Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 2.000

 7 Şubat 2014 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : YÜRÜTMENİN BAŞI!...


Yürütmenin başı Kartal'da, kavşak, boru, hela dahil torba açılış yaparken, her zaman ki gibi dayanamamış zırvalamış. İstatistiki olarak önüne konulan ya da prompterdan geçen rakamları alt alta sıralamakta mahir biliyorsunuz. 240 kavşak, 5 katrilyon lira, 11 metre çapında boru. Hayır insanın içinden "o boru..." diyesi geçiyor ama nafile, diyemiyoruz, kendimize saklıyoruz.

Hani birkaç yıl evvel bir reklam vardı. Burada reklam olmaz nasılsa adlı adınca söyleyebiliriz. "Daikin" daykin okunur. Bir eskimo elinde klima, sorulan her soruya aynı cevabı veriyor: "Daykin". Çocuklarla dilimize bile dolanmıştı: "Acıktın mı?" "Daykin", "Yesene oğlum." "Daykin", "Çamaşırlar kurudu mu?" "Daykin", "Don ne renk?" "Daykin". Yürütmenin başı da o hesap: "MIT raporu size 8 ay önce verilmiş." "Paralel devlet...", "TIR'lar da silah çıkmış." "Paralel yapı..", "Urla'da villalar..." "Paralel ahlaksızlar", "TÜRGEV'e 100 milyon?" "Paralel haşhaşiler..." Bre yürütmenin başı, senin ne farkın var reklamdaki eskimodan? Haydi o reklam yapıyor, oysa sen küfrediyorsun. Neden? Çünkü ipliğin pazara dökülüyor da ondan. İçerliyorsun çünkü, "Benim besleyip büyüttüğümü sandıklarım aslında beni besleyip büyütüyormuş ta haberim yokmuş." ayırdına varıyorsun. Her türlü ahlaksızlığı, yolsuzluğu, göz boyamacılığı kılıfına uydurdun sanıyordun ama gel görki yanılıyormuşsun. İşte buna kızıyorsun. Kızdıkça zıvanadan çıkıyorsun.

Onbir yıl memleketi ortak sömürenler, bugün çıkarları çatışınca, paraleldi, hükümetti diye birbirlerine düşüyorlar. Bir de "Yetmez ama evet" le yıldız parlatan şarlatanlar var. "Bu kavgada ben hükümetten yana olurum arkadaş. Hiç olmazsa onlar örgütlü bir siyasal parti, diğerleri olsa olsa STK." diyorlar. Bre eşşek oğlu eşşekler, bunlar birlikte memleketin dibine dinamit döşerken, olmayacak duaya amin demeyi ihmal etmiyordunuz da şimdi mi aklınız başına geldi? Şerefsizsiniz ki o kadar olur.

Hangi amaçla, hangi araçla olursa olsun, bu pisliklerin ortaya çıkmasından büyük zevk alıyorum. Beni kimin kimi nasıl dinlediği nasıl fişlediği, hangi amaçlara hizmet için diğerinin kuyusunu kazdığı hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Beni, yıllardır farkında olduğumuz ama bir türlü alenen dillendiremediğimiz ahlaksızlığın afişe olması ilgilendiriyor ve "Beter olun" diyorum. Bugün usulsüz olarak elde edilen kayıtlarla suçlandığını söyleyen yürütmenin başı ve şürekası, dün savcısı oldukları "Paralel" le gurur duymuyorlar mıydı? Benimki de laf işte, bu sorunun cevabı belli tabiki.

Maalesef bunların hepsi fasarya, iş sandığa geldiğinde ne yazık ki karşılığı yok denecek kadar az olacak gibi gözüküyor. Daha önce bir akepeli çiftle yapılan söyleşiden bahsetmiştim. Gene ona benzer bir anket düzenleniyor ve özellikle akepeli vatandaşlara sorular yöneltiliyor. Ortalamanın üstünde olan cevaplar şuna benziyor; "Ekonomi ne alemde?" "Kötü", "Yargıya müdahale olduğuna inanıyor musunuz?" "Evet", "Yolsuzlukların gerçek olduğuna inanıyor musunuz?" "Evet", "Sorumluların cezalandıracağına inanıyor musunuz?" "Hayır", "Kime oy vereceksiniz?" "AKePe". Durum tam anlamıyla budur. İstatistikler bu türden ahlak dışı uygulamaların sandığa aynı oaranda yansımadığını söylüyor zaten. Gerçek cevap ancak aynı seçmen kitlesine hitap edecek, henüz dürüst olduğuna inanılan, merkez sağda sağlam bir partiyle verilebilir. Yürütmenin başının olmadığı bir akepe bile tercih edilebilir seçeneklerden olabilir. Çünkü ben inanıyorum ki, büyük küçük tüm yürütmecilerin cesaret aldığı yegane adamdır Yürütmenin Başı. CHP bulunduğu statü nedeniyle bu ihtiyacı karşılayacak nitelikte elbette değildir ve olmamalıdır da zaten. Ama ChP'nin Sarıgül'le, Yavaş'la attığı adımları da bu minvalde değerlendirmek gerekir. Yağmasa da damlar misali, CHP'ye ihtiyacı olan krediyi vermek yanlısıyım, size de tavsiye ederim. Önce mevcut yürütücülerin önünü kesmek, bilahare yeni yürütmelere engel olmak gerek diyorum.

Şu anda Taksim'de yer yerinden oynuyor. Gençler bu soğukta su yemek, gaz solumak pahasına "İnternetime Dokunma" demeye çalışıyor. Biliyorsunuz, yasal adı "Torba" olan ama şekil itibariyle çuvalı hatta çeyiz sandığını andıran bir kanunlar manzumesinin arasına, yürütmenin başı bir de internet sansür yasası sıkıştırdı. Kendisinin konu hakkındaki görüşleri şöyle: "Şimdi internetle ilgili bir çalışma yapıyoruz. Bazı kesimler çıktı ortaya. Bu ahlaksız adımlar olmasın diye bu adımları atıyoruz. Yok fikir, düşünce özgürlüğünü engellemekmiş. İnternet kalkmıyor, kontrol altına alınıyor. Bu ahlaksızlıklar devam mı etsin…" Bre yürütmenin başı, asıl seni kontrol altına almalı ki, tüm bu ahlaksızlıklar son bulsun. İçine ettiğin yargıya bile güvenmediğin için tek bir Ali kıran Baş kesenle internete yasak getirmeyi bu millete kabul ettirmeye çalışıyorsun. Teknik olarak nasıl ve nereye kadar başarılı olabileceklerini bilemiyorum ama üstesinden gelmek için elimden geleni ardıma koymayacağıma yemin edebilirim. Tabi her seferinde sizlerle de paylaşmak kaydıyla. Kalın sağlıcakla.



Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  KAR ÇİÇEK AÇTI

- Arif Abi beşinci ayağa hangi atı yazdın?
- Tufan Bey. Kumda koşacak. Eşekmiş ama bu gün yarışı alacak. İçime doğdu.
- Arkadaşlar bir dakika beni dinleyin. Sınav Cuma günü öğleden sonra olsun mu? Eğer hepinize uygunsa bir karara bağlıyalım.
- İsmail gene bilgisayarı açmamış. Ne biçim uşak ulan bu? Cins abi yaa. Ders mers umurunda değil.
- Haydi. Tavşan kanı çaylar geldi.
- Herkes çayını içsin. Kaldığımız yerden devam edelim.
- Borsa sekiz bine düşmüş. Daha da düşer. Yaktın bizi Ecevit. Üç kuruş paramız vardı. Batırdın gitti.
- Arif Abi 153 hesap kodu, kime kodu?
- Tatar Kemal’de geldi. Ders başlayabilir. Haydi otobüs kalkıyor. Sayın yolcular yanında gelmeyen var mı?

Bir gürültü, patırtı sormayın gitsin. Muhasebe kursundayız. Bana soracak olursanız hiçbir şey anlamadım. F2 aç yeni fiş. Ver şimdi tarihini. Unutmayın kasadan para çıkarsa kasa alacaklı olur. Mal çıkarsa Ticari mallar hesabı alacaklı. Borç ve alacak denk mi? Anladınız siz bu işi. Ne zarar var ne kadar. Anlamadım gitti. Her şey iyi, güzel de yediğim bu yumruklar nerden geliyor diyen boksör gibiyim.

Dışarıda kar yağıyor. Beyazlığı içime çekesim geliyor. Şeytan diyor ki bırak dersi falan. Atla bir arabaya. Doğru şehir dışına. Bir saat eğer yürüyebilsem karlar üzerinde. Yeniden doğmuş gibi olurum. Tazeler beni beyazlığı, ayağımın altında ezilen karın sesi.

Düşünmeden edemedim. Ya kuşlar ne yapar şimdi. Yakacağı olmayan insanlar ne yapar. Beni kendimden geçiren bu göz alıcı beyazlık başkaları için eziyetin daniskası. Yollarda soğuktan morarmış elleriyle zincir takmaya çalışan sürücüler vardır. Kapanan yollarda bekleyen otobüsler vardır. Saatlerdir gelmeyen otobüslerin endişeyle otogarda bekleyenleri vardır.

Dersten çıktığımda öğlen olmuştu. Düşüncelerimdeki ikilemle yürüyorum. Güzelle çirkin, iyi ile kötü, doğru ile yanlış ne kadar birbiri içinde, Bora Fırınından sokağa ekmek kokuları taşıyor. İçerisi camların buharından görünmüyor. Fırının önünde durdum. Taze ekmek kokusunu doyasıya içime çektim. Acıktığımı hissetim. Yüreğim kafesine sığmayan bir saka. Kararsızım. En iyisi sahile inmeli. Denizle konuşmalı, dalgada kayıklarla oynamalı.

On yaşlarında bir oğlan çocuğu bana doğru geliyor. Biraz takılayım kerataya.
-Lan oğlum sen niye pijamalarla geziyorsun
-Onlar pijama değil amca. Tekvando elbisesi.
-Beni kandırma sakın. Pijamaya benziyor.
Yok amca valla tekvando elbisesi. Kapalıya kursa gidiyorum.
-Bu giysi olmasa tekvando yapılmaz mı?
-Bilmem. Biz hep bunları giyiyoruz.

Benim cahilliğim onu güldürüyor. Utanmasa kahkahalar atacak. İyi günler dileğime yanıt vermedi. Büyük bir olasılıkla “bulduk Allah kaybettirmese” diye düşünüyor. Koşarak kapalı spor salonuna doğru gitti. Ardıma dönüp bakmadım.

Karda izim kalıyor. İçime kardan beyaz bir aydınlık akıyor. Gözlerimi dağların beyazlığından alamıyorum. Söylemedi deme. Kar yağdığı zaman yokluğuna alışmak daha kolay. Bahardan da korkuyorum. Papatyalar toprağı zorlamaya başladı. Şeftali çiçekleri kandırır beni. Söylemedi deme. Seni bekliyorum. İçimdeki çocuğa ve bahara güven olmaz. Demedin deme.

Sonbahar Düşleri.
Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
4 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Hamdi Topçuoğlu

 Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


  UTKU’DAN ALİ İSMAİL’E

Ali İsmail'in cansız yüzüne, babasının sevginin, acının ve çaresizliğin çığlığa dönüştüğü yüzünü son kez dayadığı fotoğrafı görünce 16 yıl geriye gittim. Ege Üniversitesi morgunda otopsi için bekleyen ve sanki bana “Kurtar beni amca!” diyen Utku’nun gözlerinin girdabına düştüm yeniden.

Bir ekim öğle vakti 26 yaşındaki yeğenimi vurmuştu polis.

İzmir'de Çankaya'da onca kalabalıkta bir gaspçı - polis kovalamacasında polis kurşunlardan biri, yol kenarında duran Utku'nun aortunu parçalamıştı.

Acımız yıllarca mahkeme kapılarında da sürdü. Polislerin davadan vazgeçmemiz için yaptıkları acımasız baskıları hiç unutmadık. Mahkeme koridorlarında "Sizi de tarayalım mı?" diye üstümüze yürüyen polisler, hâlâ gözlerimin önünde. Bir fidanını toprağa veren bir aileden özür dilemeyi bile akıl edemeyen; aksine acılı aileye baskı kuran, cinayeti örtbas eden sisteminin değişmediğine bugün bir kez daha tanık oldum. Ülkem adına kahroldum.

"Anneme Mektup" Utku’nun acısının bana yazdırdığı onlarca şiirden biridir:

Fırtına dediğin nedir ki anne,
Bora dediğin ne?
Gün ortasında,
Duru bir gökyüzü altında
Aklımın ucundan bile geçmezken
Bir kör kurşunla düşmek
ve sana veda edemeden ölmek
Bir tufandan başka ne olabilir ki anne?

Ben bu ekimi neyleyim
Ne diyeyim bu salıya anne?
Yedi ki çığlıktır
Saat iki,
Yirmi altı güzümün yüz karası
Buza döner tenim, yüreğim yanar
Ne gençliğime ağıt yakar
Ne seni sayıklayabilir dilim.

Bir ben değildim güpegüdüz
Hatuniye Parkının köşesinde düşen,
Bir de güvercin vardı,
Bir görseydin nasıl da büyüyordu kanatları
Bir duysaydın nasıl da uzundu çığlığı
Ne ben, ne güvercin
İnan ki hiç korkmadık
Çünkü parçalanmış kalbimizde
Korkuya bile yer kalmamıştı anne.

Bu ıslaklık ?
Güz yağmuru değil,
Gözyaşım hiç değil
Dolu değil bu
Kurşun yedim kavrulur kalbim
Buza keser tenim
Ne ben seni koklayabilirim
Ne sen yaramı sarabilirsin anne.

Fırtına dediğin nedir ki anne,
Bora dediğin ne?
Ölüm bu, sonsuz bir alabora
Ve düşşüz uykuya dalış.
Ölüm sensizlik,
Ölüm, hep'in hiç'e dönüşünden başka
Hiçbir şey değil anne.

O anne, oğul acısına dayanamadı. Kansere yakalandı ve genç yaşında aramızdan ayrıldı.

Dava, üç buçuk yıl sürdü. Utku’nun ölümünden sorumlu polis memuru Haluk Seren beraat etti. Gaspçı Hacı Fındık da aynı günlerde hükümetin çıkardığı afla hapisten çıktı. İkisi de hırsız polis oyununa kaldıkları yerden devam etmek için sokaklara döndüler.

Sadece bir gazete, mahkeme sonunda Utku için “Öldüğüyle Kaldı” başlıklı bir haber yazdı. Bu haberi okuyanlardan da hiç kimse birkaç dakika durup düşünme gereği hissetmedi. Çünkü hayat, düşünme parametrelerini çoktan yitirmişti bu memlekette.

Bu ülkede polis, halkın güvenlik gücü olmadığı sürece, iktidar sahiplerinin işine geldiğinde “destan yazan”, gelmediğinde “hallaç pamuğu gibi atılan” olmaya devam edecektir.

Utkuların, Ali İsmaillerin cansız bedenlerini görmeyeceğimiz bir Türkiye’de yaşama şansımız sizce ne kadardır?

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
5 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Nevriye Hamitoğlu

 Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


  Psikolojik Analizler; Uyanış

Etrafımda ağaçlar, yol alıyorum aracımla, radyoda hafif bir müzik, beni hüzünlendiriyor. Yollar bomboş, şimdi bir Pazar sabahı. İstanbul, uyuyor hala. Fırsat bu fırsat, diyorum. Bu kutsal şehri en iyi yaşamanın ve hissetmenin yolu onu uyuduğu saatlerde dolaşmak… Öyle yapıyorum. Merter’den Haliç köprüsüne, Halıcıoğlu’ndan Okmeydanı ve Sadabat köprüsü üzerinde geçerken aklıma geliyor birkaç hayat perdesi ve buradan nasıl sonlandığını. Birkaç kişi biliyorum, bu köprüden yaşama veda ettiklerini. Ellerim nedense biranda soğuyor, ürperiyorum bu kötü anılarla. Birisi, yirmi yaşındaki gencin köprüden meçhul atlayışı, ikincisi elli yaşlarında bir babanın atlayarak hayatını sonlandırması, üçüncüsü köprüde yürüyen bir delikanlının otobüsle paramparça oluşu… Acaba diyorum, bu köprü lanetli midir?

Önümdeki yol Maslak’a gidiyor. Askeriyeden sonra üniversitesinin giriş kapısını görüyorum. İTܒde tam tamına iki buçuk yıl çalıştığım dönemde gençliğimin baharında, yirmili yaşlarımın ortasındaydım. Doğayı çocukluğumdan sonra her gün hissettiğim bir yerdi. Her mevsimi ormanının içinde yürürken koklayıp yaşadığım bu mekanın yanından usulca geçiyorum. Sarıyer tabelasına yöneliyorum. İstanbul’un son kalan ağaçlı tepeleri karşımda… Dalları çıplak, görünüşleri kışın çaresizliğinde sanki… Bir an önce baharın gelmesini istiyorlar yeşillenmek için. Ama daha birkaç ay beklemeleri gerek. Camımı açıyorum belki toprak kokusunu hissederim diye, sadece soğuk rüzgar çarpıyor alnıma. Ağaç kokusu, yaprak kokusu, toprak kokusu, deniz kokusu… Aldığım sadece deniz kokusu ve sahil karşımda. Bir martı olup uçuvermek istiyorum dalgalarının üzerine doğru. Beyaz kanatlarımı açıp, derin maviliklerin üzerinde uçmak… Boğazın cam maviliğini gökyüzünden seyretmek… Ara sıra da ayaklarımı daldırıp sulara, bedenimi en uç noktalarına kadar soğuk deniz suyuyla titretmek… Bedensel canlanmanın özünü yakalamak… Bir uyanış gibi… Diriliş gibi… Varlığımı tüm yaşam gücüyle hissedebilmek… Bir martının kanat çırpmadan maviliklerde süzülüşünde gördüğüm bu… Hissetmek istediğim bu…

Artık sahilde yol alıyorum. Bugün kışa inat öyle parlak ki Güneş, denizin üzerinde şımarık oyunlar oynuyor, yakamozlar boğaz sularının her yerine yayılmış. Beni büyüleyen mavinin ışıltılarına bakmakta zorlanıyorum, gözlerim kamaşıyor. Güneşin sıcaklığını hissetmek için boğazıma sardığım şalımı çıkarıyorum. Özlediğim sıcaklık tenime işliyor, boynumdan omuzlarıma yayılan ısı beni küçük dokunuşlarla ürpertiyor. Yalnızlığımın verdiği sessizliği yanından geçtiğim yalılarla paylaşıyorum. Restore edilmiş olanlarda değil gözüm, sadece eski ve terkedilmişlerde. Kendimle özdeşleştiriyorum onları, canlı olsalar içlerine girip sohbet edeceğim. Denizin tuzlu rutubetinden yorgun ve yaşlı bedenleri nasıl da acı çekiyor kim bilir? Ya terk edilmişlikleri? Odalarında yaşanan ışıltılı hayatların, aşkların, belki de ihanetlerin ve kara ölümlerin sonunda hak etmişler miydi yalnızlığı? İşlemeli pencerelerindeki hüznü görüyorum. İçimdeki aynı hüzün, aynı isyan… Bana ait olmaması gereken bir kaderin ellerinde yaşamışlığımın acısı ve ruhumun terk edilmişliğine duyduğum ıstırap, bu yalıların hissettiklerinden farksız değil.

Sahil yolu, sanki uçsuz bucaksız bir yol gibi geliyor bana. Hızım otuz-kırk civarlarında, acelem yok. İstinye’ye yolum, solumda mavi deniz, sağımda eski yeni yalılar. Geçmişimden sevdalı geçen zamanlarımın mekanlarını arıyor gözlerim. Yüreğimde tarifi imkansız bir heyecan. Sevdama dair izleri yeniden görüp göremeyeceğimin sorgulayışlarındayken zihnim, düşüncelerim akıp gidiyor yaşananlara. İçimi yakan büyük özlem karartıyor benliğimi. Hüzünlüyüm, belki de hiç olmadığım kadar. Yüreğimde kanat çırpan bir kuş var. Bu bana acı verirken ağlamak istiyorum, fakat tutuyorum gözyaşlarımı. Uyanış, diyorum. Bu yıllar sonra bir uyanış olmalı. Özlemi içimi yakan bir sevdanın uyanışı… Öyle değerli ve öyle kendine ait… Başka zamanda yaşanmamış, kendisine özel. Bir şarkı mırıldanıyorum.

Sahilde insanlar kalabalıklaşmaya başlıyor. Yaşlı genç, çocuklu, bisikletlisi, koşanı, genç delikanlılar, genç kızlar, sevgililer kol kola… Ne de güzel hep birlikte deniz ve güneşin tadını çıkarıyorlar? Bir yere park edip, yürüyorum kayalık rıhtıma. Gözüm sadece mavinin derinliklerinde. Beşik misali sallanan dalgaların üzerinde dolaşan rüzgar, beni görünce hemen geliyor yanıma. “Hoş geldin” diyor. Saçlarımı okşuyor ve yanağımdan öpüyor. Yalnızlığımı gidermek isteyen bir sevgili gibi… Mutlu oluyorum, çünkü denizden gelen rüzgarı seviyorum. Deniz kokusu… Kıyıdaki maviliğin içine bakıyorum, yosunlaşmış taşların arasında bir ışık var. İlk önce yakamoz olabilir diyorum ama bu farklı bir ışığın parlaklığı. Sanki bir ayna, bir halka, bana bir şey anlatmak isteyen bir levha… Yüreğimdeki derinlik gibi… Derinliğimin içindeki ulaşılmaz sırrım gibi. Elimi uzatıp dokunmak istiyorum suyun içindeki ışığa. Fakat soğuk maviliğe sadece düşüncelerimi bırakabiliyorum. Gözlerimi kapayıp deniz kokusunu bir daha içime çekiyorum ve yola devam ediyorum.

Emirgan’ın kalabalığını sevmiyorum. Bu orman, yalnızlığı, sakinliği hak ediyor bence. Sadece doğanın değerini bilenlerin, sevgisini sessizce yaşayanların mekanı olmalı. Bu kadar kalabalığı, curcunayı, gürültüyü kaldıramıyor besbelli. Üzgün görüyorum ağaçlarını, yorgunlar bu şehrin ziyaretçilerinden. Ben Emirgan’ı hep sakin, kendi halinde hatırlarım. Yeşil doğasının kendisine özgü kokusuyla bana huzur veren zamanlarını… Çok uzun yıllar önceydi, ben bu ormanın yollarında yürürken huzuru ve aşkı yaşadım. Doğanın tazeliğini, dinginliğini, tüm duygularıma neden olan sevgimle hissettim. Dedim ya bu kalabalık, Emirgan için fazla olmalı. Kim bilir o da benim gibi eski günlerini özlüyordur?

Yolun devamında Rumeli Hisarı çıkıyor karşıma. Buralardan yürüyerek geçtiğimi hatırlıyorum. Gençlik işte, hiç yorulmadığım zamanlar olmalı. Belki de kalbimin bir kuş gibi çarptığı dönemlerde ayaklarım yerden kesildiği için uçarak geçmişim bu eski kaldırımlardan. Ve sonra Bebek… Sayılı klas mekanlarından bu şehrin. Arabalar yol kenarlarında, insanlar dip dibe kahvaltı ve çay bahçelerinde… Bu kalabalıktan trafik çok sıkışık, şikayet etmiyorum. Hatta böyle yavaş ilerlediğim için mutluyum, çünkü etrafımı daha fazla seyrederek gidebiliyorum. Boğaz yalıları, görkemli görkemsiz önümde… Ortaköy’e geldiğimde sabah suskunluğunda olduğunu görüyorum. Uzun zaman olmuştu uğramayalı. Zaman daraldığı için bu ziyaretimi başka yolculuğuma erteliyorum, çünkü gideceğim daha önemli bir yer var. Fakat yine de bir hatıramı mırıldanıp geçiyorum dar yolundan. Yıllar önce Ortaköy sahilinde bir bankta otururken biranda deniz kabarmış ve dalga kıyıda yükselivermişti. Küçük bir tsunami gibiydi. Hemen banka çıkıp ıslanmaktan kurtulmuştum ve beni kurtaran da gizemli biriydi. Teşekkür etmiş miydim bunun için ona hatırlamıyorum? Eğer teşekkürsüz bıraktıysam bu gizemliyi, şimdi sahilden geçerken minnetimi sunuyorum.

Yolun ağaçlanmasından anlıyorum Beşiktaş’a yaklaştığımı. Ulu yüksek ağaçlar aydınlatıyor sanki yolumu. Sırada uğrayacağım çok özel bir yer var. Yıldız parkı. Tarihi park, yeşil ormanıyla ne kadar da gizemli ve anılarla dolu? Gençliğimin en güzel zamanlarını geçirdiğim, arkadaşlıklarımın mutlu sohbetlerle dolduğu, yüreğimin delicesine çarptığı dakikalarda hissettiğim sıcaklığı unutmayacağım kutsal mekan… Usulca ilerliyorum, mevsim kış olmasına rağmen her taraf yemyeşil. Deniz kokusundan sonra toprak kokusunu içime çekiyorum. Burnuma gelen yeşilin kokusunda huzur buluyorum. Kalbim ağaçların arasında uçan küçük kuşların kanatları gibi çarpıyor. Tarifi imkansız duygular, diriltiyor geçmişimdeki düşünceleri. Avuçlarımın sıcaklığı artıyor, derinliklere gömdüğüm sevgimi bir anda çıkartıyorum dışarıya ve gözlerimin önünde gelip geçmeye başlıyor fotoğraflar. Bu tarihi parkın içinde yaşadığım fotoğraflar… Öyle masum, öyle ulaşılmaz ve sonsuz sevgi dolu.

Sıcacık bir çay ısmarlıyorum kendime, yudumluyorum yavaş yavaş. Gözlerim Yıldız’ın yollarında, her an çıkıverecekmiş gibi geçmişimden bir insan. Sanki bir mucize olacakmış gibi. İçimde öyle arzu var ki sevdayı tekrar yaşamaya. Özlem ağrıtıyor benliğimi. Başımda gerçekten bir ağrı. Çayımı bitirip yürüyorum Yıldız sarayına doğru. Sarayın içini hiç görmediğimden bunu telafi etmek istiyorum ve biletimi alıp sarayın bahçesine dalıyorum. Büyülü bir mekanın ortasındayım. Doğa, insanlardan uzak, tüm sessizliğiyle yaşıyor gününü. Güzel ağaçlar, küçük bir göl, sultanlara ya da kraliçelere ait… Gerçekten de Yıldız’ın eskiden sadece misafirler için kullanıldığını öğreniyorum. Bu bahçelerde ne sultanlar, ne kraliçeler, prensesler dolaşmış kim bilir? İngilizce dinleyebildiğim rehberliğin ardından odaları dolaşıyorum, muhteşem güzellikte mobilyalar, tavanlar, eşyalar… Başım dönüyor gördüklerimden. Bugün sarhoşum, sarayın içimde uyandırdığı güzellikler, sahil yolculuğumdaki sevda izleri, geçmişimin en derin yolculuklarına gidişimle yüreğimin sürekli kanatlanmasından ruhum yoruluyor. Bir an önce yatağıma gidip uzanmam gerek.

Hey İstanbul, ben sende hiç böyle yorulmamıştım! Bugün varlığın ve geçmişin izleriyle yordun yüreğimi. Seni hissettim, derinlerdeki sevgimi, anılarımla çıkardım ortaya özlemimi. Bir diriliş, bir uyanıştı sanki. Belki de geçmişimle yoğrulan saatlerde, geleceğime dair bir ışıktı kim bilir?

Nevriye Hamitoğlu
nevriye.h@hotmail.com



Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


9,869,869,869,869,869,869,869,869,869,86
7 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  Fezleke

Arapça’dan devşirme “Özet” anlamında kullanılan bu kelime son zamanlarda hemen herkesin diline pelesenk ( sakız gibi yapışkan reçinesi olan bir ağaç ) olmuştur. Herhangi bir olayla ilgili olarak elde edilen; bilgi, belge, doküman ve tanık ifadelerinin bir araya getirildiği ve ek bir yazı yazılarak hazırlanan tutanağa verilen isim de denilebilir. Üst makama gönderilen “Fezleke”; iddianame hazırlanmadan ( yani dava açılmadan ) bir önceki aşama olarak da düşünülebilir. Ceza kovuşturmasında araştırmayla görevli makamların düzenlediği araştırma sonuçlarını içeren bir özet rapor da denebilir.

Kısacası; bir “Leke” durumunun söz konusu olduğu zamanlarda ortaya çıkan ve “Tez” temizlenmesi gereken hassas bir husus oluşu sebebiyle “Tezleke” diye de adlandırılabilir.
Hatta geçenlerde bir dostum; bu durumun temizlenmesi için ( Cafer’den etkilendiğini belirterek ) “Bezleke” de olabileceğini belirtmişti. Bir başka dostum; bir kişi için birden fazla “Kez” düzenlenmesi haline de “Kezleke” demek gerekiyor herhalde demişti. Bir diğeri; eğer işin içine birden fazla kişi “alet” edilmiş ise; “Rezleke” denilmesinin daha uygun olacağını söylemişti. “Gezi” nedeniyle düzenlenen fezlekelerin “Gezleke” diye adlandırılması, bugünlerin bir başka pelesenk kelimesi ile ifade edilirse oldukça “Manidar” olacaktır. “Biber Gazı” nedeniyle sıkıntılarını dile getirenlerin “Gazleke” düzenlemesi, hızını alamayıp gaz sıkanların karşı tez olarak; “Ben de gaza geldim” şeklinde aynı fezlekeye katılması da “Manidar” olabilir. Bakmayın “Dar” dediklerine, “Mani” oldukça geniş, herkese ve herşeye yer var. İşte size manidar bir fezleke manisi :

Fezleke dediğin bir kara leke,
Unutturulmaz öyle seke seke,
Hele bir kokusu çıkmaya görsün,
Yanında durmaz ne keçi ne teke...

Konusu ve önceden hazırlanacağı sezilen, gereken tedbirleri de önceden alınan fezlekeye “Sezleke”, Vezir-i Azam ( Osmanlı döneminde padişah adına devlet işlerini yöneten en yüksek derecedeki görevliye verilen ad ) için düzenlenecek fezlekeye de “Vezleke” denebilir diye düşünen arkadaşlarım da olmadı değil. “Yalaka Medya” tarafından servis edilenlere “Yozleke”, hatta insanı “Kaz” yerine koyarak o tarihte orada dahi olmayan kişiler için hazırlananlara “Kazleke” bile denebilir. Yine bugünlerde; beğenilmeyip geldiği yere iade edilen, kabul edilmesi için “Naz” yapılanlara “Nazleke”, yarın bir gün de muhtemelen; “Hadi be, olur mu böyle fezleke ?” diye halk arasında “Caz” yapma türünden “Cazleke” bile denilebilenleri de çıkabilir.

Doğrusu; hepsinin sonuna kadar araştırılması gerekmektedir. Başta da belirttiğim gibi; “Fezleke” değil “Tezleke” daha doğru bir kavramdır. Ortada bir “Leke” varsa; “Tez” aklanması/paklanması esas alınmalıdır. Eğer; fezlekeler için “Caz-Naz-Saz” yapılırsa, temizlenmesi için yeterli miktarda “Bez” bulunamadığı endişesi hakim olur.

Bilmeyenleriniz için; Çavuşbaşı, padişahın huzuruna çıkacak elçilere eşlik etme görevini yerine getiren kişi imiş. Divan-ı Hümayun çalışmalarında elinde gümüş bir değnek ile ayakta durup; Divan üyelerini karşılama ve uğurlama, çalışmaların aksatılmadan yürütülmesini sağlama görevlerini üstlenirmiş. Giderek önemini yitiren Çavuşbaşılık; 1836’da yerini protokol işlerini yürüten görevli olarak Deavi Nezareti’ne bırakmış, 1870’de onun yerine de Adliye Nezareti haline getirilmiştir. Sadece; “Nezaret” ediliyor yani.. Nereye kadar..? Nezaret işleminin son durağı : “Adliye”.. Madem Osmanlı’ya yatay geçiş yaptık, Guuugıl Hazretleri’nin, “Fezleke” açıklaması olarak tanımladığı bir hususa da bakalım : “Sadrazam’ın buyruğu ile Divan’da yakınmaları dinleyen Çavuşbaşı’nın kaleme aldığı tutanak..”

Bu devirde bunu kabullenmek ne kadar mümkün bilemem ama Sadrazam buyurmazsa Çavuşbaşı’nın da tutunacak hiçbir tutanağı olamayacak. Ayrıca; hazırladığı tutanağın üst makamlarca tutup/tutmayacağı da belli değil. Eğer; birilerinin tutunduğu dala basan bir tutanak ise yandı gülüm keten helva.. Yok eğer bir tutam “Mırın kırın” şeklinde, birkaç yakınma konusuna ait bir tutanak ise mesele yok...

Yani eğer “Fezleke” dediğin şey; gerçekten Arapça’dan devşirme bir “Özet” ise, “3-5 satır” daha fazlasından öteye gitmez..

Yok eğer “Özet” olarak yazılanlar neredeyse sayfalara sığmıyor ise bunun adı “Fezleke” değil, olsa olsa “Mezdeke” olur ki; Arab’ın yalellisiyle bile kıvır kıvır bitmez...

asesen@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
8 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Müşerref Özdaş

 Kahveci : Müşerref Özdaş


  Mutluluk belki…

Başarı dört yaşındaki bir çocuk için sehpanın üzerindeki fincanı alıp masanın üzerindeki tepsiye koymaktır.
-Ben yaptım, ben yaptımmm... diyerek zıplamasını görmek, sevinç nidalarını işitmek, onun başarısının sesine, yüzüne, gülümsesine, gözlerindeki ışıltıya yansımasını izlemek aslında başarı ve mutluluğun hiç de zor olmadığını ve göreceli olduğunu tüm açıklığı ile ortaya koyuyor.
Önünde duran bir hedefe yönelip denemesi, yapıp yapamayacağını görmesine yetiyor. Başaramasaydı bunu başka defalarda yeniden deneyecekti. Yapamadığında ise o anda mutlu olabileceği bir başka duruma yönelecekti. Mesela bir kâğıt parçasına sizin için çizeceği bir ev, bir kuş, bir bahçe veya bir güneş gibi. O yamuk çizgiler onun bir başka mutluluğudur.

Anaokuluna giden bir çocuk için mutluluk kestiği, yapıştırdığı, eve geldiğinde annesine övünerek uzattığı renkli bir kâğıttır. Birinci sınıfa başlamış bir çocuğun başarısı harfleri, heceleri, kelimeleri öğrenebilmesi, yazabilmesi, okuyabilmesidir. Hem çocuğun, hem anne babanın hem de öğretmeninin de mutluluğudur bu aynı zamanda.

Dokuz yaşındaki bir çocuk size en sevdiği oyuncaklarından birini mesela topacının birini "Al sakla bunu, senin olsun, benden hatıra olsun" diye veriyorsa bu da sevgidir. Sevgini en saf halidir.
Evimde böyle bir tahta topaç çalışma masamın üzerinde duruyor. Baktıkça beni gülümseten, içimi ısıtan bir sevgi ve mutluluk sembolü o benim için.

Yaşlar büyüdükçe başarı ve mutluluk tanımları başka durumlara endekslenmektedir. Alınan notlar, başarılan sınavlar, sınıf birincisi olmak belki daha az önem kazanırken çevresinde beğenilip aranılan biri olmak, güzelliği ile göz kamaştırmaktır belki mutluluk.

Anne babası ayrılmanın eşiğinde olan bir birey için de hangi yaşta olursa olsun mutluluk, eve yeniden dönen baba, bulunan huzur ve güvendir.

Bir kedi için mutluluk belki içtiği süt, başının okşanması, kalorifer başında kıvrılıp uyumasıdır. Mutluluk kıpırdayıp duran kuyruğunun ucundadır.

Bir kadın için yeni boyattığı saçının renginin, şeklinin beğenilmesi onun mutluluğu iken, bir başka kadın için Kartalkaya’da kayak yapabilmesi, şömine başında sıcak şarap yudumlayabilmesidir. Böylelerinin hiç aklına gelmez bir başka hemcinsinin çocuklarının karnını doyurabilme telaşı, soğuk odalarda uyuma çabası. Belki de bir kadının o gün için dayak yememiş olmasıdır mutluluk. Her gün açtığımızda komşu ülkelerdeki kanlı savaşlardan, tecavüzlerden, kaçak hayatlardan, sığınma kamplarından uzak olduğunu bilmektir mutluluk. Acıyla karışık mutluluklardır bunlar.

Birini mutlu eden bir durum bir başkasının mutsuzluğu da olabiliyorken, iyilik kötülük kavramları gibi mutluluk, mutsuzluk kavramları da, başarı ve başarısızlık kavramları da görecelidir. Tabii ki buraya aktardığım düşünceler de görecelidir. Odaklanmamız gereken şey belki sadece içinde bulunduğumuz an, durum ve problemlerdir. Yarınlara o problemleri azaltmış olarak çıkabilirsek, gün içinde ağız dolusu gülebilmişsek, birine sevgi dolu sarılabilmişsek, başladığımız işi sonuçlandırabilmişsek, içimizde derin bir huzur duyabilmişsek kavramları bir süreliğine bir kenara bıraksak belki daha mutlu olacağız.

Mutluluk belki filizi yeşil,
belki de pembe,
mutluluk belki
içilen bir demli çay
sevdiğinle

diyor ve hepinize sevgi, huzur dolu yarınlar diliyorum.

Müşerref Özdaş


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Alkım Saygın

 Şâir-Yazar : Alkım Saygın


  (B)aşka deyişle...

“Yâ Rabb, belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni”

Hey gidi koca Fuzûlî,
kim dedi sana, aşk bir belâdır diye.
Belâyı savmak gerekir baştan,
sense bir an ayrılmak istemezsin aşktan!

“Az eyleme inâyetini ehl-i dertten
Yâni ki, çoh belâlara kıl müptelâ beni”

Hey gidi koca Fuzûlî,
hem yanıp tutuşmak istersin aşktan,
hem de yardım istersin Rabb’dan.
O ne yapsın ki sen,
yanmaya hazırsın çoktan!

“Gittikçe hüsnün eyle ziyâde nigârınım
Geldikçe derdine beter et müptelâ beni”

Hey gidi koca Fuzûlî,
sen sevgilini,
güzel olduğu için sevmedin mi?
Niye artsın istersin güzelliği?
Hem artınca güzelliği,
sen niye dertlenirsin?

“Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim
Vaslına mümkün ola yetürmek sabâ beni”

Hey gidi koca Fuzûlî,
sevgiline kavuşmak için,
Rabb’dan mı yardım dilenirsin,
sabâ yelinden mi yoksa?
Kendinde bu güç yoksa;
aşk yüreğinde yoksa,
göğüs kafesinde ne taşırsın?

“Nahvet kılıp nasîb Fuzûlî gibi bana
Yâ Rabb, mukayyed eyleme mutlak bana beni”

Hey gidi koca Fuzûlî,
aşk bir belâ değil ki,
kâinâtın gerçek temeli.
Aşkla döner dünyâ.
Aşkla doğar güneş.
Aşkla yaşar insan.

Fakat sen, üstat, sen,
aşkı belâ zannettin;
dipsiz bir kuyuya düşmüşsün gibi,
Rabb’dan yardım dilendin.

Yok üstat yok;
öyle kolaya kaçmak yok.
Mâdem ki, bu “belâ”yı istersin;
şikâyet etmek de
yardım dilenmek de
yok!

Alkım Saygın


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
6 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kıraathane Panosu



Polygon Web Studio


Yazarlarımızın Kitapları


Merih Günay
"Martıların Düğünü"

Nesrin Özyaycı
"Işık -II-"


Temirağa Demir
"Her kardan Adam Olmaz"


Şadıman Şenbalkan
"Şehit Analarımızın Çığlıkları"

Hatice Bediroğlu
"Düş Kuruyor Gece"

Cüneyt GÖKSU
Serpil YILDIZ

"KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

Merih Günay
"HİÇ"

Feride Özmat
"Yanlış Zaman Hikayeleri "

C.Eray Eldemir
"Uzak İklimler"

Temirağa Demir
"Edepli Fahişeler"

Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
Feride Özmat
"Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

Nesrin Özyaycı
"ÖLMESEYDİ"

Yitik Ada Günceleri
Feride Özmat
"Yitik Ada Günceleri"

Hazırlayan: Kadir Aydemir
"Olimpos Öyküleri
Mavi Mağara
Sedef Özkan"
İyi Kalpli Seri Katil
Semih Bulgur
"İyi Kalpli Seri Katil"
80'lerde çocuk olmak
Hazırlayan: Kadir Aydemir
"80'lerde çocuk olmak
Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
Şebnem Çağlayan"
Temiraga Demir - Buğu
Temiraga Demir
"BUĞU"


Sedef Özkan
"Aynı Yaprakta Olmak"
Zabit Londra da
Semih Bulgur
"Zabit Londra'da"
Karyadan İyonyaya
Hamdi Topçuoğlu
"Karya'dan İyonya'ya"
Kesin Bir şeyler Olacak
Tarkan İkizler
"Kesin bir şeyler olacak!"


Yukarı


 


KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
(Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
E-posta:


Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


Uygulama : Cem Özbatur
2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

 






Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM




Dağlar Dağlar
Barış Manço









Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20140207.asp
ISSN: 1303-8923
7 Şubat 2014 - ©2002/23-kmarsiv.com