Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 2.003

 28 Şubat 2014 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : BÖLÜNDÜK EY HALKIM, UNUTMA BİZİ!...




Geçtiğimiz haftanın kısa özetini birkaç sıfatla anlat deseniz ne yapacağımı şaşırırım. Zira birkaç kelime yetmez anlatmaya. Durumu tarif eden ama hakarete varmayacak sıfatları cımbızla arayıp bularak bir cümle kurabilirim ancak. Böylesine kepaze, duygusuz, şeytan, nankör, riyakar ve ahlak fakiri biri tarafından güdülüyor olmaktan utanıyorum. Budur, duygularımın kısa ve öz anlatımı budur.

Bunun üstüne ekleyecek tek bir düzgün cümlem olmadığı için, yürütmenin başı ile ilgili sözlerimi bir kenara koyup, duruma biraz tepeden bakmaya çalışayım diyorum. Delikanlı yaşlarını çoktan geride bırakmış biri olarak, dolduruşa gelip, sövüp saymaktan farklı bir bakış açısı ile gerçekleri görmeye çalışmam gerek diye düşünüyorum.

Gördüğüm tek kelime ile şu; BÖLÜNDÜK!. Yıllardır içimizi acıtan Türk-Kürt meselesi ya da pekaka terörü değil bizi bölen. Asıl bölünme sebebimiz cehaletimiz. Cehalet toptan bir hüküm. Okumuşlarla okumamışlar arasındaki farkı anlatmak için söylemiyorum. Benim kastım, olup biteni kişisel hesaplara indirgeyip değerlendirmemize yol açan fikri cehaletimiz. Kimimiz doğru bildiğimiz ilkeleri bayrak ediyor, kimimiz duymak istediğini söyleyen bezirganların peşine takılıyor, kimimiz zenginlik hayalinin peşinden gidiyor ama sonuç değişmiyor. Kutuplaşma artık siyahla beyaz. Örneğin benim hırsız olarak gördüğüme bir diğeri peygamber edasıyla yaklaşıyor, var mı ötesi? Medya bıçakla ayrılmış durumda. Aynı olayı manşetlerden taban tabana zıt okuyabiliyor ve şaşırmıyoruz. Bankalar ayrılmış durumda, AVM'ler, tatil beldeleri, mahalleler, velhasıl her yerde bir bölünmüşlük hakim. Ve bu ayrılık öyle üstesinden gelinebilecek, iki ucundan tutulup birleştirilebilecek gibi değil. Artık bitti. Bizi bu hale getirenlere lanet okuma dönemi de bitti. Hesap soracak mekanizmalar, bağımsız mahkemeler bir tarafın güdümünde olunca, diğer taraf ta ister istemez bezginliğe düştü. Yapılanın yapanın yanına kar kalması adetten oldu. Özetle, artık Türkiye gerçek bir yol ayrımında.

Önümüzdeki üç seçim işte bu yol ayrımındaki galibi belirleyecek, o nedenle çok önemli. Bir kere artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak. Boşuna birlik beraberlik, sevgi saygı nutukları atıp kendimiz üzmenin gereği yok. Haydi diyelim aklı selim galip geldi ve tayyip ve ekibi bir dönem için sahneden çekildi. Peki varlığını onlara borçlu yığınların çığ gibi büyüyen kin ve hırslarını törpülemek mümkün olacak mı? Bunca ahlaksızlığı gören mütedeyyin halk bunlara sırt çevirir ve CHP veya MHP'ye yönelir gibi romantik masallara inanmak için gerçekten salak olmak lazım. Fikri cehaletimizi salaklıkla taçlandırmak istiyorsak ne ala, aksi halde gerçeklerden uzaklaşmadan B,C,D planlarını devreye sokmanın yollarını arayıp bulmak gerek.

Bir kere, akepe sistemin ve ihtiyacın yarattığı parti, onu yok saymak mümkün değil. Cumhuriyet tarihi böylesine köksüz ama günlük ihtiyaca cevap veren, işi bittiğinde de silinip giden örneklerle dolu. Genellikle bir liderin etrafında kümeleşip, lider gittiğinde de yok olan bir yapıları var. ANAP, DYP, DSP buna örnekler. Akepe de farklı değil. Altından tayyip çekilmiş bir akepenin ayakta kalması düşünülemez. Ama bu, bugün akepeden nemalanan, ondan medet uman, din gibi kutsalını iyi okşadığı için tahrik olan bir taraftar kitlenin, tayyip olmazsa bugünün muhalefetine kayacağını düşünmek te bir o kadar hayalperestlik. Sistem bir başka muhafazakar partiyi yeniden çıkartacak ya da akepeyi sisteme monte etmeyi deneyecektir. Hele bir de başına tayyip benzeri bir şeytan bulurlarsa, bugünün başarısını yakalamaları hiç te şaşırtıcı olmaz. Ama bulamazlarsa taşlar yerine oturabilir.

Demem o ki, sorun başçıbanda. Bu çıbanın bir an evvel sistem dışına çıkartılması gerekir. Tabi ki en demokratik yolla. Yoksa biz değil ama diğer fikri cahiller buna tapmaya da başlarlar ki, bunun önünü almak imkansızlaşır. Bu konuda Kılıçdaroğlu'nun taktiği işe yarayabilir. Bu herife saksı muamelesi yapmak onu çıldırttıkça çıldırtacak, sonunda kendini tepsi içinde kendisi sunacaktır. Görmemeye programlanmış beyinlere doğruyu göstermeye çalışarak vakit kaybetmenin anlamı yok. Gerçek anlamda bölündüğümüzün bilincinde olarak, anlamsız hayallere kapılmadan, ait olduğumuzu düşündüğümüz tarafın nitelik ve niceliğini artırmak için çaba göstermeliyiz kanımca. Kalın sağlıcakla.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  KÖPEKLİ YAZI

Kentin bittiği yerde evler azalıyor, kurumuş oların kapladığı düzlükler başlıyordu. Çok yakın zamanlarda tarla olduğu belli olan kurumuş çayırların şimdi değerli arsalara dönüşmeyi bekliyordu. Bakımsız, insan boyunda otlarla kaplı arazilerin içersinde tek tük ahlât ağaçları vardı. Evler yapılmadan asfaltla kaplanmış yol boyunca çevre inşaatlardan getirilip dökülmüş moloz yığınları vardı. Yamaçlardan çıkıp gelen eski bir dere daha şehre yaklaşamadan toprak yığınlarıyla kesilmişti. Yollar ve evlerin ardından devam eden küçük ağaçlar ve çalılar o dereden kalan hatıralar gibi hüzünle yeni apartmanların duvarlarına bakıyorlardı. Beyaz saçlı adam akşam serinde trafikten uzak bu sokaklarda yürüyüşe çıkıyordu. Kentin biraz uzağında Ağustos böceklerinin ve kuş seslerinin hala silinmediği bir yer bulmaktan dolayı keyifliydi. Her seferinde henüz evlerle çevrelenmemiş, sokaklara dönüşmemiş farklı yolları izleyerek her akşam bir saat kadar yürüyordu.

Aklının içinde birbirlerinden kopuk, karma karışık düşünceler vardı. Genellikle böyle zamanlarda önceden diline yapışıp kalmış bir türküyü mırıldanırdı. Ya da bir türkünün birkaç satırını bozuk plak tekrarlayıp dururdu. Kendi haline dalmış yürürken yüksek otların arasından havlayarak kendine doğru koşan iri kara köpeği görünce donup kaldı. Birkaç saniye ne yapacağını bilemeden öylece dikildi. Sonra eğilip yerden bir taş aldı. Köpeğin peşinden iki yavrusu da geliyordu. Ötede beride bir kaç yavrusu daha vardı. Onlar annelerinden biraz uzakta sağa sola dağılmış kafalarına göre takılıyorlardı. Şaşkınlığı geçen adam yere eğildi. Adamın eğilip yerden bir şey aldığını gören köpek biraz yavaşladı. Asfaltın kıyısındaki bir moloz yığınının üzerine çıktı. Orada öylece durdu. Eline taş alan adamın şaşkınlığı geçmişti. O da köpeği korkutmak için ona doğru birkaç adım yürüdü. Hayvanın geri kaçacağını umuyordu. Ama köpek geri çekilmedi. Adam üzerine yürüyünce havlamasını kesti. Başını önüne eğdi. Eğdiği başını yana çevirip hem elinde taşla bekleyen beyaz saçlı adama hem de yüksek otların arasındaki yavrularına bakıyordu. Köpeğin bu haline gören adam onun derdini anladı. Elindeki taşı yere attı ve yoluna devam etti. Köpek adamın arkasından tek bir kez bile havlamadan öylece baktı.
Köpek ile adam arasındaki hırlamanın, havlamanın, korkutmacanın inancası şöyleydi.

Köpek- Buraya yaklaşma. Yavrularıma zarar vermenden korkuyorum. Yaklaşırsan seni ısırırım.
Adam- Beni çok korkuttun.
Köpek- Bu moloz yığının geçersen sana saldırırım. Yavrular şu anda dağınık çabucak alıp buradan kaçıramam.
Adam- Senden korkmuyorum. Gelirsen taşı kafana yersin.
Köpek- Taşı vurabilirsin ama kaçmam. Başımı eğdim. Seninle bir derdim yok. Yavrularımı korumalıyım.
Adam- Sana ve yavrularına zarar vermeyeceğim. Sadece buradan geçiyorum. Bak elimdeki taşı da attım.
Köpek- Öyleyse sorun yok. Haydi, herkes yoluna…

Beyaz saçlı adam yedi yavrusu ve sarkık memeleriyle o köpeği o günden sonra defalarca gördü. Ne köpek havladı. Ne adam taşı yeniden eline aldı. Köpek sesi ile düşünceleri kırk parçaya bölünmeden, türküsü dudağında asılı kalmadan önce beyaz saçlı adam kenti terk edip yeni bir yaşama başlama düşüyle meşguldü. Hayallerinde kestiği resim parçalarını birleştirerek yeni kocaman bir resim oluşturmaya çalışıyordu. Bu kenti terk edip kendi köyüne dönüyordu. Önce buradaki evi satıyordu. Eline geçen paranın bir kısmıyla köydeki evi iyice bir elden geçirtiyordu. Sonra da o eve ve o yaşama uygun eşyalar alırdı. Parası kalırsa küçük bir traktör bile alabilirdi hatta. Uzun zamandan beri aklından çıkarmıştı ama orada evlenebilirdi belki. Ne de olsa iki bin liraya yakın emekli maaşı vardı. Bir kaç dönüm de tarlası. Traktör ile biraz sebze meyve ekerdi. Pazara götürüp satsa fena mı? Orada insan ne kuş seslerini özler, ne de ağustos böceklerini. Deniz kıyısında bir kasabaya gitmeyi de istiyordu ama artık çok geçti. En iyisi baba toprağına dönüp ölmekti. Evlilik işi çok çetrefilliydi. Kafasını son zamanlarda buna çok yoruyordu. Geçenlerde rüyasına bile girmişti. Rüya bu ya sözde köye gidip yerleşmiş, yaşamını bir düzene sokmuştu. Hangi kadına talip olsa ya altın istemiş ya da evin tapusunu. Beyaz saçlı adamın da kafasının tası atmıştı. Satılığa çıkmış emlak ilanı gibi sokak duvarına kocaman bir yazı yazıp asmıştı.

“ Bekarım, hiç evlenmedim. Hiç kimsem yok. Emekliyim. Emekli maaşımız bu köyde bize yetecek kadar iyidir. Para pul, mal mülk peşinde koşmayan, beni beğenip ekmeğimi suyumu ama özellikle can yoldaşlığımızı paylaşma ile yetinecek, kırk beş ila elli yaşlarında, sürekli tedavi gerektiren hastalığı olmayan, sağlıklı, evlilik için şartlar dayatmayan, açık, dürüst, boyu posu, kaşı gözü yerli yerinde bir bayanla evlenmek istiyorum. Bana bakacak, çamaşırımı yıkayıp temizlik ve yemek yapacak birini aramıyorum. Gerçek anlamda her şeyi paylaşacak birini arıyorum.

Boylu boyunca duvara asılan yazıyı önce birkaç kişi görüyordu. Bazıları okumadan geçip gitmişti. Bakıp okuyanlar nedense gülüyorlardı. Oysa beyaz saçlı adam yazdıkları konusunda çok samimiydi. Önce ilana aldırmayan köylüler sonra birden toplanıyorlardı. Bir saate kalmadan bütün köy evin önüne yığılıveriyordu. Duvardaki ilanı içlerinde çokbilmişin biri yüksek sesle okuyordu. Bir başkası da sanki aruz ölçüsüyle yazılmış divan açıklar gibi kalabalığa açıklıyordu. Her açıklamanın sonunda kalabalık çok eğleniyor, gülmekten yerlere yatıyordu. Canı sokağa çıkıp bağırmak istiyordu. Ne gülüyorsunuz açıkta bir şey mi gördünüz? Şimdi densizin biri kalkıp bir laf ederdi. Ölsen bir türlü öldürsen öteki…

Bursa Şubat 2014
Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Hamdi Topçuoğlu

 Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


  BEN BİR AHLAT AĞACIYIM

Ben bir ahlat ağacıyım Anadolu bozkırlarında.  Kara kışa, sarı sıcağa, susuzluğa, uykusuzluğa, yalnızlığa… bilcümle cefaya ve vefasızlığa pek alışığım. Güz, bu yıl pek farklı geldi. Bir damla suya hasret geçti yazım. Şimdi ufukta bir bulut görsem, azıcık yağmur kokusu getirse rüzgâr, umuda kesiyor dalım, yaprağım. Ama her seferinde yağmadan dağılıyor bulut, başka bir zamana erteleniyor umut.

İşte böyle zamanlarda bir anıt adam, çıkagelir. Kutluluk bilgisinden söz eder, onun dilinden dökülür ufkumu aydınlatan ışık. Balasagunlu Yusuf Has Hacip’tir o. Bu kez yanında bir kadın, bir de çocuk vardı: Kadın an’dı, çocuk da yarın.

“Bir gün” diyerek söze başladı Yusuf Has Hacip. “Vezir Aytoldu, hükümdar Güntoldu’ ya gider. Hükümdar, üç ayaklı bir tahtta oturmaktadır. Elinde bir bıçak vardır. Tahtın sağında şeker, solunda da acı ot asılıdır.
Vezir bunların anlamını hükümdara sorar. Hükümdar, üç ayak üzerine duran hiçbir şey, bir tarafa meyletmez; her üçü de düz durdukça taht sallanmaz. Eğer üç ayaktan biri yana yatarsa, diğer ikisi de kayar ve tahtta oturan yuvarlanır.
Ben doğruluk ve kanunum. Beyliğimin temeli doğruluk üzerine kurulmuştur. İster oğlum, ister yakınım ve hısımım olsun; ister yolcu ister misafir olsun; kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir;
Hüküm verirken hiçbiri beni farklı bulmaz” der. Sonra bıçak, şeker ve acı otun anlamlarını açıklar:
“Ben işleri bıçak gibi keser atarım; hak arayan kimsenin işini uzatmam. Bıçak adalette çabukluğu simgeler. Şekere gelince, o zulme uğrayarak bana gelen ve adaleti bende bulan insan içindir. O insan, benden şeker gibi tatlı ayrılır. Zehir gibi acı olan hintotunu ise zalimler ve zorbalar içer. Çünkü onların yüzleri kararımdan sonra bu otu içmiş gibi buruşur.”
Şimdi neden bu öyküyü anlattı bu anıt adam, derken söze giriyor kadın:

“Demokrasinin olmadığı ülkelerde yasalar, yoksullar ve güçsüzler için geçerlidir. Zenginler ve güçlüler daima bir yolunu bulur” diyor ve  tane tane ekliyor:  “Yasaları yapan da yasalara uyuyor mu? Kentleri planlayan da binasını, kent planına uygun yapıyor mu? Ahbap bağışlarıyla okuyanlara gemi almak için verilen banka kredileri, çalışıp okuyanlara da veriliyor mu? Devleti yönetenler, devlet katını, akraba ve yandaşa değil; liyakate açık tutuyor mu? Eşit mi yasalar karşısında herkes? Eşit değilse adalet işlemez Adaletin işlemediği toplumlarda eşitsizlikler çığ gibi büyür; insanlar canlarını mallarını emanet ettikleri devlete karşı güvenlerini yitirir; devlet çürür.”
Gözleri ufkun ötesine çakılı çocuk, çıkarıp bıçağını kınından, kazıyor gövdeme harf harf sözlerini:
“Yasalar geçmişle hesaplaşarak değil, geçmişten ders alınarak yapılır.”
“Bir grubun arzusunu karşılamak amacıyla yapılan yasa, yarın başka grubun arzusunda boğulur.”
“Devlet, kimi gruplara mavi boncuk dağıtarak değil, herkese eşit davranarak ve kendisini var eden değerleri koruyarak ayakta kalır.” 

“Bütün erdemler bilgiden doğar.” diye söze karışıyor anıt adam: Sesinde sağduyu çağrısı. Ben de biliyorum, bilgisiz insanın erdemli olmayacağını.
Şimdi bana da “işine bak!”diyecek birileri. Ama dedim ya ben bir ahlat ağacıyım. Alışığım kara kışa, sarı sıcağa, susuzluğa, uykusuzluğa, yalnızlığa… bilcümle cefaya ve vefasızlığa. Bu yüzden Yusuf Has Hacip’lerden aldığım ışığı, tüm “ahlat kafalı!”lar adına o çocuğa aktarmadan geçmiyorum:
“Ey oğul, gün gelir de bir gün bu ulusun kaderinde söz sahibi olursan iki şeyden vazgeçmemelisin: Birincisi doğruluk, ikincisi hak bilirlik. Bunlar erdemdir. Neyin doğru, kimin haklı olduğunu da ancak “bilgi” sahibi olanlar ayırt edebilir.
“Bilgisiz kişinin, gönlü kum gibidir,
Irmak girse dolmaz; ot, yem bitmez.”
“Bilgi bil, insan ol, kendini yükselt.
Yoksa hayvan adını al, insanlardan ıraklaş”

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
2 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Nevriye Hamitoğlu

 Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


  Gezdim Gördüm Öğrendim; Kütahya

Otobüsümün camından sıra dağlar bana bakıyor, baharı müjdeleyen yemyeşil tepeleriyle. Küçük dereler, çam ağaçlarının kozalaklı dalları, eski kiremitli bahçeli evler içime adeta su serpiyor. Susuz bir şehrin yolcusuyum ben. Benim şehrim kalabalık, yeşilliğe susuz. Bu nedenle şimdi gördüğüm her şey, her yer benim susuzluğumu gideriyor. Hayatın susuzluğunu gideren doğaya da aşığım. Bambaşka yerlerde, bambaşka topraklarda hissettiğim bambaşka aşklar heyecanlandırıyor beni.
Yolum çok uzun değil, çok da kısa değil. Kütahya’ya gidiyorum. Küçük Osmanlı şehri beni masmavi bir çini vazo ile karşılıyor. İlk durağımız ünlü Germian sokağı.



Sağımda solumda ahşap mimarisiyle 18.yy dan kalan eski konaklar var. Bu konakların yıllarca birbirine fısıldadıkları hikayeleri çok merak ediyorum. Kimler yürümüş, kimler yaşamış buralarda? Bu merakımı gidermek için konaklardan birine giriyorum. Büyük Germian konağı. İki yüz yıllık geçmişe sahip. İşlemeli ahşap kapısından girince geniş antreye ayak basıyorum. Sağ en uç duvarda ahşap merdivenler yukarıya doğru yükselirken evin sol uç duvarında aynı simetride başka ahşap merdivenler üst kata çıkıyor. Hangi zamanda hangi insanlar nasıl kıyafetler ve nasıl düşüncelerle bu merdivenleri kullanmışlar, düşünüyorum? İkinci kattaki her oda farklı renkte Osmanlı motiflerine uygun döşenmiş. Odalara yerleştirilmiş beyaz örtülü masalarda turistler, Kütahya’ya özgü yöresel yemekleri keyifle yiyor. Ben de arkadaşlarımla bu yemeklerin tadına bakıyorum. İlk başta Sıkıcık çorbasını afiyetle içiyoruz. İnce bulgurdan yapılmış fındık toplarla dolu çorbanın tadı tarhanayı andırıyor. Farklı bir yöresel lezzetin tadı damağımızdayken Tirit önümüze konuluyor. Baklava şeklindeki yufka parçalarının üzerine tavuk etleri serpiştirilmiş, tavuk suyu ile ıslatılmış bir yemek. Yemeğimizi incir tatlısı ile bitiriyoruz. Lezzetli ve farklı yemekleri yedikten sonra konaktan ayrılıp sokağa çıkıyoruz ve birkaç ev ileride bulunan farklı bir konağa giriyoruz. Burası masmavi çinilerle süslü… Mehmet Gürsoy’un çini evi müzesi…” Unesco yaşayan insan hazinesi” ödülünü alan Mehmet Gürsoy, tesadüf ki bizi karşılıyor ve bize çinileri ve renkleri anlatıyor. Bu değerli ustanın sözünü öğreniyoruz: “Çini, bir göz musikisidir, bu musikinin notaları laleler, karanfiller, güller ve sümbüllerdir.” Çini sanatı hakkında anlattıklarını sessizce dinliyoruz. Teşekkürlerimizi sunup, gönlümüzü açan mavi çinilerin içinde dolaşıp, birkaç hediyelik alarak vedalaşıyoruz.

Sonraki durağımız arkeoloji müzesinde. Taşı toprağı tarihle yoğrulmuş zengin ülkemizin her köşesinde bulunan müzelerindeki gibi her buluntu. Cam bölmelerde kap kacaklar, şamdanlar, küçük büyük av eşyaları, takılar vs. Anıt mezarlar, lahitler, irili ufaklı heykeller… Ulu cami müzenin hemen yanında. İçeriye giriyoruz, huzur dolu nefes alıyorum. Sessizlik… Sonsuzluğu hissettiren kubbelerin altında duaların fısıltılarını duyuyorum. Ne büyük bir inançtır ki kalbimi derinden oynatıyor. Mavi çinilerle süslü bu caminin ortasında küçük fıskiyeli havuz var. İçmek serbest. Ziyaretçiler için konulan plastik bardaklardan bir tane alıp suyla dolduruyorum. Bu su beni en yüce şifalara götürecek, zihnimi açacak, yüreğimi aydınlatacak kutsallıkla dolu. Yudum yudum içiyorum. Dualarım bütün sevdiğim kişilere, huzurla ayrılıyorum Ulu camiiden.



Sokağın devamında leblebiciler var. Değişik tatlarda, renklerde, hatta desenlerde leblebiler kavanozlara doldurulmuş. Nereye baksam leblebi… Bu kadar fazla leblebiyi bir arada görmemiştim. Biraz hediyelik, biraz da yolculukta yemek için birkaç çeşidinden satın alıyorum. Gönül ister ki hepsinin tadına bakayım. Ama ne mümkün buna ne zaman yeter ne de para? Ancak leblebici çırağı olmak gerek. …
Kütahya’da Dönenler camiiyi ziyaret etmeden olmaz. Ulu camiinin doğusunda kalıyor. Caminin içinde sema gösterileri yapıldığı için eski adı Mevlevihane olarak bilinirmiş. Yusyuvarlak, tek kubbeli ve ayrı bir havası var. Bana nedense kasvetli ve çok karanlık geldi, fakat kalabalığa bakılırsa günlük faaliyetinde olan bir cami.
Sırada Macar evi, Kossuth Evi Müzesi. Osmanlı imparatorluğuna sığınan Macar cumhurbaşkanı Lajos Kossuth’un evidir. Çocuklarıyla birlikte sürgün edilince bu eve yerleşmiş ve bir yıl kalmış. 18.yy la ait eşyalar, evin içinde titizlikle sergileniyor. Evin büyük bir bahçesi var. Lajos’un bu bahçede derin düşüncelerle Macar anayasa taslağını hazırladığını hayal edebiliyorum.

Kütahya kalesi sonraki durağımız. Otobüsümüz yokuş yukarı tepelere çıkıyor. Fakat bir yerde durup bizi bırakıyor. Kaleye yürüyerek çıkmamız gerekecek. Şu kaleler hep yüksek yerlere kurulmuş. Düşman saldırılarından korunmak için olsa da ben soylu insanların en güzel bölgelere yerleştiği inancındayım. İstanbul’u örnek sayarsak, en güzel tepelerinde kimler yaşamış ve hala kimler yaşıyor kimler? Halktan uzak, kendi yüceliği ile Kütahya kalesi de şehri tepeden seyrediyor.



Kalenin ortasında döner kule restoran var. Rehberimiz bu restoranın 360 derece döndüğünü, yemek ziyafetinin iyi olduğunu söyledi. Ancak ne zaman turistleri götürse kulenin dönmediğini fark etmiş. Bir gün kule görevlisine sormuş neden dönmüyor diye. Görevli çok fazla elektrik harcandığı için kuleyi döndürmediklerini söylemiş. Rehberimiz bizi de uyarıyor, üzülerek durumu açıklıyor. Fakat, tam aksine biz gittiğimizde kule yavaş hareketlerle dönmeye başladı. Masalardan biri çok süslüydü, çiçekler porselen tabaklar… Düğün mü var? diye sorduk. Değerli kaymakam gelecekmiş, bu nedenle döner kuleyi çalıştırmışlar. Şansa bak ki bize denk geldi ve böylece kulenin dönmesine şahit olduk. Gözümüz kaymakamı beklese de maalesef çıkagelmedi bizim de gitme vaktimiz geldi. Hıdırlık tepesinden şehre bir daha bakıp, otobüsümüze biniyoruz. Dik yokuşlardan inince şehrin meydanındaki mavi çini vazo bize veda ediyor. Kütahya yolculuğumuz böylece sona eriyor. Otobüs camları gün batımıyla kararıyor. Başka bir şehre doğru yol alıyorum.

Nevriye Hamitoğlu
nevriye.h@hotmail.com



Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


9,509,509,509,509,509,509,509,509,509,50
4 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  MUHASEBE’leştirebildiklerimizden misiniz ?

“Muhasebe”; ekonomik faaliyetlerde bulunan kuruluşların mali nitelikteki işlemleri ve olayları para ile ifade edilmiş şekilde “Fonksiyonlar” vasıtasıyla ifade eden bir bilim dalı olarak tanımlanmaktadır. Muhasebe’nin “4 adet” fonksiyonu vardır :
  • Kaydetme
  • Sınıflandırma
  • Özetleme
  • Raporlama
Muhasebe; bu fonksiyonları sırasıyla yerine getirerek kuruluşların mali işlemleri hakkında sonuçlar çıkartıp, hem işletmeyi hem devleti hem de üçüncü şahısları bilgilendirmektedir. Muhasebe Sistemi; 26.12.1992 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Muhasebe işlemlerinin “Kaydetme” fonksiyonunda; belirli bir sisteme göre hazırlanmış hesapların yer aldığı listeye de “Tek Düzen Hesap Planı” denir ve 01.01.1994 tarihli Resmi Gazete ile uygulama zorunluluğu getirilmiştir. Hesap Planı da; belli bir sistem ve mantığa göre oluşturulan “Kod” ve “Hesap Adı” ikilisinden oluşmaktadır.

İlgilendiğimiz; “Sınıflandırma” fonksiyonunda “1” ile ifade edilen “Dönen Varlıklar” konusu altında “10” ile tanımlanan “Hazır Değerler” grubu altında “100” ile kodlanan, “Kasa Hesabı” diye de isimlendirilen konu. Bu hesap; işletmenin elinde bulunan ulusal ve yabancı paraların “TL” karşılığının izlenmesi için kullanılmaktadır. Dolayısıyla şöyle bir kırılımla gösterilebilir :

1.                Dönen Varlıklar
10.              Hazır Değerler
100.            Kasa Hesabı
100.01.        Ulusal Para ( TL ) Kasası
100.02.        Yabancı Para Kasası
100.02.01.   Dolar Kasası
100.02.02.   Euro Kasası

Tahsil edilen miktarlar “Borç”, ödenen miktarlar ise “Alacak” olarak kaydedilmelidir. Muhasebe’nin matematiksel ifadesi işte bu “Borç-Alacak” dengesiyle oluşturulur ki; “T” harfi bu dengenin simgesidir ( Mimar’ın “T” cetveli neyse; Muhasebeci’nin de “T” dengesi odur ). Örneğin; TL Kasası’ndan ( 100.01. ) Ali-Veli’ye ( 320 Satıcılar Hesabı altında 320.01. şeklinde tanımlanan ) 25.000.000,00 miktar ödensin. Şöyle gösterilecektir :
muhasebe
Son derece basit değil mi ? Kasa dediğin “Cep” gibi adeta. Bir o cebe giriyor, bir o cepten çıkıp bir başka cebe giriyor, o halde Muhasebe dünyasına bir katkı da ben sağlayayım : Muhasebe’nin Kasa Hesabı’na “Muhacebe” denilmesi daha manidar ( son günlerin moda edebiyatı ile ) olacaktır...

Gördüğünüz gibi “Muhacebe” tarafı ( cepten cebe çıktığı için ) sürekli “Alacak” veriyor. Zira; “Satıcılar” tarafına sürekli “Borç” vermiş oluyor. Bu ızdırap ne zaman biter ? El cevap; “Sıfır” haline gelene kadar. “Tamamen sıfırlanana” kadar da denilebilir. Hatta;

“Ona-şuna-buna” kısaca “Tamamen sıfırlanana” kadar sürecek zorlu “Muhasebe” maratonunun “Muhacebe” hesaplarına karşı muhalif laf edenlere “Muhalafet”, yaşanan olaylara da “Muharebe” denilmesi bile manidar olabilir...

Yani;

Ders   : Muhasebe
Konu   : Muhacebe
Bölüm  : Muharebe
Süreç : Muhagebe

Kimbilir; bu zorlu “Muhasebe” maratonu, daha nelere “gebe” ..? Diyelim ki; “Tamamen sıfırlandı”, bu kez “Satıcılar” hesabı “gebe” kalacaktır. Daha önemlisi; “120” kodu ile tanımlanan “Alıcılar” hesabı var ki fotoğrafın ilk halini belirtecektir. Yani; “Satıcılar” hesabına transfer edilen “cebe” daha önce transfer edilen miktar. Bu matematiksel olarak belli, değilse de “Tamamen sıfırlandı” sonucunda belli olacak. Matematik bizlere; “Bu miktar eşittir “Satıcılar” hesabındaki miktardır” diyor.. Formül :

“Alıcı = Satıcı”...

Denilebilir ki; madem bu eşitlik var, neden “Alıcı” ile “Satıcı” doğrudan karşı karşıya gelmiyor ? 14.02.2014 tarihli “Asimetrik Paralelobi” başlıklı yazıda Öklid Aksiyomları olarak belirtmiştim;

“EŞİT miktarlara EŞİT miktarlar eklenirse, elde edilenler de EŞİT’tir”.

Bu aksiyom sonrası yeni formül :

“Alıcı + CB = Satıcı + CB”

Asıl merak edilen; “CB” değerleri değil yukarıda belirtilen “Ders-Konu-Bölüm-Süreç” dörtlüsünün “Sonuç” ile nasıl tamamlanacağı konusu. Burada dikkat edilmesi gereken ise; halkın “Muhasebe” değil “Muhakeme” bilgisi.. Ve bunun sonucunda keseceği “Mahsup Fişi”...
( Not : Kasa ile ilgili olmayan işlemlere ait belgelerin “Muhasebe’leştirilmesi”. )            

Sonuçta; yazı başlığında olduğu gibi ve “Tamamen sıfırlama” arzusuna mahsuben sorabiliriz :

“Muhasebe’leştirebildiklerimizden misiniz ?”

asesen@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


9,809,809,809,809,809,809,809,809,809,80
5 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kahveci : Hasan Tülüceoğlu


FERRARİYE BİNEN ‘HACI’

Üstad Necip Fazıl bir anlatısında, yoksulu, otomobil göndererek evine çağıran zengine karşılık yoksulun otomobili reddederek kendi at arabasıyla davete gitmesinin zengini müthiş şekilde öfkelendireceğini, yoksulun bu tavrıyla zengine karşı eziklik hissetmeyip bir anlamda üstünlük sağladığını ifade eder. Bugün gelinen noktada parayı elinde bulunduran güçlerin üst düzey nice kimseleri bu kapana çektiğini daha iyi görüyoruz. Toplum olarak keşke Üstad’ın anlatısındaki yoksul gibi yoksunluklarımıza rağmen elin gavuruna karşı kendi onurumuzu koruyabilseydik. Bir Japonya, bir Çin, bir Kore olabilseydik.. Hasır izlerinin vücuduna çıktığı Efendiler Efendisine Kral ve Kisraları hatırlatan Hz. Ömer’e ‘dünya onların ahiret ise bizim olsun’ diyen Peygamber Efendimiz, hem de sonrasında Kral ve Kisraların nimetleri önlerine geldiğinde Hz. Ömer ve Hz. Ebubekirler dünyayı ellerinin tersleriyle itmişler ve her şeye rağmen tabiatlarını, özgünlüklerini ve en önemlisi safiyetlerini korumuşlardır. Sasani ve Kudüs fatihi Ömer’in elbiselerinde çok fazla yama vardı. Aynı Ömer’in, Bizans kralları benzeri yapılar yaptırıp onlar vari hayat süren Hz. Muaviye’ye karşı bir anlamda sessiz kalması İslam’a karşı içten sinsi bir kapının açılmasına yol açmıştı. Allah inancına karşı zararlı addettiği kitaplara gösterdiği hassasiyeti Suriye’deki bu uygulamaya gösterip Muaviye’yi görevden almış olsaydı muhtemelen İslam’ın gelişimi daha özgün ve safiyetini korumuş olacaktı.

Dinde yeni oluşan bu yaklaşıma Hz. Ebu Zer, karşı çıkacak ancak artık temele işleyen bu damar onu Rebeka’da yalnızlığa ve sürgüne mahkum edecekti. İspanya’ya ulaşan İslam orduları komutanı Tarık bin Ziyad, İslam askerlerine savaş öncesi gayri müslim kadınlarını vadetmişti. Ben bunu ilk okuduğumda inanmak istemedim. Efendiler Efendisinin en büyük vaadi cennetti. Tebük seferinde eşlerini ve hurma bahçesini bırakamayıp savaşa katılmayan Hz. Muaz onu aklayan ayet gelinceye kadar bunun aylarca cehennem azabını çekmişti. Mute’de şehit olan Abdullah bin Revaha’nın zihnen ailesini bir türlü terkemedeğinden cennette tahtının eğri olduğunu Efendiler Efendisi haber verecekti.

Ne Efendiler Efendisinin ne ehli beytinin ne de onun Hülefa-i Raşidin’in saray yavrusu evleri olmamıştı. Kendisinden mütevazi bir şekilde yardımcı isteyen kızı Hz. Fatıma’ya bu şekilde devem etmesinin onun için daha hayırlı olduğunu hatırlatmıştı Peygamberimiz.

Belli bir zaman aşamasında dünya nimetleri onlara dönmeye başlayınca Resul’ün eşleri bu nimetlere gark olmak istediklerinde şu ayetle uyarılmışlardı: “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”(Ahzap, 28-29. Ayetler)

Toplum olarak Batı’nın cennet vari güzelliklerinden onlardan almak yoluyla bizde edinmek istediğimizde aynı zamanda geri sayışımızda başlamıştı. Sahip oldukları nimetler, güzellikler, edindikleri teknik ve teknolojilerine göre geride gibiydik. Teknik üstünlüğün getirisiyle savaş kaybetmeye başlamamızla birlikte geri kalmışlık duygusunu tevarüs etmiştik. Bugün hala aşamadığımız asıl sorunlar buradan kaynaklanmıştı.

Şeklen olmakla birlikte hiçbir zaman Batı gibi olamadık. Her şeyi Batı’dan satın alıp edinmek yanlışıyla başladığımız batılılaşma bugün hala aynı mantıkla devam ediyor. Satın aldıklarımızı kendimiz yapmayı, üretmeyi nedense hiç düşünmedik. Batı’nın ihsanıyla bazı şeyler günümüzde bile montaj düzeyinde yapıla bilinir hale geldi. İşin birde bizce en önemli olan kültür boyutu var. Onlardan parayla tevarüs ettiğimiz teknoloji ürünleri bize onların kültürüyle gelmekte. Batılılaşmanın başlangıcında batılılaşmaya güçsüz bir din kaynaklı toplumsal tepkinin temelinde bu nüans vardı. Ancak bu, o gün açık ve net olarak ifade edilemedi.

Batılılaşma, geri kalmışlık, din, İslam denirken günümüze gelindiğinde hayatımızın odağında yer alan en çok kullanıp hemhal olduğumuz eşya, nesne, alet, edevat maalesef kültürüyle bize giren Batı teknoloji ürünleridir. Bunda bir mahsur, bir zarar, bir sakınca olmasa da sonuçta Batı’yı ve Batı’nın üstünlüğünü şuur altında ifade ediyor.

‘Ferrarisini satan bilge’, Batı hayat tarzına alternatif olarak kendi, özgün, asırların getirdiği geleneksel doğal yaşamı sunmaktadır. Batı’nın en güzel sembolü olan ferrarisini satarak bu hayatı terk ettiğini, kendi özgün hayatlarına döndüğünü ifade eder. Dahası yeniden sağlık sıhhat, huzur ve mutluluğu yakalamak için kendi geleneksel, özgün, doğal hayatlarına dönmeleri gerektiği vurgulanır.

Ferrrarilere binen bizim hacılarımız(dindarlar) Çinli bilgenin diğerkâmlığını mümkün değil gösteremezler. İyi de Batı’nın ferrarisiyle sonuçta ulaşılacak yol Batı’dır, Batı medeniyeti ve kültürüdür; yani dünyadır. Batı’nın teknolojisini kullanmak Batı’ya karşı bize dünyalık bir üstünlük sağlamadığı gibi kesinlikle cennete de ulaştırmaz.

Yoksul, saf dini duygulara sahip insanlara dinden, imandan, kafirlerden, onların zalimliğinden bahsedip vaaz-ü nasihat edeceksiniz, hemen sonrasında Ferrarilere binip toprak yolda gariben köylü çocuklarını toza dumana boğan Şevroleler gibi o insanları geride bırakıp gideceksiniz. Sonrada ‘elhamdülillah Allah nasip etti ferrarilere biniyoruz’ diyerek bir adım ilerisinde etkinize aldığınız insanlara ‘hocamız, ağabeyimiz dine hizmet için koşturuyor’ dedirteceksiniz.

Söyler misiniz, böyle bir kimlik ve profille İslam’a mı, yoksa Batı’ya mı, Batı kültürüne ve onların üstünlüğü zımmi duygusunu yaymaya mı hizmet ediyorsunuz? Her şeyiyle Batı kültürü kokan, Batı teknolojisine hazır ve onsuz edemeyecek derecede büyük pazar olacak toplum mu hazırlıyorsunuz? Başa dönecek olursak bugün, Üstad Necip Fazıl’ın verdiği örnekle anlattığı hakikat gerçekten çok manidar ve üzerinde derin tahliller gerektiren en önemli meseledir.

Hasan Tülüceoğlu


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
2 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Alkım Saygın

 Şâir-Yazar : Alkım Saygın


  Duvarın Dibindeki Çatlak

Duvarın dibindeki çatlak,
gün ışığını geçirdiğinden habersiz,
renkleri düşürür önüme,
gövdemi suya boyar.
Biri daha gitti,
bundan kötü ne olabilirdi.
Çıkarlar kurnası içinde bir ses
kim bilir, kimin haberini taşır.

Sorma civan oğlum!
Adam boyu sevdâlar biriktirdim,
dimağıma işledi sevinçlerim.
Her ânına yeni şiirler ekleyebilirdim.
Can yakan bir diken şimdi kelimelerim;
zamânı kendine saklıyor
ve her biri, yavaş yavaş kararıyor.

Sorma civan oğlum!
Bir emânet gibiydi hayat;
kabahatler tuzağına kast edilen,
telâşlar içinde kalabalıklaşan,
zındanları küstüren, seni falakaya yatıran,
sevmenin sihirli formüllerini yazdıran,
idâm sehpâlarında kurşuna dizdiren,
bahar ortasında kanat düşürten,
cehennem uykularında susuz bırakan.

Zangoçlar, beynimi duvara çiviliyor;
tüm hayâllerim uçup gitti.
Nerede oyalı mendilim?
Duvarın içinde durma öyle, konuş biraz;
ben, çiçek adlarını söyleyeyim;
sense masal canavarlarından birini seç.
Kırlangıçlar nezâretinde,
bir devrimci nezâketiyle,
yağmura varsın ellerim.

Duvarın dibindeki çatlak,
gün ışığını geçirdiğinden habersiz,
sesleri üşüşür beynime,
ellerim kana doyar.
Biri daha gitti,
bundan kötü ne olabilirdi.
Çıkarlar kurnası içinde bir ıslık
kim bilir, kimin umutlarını taşır.

Alkım Saygın


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
4 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kıraathane Panosu



Polygon Web Studio


Yazarlarımızın Kitapları


Merih Günay
"Martıların Düğünü"

Nesrin Özyaycı
"Işık -II-"


Temirağa Demir
"Her kardan Adam Olmaz"


Şadıman Şenbalkan
"Şehit Analarımızın Çığlıkları"

Hatice Bediroğlu
"Düş Kuruyor Gece"

Cüneyt GÖKSU
Serpil YILDIZ

"KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

Merih Günay
"HİÇ"

Feride Özmat
"Yanlış Zaman Hikayeleri "

C.Eray Eldemir
"Uzak İklimler"

Temirağa Demir
"Edepli Fahişeler"

Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
Feride Özmat
"Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

Nesrin Özyaycı
"ÖLMESEYDİ"

Yitik Ada Günceleri
Feride Özmat
"Yitik Ada Günceleri"

Hazırlayan: Kadir Aydemir
"Olimpos Öyküleri
Mavi Mağara
Sedef Özkan"
İyi Kalpli Seri Katil
Semih Bulgur
"İyi Kalpli Seri Katil"
80'lerde çocuk olmak
Hazırlayan: Kadir Aydemir
"80'lerde çocuk olmak
Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
Şebnem Çağlayan"
Temiraga Demir - Buğu
Temiraga Demir
"BUĞU"


Sedef Özkan
"Aynı Yaprakta Olmak"
Zabit Londra da
Semih Bulgur
"Zabit Londra'da"
Karyadan İyonyaya
Hamdi Topçuoğlu
"Karya'dan İyonya'ya"
Kesin Bir şeyler Olacak
Tarkan İkizler
"Kesin bir şeyler olacak!"


Yukarı


 


KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
(Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
E-posta:


Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


Uygulama : Cem Özbatur
2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

 






Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM




Anason
Zakkum









Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20140228.asp
ISSN: 1303-8923
28 Şubat 2014 - ©2002/23-kmarsiv.com