kalmıştır belki. Olsun. Yine de kendime yeni bir düzen kurmalıyım. Yeni baştan…

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    5 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Hamdi Topçuoğlu

     Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


      BODRUM’U ORHAN VELİ’YLE YAŞAMAK

    BODRUMU ORHAN VELİYLE YAŞAMAK Halikarnas Balıkçısı, Mavi Sürgün’de Bodrum’a ilk girişini “ En nihayet yokuşun tepesine gelmiştik. Yolcular ‘Neredeyse Bodrum görünecek’ dediler. Yüreğim çarpıyor. Kaç aydır buraya gelmeye çalışıyordum yahu... Tepedeki bir dönemeci dönünce ‘şırrak guuuur’ diye Arşipel’ in koyu çividisi ölçülmez açıklıklara kadar yayılıverdi.” sözleriyle anlatır.
    Ne zaman Yokuşbaşı’na gelsem bu sözleri anımsarım; ama nedense Orhan Veli’nin dizelerini de mırıldanmadan edemem:

    “Gemlik’e varınca
    Denizi göreceksin
    Sakın şaşırma “


    Bu, şiirin kolay söylenebilirliğinden midir, yoksa dizelerdeki şaşırtmacadan mıdır bilmem. Bildiğim, gördüğüm denizin, beni her keresinde şiirinin büyüsüne götürdüğüdür.

    “Gün olur, alır başımı giderim,
    Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
    Şu ada senin, bu ada benim,
    Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
    ...

    Ben de öyle yapar, kimselere haber vermeden alır başımı giderim. Deniz, kimi zaman,

    "Elifbamın yapraklarında
    Gemilerim, yelkenli gemilerim”


    kimi zaman,

    “Gün doğmadan,
    Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
    Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
    İçinde bir iş görmenin saadeti,
    Gideceksin;
    Gideceksin ırıpların çalkantısında.”


    diye diye gidilen ekmek kapısıdır.

    Bir tepeden ötekine geçerken, bir bükten paldır küldür inerken ben de bağırırım:

    Heeeey!
    Ne duruyorsun be, at kendini denize;
    Geride bekleyenin varmış, aldırma;
    Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
    Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
    Git gidebildiğin yere.


    Günlerdir Orhan Veli’nin;

    Kansam bir an güzelliğine
    Kuşlar gibi serseri ömrün.


    dizeleri düşmüyordu dilimden. Bodrum’un havasına veriyordum bunu. Ancak dün sabah fakülteye giderken gördüğüm belediye işçileri bana onu anımsattı.

    Orhan Veli’yi, daha nice güzel şiirler yazacağı dilinden 14 Kasım 1950’de Ankara Belediyesi’nin açtığı bir çukur ayırmıştı. O, çukura düştüğü gün kırkım çıkmış benim. Ölüm, yaşama değer katamayanlar için geçerli; gerçek ömrümüzü belirleyense geride bıraktığımız eserler.

    Aklıma Orhan Veli düştü ya, yine avareliğim tuttu. Dersim biter bitmez arastalara attım kendimi. Vitrinlere bakarken:

    Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
    Sandık odalarında;
    Senin de dükkânın öyle kokar işte.
    Ablamı tanımazsın,
    Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;
    Bu teller onun telleri,
    Bu duvak onun duvağı işte…


    dizelerini mırıldandım. Balıkçıların önünden geçerken ayaklara dolanan sırnaşık kedileri görüp

    Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
    Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;


    dedim. Parklarda Altındağ şiirinin;

    Çocukları olur, nur topu gibi;
    Elden düşme bir araba satın alınır.
    Kızılay Bahçesi'ne gidilir sabahları;
    Kumda oynasın diye küçük Yılmaz,
    Kibar çocukları gibi.


    dizeleri dolandı dilime. Bir guletin küpeştesinde güz güneşini yudumlayan sarışın kadınla;

    Ya o, Mualla'yı sandala atıp,
    Ruhumda hicranını söyletme hikâyesi?


    dizelerini anımsadım.

    Sonra vurdum kendimi Marina’ya. Köşede iki taksici güzün tenhalığını yüksek sesle konuşarak doldurmaya çalışıyordu. Kulak verdim:

    “Bu dünyada topu topu 57 yıl nefes alıp vermiş adam.”

    “Buncağız ömre darmadağın olmuş bir imparatorluğun küllerinden çağdaş bir ulus yaratmayı sığdırmış.”

    “ …. Olmasan da olurduk, diye ilan verebiliyorlar artık.”

    İyi ki bu toplumda şiir “işi yolunda” olanların umurunda değil, diye geçiriyorum içimden. Değilse onların

    “Şiir yazıyorum
    Şiir yazıp eskiler alıyorum
    Eskiler verip musikiler alıyorum
    Bir de rakı şişesinde balık olsam.”


    dizelerini duyduklarında, Orhan Veli’nin, belediyenin açtığı çukura düşüp ölmesini, “Hak etmiş canım!” sözleriyle değerlendireceklerinden ve bunun yalaka basınımızda (demokratik!) bir saptama olduğunun vurgulanacağından hiç kuşkumuz olmamalıdır. Üstelik onun:

    Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
    Aşk üzerine yazdığım her şiir
    Kendileri için yazılmıştır.
    Bense daima üzüntüsünü çektim
    Onları iş olsun diye yazdığımı
    Bilmenin.


    dizelerinde dile getirdiği şiir perisiyle, gerçeğin yol ayrımını görmezlikten gelerek

    Gel benim canımın içi, gel yanıma;
    İpek çoraplar alayım sana;
    …
    Kim görmüş, ama kim,
    Eleni'yi öptüğümü,
    Yüksekkaldırım’da, güpegündüz?
    Melahat'ı almışım da sonra
    Alemdar'a gitmişim, öyle mi?
    Onu sonra anlatırım, fakat
    Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?


    dizelerine bakıp onun büyük zampara olduğunu ve şiirlerinin öğrenci yurtlarına sokulmaması gerektiğini de ilan edebilirlerdi.

    Gerçi Yahya Kemal, o ve arkadaşları için "cahil ve geri kimseler" demiş; Necip Fazıl Kısakürek de, onun şiirini "hazin ve basit" olarak nitelemeye çalışmıştı; ama o, yaşamaya devam ediyor; Türkçe ve şiir var oldukça da yaşayacak. Çünkü o da şiirin sultanlığını yıkan, şair-i âzamları, üstatları hak ettikleri yere gönderen bir şairdi.

    Endişe gereksiz, diye geçirdim içimden. Erzurumluların deyişiyle “Yel, kayadan ne aparır?” deyip yürüdüm mandalina kokulu bahçelere doğru. Burası Bodrum:

    “İçkiye benzer bir şey var bu havalarda,
    Sarhoş ediyor insanı, sarhoş.”


    Hamdi Topçuoğlu
    egerem@yahoo.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Neslihan Minel


    İSTANBUL’DA YAŞAMA SANATI

    “Ele geçmezse eğer sevdiğimiz,
    Çare ne? Eldekini sevmeliyiz!”
    Uğur Derman


    Biten bir fuarın ardından, anımsanacak güzel anılarla, okunması gereken birçok güzel kitap kaldı elimde.

    Gördükçe ah! nasıl bitecek bu kitaplar deyip hayıflanıp, çaresiz çaresiz bakarken, bir de bakmışım ki bitivermiş elimdeki “İstanbul’da Yaşama Sanatı.”

    Doç. Dr. Haluk Dursun’un Timaş Yayınları’ndan çıkan İstanbul’da Yaşama Sanatı kitabı 319 sayfa.

    Bu haliyle, acaba nasıl biter diye elime aldığım kitabı, beş saatlik bir sürede bitiriverdim.

    Kitabın her bölümü, hem anlatım olarak, hem de içerik olarak, çok güzel işlenmişti. İstanbul’da yaşayıp da İstanbul’u tanımayanlar için ideal, kılavuz niteliğinde bir kitaptı.

    Kitapta, İstanbul’un her köşesi ayrı ayrı anlatılmış, bu anlatım yapılırken, oranın tarihi güzelliklerinden, yemek kültürüne, mantarından tutunda, yoğurduna kadar daha birçok şeyden bahsedilmişti.

    Üsküdar’ın Sütkuzu Elbasan tavası, Rumeli’nin ıspanaklı böreği, Laleli’deki Hasanpaşa fırınının pidesi, Beykoz’daki Tolon paçacısı, Süleymaniye’deki kuru fasulyecisi, Sarıyer’deki Sarıyer börekçisi, Eminönü’nün sakız sardunyası, Beylerbeyi’nin Trabzon hurması, Çengelköy’ün salatalığı, Kanlıca’nın mantarı, labada ve ebegümeci, Kavak’ın inciri, böğürtleni, Bebek’in badem ezmesi, Sütlüce’nin lüferi, Kanlıca’nın yoğurdu, torik ve palamudu, Tuzla’nın bamyası, Yedikule’nin langa marulu, Eyüp’ün kaymağı, Çengelköy’ün hıyarı ve Çekmece’nin domatesine kadar daha birçok şey var bu kitapta.

    Bunları okudukça hiç tanımadığım eski İstanbul’u daha yakından tanımış oldum. Artık sokaktan geçerken, daha dikkatle bakıyorum, eski evlere ve bahçelere…

    Belki de bu bakış, eski mimozalara, manolyalara ve yol kenarında gördüğüm erguvanlara özlemin bakışıydı…

    Neslihan Minel
    neslihancaa@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Hasan Tülüceoğlu


    MARMARAYLAR YAPTIRMAK

    Osmanlı son döneminde düşünülen, en önemli projelerden olan Marmaray’ın bir kısmının tamamlanıp devletin üst temsilcilerince dualar eşliğinde hizmete açılması Türkiye Cumhuriyeti için elbette önemli tarihi olaylardandı. Ancak bu önemli olay ne hikmetse ‘kızlı-erkekli evler’ tartışmasıyla çok kısa gündemde kaldı veya bırakıldı.

    Başta Osmanlının olmak üzere ‘Cumhuriyet İdeolojisinin’ en büyük hedefi bilimsel çalışma ve atılımları gerçekleştirip gelişmiş ülkeler düzeyine çıkmak hatta onlarında ilerisine geçmekti. Marmaray projesi bir açıdan bu hedefte ne kadar yol kat ettiğimizin de göstergesidir.

    Yaptırmaktan önce ‘inşaa etmek’ bilgi beceri ve gücün gösterisidir. Güç, bilgi sahibindedir. Derin bilgiye ve beceriye sahip olan yapıp inşaa eder ve bu eseriyle gücünü görünür kılar. Kuran’da bilgi ve güç sahibi olarak dünyaya hakim Zülkarneyn’in bir toplumun isteğiyle onları düşmanlarından koruması için set yapması anlatılır. Bu seti onlara ancak bilgiye, bilim ve teknolojiye sahip Zülkarneyn yapabilecektir. Yine Hz. Süleyman kıssasında Belkıs’ın tahtını Kuran’ın ifadesiyle ‘katımızdan ilim verdiğimiz biri’ diye anlatılan bilim ve tekniğe sahip şahıs gerçekleştirir.

    Bu açıdan baktığımızda Marmaray ve bugüne kadar gerçekleştirilmiş daha birçok projelerin yaptırılması, bizi güçlü kılmadığı gibi bilgi, beceri, bilim ve teknik açsından geri olduğumuzu gösterir. Elbette inşaa ettirmekte bir marifettir. Ülkenin ekonomik kaynaklarını yerli yerinde kullanabilmenin sonucudur. Ama Zülkarneyn olamamaktır. Ona yakışan bilime, bilgiye sahip olup üstün ve güçlü olarak projeler üretip inşaa etmektir.

    Üç yüz yıldır yakalamaya çalıştığımız bilim ve teknikle devleşen Batı’ya bu hedefte yaklaşamadığımız gibi bu yarışa bizden çok sonra başlayanlar (örneğin Japonya) yarışı tamamlayıp onlar gibi oldular. Kore ve Çin, Japonların peşinden devam ederek Batı teknolojisini üretmede yarış ettiler.

    Başlayıp belli bir noktaya kadar getirdiğimiz çalışmalar ‘Sispe’ efsanesi benzeri bir anda heba olup baştan yeniden başlamak durumunda kaldık. Nedense bir türlü bilim ve tekniğe hakim olup kendimiz üretemedik. Ama İslam toplumu olarak bilim ve teknolojiyi ithal etmek doğal yapımız oldu. Dini mimari dışında Osmanlılar tekniği genelde dışardan kullandılar. Çağ açıp kapama olarak tarihe geçen İstanbul’un fethinde, fethin gerçekleşmesinin en önemli etkenlerinden olan meşhur toplar Avrupalı bir ustaya yaptırılmıştı.

    Bilim ve tekniğe sahip olamadığınız sürece olanlara nispeten her zaman zayıf ve güçsüzsünüzdür. Bilgi güçtür veya bilgi kimde ise güç ondadır.

    Bilginin bir kısmına hakim olarak teknoloji ithal etmekte elbette marifettir. Batılılaşma sürecinde Osmanlılarla bu marifeti çok güzel gösterdik. Cumhuriyetle de bu tutum devam etti. Devasa gökdelenlerden tutun boğaz köprülerine, pekte sağlık saçmayan yüksek bacalı fabrikalara, barajlara ve en son Marmaraylara bu büyük projeleri bilim ve teknoloji sahiplerine de olsa yaptırmak; görünür kılmakta, aslında görünen ülke ekonomisinin durumu düşünüldüğünde yine de büyük olaylardır.

    Ama ben isterdim ki yüzde yüze yakın bir katkıyla kendi projelerimizi kendimiz yapabilelim.

    Gündem dolayısıyla gölgede kalan Türkiye’nin en önemli olayı Marmaray’ı gerçekleştirmede emeği geçen herkesi müthiş derecede kutluyorum.

    Hasan Tülüceoğlu


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    1 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Dağların ardında bir yol

    I.

    Dağların ardında bir yol,
    yolun üzerinde bir pusu;
    bekler ecel ânını,
    bekler yiğitlerin yasını.

    Cümlesini saran bu evren,
    bir dil yarasıdır bağrında;
    aslan yürekli kırlangıçlar,
    türkümüzü söyler inatla.

    Bayramdır anam,
    başına bağlama karaları;
    vakti geldiğinde ecel,
    kanla ısıtır toprağı.

    Zamânı kendime sardım,
    içinde kalmasın keder;
    son bir diyeceğim var,
    adanmış ömre ölüm n’eder!

    II.

    Dağların ardında bir yol,
    yolun üzerinde bir çakıl taşı;
    kocaman yıldızların önünde,
    yüreğim bir çakıl taşı.

    Tütünden olma hâllerin
    inan ki, aklımdan gitmiyor;
    ah kara gözlüm,
    nefesin beni sana bağlıyor.

    Yıldızlar kalemim olacak,
    mehtapla dans edecek toprak;
    bu siren sesleri içinde,
    şiirlerimi söyleyecek birer birer.

    Silueti ağaç dallarında,
    karla kaplı her yer;
    yeni dallar için nöbetteyim,
    umutla dönecek bu evren.

    Kendi kendine yanan bir ateş,
    hiç destek almadan;
    yanar mı sonsuza dek,
    ilk günkü gibi coşkuyla?

    Devrim aşkı hiç,
    sönmez bir ateş midir yanar hep;
    umut mudur onu besleyen yoksa,
    küllerinden tekrar alevlendiren?

    Hüzünlere saklanmak olmaz,
    kendinden kaçamazsın;
    sırasında en haylaz kar tâneleri,
    karanlığın içinde seni utandırır.

    III.

    Dağların ardında bir yol,
    yolun üzerinde bir denizmenekşesi;
    toprağı mı özler dersin,
    toprak mı ona hasret?

    Söz verdim kendime:
    Söz vermek, evren kurmak demektir;
    söz üzerine kuruludur evren,
    sözle doğar umutlar yeni baştan.

    Güne koşarken mehtap,
    kulağının arkasında rüzgâr;
    tüm hücrelerinde yükselecek umut,
    sen de umutlarınla yükseleceksin.

    Karşı gelmek için haksızlıklara,
    güneşle bir olacaksın;
    yüzünde parlayacak güneş,
    hayat vereceksin evrene.

    Yalnız değiliz aslâ,
    bu karanlığı içinde gecenin;
    yazılmamış şiirlerin coşkusuyla,
    çoğalacağız her geçen gün.

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    8 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Guantanamera
    Joan Baez









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20131115.asp
    ISSN: 1303-8923
    15 Kasım 2013 - ©2002/23-kmarsiv.com