Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 2.002

 21 Şubat 2014 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : İnternet Özgürlüktür!...


Konu internet olunca akan sular duruyor değil mi? Haydi itiraf edelim, pek çoğumuz bu sanal Dünyada kendimizi farklı konumlarda görüyoruz. Dokunulmaz, erişilmez, ne yapsak yeridir diye düşünüyoruz. Deve kuşları gibi kafamızı ekrana gömmüş, kimse bizi görmüyor rahatlığında burun karıştırıyoruz. Ekran ve klavye ile bütünleşip, yüreğimizden geçenleri çekinmeden haykırabildiğimiz için de rahatlıyoruz. Sanki elle tutulur bir iş yapıyor gibi, yeri geldiğinde cengaver oluveriyoruz. Oysa, sen ben bizim oğlan, iki de onun arkadaşı, toplasan iki elin parmaklarıyla sayılacak adem ve havva bu vatanı savunduğumuzu sanıyoruz. Birileri beğendikçe gaza geliyor daha da yürekleniyoruz. Peki kazın ayağı öyle mi bir bakalım.

Örneğin Facebook, 400-500'den az arkadaşı olana kız bile vermiyoruz artık. Elimizi sallasak, binlerce arkadaş edinmişlere çarpıyoruz. Bir paylaşım, arkadaşlarımızdan başlayarak, onların arkadaşlarıyla devam eden bir silsile boyunca, hadi diyelim, ellibin kişiye ulaşıyor. Bunların yarısı o akan nehir içinde kaybolup gidiyor. Kalanın yarısı görüyor ama okumuyor, derken kala kala, en iyi ihtimalle üç beş bin kişinin önüne geliyor. Az mı? Değil. Ama ya sonra? Kocaman bir hiç. İşte bu sanal Dünyanın gerçekliği. Havanda su dövmekten farksız. Paylaşımlar fiziki eyleme dönüşmediği sürece suya yazılmış yazıdan farksız oluyor. Mesela kaçımız bir toplantıya, beğenmekten farklı bir katılımda bulunuyor? Hiç denecek kadar az. Paylaşmak iyi güzel de, konular ciddi olunca insan başka şeyler de bekliyor. İşin tuhafı, herkes kendine bir misyon bile yükleyebiliyor. Bir zaman sonra kendi yazdıklarından korkar oluyor. Alıp paylaştıklarının sorumluluğunu bile almamak için sözde yasal bir yazıyı da yapıştırmayı ihmal etmiyor.

Bu kadar lafı tartışılan internet yasasına giriş yapabilmek için yazdım. Yıllardır bu Dünyanın içinde olan birisi olarak birkaç laf edebileceğimi sanıyorum. Yasa son olarak hangi şekle girdi bilemiyorum ama son incelediğim kadarıyla, birkaç önemli nokta hariç, hiç te tukaka ilan edilecek bir yasa değil. Kıfayetsiz muhteris iktidarın despot anlayışına paralel, yargısız infaz yapabilme hakkını tek elde toplama ve mahkeme kararı olmaksızın içeriğin önünü kesmeyi dayatmasını bir kenara koyarsak, kalanı zaten fiilen var olan, ya da olmayıp olması gereken konular.
Takıldığımız bir diğer konu, kişisel bilgilerin toplanması. Ben bu karara karşı çıkma argümanlarını duydukça bir tarafımla gülüyorum. Tek tuşa basarak kıçındaki bene kadar ekrana dökebilen bir teknoloji ve bilgi birikiminden bahsediyoruz. Bugün bir banka memuresi veya vergi dairesindeki memur, sizin her türlü bilginize ulaşamaz diye mi biliyorsunuz? İnternette dolaşırken attığınız her adımın logları, uzunca bir süre, servis sağlayıcıların disklerinde durmuyor diye mi düşünüyorsunuz? Öyle düşünüyor veya sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bugün TTNET üzerinden servis alan bir kullanıcının attığı her adım, izlediği her video, girdiği her site sistemde kayıtlıdır. Mahkeme kararı olsun ya da olmasın TTNET bunları isteyen devlet temsilcisiyle paylaşmaktan imtina etmez, aksine mutluluk duyar. Özetle, zaten olmayan kişisel bilgi güvenliğimizin nesini savunabiliriz? Tam tersine, insani duyarlılığa sahip bir yönetim elinde, bu kanunla daha güvenli bir hayat sürmemiz de mümkün olabilir.

Dediklerimden yasaya destek çıkıyorum anlamı çıkmasın sakın. Ben düzensizliğin bir düzene ihtiyacı olduğunu savunuyorum. Çünkü madalyonun öbür tarafında, denetimsiz bir Dünyada hoyratça satışa çıkmış kişisel güvenliğimiz var. Ayrıca tecrübeler onu göstermiştir ki, yaptığın kanun bir yere kadardır. Uygulamada adaleti var eden bir idare olmadıkça en demokratik kanun bile en despot hale rahatlıkla gelebilir. Bugünkü iktidarın da sorunu budur. Kendi kıçını kurtarmak için, olması gereken yasaya en olmadık, akla mantığa aykırı, ilaveler yaparak gene işi sulandırmayı becermiştir. Bunun yanında, Çankaya'daki noterin oynadığı tiyatrodan burada söz etmeyi bile kendime zul görürüm.

İletişim özgürlüğünün kısıtlanması noktasına gelince, kısıtlamanın iki dudak arasına bırakılması bir garabettir ama siteyi tamamen engellemekten, içeriği engelleme noktasına gelinmesi de bir ilerlemedir. Ama dedik ya, konu kimin neyi nasıl uyguladığıyla ilgilidir. Şunu da sakın aklınızdan çıkarmayın, İnternette önü kesilemeyecek içerik, toplanamayacak bilgi, erişilemeyecek kullanıcı, teorik olarak, önceden de yoktu, bundan sonra da olmayacaktır. Gel gelelim, gene aynı Dünyada, geçilemeyecek duvar, erişilemeyecek bilgi, yayınlanamayacak içerik te yoktur. Bir de hatırlayalım, korkunun ecele faydası yoktur. Hiç olmazsa sanal Dünyada, gerçek Dünyadakiler kadar cesur olabilmeyi becerebilmemiz gerekiyor. Paylaşımlarınızı bu bağlamda yaymaya çekinmeden devam edebilirsiniz. Unutmayın, İnternet Özgürlüktür!

İnternet yasası paralelinde bir de yeni MİT yasamız var. Neymiş MİT'e çok özel yetkiler veriliyormuş. Bunlar eskiden yoktu, yeni yasayla MİT bir fenomen olacak, yürütmenin başı ali kıran baş kesen olup başımıza ekşiyecek diye düşünüyorsanız düpedüz salaksınız kusura bakmayın. Son yasalar, zaten var olanı yasal zemine oturtarak, vatandaşa korku salmak üzerine kurgulanmıştır. Yeni hiçbir yeni yasak ya da yetki yoktur, dolayısıyla korkmaya mahal yoktur. Ya da, eskiden olduğu kadar korkmak yeterlidir. Haydi kalın sağlıcakla.



Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  TAŞKAFA 2(SON)

Küçük yerlerde kabadayı olmak ile baş belası olmak aynı şeydir. Kimse size bulaşmak istemez. Meydanı boş bulan kabadayı da herkesin kendinden korktuğunu çekindiğini sanır. Büyük bir pervasızlıkla gezip tozmaya başlar. İnsanlar köşeye sıkışmadan saldırgan hale gelmezler. Delikli demir icat olalı beri korkusuz olmak, yiğit olmak, gözünü budaktan esirgememek, bileğinin kuvvetine güvenmek masal olmuştur. Delikanlının en baba yiğidini on yaşında bir çocuk tek bir kurşunla tahtalı köye yollayıverir. Başka bir gerçek daha vardır. Ölüler konuşamaz, geride kalanların anlattıkları ile yetinmek zorunda kalırsınız.

Taşkafa Şevket ile tanıştıktan sonra onun pek kavgaya karıştığını görmedim. Önüne gelene posta koymak, kızdığına kafayı gömmek evli barklı çoluk çocuklu bir adama göre yakışacak şey değildi. Adı doksana çıkmış olmasına rağmen sonraki birkaç yıl bile tek bir kavgasını dahi işitmedim. Su uyur düşman uyumaz derler. Bir sabah bütün dağlar, ormanlar, yollar, evler bir karış kadar karla örtülüyken Şevket’in ölüm haberi köye çığ gibi düşüverdi. Kimse ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmiyordu. Sonradan öğrendik duyanlar olmuş ama gecenin karanlığında silah sesine gitmeyi göze alamamışlar.

Sabah iki kardeşin ölüsü bulunmuş. Üstelik yaşın yanında hiç suçu olmayan ağabeyi de gitmiş. Kar yağdıktan sonra Çokdeğirme’e bir traktör geçmiş. Şevket bir izin üzerinde yatıyormuş, ağabeyi ötekinde. İkisinin de elleri pantolonlarının ceplerinde. Enselerinden vurulmuşlar. “Yarım metreden bile yakın, demiş jandarma. Ve eklemiş;” Ben böyle bir canilik görmedim.” İhtimal ki traktör izinden yürüyorlarmış. Arkalarından yürüyen hiç kuşkulanmadıkları o iki kişi evlerden uzaklaşıp yokuşu çıkınca çekip gözlerini bile kırpmadan iki kardeşi vuruvermiş. Tam beş küçük çocuk yetim kaldı. Babalarının yüreği buna nasıl dayanacak? Zaten yaşlı ve hastalıklı biri… Nasıl bakacak sekiz boğaza? Zor Nasıl dayansın babalarının yüreği. Zaten hastaydı adam.

İlk gün kimse hiçbir şey anlamadı. Neden olmuş nasıl olmuş, iki kardeşe birden nasıl kıymışlar? Jandarma bütün yolları tuttu. Olay yerini çepeçevre sardı. Kuş uçurtmadı. Köyde resmen sıkıyönetim ilan edilmiş gibiydi. Cenazeleri ikindiye doğru alıp götürdü. Otopsi yapılacakmış. Her geçen gün olay azar azar aydınlandı. İki kardeş kahveden çıkmışlar. Yanlarında komşuları olan Çerkezler de varmış. Evlerden uzaklaşınca çekip tabancalarını önlerinde giden iki kardeşi oracıkta öldürüvermişler. “Neden iki kardeşi birden?” diye sordum. “Geride kalan mutlaka intikamını alırdı,” dediler. “Bunu onların yanına komazdı.” Bir yaşıma daha girdim. Birbirlerini öldürecek kadar düşmanlığı olan insanlar kahveden çıkıp gece yarısında eve niye birlikte gitsin? İşte burası işin en can alıcı noktasıydı. Aylarca öfkelerini, kızgınlıklarını büyük bir sır gibi saklamışlar.

Sonradan anlatılanlara göre Çerkezlerin Babası Rahim Ağa Şevket ile aynı minibüste ta güzün Kumru pazarına gitmiş. Zaten kapı bir komşular. Kumru bir avuç yer. Nüfusu iki bini zor bulur. Herkes birbirini tanır. Şevket bir ara sırf şaka olsun diye komşusu Rahim Ağa’nın omuzlarından tutmuş. Ve ona; “Ağa, sana bir kafa atsam ne olur?” demiş. “Ne olacak?” demiş Ağa, “yere yıkılıp kalırım. Yaşlı başlı adamım ben. Senle bir olacak değilim ya.” Etrafta tanıdıklar olduğu için Şevketin bu davranışı Rahim Ağa’nın çok gücüne gitmiş. İtibarını zedelemiş ama kızgınlığını hiç sezdirmemiş. Dönüş yolunda o günün akşamında başka bir olay daha olmuş. Rahim Ağa her zaman minibüsün şoför mahalline otururmuş. O gün şevket önceden gelip yerini kapmış. Ağa inmesini istemiş ama dinlememiş. İşte bu iki kıytırık olay iki kişinin canına neden olmuş? Adam gelip olanları çocuklarına anlatmış. Babalarının mesajını alan çocuklar hiç ses çıkarmadan tam dört ay beklemişler. Tam dört ay etrafı kollamışlar.

Ölen öldüğü ile kalır derler. Öyle de oldu. Dava uzadıkça iki ayrı silah tek silah oluverdi. Kardaki ayak izleri kayboldu. Deliller uçup gitti. Kardeşlerden biri suçu üstlenip ceza evine girdi. Önce cinayetten tutuklanıp salıverilen kardeş ali kıran baş kesen oldu. Köylüleri Cevdet’i nasıl vurduysam sizi de öyle yaparım diye tehdit ediyormuş. Büyükler şöyle dursun onların çocukları da kabadayı olmuşlar. Fakir fukaraya eziyet ediyorlarmış. Ne de olsa babalarının iki leşi var.

Bursa Şubat 2014
Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Hamdi Topçuoğlu

 Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


  KARABİBER

Çaldere’yi bilir misiniz?
Ya Yemişendere’yi?
Sarhoş Çayı nerede, nasıl akar, kaç cana can suyudur hiç düşündünüz mü?
Göktepe denilen yer, sizce de sadece bir dağ mıdır?

Yine yollardayım.
Bu dağlarda dolaşmadan, bu derelerden geçmeden yaşadığımı hissetmiyorum.
Ama insan olmaktan her gün daha çok utanıyorum.
İnsan eliyle daha bir güzelleşmiş, kuşa kurda yaşanası bir yurt olmuş bir yer arıyorum bu dağlarda; ama yok…

Yazık ki buralarda insan, yaktığı biçtiği orman; kömür, maden, mermer diye diye delik deşik ettiği yamaçlarla var.

Yak, yık talan et!..
Niçin?
Enerji için.
Öyle ya enerjiye ihtiyacımız var.

Bodrum’a, Marmaris’e, Fethiye’ye turistler gelsin, klimalı odalarda otursun; geceleri lazerlerin gökyüzünü deldiği barlarda fink atsınlar… Şatafatlı alışveriş merkezlerimiz olsun. Gazetelerimiz şarkıcı mahdumunun kökü bilmem hangi memlekette mağazalardan ayda 20 bin liralık giysi aldığını, bilmem hangi iş adamının bir gecede bir gece kulübünde 15 bin lira harcadığını yazsın…

Lüks, daha lüks arabalara binelim, şato gibi evlerde oturalım…

Bu oyundan sularına el konulan, havası termik santrallerin zehirli gazlarıyla kirletilenlere de açlık yatıştırma parası çıksın…

Yine yollardayım.

Çaldere’ye kilometrelerce borular uzatılmış. Çaldere suyu hayvanat bahçesinde bir küçük kafese mahkûm Afrika aslanından farksız: suskun, uyuşuk…

Aklımda Karabiber…

Karabiber, 70’li yıllarda bölgemizde yaşanan süreci bir çocuk ve köpeğin üzerinden anlatan ve geçen aylarda Bilgi Yayınevi’nden çıkan “Şehre Kaçış” adlı romanım kahramanı..

Karabiber, doğu dağlarında (Göktepeler olmalı) büyümüştür. Yörede ondan çeviği yok. Sürüsünü birkaç dakikada bir dağdan ötekine geçirir. Bu çok görmüş, esaslı yaşamıştır. Dağlarda tırnağının batmadığı toprak, toynağının yıkanmadığı su yoktur.

Karabiber, büyüyen sürüsünü doyurmak ve korumakta her geçen gün daha da zorlanmaktadır. Nereye baksa insan vardır. Gece gündüz çalışan maden ocaklarının ve dev kamyonların gürültüleri yüzünden uyuyamaz, dost düşman seslerini ayırt edemez olmuştur.

Ona kalsa dağlardan hiç inmeyecektir ovaya. Ovaya inmenin, ölüme bir adım daha yaklaşmak olduğunu iyi bilmektedir. Ne var ki dağlar işgal edildikçe sürüyü ovaya indirmekten başka çıkar yol bulamamaktadır. Üstelik yeni kuşak domuzlar, ovalardaki besinlerin tadına alıştıkları için canlarını tehlikeye atmaktan çekinmemektedirler.

Bir dönemeçte durup Karabiberlerin yavruları nereden su içer, kilometrelerce uzanan bu borulardan karşı yamaçlara nasıl geçer, diye düşünüyorum.

İçim acıyor. Hem de çok. Karşı yamaçlardaki kayalara bakıp sesleniyorum:

Ey Allah inancını pazarlayarak mevki ve mal mülk sahibi olan, bir kez olsun, suyunu sana bir damla bırakmamak üzere Karabiberlerin aldığını düşün.

Ey Allah’ın yeryüzündeki her şeyi kendisi için yarattığına inanan, Karabiberler dişlerinin yalnız yavrularını beslemek için solucan kazmaya değil, sularını geri almak için senin borularını delebileceklerini öğrendikleri günü hayal et!

Ey sokak köpeği için koyduğu bir tas suyla vicdanlarını yıkayan kentsoylu kardeşim klimalar karşısında serin serin otururken, gündüz gibi aydınlatılmış caddelerde yürürken ne olur bir kere de dağlardaki Karabiberleri anımsa!

Dere kupkuru. Söğütler ölgün, kavaklar yanık. Bir süre kırlangıçların dereye nafile inişlerini seyrediyorum. Daha geçen yaz su içtikleri derelerde onların kıyameti kopmuş,
haberimiz yok.

Şimdi Karabiber çıkıp gelse ve “Sen insan, ben domuz! Öyle mi? Hadi canım sen de!” dese...

Sizi bilmem; ama benim sözüm, kısa ve net olurdu:
“İnsan olmaktan utanıyorum.”

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  Alo Fatih...

- Alo Fatih...? Ben şu şey için aramıştım... Hani şu televizyon var ya...
- Ben o televizyonun ayağına gitmem kardeşim ..!
- Yahu sana git diyen olmadı ..! Yani, ben televizyonu seyrediyordum da...
- Seyredilmek istiyorsaaa o benim ayağıma gelecek... ( Gelecek Hocam )
- Hani altta bilgisayardan yazı geçiyorlar ya...
- Ver şu laptopu kardeşim..
- Lapınızı da topunuzu da.. Dizecem şimdi ama...
- Girelim nokta koma... Dizelim hepsini karşımıza... ( Dizelim Hocam )
- Bu kim yaa ? Telefonun tuşlarında mı bir şey oldu ?
- Basalım bir tek tuşaaa... ( Basalım Hocam )
- Bana bak, alooo, sesim geliyor mu ?
- Bakalım geliyor mu, gelmiyor mu ..?
- Kim geliyor mu ..?  
- Gelir mi ..? ( Gelir Hocam )... Bence de gelir...
- Hah işte, hani altyazı geliyor ya televizyonun altında...
- Bu televizyon ayağımıza gelecek dedim mi ? ( Dedin Hocam )
- Haydaaa..!
- Geldi mi ..? ( Geldi Hocam )
- Sen kimsin yahu ? Kime nasıl dersin ..? Alo Fatih..?
- Evet, ben Fatih... Derim... Derim derim kime ne ..?
- Hay aksi..!

- Alo Fatih...?
- Hoşgeldin yar...
- Hoşbulduk da.. Şu televizyon var ya, yüreğimi daraltıyor...
- Yüreğime...
- Hani altta bilgisayardan yazı geçiyorlar ya...
- Boşver be...
- Neden boş vereyim... Sinir etti beni.. Yahu sonra elalem...
- Elalem ne...
- Nesi mi var ? Elalemin ağzı torba değil ki büzesin, kimbilir ne der...
- Derse desin...
- Haydaaa ..! Bak hakaret eder gibi yani...
- Hadi hadi hadi hadi hadeee...
- Kime diyorsun sen hade hade diye ..?  
- Haydi Li Li Li Li Li Li Li Li Yar..
- Li li li mi ..? Sen kimsin yahu ? Alo Fatih..?
- Evet, ben Fatih... Yürek...
- Hay aksi..!

- Alo Fatih...?
- Kim olduğun değil, kiminle olduğun önemlidir...
- Benimlesin herhalde.. Her neyse; açtım televizyonu, bir de ne göreyim..?
- Her ne kim görsen taalluk bağlama kılma karar...
- Seyretmek mecburiyetinde miyiz yani ?
- İbret almaktır dila seyr-ü temaşadan garaz... - Tamam işte, ibret-i alem için keselim diyorum ben de...
- Hoş gören akil fena tavrını şöhret gözlemez.. Künc-i uzlet isteyen kendüyi meşhur istemez...
- Hoş moş göremem.. Asıl sorduğum nedir bu işin akıbeti ?
- Mal-ü mülkü terkedip gitsen gerektir akıbet.. Pes nedir dünya için ey hace dünyadan garaz...
- Mal mülk mü ? Ne diyorsun sen yaa ..!
- Gırra olma dilbera hüsn-ü cemale kıl vefa.. Baki kalmaz kimseye nakş-ü nigar elden gider...
- Elden gelir, ele gider.. O da olmadı; elden gider, havuza gelir..  
- Devletleri yıkan tüm hatanın altında nice gururun gafleti yatar...
- Ne gururu, ne gafleti ..? Kim yaptıysa aklını alırım...
- Ya Bizans’ı alırım; ya da Bizans beni...
- Bizans mı ..? Sen kimsin yahu ? Alo Fatih..?
- Evet, ben Fatih... Mehmet Fatih... Fi tarih...
- Hay aksi..!

- Alo Fatih...?
- Efendim...
- Kararsızları nasıl dağıtmışsın öyle..? Ben bir dağıtırsam...
- Yanlış dağıtmışlar efendim, ben konuşurum...   
- Kısa keseceğim; haberi kimler yapmışsa derhal maaşa zam...
- Tüh, baldız da varmış.. “Baldızın maaşına da zam” diyemem herhalde...  
- Ne yani; baldan tatlı mı ..?
- Şimdi hanıma ne derim ? En iyisi ben Üst Otorite’ye bildireyim.. ( Diğerleri için de isyan etmiş olurum, direnç gösterdim falan derim )
- Kime bildirirsen bildir..! Alo Fatih...?
- Evet, ben Fatih... Yalaltı Fatih...
- Eeh, hiç yoktan bu Fatih de olur, mamafih..! )  

asesen@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


9,869,869,869,869,869,869,869,869,869,86
7 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kahveci : Gülberk Durak


Bence herkesin bir gökkuşağı ve uçurtması olmalı

O gün güneşe uzandım ve çekiverdim yeryüzüne. Buralar çok soğuktu. Üşüyen ayaklarımı ısıtmaya yetmiyordu kırmızı yün çoraplarım. Kırmızı kadife elbisem vardı bir de. Isıtmazdı ama giyerdim yine de.
O gün kumdan kale yapmayı çok istedim, deniz çok uzaktı. Hava soğuktu. Kar, örtmüştü kumun üzerini. Kum aradım, çamur vardı. O beyazın altı çok kirliydi. Kırmızı kadife elbisemin eteklerindeki çiçekler çamura bulanmıştı. Ayaklarım daha mı çok üşüyordu...
Bir anda siliniverdi o soğuk kış. Kendimi kalelerin ortasında buldum. Küçük ellerimle yaptığım kumdan kaleler etrafımı sarmıştı. Çıkamıyordum, çıkış yoktu.
Uçurtmam olsaydı çıkardım göklere, kurtulurdum, babama sarılırdım. Korkmazdım o zaman. Sahi baba, neredesin sen? Uçurtmam da yok.
Sahi baba, neden sevmedin beni?
İyi bir adamdı babam. İyiydi, ama iyi olması beni doğru sevmesine yetmiyordu.
Şimdi o kırmızı kadife elbisem, yitirdiğim, öldürdüğüm çoğu hisle birlikte eski bir sandıkta. Yitirdiğim her şeyi elbisemin arasına katlayıp koydum. Çok sevdiğim kırmızı çikolata paketlerim de eski defterlerimin arasında sararmış.
Meğer her şey kırmızıymış hikayemde.

Gökkuşağını ilk defa 18 yaşımda gördüm ben. Hayata geç kalmasaydım, bir uçurtmam olsaydı ve kendi kalelerimin esiri olmasaydım her çocuk gibi altı yaşıma geldiğimde yağmurdan sonra pencere kenarına koşup güneşi bekleyebilirdim. Bekleyecek vaktim olmadı benim, gökkuşağını bekleyemedim hiç. Kitaplardan öğrendim gökkuşağındaki renkleri. Rüyalarımda da görmedim hiç. Bilmediğin şeyin hayalini kuramazsın, rüyanda da göremezsin.
Dedim ya benim kadifeden kırmızı bir elbisem oldu, bir de kırmızı yün çoraplarım. Sahi, yüne de alerjim vardı benim, kaşındırırdı çoraplar, ama yine de giyerdim.
O günden sonra rüyalarımda hep gökkuşağını gördüm. Gökkuşağından sonra aşık oldum.
Yani aslında her şey güneşe uzanmamla başladı.
On sekizimde aşkımı gökkuşağıyla yaşadım. Yirmi bir olmama bir ay kaldı ve ben hala aşkımı, on sekizimdeki gibi gökkuşağıyla yaşıyorum. Uçurtmam var artık. Kendi kalemin esiri olmuyorum, kalemde başka esirler de yok. Çünkü kimse esir olmayı hak etmiyor.
Bence herkesin bir gökkuşağı ve uçurtması olmalı.

Gülberk Durak


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Alkım Saygın

 Şâir-Yazar : Alkım Saygın


  Vakit dar!

Vakit dar, ellerimi bırakma kara gözlüm!
Hepi topu, yarım santimlik bir gedik;
kutsal bir emânet, üzerime yapışmış gibi.
Ormanın içinde bir hapishâne;
özgürlük dalları yolumu kapıyor.

Gelinlik giymiş felek,
kucağında fırtına mavzer.
Kendi gider, izi kalır;
bilmem, kaç kuşak sesi yankılanır.
Eşkıyâ gelir, her tarafı pislik içinde;
ecel başında hesap sorar.

Vakit dar, kendini suçlama kara gözlüm!
Kaç ömürlük amaçlar taşıdık biz senle,
kaç defâ aydınlattık geceleri.
Yeniden batacağını bile bile,
kaç defâ yeniden doğurduk güneşi.

Kaç defâ mayasına kattık toprağın,
bizden öncekilerden emânet sevgileri.
Ve kaç defâ bir iz bıraktık yolumuza,
bizden sonrakileri doğruca bize getirsin diye.
Biz de bizden öncekilerin yolundan gittik;
âşıklar yolu, cehennem sokaklarında bir çıkmaz.

Vakit dar, gözlerini kaçırma kara gözlüm!
Yaralı bıraktım âşık yüreğimi.
Dileğim, bir bilgenin soğuk sözlerine karışır
ve bir arşın yüz asar sonra.
Kayaları eritir, dağları yerinden oynatır,
cümlesini diker engin denizler
ve oltasına takılır yavru atmaca.

Kafanın içinde binlerce soru,
samîmiyetimden cesâret bekler.
Ne alınır, ne de şaşırır,
işe yaramayacağını düşünürsün.
Oysa, yalın bir gerçektir o;
her can, onun için siper edersin kendini.

Vakit dar, sözümü dinle kara gözlüm!
Kaybetmeye hakkın yok,
anlıyor musun?

Alkım Saygın


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
5 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kıraathane Panosu



Polygon Web Studio


Yazarlarımızın Kitapları


Merih Günay
"Martıların Düğünü"

Nesrin Özyaycı
"Işık -II-"


Temirağa Demir
"Her kardan Adam Olmaz"


Şadıman Şenbalkan
"Şehit Analarımızın Çığlıkları"

Hatice Bediroğlu
"Düş Kuruyor Gece"

Cüneyt GÖKSU
Serpil YILDIZ

"KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

Merih Günay
"HİÇ"

Feride Özmat
"Yanlış Zaman Hikayeleri "

C.Eray Eldemir
"Uzak İklimler"

Temirağa Demir
"Edepli Fahişeler"

Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
Feride Özmat
"Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

Nesrin Özyaycı
"ÖLMESEYDİ"

Yitik Ada Günceleri
Feride Özmat
"Yitik Ada Günceleri"

Hazırlayan: Kadir Aydemir
"Olimpos Öyküleri
Mavi Mağara
Sedef Özkan"
İyi Kalpli Seri Katil
Semih Bulgur
"İyi Kalpli Seri Katil"
80'lerde çocuk olmak
Hazırlayan: Kadir Aydemir
"80'lerde çocuk olmak
Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
Şebnem Çağlayan"
Temiraga Demir - Buğu
Temiraga Demir
"BUĞU"


Sedef Özkan
"Aynı Yaprakta Olmak"
Zabit Londra da
Semih Bulgur
"Zabit Londra'da"
Karyadan İyonyaya
Hamdi Topçuoğlu
"Karya'dan İyonya'ya"
Kesin Bir şeyler Olacak
Tarkan İkizler
"Kesin bir şeyler olacak!"


Yukarı


 


KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
(Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
E-posta:


Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


Uygulama : Cem Özbatur
2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

 






Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM




Anason
Zakkum









Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20140221.asp
ISSN: 1303-8923
21 Şubat 2014 - ©2002/23-kmarsiv.com