Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 2.004

 7 Mart 2014 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : TEKNOLAY AÇILDI!...




Türkiye Cumhuriyeti ve onu 11 yılda muasır memleketler seviyesine ulaştırmayı görev addetmiş hükümeti, bir üstün başarıya daha imza attı.

Anadolu topraklarında oluşan doğal afetlerde bölgeye ulaşmakta güçlük çeken, yardımları ulaştırmada türlü zorluklarla boğuşan ama sınırlarımızın ötesinde zulme karşı savaşan yiğit mücahitlere tıbbi malzemelerin yanında, tabanca, tüfek, roketatar, el bombası gibi zaruri ihtiyaçları anında ulaştırma başarısını gösteren Kızılay'ın, vatandaşların alkol bağımlılığından kurtulabilmesi için canla başla çalışan Yeşilay'ın yanına ilave bir savaş derneği daha açıldı, Teknolay.

Açılışta bir konuşma yapan, medar-ı iftiharımız, aile boyu yolsuzluklara göğsünü siper etmiş, dört tane aslan gibi, leb demeden mercimeği anlayan evlat yetiştirmiş, först leydimiz, Emine Hanımefendi şöyle dedi; “Alkol, uyuşturucu, kumar nasıl kullananların beyin fonksiyonlarını, sosyal hayatlarını olumsuz yönde etkiliyorsa, teknoloji bağımlılığı da benzer sonuçlara neden olabiliyor.” Ve devam etti; "Üstelik teknoloji bağımlılığı, öteki türlerden çok daha sinsi, çok daha tehlikeli şekilde karşımıza çıkıyor. Pek çoğumuzun evinde, iş yerinde, alkole, uyuşturucuya yer olmayabilir; ama teknoloji hepimizin evinde, hepimizin iş yerinde, hepimizin kesintisiz şekilde yanı başında.”

Teknolay, yani Teknolojiyle Savaş Derneği, binbir pare top atışı eşliğinde, Türkiye'yi İnternet üzerinden Dünyaya bağlayan fiber kablonun, Emine Hanımefendi'nin çalıştırdığı motorlu testere ile kesilmesinin ardından resmen açıldı. Teknolojinin zararlarından yeni nesli korumayı amaçlayan bu üstün zeka ürünü kuruluşumuzun açılışını kutluyor, vatana millete hayırlı olmasını yüce Allahtan niyaz ediyoruz.

***
Keşke yukarıda yazdıklarım şaka olsaydı. Teknolay kurulmadı belki ama eli kulağındadır. Hanımağanın sözleri ise aynen vakidir. İnanmayan buradan okusun.

Bu kadının, her işi en iyi bilen velinimetini bile geçecek kadar ilim irfan sahibi olmasını ben nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. Sen otur çocuklarına en hızlı sıfırlama yöntemlerini bellet yeter be kadın. Karışma yüce hünkarın ilgi alanına. O interneti de kessin, memleketi de bölsün. Yakışır civanıma.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  İLGİSİZ KONULAR 1

Aman gözünü seveyim dikkat et. Sakın tellere dokunma…

Sivri burunlu magırus kasabanın tek otobüsüydü. Belli bir rengi yoktu. Kapıları başka renk, kaputu başka, tavanı ise paslanmaya başlamıştı. Şoför Abdullah bu yüzden işte herkesin biraz saygıdan belki de biraz elimiz mahkûm olduğundan sevilen biriydi. Ona muavin olmak oksforda girmek gibi bir şeydi. Gözüne girdin ve seni yanına mı aldı? O gün on yaş birden büyüdün, çocukluktan çıkıp delikanlı sınıfına geçtin sayılırdın. Magırus otobüs ile Şoför Abdullah sütkardeş, kan kardeş gibi birbirine yakındı. Dünyada ondan başka direksiyonun başına geçip bu yaşlı canavarı yürütebilecek tek bir kişi bile yoktu. Şoför mahalli ve öndeki yolcu koltuğunun önünden bir sürü kablo geçiyordu. Ve o kabloların ne işe yaradığını yine bir tek o bilirdi. Kablolara bir şey olmasın diye ön koltuğa kesinlikle çocuklu bir yolcu binemezdi. Sadece güvenilir yolcular ve ağır abiler için boş tutulurdu. Ben de işte bu adam sırasına sayılanlardandım. Defalarca binmiş olmama rağmen yine de her bindiğimde beni uyarırdı.

Aman dikkat et. Tellere ilişme gözünü seveyim.

Yaşlı magırus şimdi kırk beş dakika bile sürmeyen o yolu yaklaşık üç saatte alırdı. Çamur dolu çukurlara ve kasislere girip taşların üzerinde sekmekten içimiz dışımıza çıkardı. Magırustan daha beterinin olduğunu görmek için beş altı sene beklemem gerekiyormuş. Saat öğleden sonra üç gibi adına arabalı vapur denilen kocaman bir ceviz kabuğuna binmiştim. Limandan çıkıp denize açıldığımızda gökyüzünde solgun bir güneş vardı. Azıcık da rüzgar esiyordu. Yirmi dakika içinde her şey değişti. Karnında kocaman kamyon ve otomobillerle yüklü kocaman gemi burnunu metrelerce kaldırıyor ve dalgalara vuruyordu. Bir vurdu, elli vurdu, yüz vurdu ama uslanmadı. Öleceğimizden adım gibi emindim. Kaptan geri dönmezse denizin dibini boylayacaktık ama ölümüzü bile kimse bulamayacaktı. Gemi sıçradıkça sallandıkça bütün yolcular telef oldu. İnsanlar kusmak için tuvaletlere yetişemediler. Yetişseler bile kalabalık olduğu için sıra gelmedi. Çaresiz koridorlara, merdivenlere nereye buldularsa oraya kusuverdiler. Kusanları görünce siz de midenizi boşatmadan edemiyorsunuz. Temiz hava alayım istedim. Güverteye çıkmak yasaktı. Böyle havalarda yolcular denize düşermiş.

Tam üç saat sonra ineceğimiz limana vardık. Bu kabus bitecek diye sevinirken sevincimiz kursağımıza takılıp kaldı. Gemi dalgaların yüzünden karaya oturma tehlikesi ile karşı karşıyaymış, Geri döneceğiz dediler. Başka çare yokmuş. Bana sorsalar kuytu bir yere saklanıp deniz duruluncaya kadar bekleyelim derdim. Dönüş yolculuğuna çıktığımızda oturduğum bir bankta sızmışım. Arkadaşlardan biri deniz tutmasın diye bir ilaç vermişti. Yutmuştum ama hiç İyi gelmemişti. Sabaha karşı kendime geldim. Kâbuslar içinde uyumuştum. Bazılarını hala hatırlarım. Annemin dizinde yatıyordum. Sıcacık elleriyle başımı okşuyordu. Ve Makedonya Dağları’ndan bir türkü mırıldanıyordu. Beyaz sivri dişli bir köpek öfke ile üzerime atlıyordu. Baldırımdan kocaman bir parça koparıyordu. Etimi köpeğin ağzından kurtarıp kanayan bacağıma kapatıyordum. Acım azalır gibi oluyordu. Sonra yine annem, yine köpek…

Sen bırak git istersen okulu demişti müdür. Aklın fikrin motor da... Okuyup ne olacaksın. Elli ağaç zeytinin olsa memurdan fazla kazanırsın zaten. Çok değil elli ağaç. Sizde beş yüz ağaç var. Belki de bin. Böyle geleceksen hiç gelme daha iyi. Defter yok, kalem yok. Kitap zaten yok. Kravatın nerde senin lan? Yıkıl karşımdan elimde kalacaksın bir gün.

O fırtınadan, o gemiden sağ çıktım ama müdürün elinde kalacaktım. Zılgıtı yedikten sonra ortalıktan toz oldum ama işe yaramadı. Devletin parasıyla telgraf çekip babamı çağırmışlar. Bir iki gün otellerde yattı adam. Okula defalarca geldi gitti. Bana bir blok flüt aldı. Birkaç kravat ile birkaç çift çorap. Okuldan çıkıp çarşıya gittik. Lokantada kebap ısmarladı bana. Babam bu kadar iyi olduğu zaman kesinlikle bir terslik olurdu. Sonra açtı ağzını yumdu gözünü. Bu son şansımmış. Kaçırırsam adam olamazmışım. İstersen çiftçilik yap. İstersen traktör tepesinden hiç inme. Ama önce oku. Şu liseyi bitir senden başka hiçbir şey istemiyorum.

Bursa Mart 2014
Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Hamdi Topçuoğlu

 Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


  HYPATİA’DAN GÜLDÜNYA’YA

“Bile bile encamını
Şaşmadan doğrularından
Yalpalamadan sözünde anlatıyordu.
Ne kadar bilgeyse o kadar kibardı,
Ne kadar aşk varsa o kadar kadın.
Bilim Diz çökerek masalların önünde
Boyun eğerek yalana
Anlatılmaz diyordu.”


O, Hypatia’ydı: İnsanlık tarihinin yobazlar tarafından hunharca katledilen ilk bilim kadını.
O, doğanın eşsiz gücüne inanıyordu. Mesele kadın ya da erkek olmak değil insan olmaktı onun için.
İşte bu yüzden Rahip Cyril ve taraftarları Hıristiyanlık için tehlikeli görüyorlardı onu.
Kolay mıydı inancını her şeyden üstün tutan celladına :

“Yanılıyorsun, Cyril.
Barınacak hiçbir yerin olmadığı yıldızlarla dolu uzayda:
Evrenin, içtenlikli erdemlerinin güçleri,
Yer ve göğün uyumlu birleşmesi
Ki zihne ve kulağa ve göze hoş gelir
Ki bütün bilge insanlara erişilebilecek bir ülkü,
Ve ruhun güzelliğine gözle görünür bir görkem sunar.
Bunlardır benim Tanrılarım!”
demek.

Derler ki kadın, işte o an yitirdi gücünü. Erkek egemen toplum, hızla kurdu setlerini bentlerini, kalelerini.
“Saçı uzun aklı kısa.” yaptı bazen. “Eksik etek.” dedi, “kaşık düşmanı.”dedi. Yetmedi..
“Cadı” deyiverdi; utanmadı “şeytan” dedi doğuranına.
Bakarsınız adı Aysel’dir onun. Bataklı Dam’ın Kızı’dır. Bir Muhsin Ertuğrul filminin başrolündedir. Bakarsınız Asiye’ dir. Vasıf Öngören’ in kalemine dolanmıştır önce. Sonra Atıf Yılmaz filmiyle çıkmıştır karşımıza. Erkek egemen toplumun sömürü araçlarındandır.

Çarpıklığın, adaletsizliğin, cinsel-sınıfsal sömürünün aynadaki yansımasıdır. Sultan Gelin’dir o. Cahit Atay anlatmıştır. Keşanlı Ali’nin Zilha’sı, Deniz Küstü’nün Zühre Paşalı’sı, Ateşten Gömlek’in Aliye’sidir onlar. Berdeldirler. Kiminin adı gazetelere E.E. ,kiminin M.Ç. olarak düşer.

Merdiven boşluğuna kendilerini asmadan ya da bir fincan zehir içmeden önce, karşılarına yüreklerinin sağdığı acının hikmetini soran Allah kulu çıkmaz. Bir gün Pippa Bacca.olur gelinlikle yollara düşerler. Hayallerini 78 yaşında bir (yazar!) alıp giderken on dördünde B.Ç. olurlar.

Bir başka gün çocuk gelin K.E’dirler: kız olmadan kadın, kadın olmadan anne olur, ölürler; hikmetinden sual eden olmaz. Güldünya olup şarkılara hüzün dokurlar. Bazen de insanlara doğruyu, erdemi öğretmek için oyunlar oynarken ada yollarında yaşadıklarını anlatamayan A. olurlar.

Aslında A’dan Z’ye kadındır onlar:

“… bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar bizim kadınlarımız.”


***

Şimdilerde onları büyük kentlerin kenar mahallelerinde hurdacılarda, izbe atölyelerde görüyorum. Kimi Halep’ten, kimi Humus’tan kalkıp gelmiş. Umutsuz ve ölesiye yorgunlar. Ve kimin savaşının kurbanı olduklarını bilmiyorlar. Onları her zaman olduğu gibi yine kentlerin çıkışlarında kaderlerini beklerken görüyorum. Onlar Hypatia’yı duymuş, Asiye’yi, Aysel’i Aliye’yi… okumuş ya da izlemiş olabilirler mi, Pippa Bacca belleklerinden çıkmış olabilir mi acaba? Ya Sarayi Sierra’nın haberini dinlemiş, dillerine Güldünya şarkıları dolamış olabilir mi sizce?

“Onlar ta Hypatia’dan bu yana
Kelebekler gibi narin
Savunmasızdılar.”

“Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çoktu(r)lar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocuktu(r) lar.”


İstediğimiz kadar millet kesesinden iane dağıtarak “fakir fukara, garip guraba…” edebiyatı yapalım, istediğimiz kadar kadın günleri icat edelim ve istediğimiz kadar romanlarını, şiirlerini yazalım; öykülerini oyunlaştıralım, filmlerini yapalım; yaşattığımız acılardan dolayı onlardan af dileyelim; kızlarımıza okul, kadınlarımıza iş, aş, yuva sunamadığımız sürece, kadın eli sıkmayı haram sayanları, karısıyla aynı sofraya oturmaya tenezzül etmeyenleri kendimize yönetici seçmeye devam ettiğimiz sürece Hypatya’lara ve Güldünya’lara yenileri eklenmeye devam edecektir.

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Nevriye Hamitoğlu

 Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


  Gezdim Gördüm Öğrendim; Eskişehir

Karanlığın gölgelerini otobüs camından takip ederken düşüncelerim geçmişlere yol alıyor. Zamanın benden çaldığı tüm duygulardan uzak hayallerimle birlikte yeniden hayata dönmeyi, keşiflerle başlayan yolculuklarım telafi ediyor. Bastığım her yeni toprakta, her yeni şehirde, kendi kültürleriyle yoğrulan farklı insan yaşayışlarında aradığım bir şeyler var. Belki de kendi hayatımdan bulacağım kareler, yaşadığım mutluluklar ve dostluklara ait sıcaklıklar ve hissetmeyi unuttuğum aşkın derin duyguları karşıma çıkar diye düşünüyorum. Öyle de oluyor; her yeni şehirde tüm zorluklara karşı gülmeyi başaran insanlar görüyorum. Yoksulluklarıyla acılarını önemsemeden yaşama devam eden toprağın insanlarıyla sohbet etmek bana tarifi imkansız yaşam duygusu veriyor. Kendi çocukluğumu gördüğüm köy çocuklarına sevgi dolu gözlerle baktığımda anılarımın yoğunluğuyla dudaklarıma tebessümüm yayılıyor. Anlatılan efsanelerin aşk dolu hikayelerinde hele de yarım kalan bir aşkın hikayesiyse bu kalbim öyle çarpıyor ki sanki yeniden aşkımı yaşıyorum. Eski evlerin taş duvarlarında kimsenin göremediği yaşamları ben görüyorum ve eski kokularında tüm duyguları hissediyorum. Ve tüm bunların yanında her ağaç, her çiçek, doğaya ait her şey beni bu şehirlerin içinde kendi geçmişime sürüklüyor. Mutluluğun yanında tatlı bir huzur doluyor içime.

Otobüsümüz Eskişehir’e geldiğinde ana caddelerinden geçiyoruz. Karanlık camlardan görebildiğim, ışıkların içinde kalabalıkların oluşturduğu insanlar. Öğrencilerin çok olduğu bu şehri, günün ilk aydınlığında görmek için sabırsızlanıyorum. Otele yerleştikten sonra akşam yemeğini yiyip kendimizi sokağa atıyoruz. Yanımda çok sevdiğim iki dostum Leyla ve Aslı. Ne ilginç ki iki dostumun adı da yüce aşkların efsanelerine ait? Bu şehirde dostlarımın isimleri gibi yüce aşkların yaşandığına adım gibi eminim. Ne de olsa bu şehir öğrenci şehri! Duyguların yoğun olduğu geceyi yaşamak istiyoruz. Biraz müzik, bir kadeh, biraz neşe… Gençlerin el ele dolaştığı kaldırımlarda mis parfüm kokuları, şarkılı kahkahaları, ışıklı panoların altında mutluluk dansları büyülüyor bizi. Sokaklar yediden yetmiş dolu… Cıvıl cıvıl her yer. Restoranlar, kafeler, porsuk çayının gece ışıltılı görüntüsü, caddenin ortasından geçen tramvay vs. Başımız dönüyor, birbirimizi kaybetmemek için kol kola yürüyoruz. Bir caddenin ortasından geçerken trenin uzaktan gelen sesini duyuyoruz. Ayaklarımızın altındaki tren raylarını çok sonra fark ediyoruz. Belli belirsiz bir bariyerin ışığı hiç de güvenli değil aslında. Biz gibi bu şehrin yabancıları nereden bilecek ki bu caddenin ortasından tren geçtiğini? Gürültülü bir şekilde gelen tren, düdüğünü uyarı niteliğinde çalıyor. Şehrin büyük caddesinin ortasında, çok da aydınlık olmayan bir noktada, belli belirsiz bir bariyerin uyarısında kocaman bir tren geçiyor önümüzden. Öyle hızlı, öyle tehlikeli, hayatı bir saniyelik dikkatsizlikle sonlandırabilecek hareketli demir kütle! Trenin geçişini şaşkınlıkla izlerken biz üç arkadaş karikatürde hissediyoruz kendimizi “Bir tren ve ona şaşkınlıkla bakan üç inek!” . Gülsek mi ağlasak mı, bilemiyoruz? Hızlı adımlarla kalabalığa karışıp, barlar sokağını buluyoruz. İşte şehrin gümleyen kalbi burada! Anasonla karışık bira kokusu, güzel parfüm kokularına karışan sigara kokusu tüm sokağı sarmış. Gerçek ya da geçici yaşamın en özel anların yaşandığı mekan burası. Görmek lazım, yaşamak lazım, hissedebilmek lazım yaşamın bu denli gençlikle dolu olduğunu! Genç olmak ne de güzel? İnsan hayatının en tatlı yaşlarında sevgi ve aşkla en fazla heyecan duyulan zamanları… Kalbin çırpınışlarında hissedilen sıcaklığı hayat boyunca yüreğe hapsetmek, o şehirden gidilse bile… Hiçbir kötü düşüncenin beyninde yoğrulmadığı, gelecek kaygısından uzak, hayata hazırlanışın en erken evresinde öğrenci olmanın tatlı huzurunu yaşamak… Hele de böyle bir şehirde olmak? İşte ışıklı sokağın içinde farklı müzikler kulağımı çınlatırken, gördüklerimle hissettiklerim bunlar. Hayatın kokusunu aldığım bu gecede ben bu şehrin misafiriyim ama düşüncelerim öğrenci olduğum Edirne’ye gidince kendimi buraya hiç de yabancı hissetmedim. Yıllar önce buradaki gençlerle aynı duygulara sahiptim.

Farklı bir şehrin sabahında yaptığım lezzetli fakat o kadar da hızlı kahvaltı beni uyandıramıyor. Tatlı yorgunluğuma kahve iyi gelecek fakat bu kahveyi porsuk çayı kenarında içmek istiyorum. Bir yılan gibi kıvrılarak gidiyor şehrin ortasında eskiden çok kötüymüş fakat son yıllarda Venedik şehrini aratmayan bir duruma gelmiş. Hatta oradan daha temizmiş. Kayıklarla dolaşmalar, gezintiler vs. fakat biz gittiğimizde kano yarışması olduğu için kayık gezintisi yapamıyoruz. Porsuk çayının kenarında dolaşıyoruz. Kafeteryalar yan yana, kahveci ve hafif alkol içen müşterilerini bekliyor. Gündüz vakti çok canlı olmasa da gece buraların kaynadığını hayal edebiliyorum.



Çok fazla Atatürkçü gördüğüm bu şehri seviyorum. İnsanların medeni görünüşlerinin yanında yabancılara karşı saygıları çok fazla… Nezaket, sıcacık gülümseyiş ve batı kültürüne dayalı davranışlar çok hoşuma gidiyor. Şehrin zaten adım başı heykellerle süslü olması batılı ve sanata dayalı çağdaş anlayışını ortaya koyuyor.



Çok temiz bir şehir. Yerlerde çöp görmeyi bırak, her yerde fışkıran renkli çiçek demetleri var. Bu cumhuriyetçi karakterli şehre gelip yaşasam diyorum. Rehberimiz buraya sessiz bir göçün yaşadığından bahsediyor. Kalabalık şehirlerden bıkan insanımızın yavaş yavaş buralara yerleştiğini, daha ekonomik konutların varlığı, iş bulmanın her hâlükârda mümkün olduğunu ve huzurlu bir şehir olduğu için tercih edildiğini anlatıyor. Buna örnek de İstanbul’da bulunan büyük bir hastanenin Eskişehir’de de açılmasıyla, İstanbul’da görev yapan çok fazla doktor ve hemşirenin buraya gelip yerleştiğini ve bu büyük hastanede göreve başladığını söylüyor. Bence çok iyi yapmışlar. Keşke ben de gelebilsem? Rehberimiz, Eskişehir’de insanlarının birbirlerine bağlı olduklarını ve kendilerine ait kültürü koruyup sahip çıktıklarını vurguluyor. Buna en büyük örnek de şehirde bilindik futbol takımlarını tutmak yerine sadece Eskişehir sporun tutulmasıymış. Dershanelere öğrenciler kayıt olunurken Eskişehir sporun forması bedava veriliyormuş.

Şehrin özü, başlangıç noktası olan Odunpazarı’na giderken yol kenarlarında yükselen modern güzel binaları görüyoruz. Büyük caddede sıralanmış binalar bu şehrin medeni ve zengin bir yaşamı olduğunu gösteriyor. Kentleşme sürecini iyi yaşayan bir şehir. Önlerinde büyük otoparklar, oyun alanları ayrılmış modern apartmanlar biz İstanbullulara sanki nispet yapıyor ve şöyle diyor: “Bize bakın sadece İstanbul’da bildiğiniz iyiler burada da var!” Şaşırmıyorum çünkü hayat ve para her yerde.

19 yy Osmanlı mimarisini en güzel bir şekilde gösteren bu şehrin asıl toprağına gidiyoruz. Odunpazarı, yeni şehirden ayrılmış, süslü konaklarıyla çağırıyor bizi sokaklarına. Düşüncelerimde yine hayaller kuruyorum, bu konaklarda kimlerin yaşadığına dair? Vaktim çok olsa hepsini ziyaret edeceğim.



Devam edecek

Nevriye Hamitoğlu
nevriye.h@hotmail.com



Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
7 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  Kripto

Çeşitli iletilerin ( posta, e-mail, mesaj, vb. ) belli bir sisteme göre şifrelenmesi anlamında kullanılan “Kripto”; Yunanca “Gizli” anlamına gelen “Kriptos” kelimesinden gelmekte imiş. Kısaca; “Şifre” diyebiliriz. Başdöndürücü bir hızla gelişen günümüz teknolojisinde de “Şifreleme” çok önemli bir güvenlik meselesi olmuştur. Genellikle; matematiğin “Sayılar Teorisi” üzerine kurulmuş bu bilim dalına da “Kriptoloji” denilmiştir. Sistemin çalışma mantığı “Şifre” ile başlayınca; sonucun anlaşılması için de “Deşifre” ihtiyacı olacağı aşikardır. En eski şifreleme; “Yer Değiştirme” ve “Harf Değiştirme” üzerine kurulmuş ve adına da “Sezar Şifrelemesi” denilmiştir. Son derece basit bir algoritma
( örneğin; 3 harf atlamalı ) kurularak “Baba” kelimesi “Eded” olarak şifrelenebilir.
kripto
“Baba” diye gönderilen iletiyi sadece “Eded” olarak şifreleyip gönderirsen elbette iletiyi alan “Ne diyorsun birader ?” şeklinde tepki gösterebilir. Dolayısıyla; ileti adrese varınca deşifre algoritmasını devreye sokup iletiyi alana yine “Baba” olarak iletmek gerekecektir ki ( İngilizce : Encryption – Decryption ) algılayabilsin. Türk halkının ( aklında kolay kalması nedeniyle ) genellikle kendi doğum tarihini girdiği ATM ve Kredi Kartı şifreleri de benzer algoritmaları kullanır.

“Kriptoloji”; kendi içinde 2’ye ayrılır : “Kriptografi” ve “Kriptoanaliz”. Kolayca tahmin edebileceğimiz gibi ilki “Şifreleri yazmak”, ikincisi de “Şifreleri analiz edip, çözmek” anlamındadır. Güvenlik açıkları ortaya çıktıkça; algoritmalar da değişmiştir. Örneğin; her kelimenin ilk harfi bir şifreleme algoritması, ikinci harfi başka bir şifreleme algoritması, .. gibi çeşitlenmiştir. Bu tür şifrelerin kırılması için en popüler harf sekansları bilinmelidir. Örneğin; İngilizce’de “ng” ve “st” harfleri arka arkaya çok sık kullanılır. Bence Türkçe’de;

“Şeyini şey ettiğimin şeyi...” cümlesi ise süper bir şifrelemedir. Zira; deşifre etmeye kalksanız bile; “O şeyin neyin şeyinden şey edildiğine” dair hiçbir ipucu bulamazsınız.

Yine hepimizin ( özellikle biz erkeklerin ) çok iyi bildiği konu elbette ki; “Kadınlar”. Ve onların nasıl bir algoritma ile geliştirdikleri belli olmayan şifreli ve fakat deşifre edilmesi neredeyse pek mümkün olmayan cümleleri. Gerek “Kriptografi (1)” alanında gerekse “Kriptoanaliz (2)” alanında kimse ellerine su dökemez..

Kadın : Bu Cumartesi evdeki televizyon maçınızı vermiyormuş..
Erkek : Evet yaa, biz de arkadaşlarla buluşup maçı yerinde seyredelim diyoruz...

(1) numaralı örnek olarak; “Bu durumda beni bir yerlere ( sinema, akşam yemeği, vb. ) götürürsün herhalde” anlamında kadın tarafından şifrelenmiştir.

Erkek : Tatlım bu akşam yemeğini dışarıda mı yesek acaba ..?
Kadın : ( Yine, annesi kadar güzel yemek yapamadığımı düşünüyor.. Hatta, kesin..! )

(2) numaralı örnek olarak deşifre edilmiştir. “Sezar Şifresi” bu kadar çetrefilli değildir. Sonuçta; 25 adet ( Latin alfabesi harf sayısı ) farklı deneme yeterli olacaktır. Sadece harfler değişmiştir, deşifre edilmesi halinde anlaşılır bir metin elde edilir. Not : Bu vesile ile; tüm kadınlarımızın 8.Mart gününü kutlarım, iyi ki varsınız..

Bir de “Steganografi” var ki; yine Yunanca “Gizlenmiş Yazı” anlamına gelirmiş. Grafi ( Yazı ) tarafını bir kenara atarsak Stegano’nun Kripto’ya göre en önemli avantajı; bilgiyi gören bir kimsenin, gördüğü şeyin içinde önemli bir bilgi olduğunu farkedememesi imiş. Oysa; şifreli mesaj, çözmesi zor olsa bile gizemi dolayısıyla ilgi çekermiş. Tarihte olduğu kadar günümüzde ve dahi ülkemizde “Steganografi” ilgi çekmeme avantajından dolayı çatır çatır kullanılmıştır. Halk arasında; “Uyan artık da balığa gidelim” şeklinde telaffuz edilir.

Kısacası; ne “Kriptografi” ne de “Steganografi”, en önemlisi algımız. Zaten unutkan bir milletiz, epeyce de dalgınız. Demek ki; “Zerografi” biliyoruz, öyleyse zamanı geliyor onu kullanırız...

Eh; “Zero: Sıfır” ve “Grafi: Yazı” olduğuna göre anlamı : “Sıfır Yazı”..

Kripto’su çözüldükten, Steganografi’si algılanıp süzüldükten sonra Türkçe meali :

“Sıfırlayın gari..!”

asesen@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


8,508,508,508,508,508,508,508,50
6 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Alkım Saygın

 Şâir-Yazar : Alkım Saygın


  Yeşile büründü gece!

Yeşile büründü gece,
âşıklar tekkesinde umutlar nöbette.
Son ışık da söndü taşlı yollardan süzülen.
Silâhlar çatıldı, helâllikler alındı.
Bir vakit sonra, bir ışık huzmesi içinde,
gözlerimdeki bu sâhici dokunuş,
takıldı yağmur kanatlarına.

Acıların getirdiği mutlu hüner bu.
Taş koymak olmaz, sağlam dur bakalım!
Yârının gölgesinde bir sarhoşluk;
işte, cesâret budur,
andan cehenneme gider.

Geçmiş ve gelecek kederleri aklamak,
kül rengi dudaklarında;
yepyeni şiirler için hârika olabilirdi belki.
Fakat, şiir aşklarına benzemez bizimkisi.
Sevmeler, asıl bizimle güzeldir
ve asıl bizimle anlamlıdır bastığımız toprak.
En sâhici aşk bizimkisi.

Gün ışıkları saçlarına düşer,
düşer düşer toplarım karanlıkların içinden.
Kaldırım taşlarındaki keder
birikmiş, çatal yürek oldu dillerde.
Sen, sana olan sevgimsin.

Zamânı çevirirken gözlerin;
dur sen yerinde, öyle dur.
Sivriliyor çuval dolusu bir çamur.
İdâm fermânıysa boynumdaki,
ipi çekmek de bana düşer;
dur sen yerinde, öyle dur.

Dudakların sanki bir mengene;
aklımı eziyor, paramparça oluyor korkularım.
Ve karıştıkça geleceklere, cesâretim de artıyor.
Mektubunu yazmak için bir çift yumruk
gibi sıkılmış bileklerimiz.
Yorgunluğuyla gizli bir el
seni bana getirirken;
dur sen yerinde, öyle dur.

Hakîkat ve acı, et ve tırnak gibidir;
yanında olmayı istemek yetmez.
Sana sevgimi bırakıyorum ey Hayat.
İnanmak için sevmek lâzım,
sevmek içinse özlemek.
Vedâ etmeyeceğim sana ey Hayat,
bu yiğit geceler beni yaşatacak.

Alkım Saygın


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
4 Kahveci oy vermiş.

 


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kıraathane Panosu



Polygon Web Studio


Yazarlarımızın Kitapları


Merih Günay
"Martıların Düğünü"

Nesrin Özyaycı
"Işık -II-"


Temirağa Demir
"Her kardan Adam Olmaz"


Şadıman Şenbalkan
"Şehit Analarımızın Çığlıkları"

Hatice Bediroğlu
"Düş Kuruyor Gece"

Cüneyt GÖKSU
Serpil YILDIZ

"KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

Merih Günay
"HİÇ"

Feride Özmat
"Yanlış Zaman Hikayeleri "

C.Eray Eldemir
"Uzak İklimler"

Temirağa Demir
"Edepli Fahişeler"

Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
Feride Özmat
"Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

Nesrin Özyaycı
"ÖLMESEYDİ"

Yitik Ada Günceleri
Feride Özmat
"Yitik Ada Günceleri"

Hazırlayan: Kadir Aydemir
"Olimpos Öyküleri
Mavi Mağara
Sedef Özkan"
İyi Kalpli Seri Katil
Semih Bulgur
"İyi Kalpli Seri Katil"
80'lerde çocuk olmak
Hazırlayan: Kadir Aydemir
"80'lerde çocuk olmak
Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
Şebnem Çağlayan"
Temiraga Demir - Buğu
Temiraga Demir
"BUĞU"


Sedef Özkan
"Aynı Yaprakta Olmak"
Zabit Londra da
Semih Bulgur
"Zabit Londra'da"
Karyadan İyonyaya
Hamdi Topçuoğlu
"Karya'dan İyonya'ya"
Kesin Bir şeyler Olacak
Tarkan İkizler
"Kesin bir şeyler olacak!"


Yukarı


 


KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
(Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
E-posta:


Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


Uygulama : Cem Özbatur
2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

 






Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM




Anason
Zakkum









Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20140307.asp
ISSN: 1303-8923
7 Mart 2014 - ©2002/23-kmarsiv.com