Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 1.996

 10 Ocak 2014 - Fincanın İçindekiler


  • ÇAMUR, ÇÖKELEK VE MARTAVAL -2- ... Seyfullah Çalışkan
  • KUMPAS KUMPAS ÜSTÜNE … ... Hamdi Topçuoğlu
  • Sonsuz Ufuklara Doğru -2- ... Nevriye Hamitoğlu
  • GİZLİ BİR KUŞATMA ... Neslihan Minel
  • ZİYA PAŞALARIN EKSİKLİĞİ ... Hasan Tülüceoğlu
  • Rönesans’ta Bilim ve Bilimsel Düşünce Üzerine II ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Hani, alkış yok mu?!...


    Dendrobium Recep Tayyip ve Emine Erdoğan ÇiçeğiRecep aynı Recep. Ufak bir farkla yirmi sene önce neyse şimdi de o. Başlarda pembeydi, yüzünde güller açıyordu. Seyrek bıyıkları rüzgarda bir sağa bir sola salınıyordu ama bitti. Artık rengi mor. Çünkü morardı. Her cepheden aldığı yumruk onda yüz göz bırakmadı. Artık rengi mor. İnanmıyorsanız Singapur'lu yetkililere sorun. Bizim burada efendilerinin yüzünü pembeye boyamaya çalışan kıllara inat, Singapurlu yöneticiler tavrını koydu. Sen morsun dedi, imzayı orkide ile attı. Dendrobium Recep Tayyip ve Emine Erdoğan Çiçeği adını verdi Mor Orkide'ye. Emine salladı başını yine. "Recep bayılır o renge!.. Hani alkış yok mu!.."

    Yok bacım yok, artık sana da mor kocana da alkış yok. Yüzünüz bizim malumumuzdu, son bir aydır görmeyenler de görür oldular bir bir. Sadece sizi adam sananlar değil, sizin etinizden sütünüzden yararlanıp onbir yılda onbeş kat büyüyen hizmetçi cemaat te ayıldı duruma. Gelecek planlarınızda olmadıklarını gördüler. O nedenle zaten birbirinize hiç güvenmediğiniz için bir kenarda tuttukları pislikleri birer birer açıklamaya başladılar. "Tencere dibin kara, benim ki senden kara" diye özetlenecek olsa da, iyi ki açıkladılar. Yoksa özel dikim kefenin cepleri dolu göçerdin, haberimiz bile olmazdı mazallah.

    Artık pissiniz be birader. O parlak görüntünüzün altından irin akıyor. Telaşla, korkuyla öyle yanlışlar yapıp, yanlışı da yanlışla örtmeye çalışıyorsunuz ki, artık değme komedyenlere taş çıkartıyorsunuz. Her stand-up'ınız bir ayrı fiyasko. İstikbilal uğruna ne güneşler batacak bu memlekette ağlaya ağlaya izleyip göreceğiz inşallah.

    ***

    Herkes söylüyor, bir de ben söyleyeyim. Şu olanların binde biri bir başka demokratik memlekette olsaydı yer yerinden oynamıştı, oynuyor da. Oysa biz saat başı değişen gündemi bile kanıksar olduk. Yapılan operasyonlarla, yakalanan hırsızlarla, ortaya dökülen kirli çamaşırlarla falan ilgilenmiyoruz, varsa yoksa adı geçenler. Mahkemeye sevkedilenlerden kimler salınacak, kimler tutuklanacak, sayıları 3 mü olacak 5 mi? Bursa'da kebap yemişler mi, üst düzey bürokratlar bir araya gelip halay çekmiş mi? Çekerken, birbirlerine çemkirmişler mi? İşte biz bunlarla ilgiliyiz. Bizim gündemimiz artık işin magazin yanı. Zira hukuk olmuş guguk, yürütme olmuş yürüt, hem de hamuduyla yürüt! Kime güvenip kime kızacaksın, kime kızıp cezalandıracaksın? En tepede hırlayan biri, kapısında kefen giymiş kılları. Bir tarafta Allah adına hizmet ediyoruz deyip devletin iliklerine kadar işlemiş cemaat, bir tarafta cemaat ırzımıza geçerken ç.künü tutan onbir yıllık yürütme. Vatandaş sersemlemiş, üflesen pes edecek!..

    Her ne kadar kuyruğu dik tutmaya çabalasalar da, bu iktidar gidici. Hesabı burda mı yoksa öbür tarafta mı verecekler tahmin etmek zor. Bir kanun hükmünde kararnama ile "Recep ve tayfası ancak sırat köprüsünde yargılanır." diye fetva verip sıyırabilirler, gülmeyin olur, bal gibi olur.

    Gidecekler de, hani alternatif diyen dostlara da bir çift sözüm var. Alternatif olarak onbir yıldır sıra bekleyen bir muhalefet partisi var. İktidar olmak istemedikleri için eleştirdiğimiz ama her fırsatta hazır olduklarını söyleyen birileri var orada. Pislikleri ortaya çıkarmak için çabalayan ama sesini ancak sosyal medyada duyurabilen birileri var. Mevcut iktidardan çok daha demokratik oldukları için, ana avrat sövebildiğimiz bir alternatif var. Onları yok sayamayız. Eleştiririz ama yok sayamayız. Öylesine pisliğe batmış durumdayız ki, üzümün çöpüyle ilgilenecek durumda değiliz. CHP vereceğimiz krediyi haketmiştir. Krediyi yanlış kullandıklarında başlarına ne geleceğini de en iyi onlar bilir. Oy potansiyeli açısından kırmızı çizgileri gevşetme pahasına bu krediyi onlara vermek zorundayız. Verdiğimiz gibi almasını da biliriz. Ama gün oyalanma günü değildir. Gün bu yürütmeci iktidardan bir an evvel kurtulma günüdür. Yoksa düştüğümüz çukurda kendi pisliğimizde boğulmaya mahkumuz.

    ***

    Tam size şu yasaklı sitelere nasıl gireceğinizi yazacaktım, son bir kontrol için vimeo.com a girdim, bir de ne göreyim, yasak kalkmış. Her konuda olduğu gibi deneme yanılma metodu burada da işlemiş galiba. Baktılar, kapatınca bir kendileri giremiyor, bari açalım demişler. Soytarılık diz boyu yani. Her halikarda aklınızda bulunsun. Hala bu değişikliği yapmayanlar mutlaka yapsınlar ve ileride yasaklanması muhtemel sitelere girmekte sorun yaşamasınlar. Yapabiliyorsanız, bağlantı yaparken kullandığınız modemde, yapamıyorsanız bilgisayarınızda, DNS numaralarınızı 8.8.8.8 ve 8.8.4.4 olarak tanımlamanız yeterli olacaktır. Nasıl yapacağınıza dair bilgileri burada bulabilirsiniz. Bunlar kutsal bilgi hazinesi Google'nın açık DNS'leridir. Yani kullanımı illegal ve/veya zararlı değildir, bunları kullandığınız için kimse size suç isnat edemez. Kalın sağlıcakla.





    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      ÇAMUR, ÇÖKELEK VE MARTAVAL -2-

    Ben Kara Mustafa ile ben çocukluktan beri arkadaşım. Siz de biliyorsunuz aynı mahallede büyüdük. Ona neden Kara diyorlar? Adam esmer bile değil. Uzun Mustafa, Sırık Mustafa desek yerinde olur ama kara değil. Siz bilmezsiniz. Dedesi Hacı İbrahim acayip kafa dengi tatlı bir ihtiyardı. Çocukla çocuk, yaşlı ile yaşlı genç ile genç olurdu. Bütün çocuklar Cuma namazı dönüşünde onu mahallede onu beklerdik. Cebinden çıkardığı Zeki Müren göbeği şekerleri ikişer üçer çocuklara dağıtmaya bayılırdı Bizim mahallede bayramlarda çocuklara şeker yerine para veren tek ihtiyar da oydu. Üstelik şen ve şakacı bir adamdı. Yaşına başına aldırmadan sokak maçlarının içine dalıp topa vurmaya bayılırdı. İşte bu çatlak ihtiyar çocukları çok severdi ama benim yerim başkaydı. Kara Mustafa beni dedesinden kıskanırdı.

    Çökelek Osman daha fazla dayanamadı.

    Bizi yine masala gömdün be Çamur. Aldın sazı eline, iyice salağa yatırdın bizi iyi mi? Gözünü seveyim insafa gel. Şunun doğrusunu anlat, dedi. Çamur Kadir, ne anlatırsa anlatsın dinlerim. Ayık kafayla değil ama içerken muhabbeti çekilir biridir. Hem de güzel uydurur yani… Fakat bu gece ayarım bozuk benim. Hem havamda değilim, hem de dumanlıyım birazcık. Yavaş yavaş ayılmaya başlamıştım. Şarabın etkisi azaldıkça üzerimdeki uykunun ağırlığı da kalkıyordu. Şu anda ayılmayı istemiyordum. İyice ısınmış ama şaraptan bir bardak aldım. Kâğıt külah içindeki fıstıklar ve donmuş sucuklar öylece zelil zebil duruyorlardı. Kumlar hala ılıktı ama hava serinlemişti. Aklım biraya giden Çatlak Hasan’a takılıp kaldı. Adam tam demin dibini bulmuşken yalpalayarak çekip gitti. Sıcak mıcak iş işte şarabı. Gecenin bir vakti yalpalayarak bira almaya gitmek hangi akla hizmetti?

    Çamur hala martavala devam ediyordu.

    Hacı İbrahim beni öyle çok severdi ki babam razı olsa nüfusuna bile geçirecekti. Babamın inadını kıramayınca torunu Cemile ile bana söz kesmeye bile kalktı. Şansızlık işte yaşımız küçüktü. Biz büyüdüğümüzde ise adamcağız çoktan öbür tarafa göçmüştü. İnsanda şans olacak, keşke ömrü biraz uzun olsaydı. İyi adamlar çok yaşamaz zaten. Ölmesine öldü ama ben o güzel insanı hiç unutmadım. Her sene kadir gecesinin akşamında mezarına gidip Yasin okurum.

    Çökelek atladı;

    Oğlum karışmayayım diyorum ama kendimi zor tutuyorum. Yalan bunların çoğu. Adam kendi torununu değil de seni niye sevsin? Kıçından bal mı damlıyor? Çok yalancısın be oğlum, Sen Yasin okumaktan ne anlarsın?

    Yasin okumada ne var lan? Çökelek biberi… Kitabı açı okuyorsun. Ezbere bilmene ne gerek var. Bundan altı yedi yıl önce yine mezarı başına gittim Yasin okudum. Duam bitince mekânın cennet olsun, deyip gitmek için ayağa kalktığımda toprak birden titremeye başladı. Önce deprem oluyor sandım. Birkaç adım geri çekildim. Kaçıp gideceğim ama adım atamıyorum. Toprağa çivi gibi çakılıp kalıverdim. Ayaklarımda tonlarca ağırlık varmış gibiydi. Korkudan ödüm koptu. Neredeyse bayılacağım. Ardından mezarlıktan bir ses yükseldi. Önce birisi şaka yapıyor sandım. Ortalıkta hiç kimse yoktu. O ses “Korkma oğlum Kadir, dedi. Sesi hemen tanıdım. Hacı İbrahim’in sesinin aynısıydı. “Okuduğun Yasin kabrime su serpti. Mezarımı aydınlattı. Köye dönünce bize git. Hayırsız oğluma söyle. Ben burada rahatım. Yine de her sene benim için Mevlit okutup fakir fukarayı doyursunlar,” dedi. Başka bir şey demedi. Bir oğultunun ardından mezarlıktan gelen ses bıçak gibi kesildi. Yeniden servilerden gelen kuş sesleri duyulmaya başladı. Ayaklarım çözüldü. Pantolonumun ıslaklığı bacaklarıma değince işte o an korkudan altıma işediğimi fark ettim.

    Yalancı Çamur, korkak Çamur… İşi hortlak masallarına kadar döktün ya helal olsun be sana. Gece gece mezarlık masalı da anlatılmaz ki. Boş bulunup, korktum lan... Hay senin Kara Mustafa’na, da Hacı İbrahim’ine de emi…

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    1 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Hamdi Topçuoğlu

     Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


      KUMPAS KUMPAS ÜSTÜNE …

    Demokrat Yargı Eşbaşkanı Gazi Ertekin HSYK sürecini VATAN’a anlatıyor.
    Doğrusu ben, onun anlattıklarını okudukça söylediklerimin ve yazdıklarımın yine doğru çıkmasından illallah diyorum.
    HSYK seçimlerinin, “Bu 100 yılın en büyük dolandırıcılık hikayesi…” olduğunu, 2010 yılındaki ‘Referandumu AKP’nin değil cemaatin kazandı’ğını söyleyen Ertekin, konuşmasına “Hükümetin son 100 yılın en büyük dolandırıcılık olayının mağduru olduğu” ekleyiveriyor.
    Of be of diyorum, yine “mağdur edebiyatı”
    12 Eylül mağduru onlar...
    28 Şubat mağduru bunlar…
    Türban mağduru onlar…
    Gezi mağduru onlar…
    Derken, şimdi de “cemaat mağduru” oldular. Eğer birkaç gün sonra evlerinde kasa kasa paralarla yakalanan bakan çocukları yüzünden “mahdum mağduru” olduklarını söylemeye başlarlarsa sizi bilmem; ama ben hiç şaşırmayacağım.

    Ertekin devam ediyor:

    “…bunun müsebbiplerinden birisi şu anda AKP MYK içinde olan Osman Can’dır. Aracılık yapanlardan birisi O. Doğrudan işin içinde mi, bilerek mi yaptı onu bilemiyorum. İkinci olarak bugün Ombudsmanlık yapan Nihat Ömeroğlu var. Ben 2010’da Osman Can’ı ‘28 Şubat’taki tavırları budur. Bir süre sonra size gelecek’ diye uyardım. Ama Osman Can bana ‘AKP içindeki koalisyonun en rasyonel kanadı cemaattir. Diğerlerinin böyle bir politik aklı yoktur’ dedi. Ben de O’na ‘Tam da o politik aklı aşan bir akla sahip oldukları için, gizli gündemle hareket edebileceklerini’ söyledim. Ombudsman ise bana ‘Ben bunlara çok güveniyorum. İyi çocuklar’ dedi.
    …
    HSYK’daki ‘hükümet üyeleri’ bakımından da bulundukları yeri cemaate borçlu olduklarını bilmekte ve kabul etmektedirler. AKP’nin cemaate karşı en büyük handikaplarından biri budur.”

    2010 referandumunda sunulan Anayasa maddeleriyle, yargının bağımsızlaşacağını söyleyenler, neredesiniz? Çıkın ortaya, biliyorum siz utanmazsınız; ama korkmayın; çünkü bu halkın, hafızasına balıklar bile gülüyor artık.
    ***
    “Orduya kumpas kuruldu.” diyor başbakanın danışmanı…
    “İyi de bu kumpası kim kurdu?”
    “Yargıçlar, savcılar çetesi.”
    “Peki, kendisini o davanın savcısı ilan eden kimdi?”
    “Başbakan.”
    Anlayacağınız, çete çeteyi yargılamış da kendisini davanın savcısı ilan edenler kumpası görmemiş.
    Peki, şimdi bu 2.Çete’yi kim yargılayacak?
    Mafia filmleri gibi maşallah…
    Ama evlerinde milyon dolarlar bulunanlar sütten çıkmış ak kaşık…
    Çıt, çıt da çıt mı diyordu birileri.
    Çete çete çet de çet…
    ***
    Dilimde bir türkü:
    “Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı
    Binayı kurarken gördüm Leylayı
    Leyla başıma açtın türlü belayı.
    Ah Leyla Leyla Leyla etme bu nazı
    Gel barışalım etme bu nazı.”


    Arkamdan biri bağırıyor. Tanıdık bir ses:
    Kumpas, kumpas…
    Haddini bill!

    Hiç de üstüme alınmıyorum. Ben türkümü “ kerpiç, kerpiç üstüne…” diye okuduğumdan eminim, o, “kumpas kumpas üstüne…” anlıyorsa ne yapabilirim?

    Aklımda ıslak imzalar, kozmik odalar, sehvenler, yalancı suikastlar; köyler, köylüler … Büyükşehir Yasası, Hal Yasası, Toprak Kullanım ve Toplulaştırma Yasası ve sadece 2012 yılında uluslar arası sermayeye peşkeş çekilen 76 bin dönüm Anadolu toprağı.

    “Topraksız yurt, yurtsuz millet olmaz.” diye haykırıyorum yeniden…

    Kumpas varr! Mağdur varr!

    El hak, doğru.

    Ama kumpasçı kim, mağdur kim?

    Elbette kumpasçıları, kumpas diye bağıranlara sormalı.

    Benim işim mağdurlarla. Onlar köylüdür, işçidir, memurdur; halktır halk… Ben, onlardan biri olarak doğdum, yaşıyorum. Aklım erdiğince, ömrüm yettiğince, onlar için çalışacağımdan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

    Haddini bilmeye gelince, söz konusu uluslar arası sermayeye pazarlanan vatan topraklarıysa, bize, had hudut belirlemek, dün nasıl Vahdettinlere kalmadıysa, bugün de onların torunlarına kalmaz.

    Hamdi Topçuoğlu
    egerem@yahoo.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Nevriye Hamitoğlu

     Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


      Sonsuz Ufuklara Doğru -2-

    Şehrin kargaları fark etti yasak aşklarını. Güvercin sürüsü de kınamıştı güvercinin sevdasını. Kovmuşlardı onu cami bahçesinden. Aşık karga ve güvercin her şeye rağmen aldırmamıştı ailesine ve her gün kanat açmıştı güzel şehrin üzerine. Bir gün güneş batarken Meriç köprüsünde, iki sevdalı kuş seyrediyordu kızıllığa boğulan suyun süzülüşünü. Aniden kara bulut çökelendi üstlerine. Şehrin kargalarıydı gelen. Gagalarındaki çakıl taşlarını bıraktılar aşıkların üzerine yükseklerden. Bu taş yağmurundan kaçmak isteyen güvercin uçamadı ve düştü köprünün taşına. Sevdalı karga, kanatlarını siper etse de engel olamadı güvercinin yaralanmasına. Öfkelenince savaştı diğer kargalarla, kışkırttı onları bir bir. Bunu fırsat bilen diğer birkaç karga, siyah gagalarını batırdılar güvercinin göğsüne ve kaçtılar oradan zafere ermiş gibi çığlık atarak. Sevdalı karga korkuyla kondu güvercinin başına… Güneşin kızıllığı örtmüştü güvercinin üzerini, kan kırmızı olmuştu göğsü. Minare tepesinde güneşin doğuşunu görmekti son arzusu. Söz verdi sevdalı karga, ama güneşin doğuşunu değil, güneşin batışını göstereceğine. Sürükledi güvercini köprü pervazına. Güvercin baktı kızıllığa doğru, küçücük kalbi çarptı hızlıca ve kapattı ışıltılı gözlerini:

    -At beni! dedi kargaya. At beni nehrin soğuk suyuna!
    Karga son arzusunu yerine getirdi güvercinin. İtti gagasıyla onu nehre doğru. Güvercin boşluğa düşerken birdenbire beyaza döndü rengi ve batan güneşe doğru uçtu kanat çırparak… Beyaz bir melek gibi…

    ***
    Ailesinden uzak durdu sevdalı karga ama biliyordu ki kuralları vardı bu şehrin. Sisli bir sabahtı onu yargıladıklarında, karar verdiler sevdalı karganın idamına. Ama ne bir urganla sıkılacaktı, ne de giyotine vurulacaktı boynu? Atacaktı kendini Meriç’in soğuk sularına, hem de bilerek, isteyerek… Razı oldu buna sevdalı karga; fakat üzüldü güneşin doğuşunu son bir defa göremeyeceğine. Sis çekilince, uçtu sevdalandığı minare penceresine ve seyretti nazlı şehri. Hüzün vardı her yerde. Eski evlerin kiremitlerinde pinekledi. Vedalaşırken şehrine, gün batıyordu nehrin en uç köşesinde. Meriç nehri, güneşi yutmak için beklerken, şehrin kargaları da bekliyordu köprüde, gri gözlü karganın idamını.

    Aşık karga sevdalandığı güvercini düşledi, umut etti ki bir daha onu görebilsin sonsuzluğa giderken. Açtı siyah kanatlarını ve nehre doğru bıraktı kendini. Meriç’in soğuk suyuna battı, önce başı, sonra gövdesi… Gri gözlerini açtığında güvercini gördü. Yeşil suyun derinliklerinde onu bekliyordu beyaz kanatlı güvercin. İki sevdalı kuş kavuşmuştu birbirine. Bundan sonra birlikte uçacaklardı sonsuz ufuklara doğru.

    Nevriye Hamitoğlu
    nevriye.h@hotmail.com



    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Neslihan Minel


    GİZLİ BİR KUŞATMA

    Suriye’de her gün yüzlerce insan ölüyor. Dün bu tabloya yüz kişi daha eklendi. Bu rakamların içine, çocuklar da dahil.

    Bu işin acıklı bir tarafı bir de bu duruma, dünya milletlerinin sessiz kalma durumu var. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın meselesi. O da bu acıklı durumun, en acıklı olanı...

    Biz Dünya milletleri olarak, şiddeti sever hale geldik, daha doğrusu getirildik. Televizyonda, bilgisayarda, izlediğimiz ve çocuklarımıza izlettiğimiz filmlerle ve oyunlarla da bu şiddet duygusunu çocuklarımıza aşıladık. Her oyunumuzda, her filmimizde vurdu kırdı, silah ve cinsellik mutlaka vardı.

    Bu kötü ortamda kalan bilinçli insanlar, kendilerini bir şekilde korumaya çalışsa da daha benliği oluşmayan, geçiş aşamasında bulunan çocuklar ne yapacağını bilemeden, kişilik karmaşası içine düşmekte ve kendilerine yanlış yol seçmektedirler. Bunlara en iyi örnekse; uyuşturucu kullanan, evden kaçan, intiharı çözüm sanan çocuklardı.

    Sürekli reklam baskısı altında kalan gençlerimiz, tüketim çarkının içine çekilmekte ve düşünmelerine fırsat verilmeden alışverişle, markayla meşgul edilmektedirler. Öyle ki çocuklar artık ihtiyaçları olmadığı halde, istek duygusuna yenik düşerek, tüketim çılgınlığına kapılmakta ve bu duygunun esiri olarak da, doyumsuz bireyler olmaktadırlar.

    Bu doyumsuzluk hastalığı sadece çocuklara değil, toplumumuzun diğer bireylerine de bulaşmıştır. Buna neden olan en büyük etkense; medya ve onun yan kollarıdır. Her gün hep bir ağızdan “alın!” diye bağıran reklam filmleri, gerçekten uzak ama cafcaflı, bilbord resimleri bunların en iyi örnekleridir.

    Artık o kadar olmuştur ki, yanlı davranan medya hiç olmayacak isimleri bile, sanatçı yazar diye bilbordlardan reklam etmeye başlamıştır. Sanırsınız ki reklamı yapılan kitap değil de, yazarın kendisidir.

    Medya sayesinde, sanat ürünlerinde ki emperyalist etki hızlanmış, ürünlerin gerçekten uzaklaştırılıp, dejenere olması sağlanmıştır.

    Bu kültür emperyalizmi sadece sanat alanında değil eğitim, sinema ve dil alanında da olmuştur.

    Eğitim o hale gelmiştir ki, artık çocuklar kendi dillerini bile konuşmaktan acizdir; yani kendi dillerinden ve aslından habersizdir.

    Basın kanalıyla hızlandırılan bu emperyalizm hareketinden dolayı, çocuklarımız kendi kültürlerinden habersiz, dilini kullanmasını bilmeyen, yoz insanlar haline gelmiştir.

    Öyle olmuştur ki, insanlar artık kendi özvarlıklarından habersiz, köşe dönmeci, bireyci düşünen, yardımlaşmaktan uzak, bencil, sorumsuz vatandaşlar olmuşlardır.

    Toplum artık, kültür ve görgüyü unutup, sadece para konuşmaktadır; bununla beraber de kapitalizmin çarkları acımasızca dönmektedir.

    Biz de bu şartlar altında çocuk yetişmeye çalışmakta amacımıza ulaşamadığımız zamansa toplum böyle, biz ne yapalım gibi sahte ve eksik çözümler üreterek konuyu unutmaya çalışmaktayız.

    Oysaki toplumu oluşturan, suçladığımız, o insanlar bizleriz!!

    Bu yüzden bilinçli olup, emperyalizm denen bu canavara yenilmeyip, kendi öz benliğimizi kaybetmeden, her türlü yaratım bağımsızlığımızın engellenmesine izin vermeden, biz olmayı becermeliyiz.

    Bizi biz yapan en büyük değer bağımsızlığımız ve kültürümüzdür. Bunlar arasında; sanat, dil, eğitim gibi daha birçok şey vardır. Bunları korumamız ve gelecek nesillere aktarmamız en büyük görev ve vazifemizdir.

    Neslihan Minel
    neslihancaa@mynet.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    2 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Hasan Tülüceoğlu


    ZİYA PAŞALARIN EKSİKLİĞİ

    "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde", "Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" kime aitliğinden önce yeni neslin anlamını bilmediği bu beyitler bilindiği üzere Ziya Paşa’nındır. Başka hizmet, sıfat ve eserlerine bakmaya gerek kalmadan onun önem ve büyüklüğünü anlatmada bu ifadeler yeterlidir. Elbette Ziya Paşa’nın beliğ bir şekilde ifade etiği bu gerçekler daha önceden farklı şekillerde dillendirilmiştir. Ancak onun ifadesi dillere destan olup günümüze kadar darb-ı mesel olarak gelmiştir.

    Ziya Paşa, Batılılaşmanın devlet eliyle resmen başlatıldığı Tanzimat döneminde yetişmiş aydın ve devlet adamlarımızdandır. Bu dönemin Batıyı mikyas alan eğitim tezgahında, birazda özel gayret ve çabalarla yetişmiştir Ziya Paşa. Bu süreçte, Cumhuriyete kadar, hem Batı tarzı eğitim hem de din ilimleri ağırlıklı klasik eğitim birlikte devam etmiştir. İki kaynaktan da beslenebilmeyi başaran Ziya paşalar gibi aydın ve devlet adamlarımız da bu sayede yetişmiştir.

    Abdülhamit’le eğitimde Batı kaynakları sonuna kadar açılıp klasik kaynaklar yavaş yavaş kısılırken, Cumhuriyetin tevhid-i tedrisatıyla klasik eğitim tamamen sonlandırılıp Batı tarzı tek tip eğitime geçilmiştir. Alfabe değişikliğinin getirdiği geçmişle bağların inkıtaı düşünüldüğünde tek kaynaktan beslenme devamında, Tanzimat döneminin sonuç verdiği hem Doğu’yu hem Batı’yı doğru tahlil edip değerlendirecek kalitede nesil yetişmedi. Aydın, bürokrat, devlet adamlığında bazı istisnalar dışında Tanzimat dönemi bereketine ulaşamadık. Ancak dönemin sonunda estirilen ittihat ve terakki yıkıcı rüzgarı bu insanların çoğunu kendi kabuğuna çekilmek zorunda bırakırken biraz daha aktif olan Ziya Paşalar gibiler ancak İstanbul dışında üst düzey memuriyet görevinde kalabilmişlerdir.

    Yeni Osmanlılar olarak bilinen grubun öncülerinden olan Ziya Paşa, Batıyı farklı ve makul okumasından olsa gerek bir süre sonra başta Namık Kemal olmak üzere diğerleriyle pek anlaşamaz. Uygulamada yapılan yanlışlardan dolayı uzun süre basın yoluyla hükümet aleyhtarlığı yapar. O günün başbakanı konumundaki Ali Paşa’ya hicviyeler düzer. Bir münevver olarak bir başbakanı eleştirebiliyordu. Elbet bir süre sonra bunun getireceği töhmete de katlanmak zorunda kalacaktı. Abdülhamit’in anayasa hazırlama komisyonunda yer aldı. Eleştirel yaklaşımı, devlet idaresinin onu hep İstanbul’dan uzaklaştırıp ancak yine de üst düzey memuriyetler vermesini sonuç kılmıştır.

    "Terci-i Bend" ve "Terkîb-i Bend" isimli eserleri yaratılış ve hayat üzerine metafizik değerlendirme ve eleştiridir. Ogün kullanılan dilin ağırlığından şikayetçi olmakla birlikte “Mukaddeime-i Harabat” başlıklı yazısında divan edebiyatının öneminden bahsederek diğer yeni Osmanlılardan farklılığını, Doğu ve Batıyı farklı okuduğunu gösterir. Bizce Ziya Paşa o günden günümüzü, Doğu ve Batıyı en doğru okuyan aydın ve münevverlerimizdendir. Namık Kemal’le de bu yaklaşımdan dolayı ayrılmıştır yolları. Namık Kemal, tamamen Batıyı öne çıkarıp heyecanla yüceltirken bir anlamda gelenek diyebileceğimiz geçmişe sırtını dönüyordu. Oysa Ziya Paşa, Doğu-Batı sarmalında süreci doğru görmüş; klasik kaynaklara sahip çıkarken aksayan yönlerini de tenkit etrmiştir. Divan şiirini sahiplenirken dilin ağırlığını rahat bir şekilde eleştirmiştir. Bir devlet adamı olması açısından bürokrasinin işleyişindeki yanlışları görüp olumlu eleştirilerde bulunarak Batı hayranlığından, Batı bürokratik sistemini olduğu gibi getirmek isteyenlerden makul olarak ayrılmıştır. “Şiir ve inşa” makalesinde divan şiirinin yanı sıra özellikle adli bürokraside kullanılan bürokratların kendilerinin bile anlamadığı ağır dili ve buna bağlı vatandaşın mağduriyetlerini ve devletin farkında olmadan vatandaşa yaptığı sultayı eleştirir.

    Ziya paşanın dilinden o günün acı gerçeklerinin ifadesi:

    “Ceza kanunnamesi öyle eksik ifadeli, zor anlaşılır ve ol surette zor anlaşılır ki meclisler ve mahkemeler gördükleri davayı yaş deri gibi çekiştirmeye ve ekseriya haksız, yanlış hükmetmeye mecbur olurlar. Ama suret-i dâva bentlerin hiçbirine uydurulmaz ise yalnız ibarece veçh-i münasebet kifayet eder. Mesela bir adam zamparalıktan tutulup istintak edilirken hanenin duvarından aşıp girdiğini itiraf eder. Buna dair Kanunnamede bir bend-i sarih olmadığından mücerret haneye girmek hakkında olan bent tatbik olunup gider. Meclis veya Divan-i Ahkâm (bugünkü temyiz mahkemesini karşılayan teşekkül) ise mahallinde davanın suret-i vukuuna vâkıf olmayıp gelen mazbata üzerine hükmü tasdik ettiğinden ve mahalli mazbataları ise çeşitli maksat ve garezler üzerine ek yazıldığından mesela hakikatte üç ay hapis kifayet edecek bir biçarenin on sene küreğe konulduğu ve on sene küreğe gidecek bir caninin üç ay hapis ile kurtarıldığı çok olağandır. Ayni şekilde istintaklarda (sorgulamalarda) dahi hal böyledir. İstintak olunan biçare derdini bildiği lisanla söylerken müstantik efendi “olduğundan” lafzına aşağıda bir de “bulunduğundan” ve “olmakla, bulunmakla” gibi bir rabıta döşenip ötekinin hiç lisanından sudûr etmeyen birtakım ibareleri cebinden yazar ve sonra cömertlik ederse bir kere de yüzüne karşı okur ve “bunu sen söylemedin mi, getir ver, yok ise parmağını bas” der. İstintak olunan adam okunan şeyi Arapça gibi dinleyip bir şey anlamadan yalnız efendiyi gücendirmeyim itikadiyle mührünü ya parmağını basar. İşte bu istintaknamu gâh olur ki biçarenin idamına kadar sebep olur, belki onun dediği yolda yazılsa kurtulmak ihtimali olur.”


    Doğu ve Batıyı doğru okuyabilecek, kendi kültür, değer ve gelenek eksiklerini eleştirmekle birlikte kültür ve değerler kaynağına sahip çıkabilecek pek az insanımız çıktı. Cumhuriyetle birlikte bu doğru yaklaşım neredeyse kurudu. Tanzimat dönemi, en azından Ziya Paşalar gibilerini yetiştirdi.

    Bugün hala yerli yerine oturtamadığımız Doğu-Batı, İslam-Kafir sarmalında anbean acilen Ziya Paşalara, hariciyede hazır cevaplılığı ve doğru değerlendirme ve teşhisleriyle Fuat Paşalara çok ihtiyacımız var.

    Hasan Tülüceoğlu


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    1 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Rönesans’ta Bilim ve Bilimsel Düşünce Üzerine II

    Kopernik bilim insanı, şâir, diplomat, hukukçu ve hekim gibi farklı kimlikleriyle, “Rönesans insanı”nı karakterize eden bir isimdir. Ancak, Skolastik felsefenin sarsıntıya uğramasında en önemli kilometre taşlarından biri olduğu hâlde, bu felsefeyi yıkmak gibi bir amaç içinde olmamış; astronomi ve fizikte daha yalın ve tutarlı bir açıklama ortaya koymak istemiş, görüşlerini bir hipotez olarak öne sürmüş ve kilise öğretisini doğrudan hedef almamıştır. Ayrıca, Kilise’ye bağlı bir bilim insanıydı ve hipotezlerinin kilise öğretisiyle çeliştiğinin de farkındaydı. Fakat Tanrı, “çarpık” ve “düzensiz” bir evren yaratmış olamazdı.

    Astronomi ve fizikte karşılaşılan sorunları çözmek için Kopernik, M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Aristarkhos’un, dünyânın da diğer gezegenler gibi güneşin etrâfında dönmekte olduğu görüşüne başvurmuştur. Bu dönemde Aristarkhos, Pisagor’un görüşlerinden hareketle, bütün gök cisimlerinin, evrenin ortasında bulunan ateşin etrâfında batıdan doğuya doğru döndüğünü öne sürmüş ve evrenin merkezinin dünyâ olamayacağına inanmıştı. Böylelikle, “gerçekten de Kopernik’le birlikte, insanoğlunun kendisini evrenin merkezinde sayma iddiâsı yıkılmış; doğanın bir uzantısı, bir parçası olduğu düşüncesi doğmuştur, denebilir.” (Yıldırım, 1992:81)

    Batı Prusya’da doğan Kopernik, Bologna ve Padua’da Felsefe, matematik, astronomi, hukuk ve tıp okudu. Kilise bünyesinde çeşitli görevlerde bulundu ve Protestanlığı destekleyen görüşlerinden dolayı zor duruma düştü. (Sencer, 1998:16) Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine isimli çalışması, öldüğü yıl olan 1543’te yayınlandı. Dünyânın güneş etrâfında döndüğü hipotezi, bu dönemde henüz hiçbir tepkiyle karşılanmadı; hattâ, talep bile görmedi. Üstelik kitap, “felsefî bakımdan iknâ edici bir neden”e dayanmak yerine, yalın ve tutarlı bir neden öne sürme çabasını yansıtıyor ve bu da Kopernik’i, Kilise’nin gazâbından kurtarıyordu. (Yıldırım, 1992:81)

    “Ünlü kitabını Papa III. Paul’e ithâf ederken, ‘Cicero’ya göre Hicetas’ın, dünyânın hareket hâlinde olduğunu savunduğu, Plutarch’a göre aynı görüşün başkaları tarafından da ileri sürüldüğü’ noktalarını belirtmeyi ihmâl etmediğini görmekteyiz. Bu noktaların, onu uzun süre meşgûl ettiği ve sonunda, kitabında ileri sürdüğü sistemi oluşturduğu anlaşılmaktadır.” (1992:82) Kitabın ilk baskısında yayıncı Osiander, bir teolog olması ve bu türlü kaygılar nedeniyle yazdığı önsözde, Kopernik’in görüşlerini küçümseyen bir dil kullandı ve burada sunulan hipotezlerin bilimsel olmadığının altını çizdi.

    Osiander’e göre kitap, matematiksel ispatlardan uzaktı ve astronominin kesin bilim olmasına hiçbir katkı sağlamıyordu; hâliyle, eski görüşlere itibâr edilmesi gerekiyordu. Ne var ki, uzunca bir dönem, bu açıklamaların Kopernik’e âit olduğuna inanıldı; Bruno ve Galilei ise Kopernik’in hipotezini deneyle doğrulayınca, bu önsözün ona âit olmadığını da tanıtlamış oldular. (1992:83) Fakat, Protestanlığın hızla yayıldığı ve kilise öğretisinin en ağır biçimde sorgulandığı günlerde Luther bile, Kopernik hakkında şunları söylemekten geri durmayacaktı:

    “Bu budala, tüm astronomi bilimini ters yüz etme hevesindedir. Oysa, Kutsal Kitap bize, Joshua’nın yerküreyi değil, güneşi durdurduğunu söyler. Bir yeni yetme astroloğa halk kulak versin, olacak iş mi? İncil’de de ‘Dünyâ kurulmuştu ve hareket edemezdi artık.’ yazmaktadır.” (1992:84) Ayrıca, Bacon’a göre de Kopernik’in görüşleri kabûl edilemezdi; çünkü, günlük deneyimlere ve sağduyuya aykırı bir bilim, aslâ söz konusu olamazdı. Tüm deneyimler ve sağduyu, güneşin dünyânın çevresinde döndüğünü ve gök cisimlerinin dünyâdan farklı özellikler taşıdığını göstermekteydi; bu nedenle Kopernik sistemi, ancak bir yanılsama olabilirdi. (1992:84)

    Kopernik ise ayın yörüngesi üzerindeki hareketini gözlerken, çapının değiştiğini fark etmiş ve bu da yüzeyinin pürüzsüz olmadığını düşünmesine yol açmıştı. Geleneksel öğretide ise buna imkân yoktu. Kopernik, gerçekliğin göründüğü gibi olmayabileceğini; düşünce yoluyla kavranılabilecek başka gerçeklerin de olabileceğini kabûl etti ve çalışmalarını yoğunlaştırdı. “Gezegenlerin değişik uzaklıklarda olduklarını saptamıştır Kopernik. Gözlemci ve devinen gök cismi arasında çekilen çizginin yüksekliği, yer değiştiren cismin uzaklığıyla oranlıdır.” (Sencer, 1998:19) Ayrıca, geleneksel öğretide gezegenlerin yörüngelerindeki sapmalar, epicyclus’larla açıklanmak istenmişti.

    “Nedenleri azaltma”ya çalışan Kopernik ise dünyânın güneşin çevresinde döndüğünün kabûl edilmesi durumunda, bunların sayılarında önemli azalmaların meydana geleceğini savunmuştu. Bu bakımdan, “yerkürenin yerine güneşi koyması dışında bu sistem, Batlamyus sisteminden temelde ayrılmaz. Evren, gene sınırlıdır; gezegenlerin hareketi, gene ortak merkezli (concentrical) kürelerin dönüşü olarak görülmektedir. Üstelik, Batlamyus sisteminin karmaşıklığından büsbütün kurtulunmuş değildir; silkler ve episkler, olduğu gibi korunmakta ve kürelerin sayısını 70’ten 36’ya indirmekle yetinilmektedir. Aslında, bilim târihinde yeni bir dönem açan Kopernik devrimini, Kopernik’in kendi yapıtında bulmak çok güçtür.

    Bu devrim, Kopernik’in başlangıç oluşturduğu; fakat, ondan sonra oluşan radikal bir gelişmeyi; dünyâ görüşünde köklü bir değişikliği ifâde etmekle önemlidir.” (Yıldırım, 1992:82-3) Kopernik’e göre uzayda bir hareketin aslında neyin hareketi olduğunu duyu organlarımız, kesin bir biçimde gösteremezdi; hareket eden şey cismin kendisi, gözlemci veya her ikisi de olabilirdi. Yüzen bir gemiden kıyıya bakıldığında, kıyının hareket ediyor görünmesinde olduğu gibi, güneşin değil de dünyânın hareket ediyor olması da mümkündü. Duyu verilerinin gösterdiğinin tersine düşünüp dünyânın hareket ettiğini kabûl etmemiz durumunda, daha yalın ve tutarlı bir teori elde edilecekti. (Westfall, 1998:2)

    Nitekim Kopernik, “doğrusal devinimin de çembersel olabileceğini gösterdi. ‘Yer dönmüyor.’ kanısında olanlara göre yer dönüyorsa, güçlü bir doğu yeli olacak, havadaki cisimler geride kalacak; örneğin kuşlar, yuvalarına dönemeyecekti. Kopernik, havanın da yerin dönüşüne katıldığını belirterek cevapladı bu savları.” (Sencer, 1998:18) Ancak Kopernik, şu noktalarda Aristoteles-Batlamyus öğretisine bağlılığını korudu: 1) Dünyâ küre şeklindedir, 2) Gezegenlerin yörüngeleri çemberseldir, 3) Duran yıldızlar göğü tarafından evren sınırlandırılmıştır. (Ural, 2000:218)

    Kopernik sonrası dönemde kendisinden sıkça bahsedilen Tycho Brahe, Danimarkalı bir astronomdu ve astronomi alanında tasarladığı gözlem araçları ve kurduğu rasathâneleriyle, “Rönesans insanı”nın keşif tutku ve azmini yansıtıyordu. (Sencer, 1998:36) Çalışmalarında da kuramsal yön zayıf kalmış; hipotezlerini matematiksel olarak ispâta yönelmemiş, yaptığı gözlemleriyle bu alanda ismini duyurmuştu. Aristoteles-Batlamyus ve Kopernik sistemlerini yeterli bulmayan Brahe, her ikisini de eleştirerek bunlar arasında orta yolcu çözüm geliştirmeyi denemişti; kendisi, “Aristoteles sistemini zedelemeden koruma çabasındaydı. O kadar ki, Kopernik’in açıklamasına karşın, yerkürenin hareketini bir türlü kabûl etmedi.

    Ne var ki, korumaya çalıştıkları sistemin yıkılmasında, ikisinin de payı büyüktür; Kopernik, dünyâ ve güneşin yerlerini değiştirerek; Brahe ise kendi zamânında ortaya çıkan bir süpernova ve kuyruklu yıldızlar üzerindeki gözlemleriyle.” (Yıldırım, 1992:84) Brahe’a göre ay ve güneş, merkezde sâbit duran dünyânın çevresinde; diğer gezegenler de güneşin çevresinde hareket etmekteydi. Dünyâ gibi ağır bir kütlenin uzayda hareket etmesi, gerek fizik yönünden, gerekse de dînî açıdan kabûl edilebilir değildi. Dünyânın hareket etmesi durumunda, yıldızların sâbit görünmemesi gerekirdi. Bu görüşlerini temellendirmek için Brahe, çeşitli rasathâneler kurdu ve farklı gözlem araç ve tekniklerinden yararlandı.

    Dînî kaygılar nedeniyle de Kopernik’in sistemini bir bütün olarak kabûl etmeye yanaşmadı ve dünyânın sâbit olduğu konusundaki inançları sürdürdü. (1992:86) Üstelik, Brahe’a göre yıldızları incelemek, tanrısal bir görevdi ve bu amaçla inşâ ettiği rasathânelerin ihtişâmı, Gassendi’yi bile etkilemeyi başarmıştı. (Sencer, 1998:38) Dahası “Brahe’dan önce, gezegenlerin konumları arada bir gözlenirken, Brahe’la birlikte gözlemler, bir düzenlilik kazanmış, onların târihinin yazımına girişilmiştir. Kepler’i üç yasayı bulmaya götüren, bu sistemli çalışmadır. Denebilir ki Brahe, yaptığı bol sayıda gözlemleri yorumlama işini Kepler’e bırakmış, Kepler’i soyut kalmaktan kurtarmıştır.” (1998:37)

    Diğer taraftan Brahe’ın, “Aristoteles kozmolojisi hakkında ciddî şüphelere yol açan iki gözlemi var ki, bunlara da kısaca deyinmek gerekir. Hatırlanacağı üzere Aristoteles’e göre gök cisimleri, kusursuz ve değişmez nesnelerdir. 1572’de Cassiopeia yıldız kümesinde, yeni bir yıldız ortaya çıkar. Süpernova türünden olan bu yıldız, belirsiz ve uzak bir yıldızda yer alan çekirdek patlamalarıyla meydana gelmiştir. Kısa bir süre, en parlak yıldızlar gibi parlar, sonra giderek söner ve belirsiz hâle gelir. Bu tür novaların ortalama üç yüz yılda bir meydana geldiği göz önüne alınırsa, Brahe’ın zamânına rastlamasını bir tâlih saymak gerekir. (...) Aristoteles, kuyruklu yıldızları atmosfere âit olgular saymıştı.” (Yıldırım, 1992:86)

    Aynı dönemde bilimsel çalışmalarını sürdüren Giordano Bruno ise gerek hayâl gücünün genişliği, gerekse de çalışmalarının çeşitli alanlara yayılması ve taşıdığı coşkuyla, “Rönesans insanı”nın hemen tüm özelliklerini bünyesinde taşımaktaydı. Yaşadığı gezgin hayâtıyla, farklı insanlarla tanışma fırsatı buldu ve bilgisini, onlar sâyesinde arttırdı. Dominiken Tarikatı’na kabûl edilmesi ve buradaki hızlı ilerleyişinin temel nedeni, taşıdığı bu özellikleriydi. Kopernik’in sistemini öğrenmesinin hemen ardından, bu sistemden oldukça etkilendi ve çalışmalarını, astronomi alanına yoğunlaştırdı. Çok geçmeden, hakkında soruşturma başlatıldı ve Roma’ya kaçmak zorunda kaldı.

    Hıristiyanlık ve geleneksel öğretiden soğumaya başladığı bu dönemde Bruno, gittiği hemen her yerde, dinsizlik suçlamalarıyla karşılaştı. Kopernik’in sistemi üzerine verdiği dersler nedeniyle, hiçbir yerde uzun süre barınamadı. Bir aristokratın dâveti üzerine gittiği İtalya’da ise bu kişinin ihbârı üzerine yakalandı ve yargılanarak yakıldı. Bruno’ya göre, evren sonsuzdu ve doğayı sınırlandıracak herhangi bir güç yoktu. Evreni çevreleyen esir (aither), geleneksel öğretinin bir yalanıydı ve esirin ötesinde başka bir evren var değildi; evrene sınır çizilemezdi. Evrenin sınırı olduğunu düşünmek, Tanrı’nın tanrısallığına bile aykırıydı. (Gökberk, 1999:203-4)

    Nitekim Tanrı, ancak sonsuz bir evrende kendi kendisini gerçekleştirebilirdi. Evrenin tek bir merkezi de yoktu ve farklı güneş sistemleri için farklı merkezlerden bahsedilebilirdi. Evrende “aşağı”, “yukarı”, “merkez” gibi kavramlar, gözleyenin konumuna göre değişen kavramlardı; herhangi bir nokta, seçilen referans birimine göre bir merkez olarak düşünülebilirdi. Böylelikle Bruno, Kopernik’in görüşlerini olanaklı en son çizgiye kadar götürüyor ve evrenin sonsuzluğunu savunuyordu. Evren, diğer gök cisimlerinden herhangi biriydi ve diğerlerine göre ayrıcalıklı bir konuma sâhip değildi. (1999:204)

    Kezâ, evrende sonsuz sayıda dünyânın olduğu kabûl edilebilirdi. Evrenin özü, yaratıcı bir Tanrı’ydı ve bu Tanrı’nın yaratma etkinliği, evrenin sınırının olması gerektiği düşüncesini çürütüyordu. Doğa ve gerçek, aynı tanrısal tözün iki niteliğiydi ve tüm tözler, onunla dolayımsız bir ilişki içindeydi. Nesneler içinde, değişmez bir tanrısal töz vardı ve nesneler, bu tözle ilişkide oldukları ölçüde insan bilgisine açık hâle geliyordu. Kendi yetkinliklerini, bu tanrısal tözle kurdukları ilişkiden alıyor ve bütününde bakıldığında evrenin yetkinliği, tüm evrende bu tözün gerçekleşmesinden geliyordu. (1999:205)

    Evren, organik bir birlikti ve doğayı bilen insan, evreni de öğreniyordu. Dünyâ, geleneksel öğretide kabûl edildiği türden bir “yanılsama” ya da bir tür “sınav yeri” değildi, kendi başına bir gerçekliğe sâhipti ve bu gerçeklik, Tanrı’nın varlığında temellendiriliyordu. Başka deyişle Bruno, Kopernik’in sistemini “metafizik” yönden ele alıyor ve buna, farklı bir içerik kazandırıyordu. Bruno’ya göre doğa, içerdiği tanrısal töz nedeniyle ancak yüksek türden bir ruh coşkunluğu içinde gerçekleştirilebilecek bir tapınmanın konusu olabilirdi ki, bu görüşleriyle Bruno, panteizm ve animizme varan bir dünyâ görüşü benimsemiş ve bu görüş, Kilise’nin gazâbına uğramasına yol açmıştı. (1999:206)

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    1 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Anason
    Zakkum









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20140110.asp
    ISSN: 1303-8923
    10 Ocak 2014 - ©2002/23-kmarsiv.com